12.01.1986 - Cehennem, Cimrilik, Hayrı Erteleme

12.01.1986 - Cehennem, Cimrilik, Hayrı Erteleme
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Nâruküm hâzihi elleti yûkidu benû Âdeme cüz'ün min seb'îne cüz'en min nâri cehenneme. Kîle: yâ Resûlallah, in kânet le-kâfiyeten? Kâle: fe-innehâ fuddilet aleyhâ bi-tis'atin ve sittîne cüz'en küllühünne mislü harrihâ.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okumuş olduğum hadîs-i şerîfin konusu cehennem, cehennem ateşi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ahmed b. Hanbel'de, Buhârî'de, Müslim'de, Tirmizî'de mevcut olan bu hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;
Nâruküm hâzihi. "Şu sizin ateşiniz ki..." Elletî yûkidu benû Âdem. "Âdemoğulları yakarlar."
Kibrit çakarlar, çırayla yakarlar, başka bir sebeple, bir çareyle bulurlar, yakarlar. "Âdemoğlu olan sizlerin yakmış olduğunuz şu ateşiniz var ya..."
Cüz'ün min seb'îne cüz'en min nâri cehenneme. "Bu, cehennemin ateşinin 70 bölüğünden bir parçasıdır, yetmişte biridir."
Kîle: yâ Resûlallah, in kânet le-kâfiyeten? "Dediler ki; 'Yâ Resûlallah, zaten bu ateş bile olsa insanı yakmaya kâfi.'"
"Azaplandırmak için, yakmak için bu ateş bile kâfi..."
Buyurdu ki;
Fe-innehâ fuddilet aleyhâ bi-tis'atin ve sittîne cüz'en. "Hayır, öyle ama Allah'ın azabı orada daha şiddetli olacak, insanlar daha şiddetli ateşle yanacak."
"Onun şiddeti bu sizin ateşinizden 69 misli daha fazladır."
Küllühünne mislü harrihâ. "Bu cüz'ün her birisi sizin bu ateşinizin harareti şeklinde olmak üzere..."
Muhterem kardeşlerim! Eğer mü'min isek, ki mü'miniz, hiç tereddüdümüz yoktur ki; âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. İnanmışız, doğrudur; cehennem var, cennet de var.
Fakat nasıl oluyor da biz bu cehenneme karşı bu kadar pervâsız yaşayabiliyoruz? Bu akıl alacak bir şey değil.
İbrahim b. Ethem hazretleri padişahlığı terk etmişti. Belh şehrinin hükümdarıydı. Önünden 40 tane arkasından 40 tane altınlı, gümüşlü, kalkanlı, müzeyyen elbiseli, zırhlı asker gidermiş. Tantanalı bir padişah iken padişahlığı terk etti. Dervişliği zamanında birisi ona misafir olmuş, geceleyin aynı odada yatmışlar. Gece arada bir uyanıp bakarmış misafir ki İbrahim b. Ethem hazretleri namaz kılıyor, gözyaşı döküyor. Yine uyurmuş. Biraz sonra yine bir uyanır bakarmış, İbrahim b. Ethem hazretleri yine namazda, yine ağlamakta... Yine uyurmuş, yine uyanırmış, yine öyle görürmüş. Sabaha kadar ne zaman uyandıysa, uykusu bölünüp de baktıysa İbrahim b. Ethem hazretleri namaz kılıyor ve ağlıyor. Sabahleyin demiş ki:
"Yâ İbrahim, ben senin gecen gibi gece görmedim. Nasıl bir gece geçirdin? Ben böyle bir gece görmedim. Hep gördüm ki namaz kılıyordun, hep gördüm ki ağlıyordun..."
Böyle bir şey olunca biz olsak güleriz; "Bak, benim ibadet yaptığımı gördü, iyi insan olduğumu anladı." Koltuklarımız kabarır, seviniriz, böbürleniriz. Çünkü insanoğlu böyledir. Güzel bir şey yaptı mı başkasının görmesini ister, çirkin bir şey yaptı mı da saklamak ister. Ama İbrahim b. Ethem hiç istifini bozmadan diyor ki:
"Ben de senin gecen gibi gece görmedim. -O da yattı ya...- İnsanın önüne cehennem ateşi gibi bir ateş yakılmış olur da o insan nasıl olur da geceleyin uyur?"
