El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîne Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi’s sıdkı ve’l vefâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yuğferu li'l-müezzini medde savtihî ve yücîbühû küllü ratbin ve yâbisin ve lehû mislü ecri men sallâ me'ahû.
Sadaka Resulullah fî mâ kâle ev kemâ kâl.
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim. Allah-u Teala hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı dünya ve ahirette cümlenize nasip ve müyesser olsun. Rabbimiz iki cihanın saadetine hepinizi hepimizi nail ve sahip ve mazhar eylesin.
Râmûzü'l-ehâdîs isimli hadis koleksiyonunun, alfabetik sıra ile hadis-i şerifleri sıralamış olan 512. sayfasında 10. hadis-i şeriftir.
Berâ radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müezzinlere müjde olarak buyuruyor ki:
Yuğferu li'l-müezzini. ''Ezan okuyan müezzin mağfiret olunur.'' Medde savtihî. ''Sesinin uzandığı yere kadar, sesinin uzanması müddetince.'' Ve yücîbühû küllü ratbin ve yâbisin. ''O sesin uzandığı yerlerde yaş kuru nice mahluk varsa onların hepsi ona cevap verirler, onun söylediği söze iştirak ederler.'' Onun Allah-u Ekber, eşhedü en lâ ilâhe illa'l-lâh, hayye ale's-salah, hayye ale'l-felah gibi o mübarek kelimeleri seslenmesine karşılık verirler, iştirak ederler. Ve lehû mislü ecri men sallâ me'ahû. ''Ve bu ezanın arkasından o namazı kimler kılmışsa onların sevapları kadar ona da sevap verilir.''
İnsan; ''Tamam, ben memuriyeti bırakıyorum, ticareti bırakıyorum, esnaflığı bırakıyorum müezzin oluyorum.'' der. Ne kadar güzel! ''Bu kadar büyük mükâfattan sonra, bugünden tezi yok müezzinliği seçtim.'' der. Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi sevdiği, razı olduğu amelleri işlemeye muvaffak eylesin.
Muhterem Kardeşlerim!
Allah-u Teâlâ hazretlerine kulluk bizim asıl işimizdir. Bu dünyaya niye geldik? ''Allah'a güzel kulluk edelim.'' diye geldik. Başka bir şey yok. Burası imtihan dünyası; işte geldik işte gidiyoruz.
Zaten küçükken bir şey anlayamadık, delikanlılık zamanında da aklımız havalardaydı. Ömrümüzün sonuna doğru da ''belim ağrıyor'', ''bacağım ağrıyor'', ''romatizmalarım ah…'' derken ömür geldi, geçti. Vazifemiz, Allah-u Teâlâ hazretlerine kulluk etmek. ''Herkes ‘Allah-u Teâlâ hazretlerine kulluk edelim.' derse o zaman dünyanın işleri yapılmaz, memleketin işleri yürümez.''
Allah-u Teâlâ hazretlerine kulluk her yerde, her işte, her mekânda, her zamanda olmalıdır. Allah-u Teâlâ hazretlerine kulluk camide olur, camiden çıktın mı azat olursun, istediğini yapmak serbest olur. Tabi öyle şey yok! Allah-u Teâlâ hazretlerine kulluk evde olur da daireye gittiğin zaman kulluğun dışına mı çıkarsın? Öyle şey yok! Dairenin içi de kulluğun içi, dairenin dışı da kulluğun içi. Dükkânın içi de kulluk dışı da kulluk. Ticaret de kulluk, esnaflık da kulluk, memurluk da kulluk, amirlik de kulluk, emirlik de kulluk, komutanlık da kulluk, askerlik de kulluk; hepsi, herkes Allah'a kul olacak. Herkes yaptığı vazifeyi Allah'ın kulu olduğunun şuuru içinde yapacak!
''İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır.'' Bizim dinimiz insana; ''Bütün meslekleri bırakın.'' demiyor ki. Ailesinin ihtiyacını görmek için; kimseye muhtaç olmamak, yük olmamak için çalışan insanı alkışlıyor, tebcil ediyor, takdir ediyor, teşvik ediyor. Bizim dinimizde çalışmak tatlı, sevimli, kıymetli görülür, teşvik edilir. Peygamber Efendimiz' in çalışmayana, dilenene ikazları var.
