09.03.1986 - Ümmetin Helak Olması

09.03.1986 - Ümmetin Helak Olması
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ukbe b. Âmir radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan, Ahmed b. Hanbel'de ve İbn Hibban'da bulunan bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
Helâku ümmetî fi'l-kitâbi ve'l-lebeni. "Benim ümmetimin mahvolması, helak olması Kur'an ve süt yüzünden olacak."
Tabii "Nasıl olur da Kur'an'dan helak olur? Nasıl olur da sütten helak olur?" diye meraktan çatlıyorsunuz. Efendimiz arkasından izah buyurmuş:
Emme'l-kitâbu. "Allah'ın kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm'den helak olmaları sebebine gelince, onu açıklayayım..." demek istiyor.
Fe-yekraûne'l-Kur'âne. "Ümmetimin şaşkınları Kur'an'ı okurlar." Ve yete'evvelûne alâ ğayri te'vîlihî. "Nâhak yere tevil ederler, mânasını başka tarafa çekerler, teviline kalkışırlar."
"Allah'ın kelâmı şu mânaya geliyor, şöyle oluyor." diye teviline kendileri cüret ederler, kalkışırlar. Ama yersiz, hatalı, yanlış istikamete tevil ederler. Çünkü;
Vemâ ya'lemu te'vîlehû illallah. "Allah-u Teâlâ hazretleri, Nazm-ı Celîl'inin muradını, mânasını kendisi bilir."
Kullarından da bildirdiği, öğrettiği, arif, kâmil, ileri alimler bilir. Öyle önüne gelen iki paralık Arapça bilmekle bu kitabı anlayamaz. Bu kitabın derinliklerine eremez. Bu Kitâb-ı Kerîm'e eğildikçe, insan üzerindeki mânaları anlamaya çalıştıkça, dibe daldıkça daha derinleşir, daha derine indikçe daha derinleşir... İnsan dibini bulmaya imkân bulamaz.
O halde haddini bilmeli, boynunu bükmeli, konuşurken büyük alimlerin sözlerini iyice okuyup da bu Kur'ân-ı Kerîm'in tefsiri hakkında onların bildirdiği şeyleri iyice öğrendikten sonra, ihtiyat ile; "Aman bir hata etmeyeyim! Rabbimin kelâmını tahir etmeyeyim, bozmayayım, yanlış bir mâna vermeyeyim!" diye çok dikkat etmek lazım.
Bir kere ehil olmayanın bu işe hiç karışmaması lazım.
Herkes hoca!
Yahu Arapça bilir misin? Anlamaz.
Din ilimlerinde bir nasibin var mı, okudun mu? Okumamış.
Mühendis, doktor, hukukçu... Yahu sen mühendis olursun ama müfessir olamazsın ki... Hukukçu olursun ama meal yazamazsın ki...
"Ben Lugat-i Nâci kitabını önüme alıyorum, kelimelere oradan bakıyorum, mânasını anlıyorum. Benim kafam çalışır."
Senin kafan çalışır ama eğri büğrü çalışır.
Herkesin kafası çalışıyor. Herkesin bir tarafa çalışıyor; kimisinin şeytana çalışıyor, kimisinin rahmânî tarafa çalışıyor. Kafası çalışmıyor diyen yok. Delinin de çalışıyor ama huniyi kafasına şapka diye geçiriyor. Çünkü deli… O şapka değil, biraz benzettiği için huniyi kafasına öyle geçiriyor. O da öyle yapıyor.
Allah'ın kelâmı oyuna gelmez. Onun için burada herkes haddini bilmeli, çizgisinde durmalı, daha öteye gitmeye kalkışmamalı.
Giderse ne olur? Helâk olur, helâkine sebep olur.
Allah'ın kelâmına dikkat etmek lazım. Onun için bizim gibi avamdan olan insanlar büyük alimlerin yazmış olduğu, dinimizi iyice hazmetmiş olan, iyice ömrünü verip de anlamış olan insanların anlattığı kitapları okumalı. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak kolay bir iş değildir. Anayasayı okumak gibidir. Ona da benzemez ya... Hukukçu olmayan bir insan anayasayı okuyup da ne anlayacak?..
"Al sana Sicilli Kavanin kitabını hediye ettim."