Allah-u Teâlâ hazretleri orada kahrı ile tecelli edecek. Orada azabın envaı var. Çeşitli hadîs-i şerîfler geldikçe okuyacağız. Ama "Bir damla zakkum suyu şu dünyanın okyanuslarına damlasa hepsini acılaştırırdı." diyor bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz. Cehennem ehli onu yiyecekler, yani taamları o zakkum olacak. Ama bir damlası damlasa burada bütün dünya denizlerini acı yapacak kadar keskin acısı olan bir şey. Azabın her çeşidi var.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize insaf versin, akıl versin, iz'an versin.
Her yerde aklım erdiğince şunu söylüyorum: Allah bizi mahrum mu bıraktı?
Hâşâ sümme hâşâ! Sıhhat verdi, akıl verdi, iman verdi, evlat verdi, mal verdi, meyve verdi, güzel bir memleket vermiş, nasip etmiş; her şeyimiz var.
Helaller kâfi mi değil?
Hâşâ sümme hâşâ! Helallerle insan meşgul olsa; elma helal, portakal helal, mandalina helal, baklava helal, kaymak helal, et helal, süt helal, bal helal... Arılar topluyor, biz el koyuyoruz; helal. Arılar bizim için çalışıyor. Meyve ağaçları bizim için çalışıyor. Hayvanlar bizim için otluyor. Ne insafsız insanlarız biz ki bu kadar helal varken üç tane beş tane kıyıda köşede Allah-u Teâlâ hazretleri "haram" demiş, "Şuna şuna şuna dokunmayın." ona gidiyoruz. Ya içki içmesen kıyamet mi kopar? Faiz yemesen Allah seni aç açık mı bırakıyor? Harama bakmasan sana evindeki gül gibi hanımın yetmez mi?
"Benim hanımım yok hocam."
Evlen. Peygamber Efendimiz teşvik ediyor.
Allah bizi helalleriyle perverde eylesin. O helalleriyle bizi haramlarından mahfuz eylesin, müstağnî eylesin. Cennetinin şevkini içimize yerleştirsin. Cehenneminin korkusunu içimize yerleştirsin. Kalbimize insaf versin. Aklımıza şuur versin. Şu hayatta aklımız başımızda bize yâr iken şu cehennemden kurtulmanın çarelerini arayıp bulmayı nasip etsin, onun için çalışmayı nasip etsin. Şu "cennet" denilen nimetlerin en güzellerinin toplandığı, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanların hatırlarına hayallerine sığmayacak kadar güzelliklerin mevcut olduğu Allah'ın nimetler yurdunu kaçırmamayı nasip etsin.
O kaçırılacak bir şey mi? O cennet kaçırılır mı? Bu cehennemden kaçınmak için insan duyduktan sonra çalışmaz mı?
Allah-u Teâlâ hazretleri cenneti yarattığı zaman -burada aylar önce hadîs-i şerîfte geçmişti- Cebrail aleyhisselâm'a dedi ki:
"Yâ Cebrail, cennet yarattım, git bak." Cebrail aleyhisselam gitti, geldi.
"Nasıl buldun cennetimi?"
"Yâ Rabbi! Öyle güzel bir yer ki benim kanaatime göre kim bunu duyarsa mutlaka burayı kazanmak için çalışır, buraya gelir. Çok güzel!"
Onun üzerine Allah-u Teâlâ hazretleri cennetin etrafını nefse nâhoş gelecek şeylerle çevreledi, kapattırdı. Nefse hoş gelmeyecek zor gelecek şeylerle etrafını çepeçevre çevrelettirdi.
"Git bir daha bak." Cebrail aleyhisselam gitti, geldi.
"Yâ Rabbi! Korkarım ki nefse hoş gelmeyen şeyler olduğundan kimse bu cennete gidemez."
Etrafında nefse hoş gelmeyen şeyler var.
Cehennemi yarattı.
"Git cehenneme bak, cehennem yarattım yâ Cebrail." Gitti, baktı geldi.
"Nasıl buldun?"
"Yâ Rabbi! Öyle kötü bir azap diyarı ki, öyle korkunç ki bunu duyan insanlar buraya girmemek için ne yapar yapar, uğraşır, kaçar, çaresini bulur, buraya girmez."
