17.01.1988 - Kuranı Kerim Nefis Yolundan Kurtarır, Hidayete Vesile Olmak, Zikir

17.01.1988 - Kuranı Kerim Nefis Yolundan Kurtarır, Hidayete Vesile Olmak, Zikir
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Muâz! İnne'l-mü'mine kayyedehü'l-Kur'ânu an kesîrin min hevâ nefsihî. "Yâ Muâz! Hiç şüphe yok ki Kur'ân-ı Kerîm mü'min kulu, nefsinin hevasının çoğundan meneder."
Nefsinin yolunda sürüklenip gitmesinden onu Kur'ân-ı Kerîm alıkoyar. Kur'ân-ı Kerîm'in insanı koruma kabiliyeti vardır. Yanlış yola gitmeme, nefsinin peşinde sürüklenmeme yolunda bir hassesi vardır.
O zaman şimdi ne yapmamız gerekiyor?
Kur'ân-ı Kerîm'i okumamız gerekiyor. Yalnız bu mübareklerin Kur'an okuyuşuyla bizim Kur'an okuyuşumuz arasında çok büyük farklar var. Bir kere lisan farkı var. Muâz radıyallahu anh Kur'an okuduğu zaman kim bilir nasıl okuyordu? Allah şefaatine erdirsin, gözlerinden inci gibi yaşlar döküyordur, duygulanıyordur, ağlıyordur, dua ediyordur, yalvarıyordur… Ayet-i kerimeleri okuduğu zaman tüyleri diken diken oluyordur, gözleri doluyordur. Sevgi ayetleri geldiği zaman kalbi aşk ile şevk ile doluyordur; korku ayetleri, cehennem ayetleri geldiği zaman Allah'a sığınıyordur, titriyordur, ürperiyordur, kendisini muhasebe ediyordur. "Aman, benim halim nice oluyor! Allah cehennemi yaratmış, ya ben düşersem içine…" filan diye, kendisini kontrol ediyor, "Kötülükleri bırakayım." diyordur.
Biz?
Bize sevgi ayeti mi, korku ayeti mi okunmuş; cennetten mi, cehennemden mi bahsediyor; gülünecek yerde mi, ağlanacak yerde miyiz?..
Hani bazen birisi fıkra anlatıyor, güzel anlatamıyor; karşısındaki bakıp kalıyor. Nüktesini anlayamıyor, anlayamayınca, "İşte gülünecek yeri burası." diyor. Kur'ân-ı Kerîm'in ne olduğunu anlayamazsa insan, sevabı ne olacak? Nerede Muâz radıyallahu anh'ın kazandığı sevap, nerede onun sevabı? Arada dağlar gibi fark olur.
Ne yapmamız lazım?
Kur'ân-ı Kerîm'i anlayacak bir yola yürümemiz lazım! Almanya'da, İsveç'te, Danimarka'da, İsviçre'de, Fransa'da, Hollanda'da, Belçika'da Müslüman olmuş, buraya gelen Hollandalı, Belçikalı Müslüman kardeşlerimiz ve kardeşlerimizin hanımları var. Müslüman oluyor, bir adım atıyor; ikinci adımı hemen Arapça öğrenmeye başlıyor.
Hamburg'ta bir Müslüman genci anlattılar, geçen gittiğimde görmüştüm. "Hocam! Bu Alman çocuk, lise talebesi Müslüman oldu." dediler. Genç, tam tıfıl değil de delikanlı diyelim. Ben de şöyle baktım; "Müslüman, iyi, maşallah! Allah mübarek etsin..." dedim. "Hocamızın Ehl-i Sünnet Akaidini Almanca' ya tercüme ediyor." dediler. Lise talebesi, hocamız Mehmed Zâhid-i Bursevî'nin Ehl-i Sünnet Akaidi diye kitabını Türkçe' den Almanca' ya tercümeye kalkışmış. Bana sordu;
"Hocamız orada, 'Allah-u Teâlâ hazretleri birdir ama başka birlere benzemez.' diyor, bu ne demek?"