"Hocam ben onu ne yapayım? Avukat olsam anlarım.
Bir sürü cilt, peş peşe; oku babam oku, bir şey anlaşılmaz. Erbabı anlar.
Onun için bu işi de erbabına bırakmalı. Dişçi diş doktoru olmazsa polis takip ediyor. Doktor tıp fakültesi mezunu olmazsa polis takip ediyor. Mühendis eğer hakikaten mühendis değilse tasdikten geçmiyor. Plana bakıyorlar; altında mühendis odasında kayıtlı bir mühendisin numarası, imzası, sicili yazılı mı?
Yazılıysa planı öyle kabul ediyorlar. Planı Karadenizli bir ustabaşı bile yapsa yine gidip bir mühendise gösteriyor, onun imzası olmadan geçmiyor.
Peki bu Allah'ın kitabına ne cüret, cesaret?..
Önüne gelen bir şey söylüyor. İçkinin azı ziyan etmezmiş de çoğu ziyan edermiş de... Faiz Kur'ân-ı Kerîm'de geçmiyormuş da riba geçiyormuş da riba başkaymış da faiz başkaymış da... Allah insanın kalbine bakarmış da kalbi temiz olursa dışı nasıl olursa olsunmuş da...
Sen dur bakalım! Bunların hepsi yanlış!
Zaman sana uymazsa senin zamana uyman lazımmış da...
Yoo, dinimiz hiç öyle değil. Dinimiz insanın ruhi, bedenî, maddî, manevi her şeyine bir tarif getirmiş, bir hududu çizmiş, ölçü getirmiş.
"Efendim zaman sana uymazsa sen zamana uy."
Haram olan her şeyi yap! Öyle şey olur mu? Allah'ın haramlarını helal etmeye kimin salahiyeti var?
"İşte azıcık içiversem ne olur?"
Koca profesör bana öyle diyor:
"Ben Ramazan Bayramı'nda arkadaşımın evine gitmişim. Azıcık bana likör ikram etmiş. Azıcık içiversem ne olur?"
Haram olur. Günah işlemiş olursun.
"E azıcık..."
Ya Peygamber Efendimiz buyuruyor, sen okumamışsın, başka sahada profesör olmuşsun;
"Çoğu sarhoş eden bir şeyin azı da haramdır."
Bitti. Taşıması da haramdır, sunması da haramdır.
"Yoo, ben kurnazım, kendim sunmuyorum, hizmetçimi çağırıyorum, 'Al evladım, bunu misafire sun.' diyorum."
Sundurmak da haramdır. Öyle şey yok. Dinimiz her tarafını yerli yerince tarif etmiştir.
Herkes bir şey diyor...
Bizim oralarda -öyle anlatayım, başka nasıl anlatayım…-kedi enciğini yiyecek. Yeni doğmuş, daha gözlerini [açamıyor]. Yiyecek; yavrusunu fareye benzetirmiş. Yemek doğru bir şey değil de "fare bu" diye o niyetle yermiş.
Herkes dinimizin ahkâmını öyle bir şeye benzetiyor, yutuyor. O haramı yapacak da teselli arıyor. Öyle şey yok.
Sen Allah'a teslim olacaksın. "Yâ Rabbi! Ben senin hükmüne razı geldim. Ben senin kulunum. Senin dinini sevdim, ahkâmına tâbiyim. Haram dersen bırakırım. Helal dersen yaparım. Her şeyimi senin [hükmüne] göre tanzim ederim." demesi lazım. Onu demedi mi zaten iyi Müslüman olmaz. Kendi başına buyruk…
Hatta eski büyüklerden birisi -kendisi şeyh- diyor ki;
"Derviş üç çeşittir. Birisi mürid-i mutlak, birisi mürid-i mecazî, birisi mürid-i mürted."
Mürid-i mutlak nedir?
Efendisi, hocası ne derse aynen yapıyor; usulüne uygun çalışıyor, vazifeleri yerli yerinde intizamlı yürütüyor. Tamam, mürid-i mutlak.
Mürid-i mecazî; zahirde hocasına bağlı ama aslında kendi keyfine bağlı, kendi keyfinde. Hocası bir şey söylese bin tane cevap verir, on tane bahane bulur, dediğini yapmaz, demediğini yapar. O mecazen güya derviş ama aslında değil.