Cehennemin etrafını da Allah-u Teâlâ hazretleri şehevât ile doldurdu, yani nefse tatlı, hoş, lezzetli, sevimli gelen şeylerle doldurdu, etrafını çepeçevre çevreledi.
"Git bir daha bak!" Cebrail aleyhisselam gitti, geldi. Dedi ki:
"Yâ Rabbi! Bu insancıklar bu şehvetleri görünce korkarım hepsi bu cehenneme düşerler."
Cennetin etrafı nefse zor gelen şeylerle doludur, yolunda onlar vardır; onları aşıp geçeceksin. Ezeceksin, aşacaksın, cennete öyle gideceksin. Cehennemin yolunda da tuzaklar, şehvetler, zevkler, lezzetler vardır; ama onlara takılırsan cehenneme yuvarlanırsın. Onlara heves edersen elini uzatırken cehennemin katranlarının içine, gayyâlarının içine insan düşüverir. Onun için, aklını başına toplayacaksın. Bu dünya imtihan dünyası, buraya biz boşu boşuna gönderilmedik.
E fe-hasibtüm ennemâ halaknâküm abesen ve enneküm ileynâ lâ turceûn? "Siz sandınız mı ki biz sizi abes yere yarattık? Bize dönmeyeceksiniz mi sandınız?!"
Muvakkaten, hangi insan kalmış? Hangisi var ki peygamberlerden, salihlerden, velîlerden, hükümdarlardan, komutanlardan, pehlivanlardan, kuvvetlilerden hangisi var ki kalmış? Hızır aleyhisselam ile İsa aleyhisselâm'ın hâli müstesna, kim kalmış?
Hepsi geldi, hepsi geçti. O ölüm o pehlivanların pazularını büktü. O sırtı yere gelmeyen insanların sırtını yere getirdi. O padişahların başlarından o taçları yerlere düşürdü. O yellere hükmeden, cinlere inslere hükmeden Süleyman aleyhisselam da öldü. O seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhi rîn olan Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ hazretleri de göçtü. Biz mi kalacağız?
Necâ evvelü hâzihi'l-ümmeti bi'l-yakîni ve'z-zühdi ve yehlikü âhiru hâzihi'l-ümmeti bi'l-buhli ve'l-emeli.
Bu hadîs-i şerîfi Peygamber Efendimiz' den Hatîb-i Bağdâdî nakletmiş, İbn Ebi'd-dünyâ kitabında nakletmiş. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
"Bu ümmetin evveli yakîn ve zühd sayesinde kurtuldu. Bu ümmetin sonu da cimrilik ve emel ile helâk olacak."
Yakîn ne demek?
Türkçe' de bir yakın var. "Filanca köye gitmek istiyorum." "Yakın yakın, on dakika yürürsen varırsın." Bu yakın başka, "uzak değil" mânasında. Bir de Arapça yakîn diye bir kelime var ki "içinde şek bulunmayan, tereddüt bulunmayan, pırıl pırıl, sapasağlam, temiz, sâfî inanç" demek. Hiç tereddüt yok; yakîn.
"Benim Allah'ın varlığına kalbimde yakînim var. Yani Allah'ın varlığında ufacık bir tereddüdüm bile yok, en katî şekilde biliyorum."
"Benim âhiretin varlığına yakînim var. Yani içimde hiç şeksiz şüphesiz bir iman var."
"Benim o arkadaşın bu işte suçsuz olduğuna yakînim var. Yani çok iyi biliyorum ki o bu işi yapmaz."
"Yakînen biliyorum ki şu adam şöyle yaptı, şöyle yaptı, şöyle yaptı..."
Yapar veya yapmaz, "çok iyi biliyorum ki" demek.
Yakîn, yani şek olmayan, içinde tereddüt olmayan katî inanç.
Bu ümmetin evveli bu sıfat ile kurtuldu. İmanları o kadar pak idi ki, o kadar temiz idi ki, o kadar candan idi ki... Hz. Ali Efendimiz diyor ki, -babası ölmüş de- "Yâ Resûlallah, o ihtiyar münkir öldü." diyor, babası için. İnanmadı ya...
Babalarından geçmişler, evlatlarından geçmişler, kardeşlerinden geçmişler, Resûlullah'a öyle bağlanmışlar.