''Senin bir şeyin yok mu?''
''Hiçbir şeyim yok.''
''Hiç mi yok?''
"İşte birazcık bir şeyim var.''
''Getir onu sat. Al şuradan bir ip. İpi, dağlardan topladığın odunların arkasından geçir, omzuna al, buraya getir; demeti beş kuruş, on kuruş, yirmi kuruşa sat. Bunun geliri ile geçin.''
İnsanın en hayırlı kazancı; kendi elinin emeğidir, alnının teridir. Ama Allah'ın rızasına uygun olarak yapacaksın. Ticarette yalan söylemeyeceksin, hile yapmayacaksın, memuriyette dürüst olacaksın, halka hizmeti Hakk'a hizmetin, Hakk'ın rızasını kazanmanın bir vesilesi bileceksin. Evinde hanımınla konuşurken o şuurla konuşacaksın. Çocuğunla konuşurken babalık mesuliyetini idrak ederek konuşacaksın. Onu yetiştirirken nereye gönderiyorsun? Serbest mi bırakıyorsun, takip mi ediyorsun? O evden çıktıktan sonra ne yapacak? Onu takibi Allah'a kulluk şuuru içinde yapacaksın. Hâsılı hayatında, sağ olduğun müddetçe, nefes aldığın müddetçe Allah'ın kulluğunun dışında bir yer yok.
Şeyh efendinin birisi müridine; ''Al bu tavuğu kimsenin görmediği bir yerde kes, getir.'' demiş. Mürit dolaşmış, dolaşmış canlı tavuk elinde geri gelmiş. Şeyhi; ''Evladım, hani kimsenin görmediği bir yerde kesecektin.'' deyince; ''Üstadım, hocam, efendim! Allah bizi her yerde görüyor, kimsenin görmediği yer bulamadım.'' demiş.
Allah'ın görmediği, Allah'ın bilmediği, Allah'ın takip etmediği, Allah'ın rakîb, mutarassıt olmadığı, bakmadığı bir yer var mı? Yok! Her halimizi biliyor. Her halimizde O'nun rızasına uygun olmalıyız. Yatak halimizi, pijamalı halimizi biliyor; kravatlı, şapkalı, fötrlü halimizi biliyor. Daireyi biliyor, dairenin dışını biliyor. Kendi başımıza kaldığımız zamanki kara kara düşüncelerimizi biliyor, başkasının yanında sırıtmamızı biliyor. Allah celle celâlüh, içimizi dışımızı, kalbimizi niyetimizi, geçmişimizi geleceğimizi biliyor.
Onun için insan, o şuura erdiği zaman has Müslüman oluyor. İnsan; ''Allah beni görüyor.'' diye düşününce kendisine çeki düzen vermeli. Hani insan, toplum içine çıkacağı zaman boğazını temizler, yakasını düzeltir, aynaya bakar.
Sanki insanların içine çıkmadığı zaman Allah görmüyor mu? Görüyor. Allah senin kaşını, bıyığını düzeltmene bakar mı?
Bakmaz! Allah insanın şekline, şemailine, yüzüne gözüne göre ona sevap vermez. Kalbinin paklığına, amelinin ihlâslılığına ve neticesinin güzelliğine göre verir.
Küçücük bir kul temiz bir kalp ile küçücük bir jest yapar, Allah'ın rızasını kazanır. Kocaman bir adam; gösteriş ve tantana ile davullu zurnalı bir iş yapar, Allah indinde beş para etmez; ''Al bu ameli başına çal!'' diyebilir. Huzuruna bile kabul etmez. Meleklerine emreder; o ibadeti, o adamın başına geçirtir; çünkü ancak ihlâsla ve riyasız yapılan ameli Allah-u Teâlâ hazretleri kabul eder. Her halimizde Allah-u Teâlâ hazretlerine güzel kulluk etmeye dikkat edelim. Bilelim ki Allah bizi görüyor; biz O'nu görmüyorsak da O bizi görüyor. O her yerde hazır ve nâzırdır, her işimize vâkıftır. Kalbimizden geçen niyetimizi de biliyor; ona iltica edelim. İnna'l-lâhe yuhibbü'l-mütevekkilîn. ''Allah; kendisine tevekkül eden, kendisine sığınan, kendisine yalvaran, kendisine iltica eden kulu sever.''