Bizi Allah mecazî Müslüman etmesin, hakiki Müslüman etsin.
Teslim olduk mu?.. Müslim "teslim olmuş" demek, kendisini Allah'a teslim etmiş... Askerlik şubesine gitmiş de "Tamam, ben askere geldim, teslim oldum." demiş gibi kendisini Allah'a teslim etmiş. Zaten teslimiz de zaten hükmünden dışarıya çıkamayız da insanın "Yâ Rabbi! Senin her hükmüne razı geldim." demiş olması lazım.
Bunu demiyor. Kendisi bir yol tutturmuş, bir felsefe benimsemiş. Nereden aldın bu felsefeyi?
Değişmeyen gerçekler Allah'ın kelâmında, Allah'ın ahkâmında.
Onun için Allah bizi hakiki Müslüman etsin. Yoksa öyle mecazî Müslüman; Müslüman görünüyor da içinden Müslüman olmayan veyahut kendisini Müslüman sanıyor da aslında Allah'ın kapısına girmeyen, kabule şayan olmayan insanlardan etmesin.
Şimdi bunu anladık. Efendimiz izah etti. Kur'an'ı demek ki kendi kafasına göre tevil edenler öyle helâk oluyorlar.
Bir de sütten helâk olmak. O ne? Sütten insan helâk olur mu, süt faydalı bir şey değil mi? O neymiş?
Ve yuhibbûne'l-lebene fe-yebdûne fe-yedeûne'l-cemââti ve'l-cumaa.
"Sütü severler." Süt güzel, yoğurt güzel, kaymak güzel. Hoş bir şey, her zaman hoş, bu devirde de güzel o devirde de beğenilen bir şey. Sütü severler, şehirleri bırakırlar, yaylalara çıkarlar; kırlara, çiftliklere, köylere, badiyelere, -oraya göre- develerin olduğu, sürülerin olduğu şehirden uzak yerlere giderler.
Fe-yedeûn. "Bırakırlar, terk ederler." el-Cemââti ve'l-cumaa. "Cemaatleri terk ederler, Cumaları terk ederler de öyle helâk olurlar."
Bakın ne kadar mühim bir yere işaret geldi... Sütü severler, yaylalara, kırlara, bayırlara, çayırlara çıkarlar; cemaatleri terk ederler, Cumaları terk ederler, ana gruptan koparlar, öyle helâk olurlar.
Demek ki Peygamber Efendimiz bize cemaati tavsiye ediyor, birliği beraberliği tavsiye ediyor. Demek ki Cuma namazları kılmayı tavsiye ediyor. Demek ki Müslümanların dağların başlarına firar edip edip vazifelerden kaçıp cemiyetleri cemaatleri yardımsız bırakmasını istemiyor.
Müslüman vazifeli bir insandır. Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri bize bildirmiş ki;
Küntüm hayra ümmetin uhricet li'n-nâsi te'murûne bi'l-ma'rûfi ve tenhevne ani'l-münkeri ve tücâdilûne fî sebîlillâh billlâh. “Siz en hayırlı ümmetsiniz, insanlar için çıkartıldınız, ortaya konuldunuz. Emr-i maruf yaparsınız, nehy-i münker edersiniz, Allah yolunda cihat edersiniz.”
Demek ki Allah bizi yeryüzüne vazifeli insanlar olarak göndermiş. “Ey benim has kullarım, siz dine bağlı olun, dini öğretin, öğrenin, yayın.” demiş oluyor. “Emr-i maruf yapın, iyi şeyleri tavsiye edin, destekleyin. Bu kadar zıpır insanın arasında Allah yolunda insanları doğru yola çeken götüren insanlar olun. Siz onları doğru yola çağırın. Nehy-i münker yapın. Kimisi müstehcenliği sever, kimisi içkiyi sever, kimisi kumarı sever, kimisi haksızlığı sever, kimisi rüşveti sever... Siz öyle yapmayın da kötülükleri engelleyin, iyilikleri destekleyin, yapın, yaptırın, yapılmasını teşvik edin. [Kötülükleri engelleyin.] Allah yolunda cihat edin.” diye Allah bize vazife vermiş.