Uhud harbinde bir kadıncağızın -ismini hep ezbere hatırımızda tutmamız lazım- oğlu ölüyor, kocası ölüyor, babası ölüyor, harpte şehit oluyor. Haber veriyorlar. Ordu yaralı, yorgun, argın, düşmanla çarpışmışlar, Medine'ye dönüyorlar. Kadınlar da yollara düşmüşler; "Bizimkiler ne oldu acaba? Hangisi sağ, hangisi [şehit?]" diye... Buna bildiriyorlar ki oğlu ölmüş, kocası ölmüş, babası ölmüş. Diyor ki:
"Muhammed nasıl? Peygamber Efendimiz nasıl?" Diyorlar ki;
Bi-hayrin elhamdülillah. "Hayırda, yani ona bir şey yok."
"Eh, o sağ olduktan sonra her musibet bana kolaydır." diyor.
Kocası ölmüş, oğlu ölmüş, babası ölmüş, "Resûlullah sağ ya, yeter bana!" demek istiyor. Öyle iman, öyle yakîn üzere idiler.
Ve'z-zühdi. Dünyaya metelik vermezlerdi. Dünya malıymış, dünya mevkiiymiş, makamıymış, mertebesiymiş, aldırmazlardı. Peygamberimiz' in has sahabesinden nice kimseler fethedilen yerlere sonradan vali oldu. Dediler ki:
"Efendim, vilayet konağı şurası, buyur burada otur."
"Ben öyle yerde oturmam. Bana küçük bir kulübe bulun, bana burası yeter." dedi.
Üstündeki kıyafeti bile değiştirmedi. Hatta öyleleri var ki şehrin valisi olmuş ama kıyafetinde hiç valilik saltanatı vesairesi yok. Tüccarın birisi kenara mal indirmiş, birisine taşıtacak, etrafa bakıyor, köşede bir hırpânî kılıklı adam var. "Gel buraya!" diyor, geliyor. "Yüklen şu çuvalı!" diyor. Parası var ya cebinde, zengin ya adam, ağa ya; her istediğini yaptırır. "Al şunu!" Adam sırtına alıyor, götürüyor. Yolda geçenler; "es-Selâmu aleyküm yâ emîre'l-mü'minîn, es-selâmu aleyküm yâ emîre'l-mü'minîn..." diyor. Hem hayretle bakıyorlar, zenginin birisi göbeğini kasmış dimdik gidiyor, vali de çuvalın altında 'ıh ıh' taşıyor. "Ey mü'minlerin emiri, sana selam olsun." diyene aleyküm selam diyor. Bir iki, "Allah Allah... Bizim hamal vali mi ne?"
"Efendim affedersiniz, kusura bakmayın, ben bilemedim, hata ettim, hemen indirin."
"Yok, nereye taşıyacaksan oraya kadar taşıyayım." diyor, taşıyor. Sırtından indirmiyor.
Öyle yaşadılar.
Bu nedir? Bu zühttür, yani dünyaya aldırmamak, dünyaya metelik vermemek.
"Hocam biz duyuyoruz ki sahabeden bazıları zenginmiş."
Zühd, "fakir olmak" demek değil. Zühd, "dünyaya metelik vermemek, dünyaya aldırmamak, dünyayı hedef yapmamak" demek.
Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz' in Müslüman olduğu zaman 90 bin dinarı vardı. Zengindi tabii, ağaydı, ağaların ağasıydı, çok zengindi. Ama hepsini Resûlullah'ın emrine tahsis etti.
"Ne istersen yap yâ Resûlallah. İşte ailem, işte malım, işte canım! Ne istersen buyur ya Resûlallah!"
Ne derlerdi Peygamber Efendimiz' e?
Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! "Anamız babamız sana feda olsun ey Allah'ın Resûlü, şu şöyle mi, bu böyle mi?.." Konuşurken böyle konuşurlardı.
Peygamber Efendimiz' in önüne ganimetten bir yığın para getiriyorlar. Bir yaygı yaydırıyor, parayı yığıyor. Gelene veriyor, gidene veriyor, gelene veriyor, gidene veriyor, o para yığını tükeniyor. Miktarını şu anda söyleyemeyeceğim kadar çok bir para... Yığın yapmışlar. Altın para veya gümüş para... Buğday yığını gibi yığılmış. Bir gün içinde gelene gidene vermiş. Bu işte dünyaya metelik vermemek, dünyaya aldırmamak.