Alman anlamıyor, lise talebesi… "Allah-u Teâlâ birdir, başka birlere benzemez ne demek?" Bir de birdir, ötekisi de birdir… Benzemez! Hocamız doğru söylemiş. Çünkü biri bölersen yarım olur; bir bölü iki, sıfır onda beş, yarım. İstediğin gibi bölebilirsin. Allah bölünmez; başka bire benzemiyor! Birdir, başka bire benzemez. Böyle izah ettim, memnun oldu.
Alman kanunlarına göre yaşı küçük olduğu zaman anasının babasının üstünde tesiri olduğundan Müslümanlığında zorluk çekiyormuş. Çocuk, Müslümanlığını izhar etmekte zorluk çekiyormuş. Bu gidişimde aradan dört beş sene geçti. Yaşı sınırı geçmiş, daha serbest hareket etmeye başlamış. Hadis-i şerifle ilgili olarak söyleyeceğim. Arapça öğrenmiş, mükemmel; Farsça öğrenmiş, mükemmel; Türkçe' yi de kitap tercüme edecek kadar biliyor! İlm-i akâidde, ilm-i kelâmda da bayağı ilerlemiş, mütehassıs durumuna gelmiş. Muhtelif kimselerle de İslâmî konuşmalar yapmaya, anasına, babasına, ailesine de tesir etmeye başlamış, onları da yumuşatmış…
Şimdi bu kardeşimiz bizden çok sevaplar alır gider. Sevapları kamyonlarla, tonlarla alır, götürür, gider.
Neden?
Bize, "Olduğun yerde say!"
Bir ki, bir ki, bir ki…
Bir yere gitmiyor!
"Yerinde say." dedin de ondan.
Bize, "yerinde say" denmedi ama biz Müslümanlar hepimiz, Türkiye'de yerimizde sayıyoruz, o Alman Müslüman oldu mu bir ileri gidiyor, bakıyorsun göremiyorsun. Allah Allah! Ufukta kayboldu. Bir Alman da vardı yanımda, geldi geçti gitti... Arkadan yanımıza geldi, bir ara gördük, ön tarafa geçti, gitti.
Neden? Adamlar usul, metot biliyorlar.
Ben Müslüman mıyım? Müslümanım!
Allah Kur'ân-ı Kerîm'i hangi dilde indirmiş? Arapça indirmiş.
Bi-lisânin arabbiyyin mübîn. "Allah-u Teâlâ hazretleri apâşikâr, mübin bir Arapçayla indirmiş."
Ne yapmam lazım? Arapça öğrenmem lazım! Oturuyor, Arapça öğreniyor.
Biz ne yapıyoruz?
Kur'ân-ı Kerîm'in yüzüne bakmak da sevap, yüzüne bakalım kâfi... Mânasını bilmese okumak da sevap, okuyalım kâfi… Öyle şey olur mu?!..
Çok kazanmak varken aza niye razı oluyoruz? Razı olduğumuz, yerimizde saydığımız için öbür taraf gelip bizi geçiyor.
Bu Müslüman, geçmiş; haydi helal olsun, hoş olsun. Allah daha güzel mevkiler, makamlar versin. Ya karşımızdaki din düşmanı çalışıp da bizi geçerse… O zaman bağrımız çok yaralanır. Bizim evlatlarımıza o zaman kilise kıyafeti giydirirler, kilise korosunda bangır bangır kilise şarkısı söylettirirler. Verirler 1000 markı, ayda 735.000 lira. Ona göre büyük para, o zaman söyler. "Kim ne para verirse onun borusunu öttürürüm." diye öttürür. Çok çalıştıkları zaman bizden ileri giderler.
Allah bize İslâmî gayret versin.
Camiler dolusu hatta ülkeler dolusu insanız. Türkiye'de kaç milyon insan var; yüzde doksan dokuzu Müslüman! Vay vay vay, maşaallah! Endonezya'da, Filipinler'de, Malezya'da, Pakistan'da, Bangladeş'te, Hindistan'da bilmem kaç milyon...
Ne işe yarar bu adamlar? Hani ahbaplık, arkadaşlık?