Vazifemiz bu. Gayesiz salma bırakıverilmiş değiliz. Başıboş değiliz. Bizi Allah yeryüzünde Müslümansak vazifelendirmiş. Keyif çatamaz. Yan gelip yatamaz. "Bana ne, neme lazım!" diyemez. Aldırmazlık edemez. Yüreği sızlayacak, ürperecek, Allah'tan korkacak. "Rabbim bana bu zamanı sorar; 'Niye bu hususta şu hayrı işlemedin? Neden şu şu şu vazifeleri yapmadın?' diye sorgu suale maruz kalırım da cezalara uğrarım, ilâhî tokatlar gelir, yüzüme şamarlar iner. Aman! Ben vazifemi bileyim de hak yolda çalışayım!" diyecek.
Müslümanın mantığı böyle çalışacak.
Bizim arkadaşlarımızdan bir tanesi bir kasabada vazifeli. Bir zenginin kapısını geç bir vakitte tak tak tak tak tak çalmış. Kendisinin de unvanı, rütbesi, üniforması var; oranın yüksek bir adamı. Kapıyı çalmış, bakmış öyle adam. İnmiş;
"Hayrola, gecenin bu vaktinde?" demiş. Karşısındaki büyük adamı görünce telaşlanmış. O da sormuş:
"Ne yapıyorsun?"
"Hiç, istirahat ediyorum."
"Ya yatılacak zaman mı; yürü, iş yap, çalış, çabala. Hizmet bekleyen bir sürü saha var."
"Efendim kim yaparsa yapsın..."
Yoo! hırsızı, arsızı, edepsizi; iyiler kenara çekilirse meydan onlara kalır. İyiler, faziletli insanlar hâkim olacak. Allah'tan korkan insanlar işlere sahip olacak, takva ile hareket edecekler, haram yemeyecekler, yanlış iş yapmayacaklar, istismarı önleyecekler, sömürmeyi önleyecekler, hayrı tutup yapacaklar, şerri [kaldıracaklar.] Zayıfın ezilmesine mâni olacaklar, kavinin zorbalık yapmasına mâni olacaklar. Cemiyet gül gülistan olacak, intizama girecek. Haklı olan alnı açık yürüyecek, hak hâkim olacak.
Allah'ın bize yüklediği vazife bu. Dünyanın her yerinde -omzumuzda- vazifemiz bu. Müslüman olduk mu bu vazife, bu sorumluluk oluyor.
"Benim aklım öyle şeylere ermez. Ben etliye sütlüye tatlıya karışmam, bir kenara çekilirim. Bir de güzel manzaralı bir yer olursa, biraz da güzel bir maaşım gelirse yerim içerim, yan gelir yatarım."
Çok büyük vebale uğrarsın. Çok büyük vebal olur. Elinden geldiğince malınla, canınla, dilinle, kaleminle emr-i maruf yapacaksın, nehy-i münker yapacaksın; bu dine hizmet edeceksin, Allah'ın kullarını cehenneme düşmekten geri çevirmeye çalışacaksın, hak yola irşat etmeye çalışacaksın, ortaya bir hayır koymaya çalışacaksın. Çünkü;
Hayru'n-nâs enfeuhum li'n-nâs. "İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olanıdır."
Hiç faydası olmayan ot gibidir ve vebali vardır. Çalışmadığı için Allah boş zamanını niye değerlendirmedi diye mutlaka sorar. Bilin ki sorgu sual vardır. Vazifenizi idrak edin, çalışın.
Demek ki ne buyurmuş, bir kere daha hatırda iyi kalsın, herkese de söyleyin diye bir kere daha mealini zikredelim.
Ahmet b. Hanbel ki Hanbelî mezhebinin imamıdır, bu hadisi kendi kitabına o yazmış, oradan hatırınızda kalsın.
"Benim ümmetimin helâki Allah'ın kitabı olan Kur'an ve süt konusunda olacak."
Kur'an, kitap konusunda şöyle olacak: Kur'an'ı okuyacaklar, onun tevilinin asıl mânasını gayrı yöne tevil etmeye yönelecekler, yanlış mânaya çekiştirmeye çalışacaklar. Oradan helâk olacaklar. Sütü sevecekler, şehirleri, yerleşme merkezlerini, hizmet sahalarını terk edecekler, yaylalara gidecekler, cemaatleri bırakacaklar, Cumaları terk edecekler, günahlara girecekler, sevaplardan mahrum kalacaklar, öyle helâk olacaklar.