''Yâ Rabbi! Çok perişanım, hiçbir şeyim yok. Yâ Rabbi! Çok kusurluyum, kendimi hiç beğenmiyorum. Yaptıklarımdan pişmanım; yüzüm kara, elim boş, mahcubum; kaçılacak bir yer olsa kaçacağım. Nereye kaçayım? Medet yâ Rabbi, affet yâ Rabbi! Bu edepsizlikten ben de bıktım, bu terbiyesizlikten ben de usandım ama şu nefsin elinden yakamı kurtaramıyorum; bu meret beni yerden yere çalıyor, bu şeytan beni aldatıyor. Yardım et yâ Rabbi! Sana güzel kulluk edeyim, güzel ibadet edeyim, senin yolunda olayım. Namaz kıldığım zaman içim ferahlıyor. Senin istediğin şeyleri yaptığım zaman rahatlıyorum. Günahlı bir şeyi yaptığım zaman; elime para da geçse, keyfim rahat da olsa, zurnalar çalsa, sazlar çalsa, şarkılar türküler söylense, karnım davul gibi şişse yine de içimde bir eziklik, huzursuzluk oluyor. Kötü yollardan ayağımı kes yâ Rabbi! Yoluna döndür yâ Rabbi! Ben, bana neyin gerektiğini bilmem, sen bana neyin gerektiğini bilirsin. Sana teslim oldum. Sen bana ne gerekiyorsa onu ver ne gerekmiyorsa ben istesem bile verme yâ Rabbi!''
Ben bilmezem bana gereken sen hâkîmsin,
Men eyle, verme hem ne gerekmez bana.
Fuzuli’nin güzel bir sözü; ''Ben bilmem, sen bilirsin yâ Rabbi! Bana gerekmeyeni istesem bile verme.'' diyor. Ne güzel!
Sarhoşun, kumarbazın birisi, bütün malı mülkü satmış, savmış; bir malı kalmış, onu da almak istiyor. Anası, kardeşleri vermek istemiyor. Miras onun hakkı ama vermiyorlar; ''Tamam, senin hakkın ama vermeyeceğiz, verirsek satacaksın, çoluk çocuğun var, yazıktır, günahtır.'' diyorlar. O da geliyor, almaya çalışıyor. Böyle şey mi olur? Sen diyeceksin ki; ''Ben bu tarlayı sizden istesem bile bana vermeyin. Çünkü ben bunu harcarım, ıslah olmadım.'' Allah erhamü'r-râhimîndir. Evet yüzümüz kara, cezayı çoktan hak ettik; cehenneme atsa bizim edepsizliğimizdendir, kusurumuzdandır ama rahmeti gazabından ileridir, affetmeyi sever.
Rabbimiz bizi affetsin. Yaşıyoruz, hayattan kesilmemişiz. Bize bundan sonraki ömrümüzde rızasına uygun hareket etmeyi, rızasına uygun işler yapmayı nasip eylesin. Rızasına aykırı olan şeylerden bizi çeksin. Bizde sevmediği ne gibi huy varsa alsın, bizi o huylardan pak eylesin. Bize sevdiği duyguları, sevdiği huyları, sevdiği halleri versin, sevdiği yollarda yürütsün, sevdiği kullarla dost eylesin, sevmediği kullarla aramızı bozsun. Etrafımızda O'nun sevmediği ne kadar kul varsa savursun atsın, sevdiği kullarla kalalım. Fakir de olsa, yoksul da olsa, bir lokma bir hırkalı da olsa, tuzu ekmeğe katık yapıp yiyen de olsa, ayağa çıplak, sırtı yamalı da olsa bizi sevdiği kullarla beraber eylesin, sevdiği kullardan eylesin, sevdiği kullarla haşr eylesin.