Biz ne yapıyoruz?
Biz de dünyalık için ne kardeşlik ne dostluk ne komşuluk ne arkadaşlık ne ahbaplık ne vefa ne sadâkat ne dürüstlük... Dünya metaı için adam ne yapacağını şaşırıyor. Ya yiyeceğin kadar var ya paran, bu ne?
Allah gözünü doyursun! Doymaz ki...
Lev kâne li'bni Âdeme vâdiyâni min zehebin lebteğâ ileyhi sâliseten. “Benî Âdem'in iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünün peşine düşer.”
Üçüncüsünü almaya çalışır. Gözü doymaz, dolmaz.
Gözünü ne doldurur? Toprak doldurur.
Onlar dünyanın fâniliğini bildiler, Allah yolunda cihada gittiler.
Şu bizim beldemizin medâr-ı iftihârı Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri yaşlı bir kimse idi. Kur'ân-ı Kerîm'i açtı, okuyordu, okurken karşısına cihadı emreden bir âyet-i kerîme geldi, bıraktı Kur'ân-ı Kerîm'i, dedi ki:
"Bana zırhımı, kılıcımı getirin." Dediler ki:
"Dede sen yaşlandın. Sen burada otur, biz senin yerine cihat ederiz, sen zaten vazifeni yaptın."
"Yok, burada ihtiyarlar müstesna değil, hitap hepsine..."
"Ey iman edenler!" Câhidû. "Cihat edin." diye hepsine emir var, diye kılıcını kalkanını aldı, ihtiyar hâliyle geldi. Kolay mı buraya kadar gelmesi?
Medine-i Münevvere' den buraya kadar o ihtiyar hâlinde cihat için geldi. Allah'ın dinini yaymak için geldi.
Ama burada, surların öbür tarafında düşmanla çarpışırken surların beri tarafına düşman çekildi. Arada su hendeği var, su hendeğini geçemiyorlar. Düşmanın kalesine o zamanki imkânlarla tırmanamıyorlar. Beklerken, muhasara ederken, çarpışırken vefat etti, âhirete göçtü. Âhirete göçerken dedi ki:
"Kardeşlerim düşmana hücum ederken benim tabutumu da alsınlar. Çarpışa çarpışa sura ne kadar yakın gelebilirlerse orada mezarı kazsınlar, gömsünler."
Araplardan bir tanesi buraya misafir olarak gelmişti, götürdük. O bu menkabeyi biliyor da bana diyor ki:
"Hocam, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri, Peygamber Efendimiz' i Medine'de kendisine misafir etmiş olan, - Peygamber Efendimiz' in akrabası da olur - hem hayatta mücahitti, hem de vefatından sonra mücahitti. Çünkü onun vasiyeti üzerine tabutunu aldılar, düşmanla çarpışa çarpışa surlara yaklaştılar, gömdüler, karanlıkta kapattılar. Tabii düşman ne olduğunu anlayamadı, çarpışmadan sonra geldiler.
Sonra ne oldu?
İstanbul fethedildiği zaman... Tarih kitapları yazıyor; "Peygamber Efendimiz' in mihmandârı Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri İstanbul'u fethederken vefat eylemiş de sura yakın bir yerde gömülmüş." Fatih, hocası meşâyih-i kirâmdan Akşemseddin hazretlerine dedi ki:
"Hocam, acaba bunun kabri nerede ola ki? Yeri belli değil, nerededir?"
"Şurasıdır evlâdım." dedi, Akşemseddin hazretleri yer gösterdi.
Oraya bir işaret koydular. Toprak, bir şey yok. "Şurasıdır evlâdım." dedi, yürüdü. İşaret koydular. Fatih Sultan Mehmet hocasını meşgul ederken, başka bir şeyle oyalarken mızrağın yerini aldı, değiştirdi, hocasını dolaştırdı.
"Hocam, yeri neresi, bir daha göster." dedi.
Akşemseddin hazretleri mızrağı, işareti başka yere saplattırdı. O saplanan yere "Demin buraya saplattırdım." demedi. Eski yerine geldi.