Bizim işimiz, Müslümanın işi cemaatledir, toplulukladır, topluluğa yöneliktir. Öyle "Rabbenâ hep bana!" deyip kenara çekilmek yok.
Gelelim ikinci hadîs-i şerîfe:
Heleke'l-müksirûne illâ men kâle bi'l-mâli hâkezâ ve hâkezâ ve hâkezâ ve kalîlun mâ hüm.
Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; Taberânî'de var. Ebû Said el-Hudrî hazretlerinden rivayet edilmiş. Başka râvileri de var.
Heleke'l-müksirûn. "Çok mal devşiren, toplayanlar, para biriktirenler, mal biriktirenler helâk oldu, helâk olacaklar."
Heleke'l-müksirûn. "Helâk oldu" diyor. Mazi siygasını kullanması Arapçanın dil zevkine göre "helâki muhakkaktır" demek, "muhakkak helâk olurlar" demek. "Helâk olacaklar" demiyor, "helâk oldular" diyor, o "helâk oldu bil" demek. "Böyle giderse sen onları helâk oldu say" demek.
"Helâk oldu."
Kimler? Müksirûn. "Mal çoğaltanlar, para çoğaltanlar..."
İllâ. İstisnası var:
Men kâle bi'l-mâli hâkezâ ve hâkezâ ve hâkezâ. "Malıyla şöyle şöyle şöyle..." "Paranın bir kısmını al sana verdim, bir kısmını hayra verdim, al bir kısmını şu tarafa verdim... Hadi şu cami yapımına, şu hayır işine, şu fakire..." diye böyle verenler müstesna.
Ve kalîlun mâ hüm. "Onlar da ne kadar azdır!"
Ne kadar azdır onlarda.
İnsan bu paracıkları toplar, mezara götürür, harcayamaz. Sever, kimsenin olmadığı zamanda kesesini açar, altıncıklarını sayar; "bir, iki, üç, oh yirmi oldu, otuz oldu, kırk oldu..." Tekrar torbasına doldurur, sandığın içine koyar. Harcayamaz, yiyemez. Kendisi de yemez, ötekilere kalır. Böyle çok insanlar var.
Ama Peygamber Efendimiz' in hayatına bakacak olursak, sahâbe-i kirâmın hayatına bakacak olursak; ellerinde para tutmamışlar.
Ebû Zerr-i Gıfârî hazretlerine halife çıkartmış dört bin altın vermiş. Ertesi gün yanında yine para yok. Her tarafa dağıtmış. Dört bin tane altın az değil. Para biriktirmeyi uygun görmezmiş.
E yarın ne yapacaksın? "Bugün veren yarın da verir."
Öyle demişler. Biz diyemiyoruz. Şimdi yani [biz diyemiyoruz... Saklamak, saklamak, saklamak, hayra sarf etmiyoruz. Ama çok yaygın bir hastalık; şerre sarf ediyoruz, zevke sarf ediyoruz, şeytana sarf ediyoruz, nefse sarf ediyoruz. Bütün halk olarak, fakiri de zengini de...
Köye gittim. Dediler ki:
"Hocam artık köylüde altın maltın kalmadı. Eskiden kadınların kollarında bilezikleri olurdu, altın sermaye boyunlarında beşibiryerdeler olurdu. Kalmadı, gitti."
"Ne oldu?" dedim.
"Renkli televizyona gitti." dediler.
"Efendim" demiş bir tanesi, "düğmesi elimizde değil mi, müstehcen bir şey oldu mu, açık seçik bir şey oldu mu şıp kapatırız."
Hocamız bir celallenmiş, bir kızmış... Bu sözü söyleyen, o da sakallı, hocalık yapan bir kimse. Evinde televizyon var. Televizyonun zararını söyleyince Hocamız, demiş ki:
"Hocam işte anahtarı elimizde değil mi, şıp çeviririz, kapatırız."
Hocamız arslan gibi oturduğu yerden bir doğrulmuş, sinirlenmiş, kızmış:
"Onu yapmak için evliya olmak lazım!" demiş.