Evet müezzinlik sevaplı bir iştir ama insan şuur sahibi olursa her işte o sevabı alır. Memuriyette de alır, amirlikte de alır, emirlikte de alır, komutanlıkta da alır, askerlikte de alır, efendilikte de alır, kölelikte de alır.
Kölenin birisi mükemmel, dürüst bir Müslümanmış. Kaderin sevki ile köle olmuş, sonra Müslüman olmuş, köleliği devam ediyor. Efendisi var, ona hizmet ediyor, hizmet etmekle vazifeli ama mü'min; namazını kılıyor, orucunu tutuyor, tesbihini çekiyor. Rızasını alarak yapmak için her şeyi efendisine sorarmış; ''Efendim, nasıl yapayım? Şöyle mi olsun, böyle mi olsun?'' Çünkü her ikisini birden yapana çok büyük mükâfatlar vaat edilmiş. ''Efendim, ekmek yapılacak ne yapayım?'' ''Fırını yak. '' ''Fırını yaktım efendim, ne yapayım?'' ''Ekmeği içine at.'' ''Ekmeği içine attım efendim, ne yapayım?'' Böyle iki de bir de sorunca efendi kızmış; ''Gir içine be adam!'' demiş. Fırını yaktı ya, ''gir içine'' demiş, Pırıl pırıl, altın gibi kalbi var kölenin. Biraz sonra bakmış, köle ortalıkta yok; ''Yahu, bu ekmekleri yakacak, ne oldu acaba, ortalıkta da görünmüyor.'' demiş. Gitmiş aşağıya; şöyle eğilmiş, fırının içine bir de bakmış ki köle içeride; girmiş, bağdaş kurmuş oturmuş, tesbih çekip duruyor. Allah; İbrahim aleyhisselam'ı Nemrut'un yaktığı ateşte yakmadı, bu sevgili kulunu da fırında yakmamış. Fırına girmiş, masum masum orada tesbih çekip duruyor. Allah her şeye kâdir. İster bir sembolik hikâye olsun isterse hakikaten olmuş olsun, çok güzel. Demek ki Allah, sevgili kulu oldu mu köleyi de sevebiliyor.
Sevgili kulu oldu mu komutanı da sever. Belh şehrinin Sultanı İbrahim b. Edhem'i de sevmiş, ona önceden manevi bir işaret göndermiş, intebih intebih, intebih intebih, uyan uyan, uyan uyan kendine gel, kendine gel; kendine getirmiş.
Cezbetün min cezebâti'r-Rahmân, hayrun min ibâdeti's-sakaleyn. ''Allah'ın bir lütfunun tecelli edip de insanı O'nun yoluna çekmesi, insanların ve cinlerin tümünün yaptığı amellerden daha çok kâr getirir.'' Çünkü Allah diledi mi çeker alır, en yakın kulları haline getirir. Belh sultanlığı elden gitmiş, saraylar elden gitmiş, hazineler elden gitmiş, Allah'ın sevgili kulu olmuş. Allah imtihan ediyor. Allah insanı, sevdiği şeylerden imtihan eder. Parayı mı çok seviyorsun? İmtihan paradan gelir. Parayı vermen gerekiyor. Eli titriyor, veremiyor. Sen demek ki Allah'ı sevmiyorsun ne bu, elin niye titriyor? Allah sana verirken öyle mi oluyor? Bol bol veriyor. Bol bol alıyorsun, kasaya tıkıyorsun. Alırken elin titremiyordu, verirken niye titriyor?