Afganistan'da Ruslar' a, "Dur!" diyemediler; Bulgaristan'dakilere bir fayda sağlayamadılar, Yugoslavya'da bir şey olmadı. Müslümanların her yerden acı haberleri geliyor, bir işe yaramıyoruz…
Neden?
İyi değiliz, kaliteli değiliz, ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz da ondan. Kendi kendimize, "Vah vah, tüh tüh…" diyor, sıra bize gelsin diye bekliyoruz. Sıra bize gelince, bıçağı bizim boğazımıza dayadığı zaman biz de bağıracağız. Şimdi bağırmıyoruz, çünkü şu anda bizim canımız yanmıyor.
Koyun bıçak boğazına dayandığı zaman tekmelenir mi?
Tekmelenir. Geçmiş ola; istediği kadar tekmelensin. Kasap zaten iki ayağını bağlamıştır, bir tanesini mahsustan serbest bırakmıştır ki hafifçe tekmelensin de kan daha iyi çıksın diye. O yatırmıştır, üstüne de çökmüştür. Ondan sonra tedbirin faydası yok.
Müslümanlar kuzu değildir ama kuzu gibi oldular. Müslüman arslan gibidir. Kendisi kazanır, başkasını da doyurur. Aslan gibi Müslümanları kuzu gibi yaptılar. Önüne gelen postunu giyiyor, etini yiyor, sütünden istifade ediyor, sağıyor. Müslümanlar böyle bir hale geldi, tabiat değiştirdi.
Onun için madem Kur'ân-ı Kerîm bizi nefsimizin hevasından alıkoyuyor, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyalım. Okuyalım ama en güzel şekliyle, mânasını anlayarak okuyalım. Mânasını anlamak için Arapça çalışalım.
"Bizden geçti!.."
Hiç kimseden geçmez! İlim, beşikten mezara kadardır. Bizden geçti diye bir şey yok. Beşikten mezara kadar ilim devam eder. Bak, şu anda ilim okuyoruz, ilim dinliyorsunuz, ilim öğreniyoruz. Manevi bir mektep. Peygamber Efendimiz' in hadislerini, tavsiyelerini öğrenmiş oluyoruz. Onun için ilim beşikten mezara kadardır; çalışacağız.
Arapçayı öğrenelim! İnşaallah biz de yayınlarımızla size yardımcı olmaya çalışalım. Kolay, basit, halkı yormadan öğretmenin şekli, şemaili nasıldır diye oturup hazırlık yapalım. Ortaya bir metot koyalım…
Arapçayı öğrenin! Kur'ân-ı Kerîm'i anlaya anlaya okuyun. Sizin de gözünüz yaşarsın, tüyleriniz diken diken olsun. Muâz ibn Cebel gibi olamayız ama karınca kararınca onun izinde yürüyelim inşaallah...
Ya Muâz! Le-en yehdiyallâhu alâ yedeyke racülen min ehli'ş-şirki hayrun leke min en-yekûne leke humru'n-naam.
Muâz İbn Cebel radıyallahu anh'a Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Şüphe yok ki, muhakkak ki Allah'ın şirk ehlinden, müşriklerden bir adamı senin ellerinle, senin huzurunda hidayete erdirmesi, senin vasıtanla doğru yola sokturması sana nice nice deve sürülerine malik olmandan, çok zenginlikler kazanmandan daha fazla sevap kazandırır."
Peygamber Efendimiz, rengi biraz kırmızımsı olduğundan, "Kırmızı deve sürelerine sahip olmandan daha hayırlıdır." diyor. Yani dünya malından hayırlıdır, demek istiyor.
Başka bir hadis-i şerifte geçer ki:
"Dünyadan ve dünyanın içindeki maldan, mülkten, her şeyden daha hayırlıdır senin vasıtanla bir müşrikin, şirk ehli birisinin doğru yola gelmesi senin için!"
O zaman tamam! Benim hayatımın programı karşıma serildi. Ne yapacağım, mesleğim de belli oldu.
Hangi mesleği seçeceğiz?