Kolay mı, filmin yarısında kapat bakayım, göreyim seni.
Kapatamaz. Çocuklar başlarlar mızırdanmaya, ötekisi başlar mızırdanmaya; "Tam yarısında kaldı baba, ne olursun..." el öper, yanak öper, bilmem ne öper, ille hepsi artık hane sahibinin başına üşüşürler. "Hadi açın bakalım." Açar. Hadi biraz sonra kadın erkeğe sarılır, bilmem ne olur; hadi bu tarafa bakar...
Ne oldu, niye o tarafa bakmıyorsun? Utandın değil mi?
Ama yine utanır, yüzü kızarır, yine geçer. Tabii yüz kızarıklığı hep durmaz ki, biraz sonra yine geçer.
Allah bizi hakiki Müslüman etsin.
Nasıl imtihan ediyor Allah?
"Hayra para sarf edin."
Yok, para yok. "Hocam daha mahsulü almadım da şöyle olmadı da bilmem ne..." bir sürü laf.
Hac vazifeni yaptın mı? "Daha yapmadım. Çocuğu evlendirmedim de bilmem ne de..."
Ama renkli televizyon oldu mu hepsi gitti Avrupa'ya paraların... Hepsi gitti. Altın maltın kalmadı. İlgililer boşuna yerli finansman kaynağı aramasın; gitti.
Bu devrin hakiki Müslümanını, nefsine hâkim olan insanını anlamak için çok uzun öyle imtihana lüzum yok. Dervişleri halvetlere sokarlarmış, uzun meşakkatli işler yaptırtırlarmış. Fıs fıs fıs kulağına, kısaca soracaksın:
"Evinde televizyon var mı yok mu?"
"Yok" diyorsa iyi derviş, tamam, ayır bu tarafa. "Var" diyorsa Allah ıslah etsin, Allah akıl fikir versin, Allah kurtarsın.
Helummû ilâ hâzâ resûli rabbi'l-âlemîne. Cibrîlu nefese fî rûî enne nefsen len temûte hattâ testekmile rızkahâ ve in ebta'e anhâ. Fe'ttekullâhe ve ecmilû fi't-talebi ve lâ yahmilennekümü'stibtâu'r-rızku en te'huzûhu bi-ma'siyetillâhi fe-inna'llâhe lâ yünâlu mâ indehû illâ bi-tâatihî.
Huzeyfetübnü'l-Yemân hazretlerinden rivayet edilmiş. Neseî'de mevcut bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Helummû ilâ hâzâ resûli rabbi'l-âlemîne. "Buraya gelin. Rabbü'l-âlemîn'den bana gelen elçi Cebrail..." Cibrîlu nefese fî rûî. "Benim içime ilham etti ki, Cebrail vahyetti ki, bildirdi ki..."
Enne nefsen len temûte hattâ testekmile rızkahâ. "Bir kişi, bir nefis rızkını tamamen alıp işini, nasibi olan rızkını tamamen yemeden ölmeyecek."
Nasibi neyse ille o kadar nasibini yiyecek, görecek de ondan sonra ölecek.
"'Nasibini tamamlamadan ölmek yok.' diye Cebrail bana geldi, bildirdi."
Ve in ebta'e anhâ. "Bu rızk kendisinden biraz gecikse bile yazılı olduğu için muhakkak gelecek."
O rızk ona... Allah tarafından "Bu kulum bugün yarım kilo kaymak yiyecek." diye yazılmışsa o kaymak ona gelecek. Muhakkak gelecek. Gelmeden insan ölmez. Yazıldığı için gelmeden ölmek yok.
Fe'ttekullâhe ve ecmilû fi't-talebi. "Madem hakikat budur, o halde Allah'tan korkun, rızkı isteme yolunda günaha sapmayın." diyor Peygamber Efendimiz.
Mademki rızkı neyse insana muhakkak gelecek, o halde Allah'tan korkun da haram yola kaymayın. Nasıl olsa gelecek. Merak etme ya, gidip ille kaymakçının camına bir taş vurup da oradan çalmak gerekmez; şurada dursan o kaymak sana bir tabakla gelecek, yazılmış. Onun için Allah'tan korkun, rızkınızı isteme yolunu güzel yoldan sağlayın.