Çok mu hak ettin? Oturduğun yerden Allah gönderiyor. Ötekisi senden daha çok çalışıyor para kazanamıyor, sen kazanıyorsun. Veren Allah. Belki baktığın bir fakir hürmetine, belki hizmet ettiğin anan-baban hürmetine, belki daha başka bir sebeple, belki sırf imtihan olsun diye. Sonra, para Allah indinde makbul bir şey değil ki. Nemrut'a da vermiş, Firavun’ a da vermiş. Ne olacak yani? Verir de alır da hepsi imtihan. Allah her halimizde, her işimizi rızasına uygun yapmaya bizi muvaffak eylesin! Ama müezzinliğin şerefi hakkında bu hadis-i şerif var. Demek ki sesinin uzandığı müddet kadar, yer kadar afv-u mağfiret olunur. Veyahut sesini uzattığı müddetçe, sedası devam ettiği müddetçe Allah'ın afv-u mağfiretinden hissesi gelir; akar, durur.
''Hocam, ben şimdi bu hadis-i şeriften sonra Diyanet'e müracaat etsem; ‘Sen İmam Hatip Okulu mezunu değilsin, hafızlık belgen yok.' derler beni müezzin yapmazlar.''
Sen de Allah rızası için oku. Allah rızası için, fî sebîlillah yap. Dükkândan paran geliyor, tamam. Dairelerden de para geliyor mu? ''Nereden bildin Hocam?'' Bu belli işte; o zaman sen de burada Allah rızası için çalış.
Hocanın birisi bir arsa almış, müteahhit gelmiş; ''Şu arsayı bana ver, ben buraya bir apartman dikeyim, üç dairesi senin olsun.'' demiş. Tamam. Hocanın durup dururken üç dairesi olmuş. Zamanında küçücük bir cüz'î tasarruf ile almış olduğu arsadan şimdi üç tane daire sahibi oldu. Hoca demiş ki; ''Tamam, Allah bana üç tane daire verdi. Birisinde oturacağım, öteki ikisinin kirasını alacağım. Bundan sonra benim işim Rabbimin dinine hizmet etmek. Talebe okutmam, Kur'an'a hizmet etmem, dinimize hizmet etmem gerekiyor.'' Ne güzel! Her şeyi Rabbimiz veriyor; müsebbibü'l-esbâb, herkesin Rabbi, herkesi O yönetiyor. Verdiren O, getirten O, götürten O, açtıran O, kapattıran O, müşteriyi yığan O, canı alan O, veren O. O bakımdan sesinin uzandığı müddetçe sesinin uzandığı yere kadar mağfiret-i Rahman’a mazhar oluyor; sen de bedavadan okursun. Bedavadan okursun ama insanın biraz da sesini talim etmesi gerekiyor.
Adamın birisi bir ezan okuyormuş ki -Allah affetsin- kulakları tıkayacak gibi gıcır gıcır bir sesle, çok fena. Birisi aşağıdan bağırmış:
''Yahu sen ne yapıyorsun orada?''
''Ezan okuyorum, duymuyor musun?''
''Niçin okuyorsun bu ezanı? Bunun için ne kadar para alıyorsun?''
''Ne parası, ben bunu Allah rızası için okuyorum.'' demiş. Aşağıdaki cevabı yapıştırmış;
''Öyleyse, Allah rızası için okuma!''
Ali Rıza Hakses isimli bir Müftü Efendi vardı, o anlatırdı. -Cümle geçmişlerimize Allah rahmet eylesin.-
''Ben sesi güzel olanları seçerdim, şehrin en kalabalık muhitindeki camilere müezzin tayin ederdim.'' derdi.
Bir tanesini Ankara'da Zincirli Camii'ne müezzin tayin etmiş. Akşam oldu mu, memurlar, işini kapatan esnaf orada minibüs, otobüs kuyruğuna girerler. Herkes evine gidecek. Uzun bir kuyruk olur. Ezan okunur. Kuyruktan çıksa hakkı yanacak, camiye gitmese sevabı yanacak; bocalar. O müezzinin sesinin güzelliğinden yoldan dönüp gelirlermiş. Ses güzelliği de Allah'ın bir vergisi ama aslında mânası. İnsan mânasındaki güzelliği görmeli.