"İşte burası evlâdım." dedi, tekrar.
Fatih Sultan Mehmed akıllı insan. Birkaç defa denedi. O zaman orayı kazdılar. Kazınca kabri çıktı.
Bu nasıl olur? Sen de Allah'a güzel kul olursan anlarsın. Ama olmazsan o zaman inkâr eder durursun.
Bu ümmetin evveli şeksiz imanıyla, dünyaya metelik vermemesiyle, zühdüyle necat buldu, kurtuldu.
Âhiri nasıl helâk olacak? Âhiri de cimrilikten helâk olacak. Eli sımsıkı...
Bizim Antep'te bir dostumuz vardı, Allah razı olsun, emekli hâkim. "Hocam, bir rüya gördüm..." diyor. Başkasına da anlatmış. Şaka yapıyor, rüya filan gördüğü yok. "Rüyada bir çelimsiz adam çıktı ortaya, elini uzattı. 'Bu benim yumruğumu kim açabilir?' dedi." diyor. Çelimsiz bir adam, yumruğunu sıkmış. "Rüyamda bir pehlivan adam geldi, koca Yusuf’muş. 'Tamam' dedim, bu çelimsiz adam, bu da Koca Yusuf, bu yumruğu açar. Koca Yusuf sarıldı, parmaklarını geçirdi, uğraştı, didindi, açamadı. Terledi, mahcup oldu, kenara gitti. Çolak Molla geldi, -anlaşılan güreşçilerin hepsini biliyor- o geldi olmadı, bu geldi olmadı..." diyor. Eski tarihin pehlivanlarına geçiyor. "Şu geldi yapamadı, bu geldi yapamadı..." Arapların meşhur Amr b. Ma'dikerîb'i var; kılıcı şu kadar uzunmuş, vücudu şu kadar cüsseliymiş, şöyle pehlivanmış filan..." O geldi kuşağıyla, o da uğraştı didindi, mahcup oldu, o da açamadı. Yunanlıların Herkül dedikleri herif geldi, o da pazusu, boyu posu [ile] o da uğraştı, açamadı..."
"Acaba hocam, bu adam kim?" diyor. Hem çelimsiz hem de yumruğu bir türlü açılmıyor.
Ama tatlı tatlı 10-15 dakika anlatıyor, insan merakla [dinliyor.] Hem de cazgırın güreşi anlattığı gibi öyle güzel anlatıyor.
"Kimmiş?" dedik.
"Müslüman zengini hocam, Müslüman zengini!" diyor.
Yani, "Müslüman zenginin eli açılmıyor." diyor.
Tabii biz o kanaatte değiliz. Allah razı olsun. Yani benim âcizâne kanaatim; doğru olduğuna, yenilip çar çur edilmediğine inandığı zaman bizim zenginimiz parayı verir. Ben öyle cimri olduğu kanaatinde değilim. Ama -bizim kardeşlerimizi tenzih ederim- ekseriyet bakılırsa hak yolda cimri...
Muhterem kardeşlerim! Şimdi kanun müsait. Eğer paran varsa bir üniversite kurabilirsin. Müsait. Devlet kendisi üniversiteleri yapmak, işletmek çok büyük masraf olduğu için, öğrenciler de kapılara yığıldığından; "Özel üniversite kurabilirsiniz, özel kolej kurabilirsiniz." diye müsaade etmiş. Benim tanıdığım 30-40-50-70-100 tane profesör var. Para olsa üniversiteyi kuracağım. Para olsa şu işi yapacağım. Bir güzel neşriyat yapılabilir. Kitaplar, gazeteler, mecmualar vesaireler, her şey paraya bakıyor. Ama ekseriya bakıyorsun ki para vermiyorlar.
Bizim Ankara'da bir camimiz vardı. Ben de orada hadis okurdum. "Ey cemaat, bak üşüyorsunuz..." Koca cami, kubbeli... Ankara'nın ayazı sıfırın altına indiği zaman çatır çatır soğuk oluyor. "Şuraya bir kalorifer yapalım. Hadi bakalım, biraz yardım edin." Dışarıda sergi açılıyor; toplanan para 25-30 bin lira. Ya ben onu kendim veririm; 30 bin lira bu devirde para mı? Ben 30 bin lirayı kendim veririm. Fukarâcık, benim talebe kardeşlerim, evlatlarım harçlığından çıkartıyor, otobüs parasından veriyor. Ya bunu bir zengin yapar. Nihayet bir caminin kalorifer [sistemi...]