Ehl-i şirki imana getirme, dinimize hizmet etme, insanları irşat etme, doğru yola getirme mesleğini seçeceğiz; kazanacağız. En büyük kazanç oymuş.
Bizim dedelerimiz hayatlarını İslâm'ı öğretmekle, yaymakla geçirmişler. Şeyh Yusuf-i Hemedânî Efendimiz, İranlı, Hemedân şehrinden... Doksan bin Mecusi’yi ihtida ettirmiş. Mübarek hadiste bir taneymiş, tefsirde bir taneymiş, fıkıhta bir taneymiş. Tatlı dilli, güleç yüzlüymüş. Mecûsilerin, ateşperestlerin kapısına gider, tık tık çalar, ikaz eder, irşat eder, ikna edermiş; Müslüman edermiş.
Doksan bin! Kolay bir rakam değil. Dile söylemesi kolay; doksan bin diyorsun çabucak bitiveriyor ama haydi bakalım, sen bir tane insanı doğru yola çek… Yabancıları değil kendi ailenden birisini ikna et… Baba bir tarafta, oğul bir tarafta, kardeş bir tarafta, öteki kardeş başka tarafta… Birisi mü'min birisi kâfir, birisi imanlı birisi imansız, birisi abit birisi ayyaş... Acayip bir dünyadayız. Haydi bakalım, sen onu doğru yola çek. Komşundan, akrabandan, köylünden...
Büyük şehirlerde bizler, hocalar yani öğretme durumunda olan kimseler, "Anadolu Müslümandır." diye yatmışız. Anadolu ahalimiz temiz ahlâklıdır, Müslümandır... Geçmiş ola!.. Senin dünyadan haberin yok. Anadolu'nun muhtelif kasabalarına, şehirlerine gidiyorum. Geçenlerde, birkaç ay evvel bir yere gitmiştim;
"Hocam! Buranın eski adı küçük Moskova'ydı." dediler.
"Yahu, Allah Allah! Anadolu'nun, bizim Anadolu'nun bağrından bir Müslüman kasaba! Şu kadar cami var, bu kadar minare var…"
"Yoo, burası küçük Moskova'ydı." dediler. Ne demek yani? "Kıpkızıldı." dediler. Zihniyet itibariyle… Ruslar istila etmiş memleketi demek ki. Bizim asker hâlâ Trakya'da beklesin. Bulgar gelmiş, girmiş, buralara geçmiş. Bizim hükümet Karadeniz sahillerinde Amerika ile iş birliği yapıp istediği kadar radar tesisi kursun. İçeri gelmiş. Kasabalarımız, köylerimiz küçük Moskova olmuş. Bunun ötesi kalmış mı?
Kardeşlerim bana mektup yazıyor. Genç birisi diyor ki:
"Hocam! Şu dünyadan hiç zevk almıyorum, lezzet almıyorum, hayatımızı iyi geçirmediğimiz kanaatimdeyim. Sen benim hocamsın, müsaade et ki Afganistan'da cihada gideyim..."
Git, güzel, iyi ama Rus bizim memleketimize de gelmiş. Şehirler, kasabalar kurmuş, yerleşmiş, yerleşilmiş yerlere girmiş... Senin, benim haberim yok; uyumuşuz… Anadolu iyidir, Türkiye'nin %99'u Müslümandır...
Nerede Müslüman?
Müslüman dediğin adamlara şöyle bir bak bakalım. Elmayı eline bir al, evir çevir… Karpuzu aldığın zaman, küt küt bir vuruyorsun, kabaksa koyuyorsun. Bir bak bakalım, Müslüman dediğin adamlar nasıl? Yani bir kamyon dolusu karpuz gördün diye hemen heveslenme. Kabak mı, içi mi geçmiş, kokuşmuş mu, çürümüş mü? Bazen karpuza bıçağı bir vurursun, pof yapar; hemen onu atarsın, içi ekşimiş… İstersen ye, sirkeden daha beterdir. Çünkü içi geçmiş, bitmiş, kokuşmuş. Kimisi de bakarsın, vurursun, kesersin; çekirdekleri bile beyaz, olmamış, o da işe yaramaz.