Birisi ezan okurken aşağıdan evliyâullahtan birisi geçiyormuş: ''Bu ne biçim ezan okumak!'' demiş. O da yukarıdan onun ne maksatla söylediğinden haberdar değil. ''Beğenmedin mi, beğenmediysen gel sen oku.'' diye ters bir cevap vermiş. O da taşın üstüne çıkmış, onun o ezan okuduğu yerde bir Allah-u Ekber demiş, taş ortasından ikiye ayrılmış.
Demek ki insan o aşkla, o şevkle taşı çatlatacak gibi, yanlış yolda gideni doğru yola döndürecek gibi, maddî ve manevi güzelliği ile okumaya gayret etmeli. O eskiler ne güzel ne mübarek insanlarmış ne güzel zamanlar geçirmişler. Sabah ezanı şu makamdan okunur, öğle ezanı şu makamdan okunur. Sabahleyin sessiz. Erken kalkmışsan dinliyorsun; gökyüzünden bir ezan sedası çalkalanıyor, çıldır çıldır, şarıl şarıl sular yıkıyormuş gibi sanki kâinatı yıkıyor. Bir güzel müezzin çıkmış, bülbülleri imrendirecek gibi ezan okuyor. İnsan mest oluyor. Dinî hayatı ne güzel yaşamışlar. Yaptıkları işlere aşklarını, sevgilerini, muhabbetlerini dökmüşler. Ne güzel işler yapmışlar, göçmüşler; şimdi sıra bize geldi. Bakalım Rabbimiz bize hangi güzel işleri yapmayı nasip edecek? Onu gözleyelim.
Ve yûcibühû fî külli ratbin ve yâbisin. ''Yaş ve kuru her şey ona cevap verir.''
''Yaş ve kuru'' diye iki zıt şeyi söylemekten kastı, sesinin yayıldığı yerdeki her mahlûk. ''Yaşı kurusu, iyisi kötüsü, büyüğü küçüğü, canlısı cansızı, taşı ağacı, otu böceği, çiçeği; hepsi, hepsi ona cevap verir.'' diyor.
Ayet-i kerimelerde çok geçiyor:
Yüsebbihu li'l-lâhi mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard. Veyahut ve in min şey'in illâ yusebbihu bi-hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm.
Her şey Allah'ı zikr-ü tesbih ediyor. Her şey; taş, hücre, molekül, atom, zerre, küre, kâinat, yıldızlar, ay, güneş, bulutlar, yağmurlar, rüzgârlar; her şey Allah-u Teâlâ hazretlerini zikrediyor, tesbih ediyor.
''Ben duymuyorum?''
Radyo olmasa elektromanyetik dalgaları sezinleyebiliyor musun? Sezinleyemiyorsun.
Televizyon cihazın olmasa görüntüyü görebiliyor musun? Göremiyorsun.
Kuşun duyduğu sesi duyabiliyor musun? Duyamıyorsun.
Atın sezdiği hissi sezebiliyor musun? Sezemiyorsun.
Sivrisineğin zekâsı sende var mı? Yok. Ufacık tefecik şey, küçücük hayvan medeniyete meydan okuyor.
Sen aciz bir mahlûksun, senin bir ayarın var, bir skalan var; o skalanın dışındaki şeyleri görmezsin, duymazsın. Eğer istiabın geniş olsa, skalan fazla olsa, o zaman kim bilir neler neler göreceksin. İnsanın beyninde milyonlarca, milyarlarca hücre var ama insan onun çok küçük bir kısmını; dokuzda birini veyahut çok daha azını kullanıyormuş. Büyük bir kısmı duruyor, boş. İnsan ötekileri de kullansa ne büyük insan olacak.
Onun için gözünü aç, hikmetleri sez, etrafındaki esrarı anlamaya pür dikkat kesil. Dikkat edersen görürsün, dikkat etmezsen her şeyi dümdüz görürsün. Hiçbir şeyi anlamazsın, her şey sana dümdüz gelir. Halıya bakarsın ''dümdüz'' dersin. Yakından bakarsan düğüm düğüm; düğümlere bakarsan lif lif, liflere bakarsan, nice nice şekil şekil; şekillere bakarsan, hücre hücre; hücrelere bakarsan atom atom, atomlara bakarsan, molekül molekül; moleküllere bakarsan, elektron, proton atom parçaları; onlara bakarsan enerji, enerjiye bakarsan; oradan ötesine karışmam. İnsan oradan ötede duruyor ama Allah bildirince bilir. Allah öğretirse insan her şeyi bilir. Çevremizde her şey O'nu zikr-ü tesbih ediyor. Rabbimiz Teâlâ bizi de zikr-ü tesbih edenlerden eylesin, gafillerden eylemesin.