Bu taraftaki hizmetler aksarsa olmaz. Eğer aksarsa, eğer cimrilik yaparsa Müslüman ne olur? Helâk olur.
Bu ümmetin âhiri cimriliğinden helâk olacak. Buhl, "bahillik" demek. Anadolu'da "pahalılık" derler. Cimrilikten helâk olacak, bir. Bir de ve'l-emel, emelden helâk olacak.
Emel ne demek? Tûl-i emel derler. Burada emel buyurmuş Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Yani insanın arzularının, emellerinin, tasarılarının, vehimlerinin, isteklerinin, temennilerinin uzayıp gitmesi...
"Nasılsın hacı amca ne var ne yok?"
"İşte inşaallah önümüzdeki sene bir tane fabrika yapacağım da ondan sonra onun arkasından şu olacak da beşinci senenin arkasından..."
Ya senedin mi var yarına çıkacağına?
"Hadi tevbe et. Hadi hacca gel. Hadi ibadet yap."
"İşte dur bakalım, emekli olayım da öyle..."
Ya emekli olacağına dair senet var mı elinde? Vazifeyi hemen şimdi yapsana. Namaza başlasana! Tevbe etsene!
"Hocam, kusura bakma, biraz daha yaşlanalım da şu sırada olmaz da..."
"Gel, haccet!"
"Hocam hacca gidince zemzem içiliyor. Zemzem içildikten sonra sigara içmek, içki içmek doğru değilmiş. Gel ben bu haccı biraz daha tehir edeyim."
İçkiyi bırakmıyor da haccı bırakıyor, haccı tehir ediyor.
Emeller, arzular, istekler, temenniler uzayıp giderse... Şeytan uzatıyor. Şeytan insana uzattırıyor. Şeytanın oyunları çok fazla değildir. Tecrübeli bir insan bilebilir; 3, 5, 7, 9 tane... Hani güreşçinin karşı tarafı yenmek için oyunları var ya... Şeytanın insanoğlunu "pes" dedirtmek için, sırtını yere getirmek için, Allah'ın rahmetinden uzak düşürmek, günaha batırmak için oyunlarından bir tanesi hayrı geciktirmektir. Şeytan hayrı yaptırmayı engelleyemezse bu sefer geciktirmeye çalışır. Mesela ilk başta der ki:
"Ey âdemoğlu, gel şu günahı işle. Bak ne kadar tatlı ne kadar lezzetli ne kadar güzel. Ama bir gelsen, bir görsen tadına doymazsın. Gel!"
"Yok. Haram. Ben harama el uzatmam. Ne kadar tatlı olursa olsun, arkası acı gelir. Ben haram yemem. O işi yapmam. Günah, yapmam."
Baktı ki haram işlettirmiyor, o zaman hayırdan geri tutmaya çalışır.
"Şu hayrı yapma öyleyse..."
"Yok, o da Allah'ın emri, onu da yapmam lazım."
"Canım yapma..."
"Yok, yapacağım!"
"Terk ediver canım, işte bak bazı kimseler namazları kılmıyorlar. Allah'ın rahmeti geniştir, sen de kılmayıver."
"Yok, her vakit kılacağım!"
Baktı ki hayrı da yapmaktan alıkoyamıyor, o zaman der ki:
"Şu işini bitir de biraz sonra yap bari... Anlaşıldı, sen iyi Müslümansın, ağasın paşasın, sen bu namazı mutlaka kılacaksın. Hadi şu önündeki işi bitir de şu yazıyı yazıver de hadi şu müşterinin de arzusunu yapıver de ondan sonra kılarsın. Hadi bakalım, şu iş de bitsin, şunu da tamamlayıver. Bak işi yarım bırakmak da iyi değildir, Peygamber Efendimiz de 'yarım bırakmayın' dememiş mi?"