Müslüman dediğin insanlar ne derecede Müslüman ne kadar kaliteli, ne işe yarar, ne kadar ibadet ehli, ne kadar dürüst, ne kadar namuslu, ne kadar haramı helâli ayırır?..
Hiç!
Ben yakınlarımdan uzaklarımdan bakıyorum. Haramın helalin lafı bile yok. Benim hiç rızam yok, benim malımı yiyor. Rızam yok; söylüyorum, malımı vermiyor. Ondan sonra da ortada "müslümanım" diye geziyor. Kargalar bile güler...
Yani ne yapacağız?
İnsanları doğru yola çekmeye çalışacağız. Yakınımızdan, nazımızın geçtiği kimselerden başlayacağız. Kârlı meslek bu! Türkiye'yi yeniden fethedeceğiz.
Müslümanın bir siması, bir alameti vardı. Peygamber Efendimiz diyor ki;
Hâlifu'l-yehûde ve'n-nasâra. "Şöyle şöyle yapmayın; Yahudilere, Hristiyanlara muhalefet edin!"
Peygamber Efendimiz, öyle yapmayın, şöyle yapmayın, Yahudilere aykırı olsun, onlar gibi olmamak için şöyle olsun diye sıralıyor…
Bizim her şeyimiz benziyor. Benzeyelim, benzeşelim! Her şeyimizi ona göre ayarlamışız. Ben müslümanım! Benim bir şahsiyetim var, benim kendime göre bir hâlim var, dinim var, fikrim var… Elbette kendime göre bir yaşam tarzım olacak. Ben dokuzda kalkamam ki sabah namazı vaktinde kalkarım. Ben yatsıdan önce yatamam ki yatsı namazı kılmadan yatılmaz! Ben ötekisinin yaptığı şekilde içki içemem, kadına bakamam, haram yiyemem…
Her şeyimi düzeltmem lazım! Ben müslümanım, Müslüman olduğum için benim markam, benim damgam her işimde, her hareketimde İslâm damgası olması lazım! Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri küçük Moskova, küçük Paris, küçük Roma, küçük Washington, küçük New York, küçük Chicago olmuş olan İslâm beldelerini kurtarmayı nasip etsin.
Şarkılar onların şarkıları, türküler onların türküleri, mûsikî onların mûsikîsi, giyim onların giyimi, örf onların örfü, âdet onların âdeti…
Ne kalmış arada?
Bıçak sırtı kadar bir fark kalmış. O fark da şöyle bir dönüverdi mi tamam, öbür tarafı Hristiyanlık! Şöyle bir kısacık dönüverdin mi, Hristiyanlık! Arada bir fark yok, zaten her şeyi benzeşmiş; bir adını değiştirmek kalmış.
"Adın ne?"
"Ahmet"
"Vazgeç Ahmet'ten gel şunu John yapalım."
"Tamam, olsun…"
Bitti işte! O kadarcık yani bir ismi koymaya kalmış.
Eh, öyle madem, memleketin durumu bu kadar acı, o zaman bize uyku haram olur. Zevk haram olur, gülmek haram olur… Yani şer'î bakımdan demiyorum da edebî bakımdan söylüyorum. Çok çalışmamız gerekir. Âdeta haram olmuşçasına uyumamamız gerekir. Âdeta haram olmuşçasına işimizi başarıp da gülünecek bir sonuca ulaşıncaya kadar gülmememiz gerekir. Paramızı, pulumuzu ona göre tanzim etmemiz gerekir. İnsanları doğru yola çekmemiz gerekir.
Eğri yolda giden insanların hepsi cehennemin ateşinin içine düşecek. Cayır cayır, vıcık vıcık yanacak; yağları çıkacak, aşağı tarafa damlayacak, kapkara olacak. Bağıracaklar, feryat edecekler... Senin yakının, benim yakınım… O zaman düşürmeyelim şunları ateşe. Ateşe düşürmek istemiyorsan şimdiden elini tutarsın, "Aman kardeşim o tarafa gitme, o tarafta ateş var. Allah'ın gazabı, azabı var. Şu tarafa gel, bu taraf daha tatlı, daha temiz, daha vicdana uygun, daha akl-ı selime muvafık, daha faydalı… Dinimiz için, ülkemiz için, cemiyetimiz için uygun..." diye çalışmak düşüyor. Bu işi düşünebilen, konuşabilen, karşılıklı müzakere edebilen insanlar olarak sizlere, bizlere çalışmak düşüyor.