Koskoca boyumuzla posumuzla, aklımızla, gözümüzle, kulağımızla, dilimizle, dişimizle, kalbimizle, midemizle ortalıkta dolaşıyoruz ama Rabbimizden haberimiz yok, edebimiz yok, saygımız yok, sezgimiz yok, sevgimiz yok. Yazık! Vah, çok yazık! Mesela bir adam hasta oluyor, hastaneye yatırıyorlar zincirlere vuruyorlar, bağlıyorlar, odasını da kilitliyorlar, kapısında bir küçücük, oradan açıp içeriye bakıyorlar; ''Aslan gibi adam ama yazık.'' diyorlar. Neden?
''Çünkü aklı yok, onun için ''yazık'' diyorlar. Rabbimiz bizi akıldan, sezgiden, sevgiden, maneviyattan mahrum etmesin!
Ve lehû mislü ecri men sallâ me'ahû. ''Bu müezzinle beraber kimler namaz kılmışsa onların ecirlerinin bir misli de ona veriliyor.''
Neden? O sebep oldu, çağırdı. Hayye ale's-salâh. ''Namaza gel.'' dedi. Onlar da;
''Ezan okundu, vakit geldi, hadi namaza gidelim.'' dediler, geldiler. Sebep oldu. Vakti kılan Allah, namazı emreden Allah, ezanı emreden Allah. Bu adamcağız kalktı sadece Allah-u Ekber, Allah-u Ekber dedi. Hayye ale's-salâh dedi. Hayye ale'l-felâh dedi. Minareden veya yüksek bir yerden ezan okudu; ötekisi de duydu, geldi. Bu kadarcık küçük bir gayrete, Allah namaza gelenlerin sevabını veriyor. Peki daha büyük gayretlerle İslâm'a daha büyük hizmetler ederse ne olur?
Çok büyük sevaplar alır. Oradan kıyas edelim. Müezzin hayye ale's-salâh diyor. Ev Allah'ın, din Allah'ın, erkân Allah'ın. Hepsini öğretmiş, hepsi usul olarak mevcut. Müezzin sadece bir seslenmiş oluyor. ''Hadi gelin, namaz vaktidir. Vakt-i salah, gelin.'' diyor, ondan bu kadar ecir kazanıyor. Rabbimizin lütfuna bak, keremine bak! Rabbimizin bizlere bahşettiği nimetleri ne sebeplerle verdiğini gör! Hak mı ediyoruz, müstahak mı olmuşuz, çok mu büyük iş yapıyoruz? Yani müezzin çok mu büyük bir iş yaptı?
Değil ama Allah'ın adını andı. Allah'ın büyüklüğünü semalara seslendi, sesinin duyulabileceği kadar yere duyurdu. Allah'ın birliğini söyledi, Peygamber Efendimiz' in onun elçisi olduğunu söyledi, namaza çağırdı, felaha çağırdı. İşte bu söylediği sözlerden, bu şehadetten dolayı bu ecirleri kazanıyor.
Rabbimiz İslam’ın o güzel denge şuuruna hepimizi sahip eylesin.
Ne ifrat ne tefrit ne o tarafa haksızlık ne bu tarafa haksızlık. Tam adalet çizgisi; keskin, sağlam, cadde-i Kübra dosdoğru bir yol.
İslâm'ı böyle en güzel hali ile anlayıp yaşamayı, rızasını kazanmayı ve huzuruna sevdiği kul olarak yüzü ak alnı açık varmayı, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı, cennet nimetleri ile mütena'im olmayı, Rabbimiz cümlemize nasip eylesin.