O allar pullar, sen o işe dalarsın. Bir de bakarsın ki Allah-u Ekber Allah-u Ekber... ikindi ezanı okunuyor. "Tüh, hay Allah ya! Ben öğle ezanı okunurken tam kalkacaktım, şeytan bak gördün mü, içimden 'Şu işi de yap, ondan sonra yap.' dedi, şimdi ikindi ezanı okunuyor. Bizim bu öğle namazı yine kaçtı!" Şeytan tehir ettirdi. Engellemeyi öyle sağlar. "Şu öğle namazını kılma." dedi, "Yok kılacağım, vazifem." dedin. Ama tehir ettirdi, yine kıldırtmadı.
Onun için, hayrı tehir etmek iyi değil. İnsan hayrı çarçabuk yapacak, tevbeyi çarçabuk yapacak, iyi işi hemen yapacak. Kötü işi yapmayacak.
Bu ümmetin âhiri cimrilikten ve arzularının, emellerinin, tûl-i emellerinin yüzünden helâk olacak.
Allah bize cömertlik nasip etsin. Cömert cennete yakındır.
Bir de uyanıklık nasip etsin. Saflık edip "Şunu şöyle yapacağım da bu da böyle olacak da..." deyip de insana kendisini aldatmaca ettirmesin.
Hep her yerde söylüyorum. Bizim Erzurum taraflarında Van taraflarında vazifemiz olduğu zamanlarda, otobüse biniyorum, bir yerde duruyoruz. Durduk. İlk defa, ben hiç bilmiyorum, o tarafa gitmemişim. Bir yerde durduk, daracık bir vadide bir benzin istasyonunda 8-10 dükkân var. Baktım lastikçi var, yedek parçacı var, motor yağı satan dükkân var, çeşit çeşit dükkânlar var.
"Bu istasyonun mescidi nerede?" dedim.
"Mescidi yok." dediler.
"Ne olacak? Namaz kılacaktık..."
"Yukarıda lokanta var, orada kılarsın." dediler.
Yukarıya çıktım, baktım ki içkili lokanta... Hakikaten bir köşesinde bir-iki seccade var ama o da yıpranmış hasırlar, yağlanmış, yıpranmış... Müslüman olarak temiz olmak zorundayız. Hoşuma da gitmedi. İçkiden dolayı da hoşuma gitmedi. Sonra içimden öyle geldi; "Buranın sahibi kim?" dedim. Gösterdiler. Sakalı yok ama tıraşı biraz uzamış, bıraksa beyaz olacak, şişmanca kırmızı yüzlü bir kimse... Bir-iki günlük ihmalli tıraşı, bembeyaz, belli... Hacca da gitmiş.
"Hacı amca, bak burada her türlü dükkân seninmiş, bu istasyon seninmiş. Kaç tane dükkânın var, bir de mescit yapsana."
Şöyle bir baktı yüzüme... Ben hakkı söylediğim için; "Yapacağım yapacağım..." dedi. Biz de gittik.
Bir zaman geçti, aradan birkaç hafta geçti galiba, bir daha bir seyahatimiz oldu. Otobüs yine aynı istasyonda durdu.
"Hacı amca, buranın sahibi bir mescit yapacaktı, bir oda yapıverecekti buraya, yaptı mı?"
"Daha yapmadı." dediler. "Yapacak yapacak..."
Ondan sonra birkaç defa daha gittim geldim, hâlâ yapılmamış. Sonra bir nasip oldu, gittim.
"Ya hacı amca vardı burada, bir mescit yapacaktı..."
"Sizlere ömür, vefat etti." dediler.
Şeytan böyle yapar. "Yapacağım yapacağım..." Al iki tane işçi, kazmaları ver eline, şuradaki kenara da şu yağ dükkânının yanına, parça dükkânının yanına da kazsın, şu vadinin şurasında üçe üç metre bir odacık da yapıversin, orası da mescit olsun, kıyamet mi kopar! Bir günde biter. Ama şeytan insanı kaç çeşit oyunla oynattırır, onu yaptırmaz.
Onun için, aklınıza bir hayır geldi mi hemen yapın. Tehir etmek şeytanın meşhur oyunlarından biridir. Tûl-i emele düşmeyin. Hemen hemen bugününüzü en son gün bilin. "Bugünüm benim en sonuncu günüm." deyin, âhirete öyle hazırlanın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
23.01.1988 -
Din Konusunda Daha
19.04.1987 -
Allaha İtaat, Nikah,