Ya güzel yoldan olur ya kötü yoldan. Güzel yoldan sağlarsanız günaha girmezsiniz, sevap kazanırsınız, rahat edersiniz. Haram yoldan sağlarsanız size yine aynı rızık gelir ama o zaman haram olur, günah olur, cezası olur, burnundan fitil fitil gelir.
Ve lâ yahmilennekümü'stibtâu'r-rızki. "Rızkın gecikmiş gibi gelmesi..." En te'huzûhu bi-ma'siyetillâhi. "Allah'a isyan yolundan onu almaya sizi sevk etmesin."
"Biraz gecikti, karnım acıkmaya başladı, rızık nerede kaldı? Gelmeyecek galiba, haramdan sağlayayım..." diye harama dalmayın. O gecikmedi de sana öyle acelenden geliveriyor. "Onu öyle biraz gecikmiş gibi görmen günah yoluna, günaha saparak elde etmeye seni sevk etmesin." diyor Peygamber Efendimiz.
Fe-inna'llâhe lâ yünâlu mâ indehû illâ bi-tâatihî. "Çünkü Allah'ın ecri sevabına, huzur-u Rabbi'l-izzette mevcut nimetlere, Allah'a ancak itaat ederek kavuşulur."
Yoksa günahlara saptı mı insan, ahiret sevaplarından mahrum kalır.
Muhterem kardeşlerim!
Bu hadîs-i şerîf ve başka hadîs-i şerîfler bize çok kesin olarak bildiriyor ki; Allah-u Teâlâ hazretleri rızkı, herkesin nasibini yazmıştır: "Bu şunları yiyecek, bunları yiyecek, şunlara sahip olacak, bunlara sahip olacak." diye o yazılan rızık gelecek. O bakımdan telaşlanmayın. Harama sapmayın.
"Çalışmadan duralım mı?"
"Hayır, çalışın." diyor, Allah-u Teâlâ hazretleri. Çalışın, gayret sarf edin, helal yoldan çalışın, bekleyin, az oldu çok oldu, o zaten sana ne yapsan o kadar olacak. Ne kadar uğraşsan o kadar olacak. Bu kader. Kadere inanıyoruz ya, Allah'ın kaderine. O onun bir parçası olarak sana o kadarı nasipmiş, o gelecek. Ne yapsan öyle olacaktı. Helaline bakacaksın. Helal yoldan kazanmaya bakacaksın. Harama kaymayacaksın.
"Şu kadar haram şey alırsam, şu kadar teşebbüs yaparsam şöyle çok daha fazla para kazanırım."
Hayır! Çok daha fazla günah kazanırsın ama rızkın değişmez.
Onun için rızkı isteyişte güzel yolu seçmeye çalışmak lazım.
Her zaman söylediğim bir hadiseyi burada yine nakledivereyim. Birkaç defa daha anlattım ama güzel bir şey, bu mânayı çok güzel ifade ediyor.
Hz. Ali Efendimiz namaz kılacakmış. Kufe mescidine giriyor. Atını bağlayacak bir yer bulamadığı için oradaki adama diyor ki:
"Tut şunun dizgininden, biz namaz kılalım, çıkıncaya kadar atıma bakıver."
İçeri giriyor. Namazı kılıyorlar. Yanındaki maiyetiyle beraber dışarı çıkarken de kesesinden avucuna diyelim ki beş dirhem çıkartıyor, atı tutuveren adama vermek için hazırlık yapıyor. Ama dışarı çıkıyor, bakıyor ki adam yok, at da yok... Biraz daha bakıyorlar; at ileride, tamam atı çalmamış ama atın yanına gidiyorlar, atın dizginini çalmış. Atın dizgini yok, dizginini sıyırmış, ağzından kafasından almış götürmüş. Demek güzel bir dizgin takımıydı, götürmüş.
Hz. Ali Efendimiz maiyetindeki adama:
"E hadi git, bir başka dizgin al." diyor.
O da gidiyor, dolaşıyor, biraz sonra elinde bir dizgin sallayarak geliyor. Atın başına takacaklar, bakıyorlar ki eski dizgin.
"Nereden buldun?"
"Satın aldım." diyor. Adam götürmüş satmış.
"Ben de çarşıda dizgin ararken aynı dizgini gördüm, 'A! Bu bizim dizgin!' dedim."