Almanya'ya gittiğim zaman söylediler. Almanya'da birçok Hristiyan kiliseleri var. Onlarda da çeşitli mezheplerden çeşitli Hristiyanlar var, mezhep farkı gibi… Almanya'daki Evangelist Kilisesi'nin bu sene devletten aldığı yardım üç milyar Alman markı! Üç milyar Alman markı!.. Yedi yüzle çarpın, iki buçuk trilyon Türk lirası para… Bu adamlara, "Alın, bu parayla kilisenizi koruyun, dininizi yayın!" diye veriliyor.
Şimdi bu iki küsur trilyon parayı bizim işçi çocuklarının şaşkınlarına, anasına babasına asi olanlara, işçilerden içkiye kumara müptela olanlara, zayıf karakterlilere verse, dağıtsa kendi tarafına çekmez mi?
Çeker!
Bizim neyimiz var?
Bizim hiçbir şeyimiz yok diyemeyiz tabi, elhamdülillah, çok şeylerimiz var da böyle büyük malî imkânlarımız yok. Böyle şuurumuz yok, bir düzenimiz yok!.. Evet, eskiden vakıflarımız olmuş ama koruyamamışız. Yıkılmış, satılmış, alınmış, edilmiş... Bakamamışız, viraneye dönmüş. Şimdi yeniden çalışmamız, gayret göstermemiz lazım!
Yâ Muâz! Kem tezkürü külle yevmin? E tezkürü aşerete âlâfi merratin? E lâ edullüke alâ kelimâtin, hünne ehvenü aleyke ve ekberü min aşereti âlâfin ve aşereti âlâf? En tekûle; lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtih, lâ ilâhe illallâhu adede halkıh, lâ ilâhe illallâhu zinete arşih, lâ ilâhe illallâhu mil'e semâvâtih, lâ ilâhe illallâhu misle zâlike meah, velhamdülillahi misle zâlike meah. Lâ yuhsîhi melekün ve lâ gayruhû.
Peygamber Efendimiz yine Muâz İbn Cebel'e, "Yâ Muâz!" diyor.
Kem tezkürü külle yevmin? "Her gün ne kadar zikredersin?"
Bu sözü, "Bağdat'ta okudum, Kahire'de okudum." diye zikri inkâr edenlerin gözüne batıralım. Bak, Peygamber Efendimiz soruyor, "Bir günde kaç defa zikredersin?" diyor. Bazıları tekrar tekrar zikretmeye karşı çıkıyor. Efendimiz istiyor işte. "Bir günde kaç defa zikredersiniz?" diye soruyor.
Kem tezkürü külle yevmin? "Yâ Muâz! Bir günde kaç defa tesbih çekersin, kaç defa zikredersin?" Etezkürü aşerete âlâfi merratin? "On bin defa zikreder misin bir günde?" Rakamlara bak! "On bin defa zikreder misin?" Elâ edullüke alâ kelimâtin, hünne ehvenü aleyke ve ekberü min aşereti âlâfin ve aşereti âlâf? "Ben sana bazı sözleri kılavuzlayıp öğreteyim mi ki onlar daha kolaydır? On bin defa zikretmekten, sana daha kolayca yapılabilecek bir şeydir ama sevabı on bin zikretmekten daha da büyüktür." Hem söylemesi kolaydır hem de sevabı daha fazladır, diye sevabını bildirmiş.
Neymiş onlar?