"Az önce bir adam getirdi, bana beş dirheme sattı." deyince o da beş dirhemi vermiş, almış.
Bunun üzerine Hz. Ali Efendimiz diyor ki:
"Ey cemaat!" Etrafı kalabalık, meraklı, toplanmış.
"İbret alın şu olan hadiseden: Ben bu adama beş dirhem vermek için camiden çıkarken avucuma hazırlamıştım, bahşiş verecektim, beş dirhem kendisine gelecekti. Ama acele etti, dizgini çaldı, dizgin takımını götürdü, sattı. Kaç para aldı? Yine beş dirhem aldı. Demek ki rızkı değişmedi. Ama bekleseydi helalden alacaktı, beklemedi haramdan aldı."
Hz. Ali Efendimiz' in kesesine dönelim. Hz. Ali Efendimiz' in kesesinden beş dirhem bahşiş olarak çıkacaktı. Bahşiş olarak hazırladı ama bu sefer dükkâncıya gitti. Dükkâncının kesesine bakalım. Dükkâncının kesesi alırken beş dirhem verdi, ondan sonra çalma olduğunu anlayınca beş dirhem aldı. Orada bir şey değişmedi, yani hiç değişen bir şey yok. Sadece öteki adamın edepsizliğinden kazandığı günah var, başka bir şey yok.
Her hadiseyi buna kıyas edin. Hak yoldan, doğru yoldan, helal yoldan elde etmeye bakın. Bu hadise kulağınıza küpe olsun, hadîs-i şerîfin izahı olarak hatırınızda iyi kalsın. Helalden kazanmaya bakın.
Haramdan kazanırsanız ne olur?
Burnunuzdan fitil fitil gelir. Kanser olursunuz, hasta olursunuz, çocuğunuz arsız olur, yüzsüz olur, âsi olur, söz dinlemez, arabanız kaza yapar, malınız denizde batar, alacağınızı alamazsınız; yine sizden çıkar.
Kesede bir değişiklik olmaz. Haberiniz olsun. Haramdan alırsınız, yine kesenin öbür tarafından çıkar, haramdan aldığınızın vebali yanınıza kalır. Çektiğiniz öteki şeyler kâr kalır.
Onun için Allah'ın Resulünün buyurduğuna dikkat edin; "Cebrail geldi benim içime bunu, bu bilgiyi ilham eyledi, vahyeyledi. İnsan rızkını tamamlamadan ölmeyecek, biraz gecikmeli bile olsa rızkını alacak. O halde Allah'tan korkun da rızkı isteyişte güzel yolu seçin. Ve onu biraz gecikti diye sanmanız onu günah yoldan kazanmaya sizi sevk etmesin. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretlerinin indindeki büyük mükâfatlara isyan ederek ulaşılmaz. Allah'a itaat ederek hak yolda yürüyerek takvaya sahip olarak ulaşılır." diyor.
Cenneti istiyor muyuz?
İstemez miyiz, bayılıp ayılıp duruyoruz. Cenneti istiyoruz. Cennete gitmenin yolu helal yemektir. Çünkü bir insan haram yedi mi o haramdan vücudunda mutlaka bir et hâsıl olur. O ete de mutlaka cehennem ateşi yakışır. Onu o cehennem ateşi temizler. Sonra;
"Bir insan bir haram lokma yedi mi kırk sabah ibadeti kabul olmaz." diyor Peygamber Efendimiz.
Namazlar da boşa gitmeye başlar. Kılıyorum der, zaten bir zaman gelir, namazdan da soğur. Kabul de olmaz.
O bakımdan bu işin püf noktası, ince noktası, esrarlı noktası helal lokma yemektir.
"Bu iş" dediğim ne? Takva yolu. Allah'ın nimetine, iltifatına mazhar olmak.
Allah'ın sevgili kulu olmanın püf noktası, sırrı, anahtarı helal lokma yemektir. Helal lokma yemeden öyle Allah'ın sevgili kulu olunmaz. İyi derviş olunmaz. İyi hoca olunmaz. İyi adam olunmaz. Hayırlı evlat olunmaz. Bu iş böyle gider.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
15.03.1987 -
Kusur Görmek, Methetmek,
17.01.1988 -
Kuranı Kerim Nefis