En tekûle. "Şu sözleri söylemendir." Lâ ilâhe illallâhu adede kelimâtih, lâ ilâhe illallâhu adede halkıh, lâ ilâhe illallâhu zinete arşih, lâ ilâhe illallâhu mil'e semâvâtih, lâ ilâhe illallâhu misle zâlike meah, velhamdülillahi misle zâlike meah. "Bunu böyle söylemen bu kadar sevap kazandırır." Lâ yuhsîhi melekün ve lâ gayruhû. "Bunun sevabını bir melek veya daha başka bir mahlûk yazamaz, beceremez, bitiremez; o kadar çok sevabı olur ki bunu kaydedemez!"
[Mehmed Zahid] Hocamızın Allah makamını âlâ, derecesini yüksek eylesin; bizi böyle alıştırdı. Sabahları burada Evrâd-ı Şerife’mizi okuruz. Onun içinde bu dua vardır, her sabah okuruz. İşte bak, burada bir tanesi çıktı.
Nereden alındı?
Hocamız sevaplı şeyleri hadis-i şeriflerden süzmüş, almış. "Sabahları bunları okuyun, akşamları bunları okuyun!" diye Evrâd kitabına kaydetmiş. Burada karşımıza çıktı işte. Çoğumuzun ezberindedir. Mânasını ben şimdi söyleyivereyim;
Lâ ilâhe illallah adede kelimâtih. "Allah'ın sözleri, kelimeleri adedince lâ ilâhe illallah olsun."
Miktarı o kadar çok olsun.
Lâ ilâhe illallah adede halkıh. "Allah'ın yarattığı mahlûklar adedince lâ ilâhe illallah." O kadar çok miktarda lâ ilâhe illallah…
Lâ ilâhe illallah zinete arşih. "Allah'ın arş-ı âlâsının ağırlığınca lâ ilâhe illallah olsun." Allah'ın yarattığı en büyük şey arş-ı âlâ. O azamette, o büyüklükte olan arş-ı âlânın ağırlığınca lâ ilâhe illallah olsun.
Lâ ilâhe illallah mil'e semâvâtih. "Semâların, göklerin dolusunca lâ ilâhe illallah olsun."
Lâ ilâhe illallah misle zâlike meah. "Bu miktarlara bir o miktar daha lâ ilâhe illallah ilave olsun."
Elhamdülillah misle zâlik. "Elhamdülillah sözü de bu miktar gibi çok olsun!"
Yani insan çok coşkun bir tarzda Allah'ın varlığını, birliğini, lâ ilâhe illallah sözünü söylemiş oluyor.
İnsan; "Yâ Rabbi! Senin sözlerin adedince lâ ilâhe illallah olsun. Senin yarattığın mahlûkatın adedince lâ ilâhe illallah olsun. Senin arşının ağırlığı miktarınca lâ ilâhe illallah olsun. Semâlarının, göklerinin dolusu kadar lâ ilâhe illallah olsun. Ve bunların yanında o kadar bir lâ ilâhe illallah daha olsun ve elhamdülillah da bu kadar miktarda olsun!" demiş oluyor. Ezberinizde yoksa bunu da ezberleyin, sevabı bu kadar fazladır.
Peygamber Efendimiz sevdiği sahabesinden Muâz radıyallahu anh'a bunu tâlim eylemiş. Allah-u Teâlâ hazretleri demek ki rahmetine bahane arıyormuş. Rahmetine bahaneler çok, elhamdülillah. O bahanelerle biz de rahmetini elde edelim. Çünkü o bize rahmetini vermeyi istiyor da biz edepsizler bucak bucak kaçıyoruz. Bunu söylersen şu kadar sevap alıyorsun, o duayı edersen bu kadar sevap alıyorsun, şöyle dersen şu sevaba nail oluyorsun...
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Cenneti isteyene Allah cenneti verir. Cehennemden sakınanı Allah cehennemden korur. Onun, cehenneme düşmesini engeller, nasip etmez!"
Demek ki kabahat bizim, kusur bizde!..
Allah bizim gönlümüzü rızası yoluna döndürsün. İki cihanın hayrına erdirsin. Sevdiği, razı olduğu kul olarak cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin…
Fâtiha-i şerîfe meal besmele.
09.03.1986 -
Ümmetin Helak Olması
