19.07.1987 - Zina Eden Kimse Ederken Mümin Değildir, Nefis Terbiyesi
09.12.2019
24 dk 6 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yeznî'z-zânî hîne yeznî ve hüve mü'minün. Ve lâ yeşrebü'l-hamre hîne yeşrebühâ ve hüve mü'minün. Ve lâ yesriku's-sâriku hîne yesriku ve hüve mü'minün. Ve lâ yentehibü nühbeten zâte şerefin yerfe'u'n-nâsü ileyhi fîhâ ebsârahüm hîne yentehibühâ ve hüve mü'minün. Ve lâ yegillü ehadüküm hîne yegullü ve hüve mü'minün. Fe iyyâküm.
Peygamber sallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
"Zina eden kimse zina ederken mü'min değildir. Mü'min olarak zina etmez. İmanı çıkar gider de o günahı öyle yapar insan. İçki içen insan içkiyi içtiği esnada mü'min değildir. Hırsızlık yapan insan hırsızlığı yaptığı esnada mü'min değildir. Mü'minken hırsızlığı yapmaz. Yağmacılık yapan, başkasının malını nehb-u gâret eyleyen kimse, herkes kendisinin gözlerinin içine bakıp dururken ve o da böyle mevki, itibar sahibi bir kimse iken bu yağmacılığı, bu devlet malını veyahut millet malını, başkasının hakkını yağmalarken mü'min olarak yağmalamaz."
Bu günahları işlerken insanın imanı olsa mâni olurdu, imanı yoktur o esnada. Başka bir rivayete buyurmuş ki Efendimiz ilave olarak: "Sizden birisi ganimetten bir şey çaldığı esnada mü'min değildir. Aman sakının, aman sakının bu günahlara düşmeyin!" diye Efendimiz tavsiye buyurmuş.
Muhterem kardeşlerim!
İnsan günahları neden işliyor?
İnsan günahları, nefsine mağlup olduğu, şeytana uyduğu için işliyor. İnsanın en büyük düşmanı nefsidir. Kendi içindeki nefsidir. Çünkü insana günah işletir helâkine sebep olur. Şeytana uydurtur helâkine sebep olur. Onun için bu nefsi haklamamız lazım. Bu nefsin hakkından gelmemiz lazım. Bu nefsi pak etmemiz, temizlememiz, terbiye etmemiz lazım, yola getirmemiz, hizaya sokmamız lazım. Canı çekse de istese de günahlara yanaşmayacak bir irade kazanmamız gerekiyor.
Nasıl kazanacağız?
İslâm dininin özelliği en yüksek, en zor işleri, gayeleri, vasıtaları gayet güzel seçmiştir, herkesin kâbil-i tatbik öğrenip yapması mümkün olan vasıtalarla, çarelerle sağlamıştır. İnsanın nefsini terbiye etmesi, nefsine hâkim olması için dinimizde elhamdülillah çok hükümler vardır. Bu nefis yola gelmeyen bir nefis değildir. Evet, nefs-i emmâredir, insanlığa kötülükleri emreden, insanları yanlış yollara düşüren, insanlara günahları işleten nefsidir ama fıs fıs içinden o kötülükleri ister. İnat edip tutturur ille de şunu isterim diye ama bunu terbiye etmek de mümkündür. Onun için her birimiz günahlardan kurtulmamıza vesile olsun diye bu nefsin terbiyesine önem vermeliyiz. Yoksa bu günahları işlerken insanın imanı gidiyor. Çıkıyor kendisinden, imanlı olan insana o anda imanı mâni olur. Yok, ben bu işi yapamam, der döner.
Eski kitaplarda eski ümmetlerin maceraları anlatılırken, Peygamber Efendimiz onları naklederken bunların misallerinden vermiş, bazı insanlar günahın yanına kadar geliyorlar da günah işleyecek, sonra Allah'tan korkusu, kendisini günah işlemekten imanı mâni oluyor. Yok, ben bu işi yapmam diye kendisini tutuyor. Günahtan vazgeçiyor, geçebiliyor. Demek ki vazgeçmek mümkündür. O halde bu vazgeçmenin şartlarını öğrenmek, nefsi terbiye etmenin çaresini öğrenmek her mü'minin en başta gelen işitir.
Kad efleha men zekkâhâ. Ve kad hâbe men dessâhâ. "Nefsini kim terbiye edebilmişse hizaya sokabilmişse o kurtulur. Terbiye edemeyen helâk olur."
Hüsrana uğrar. Sonunda çok diz döver, yaka yırtar, saçını başını yolar ama fayda vermez. Bunun evvel vakti gençliktir. Daha evvelki vakti çocukluktur. Anne ve babaya düşer. Çocuğa her istediğini vermemek lazım. Ağlıyor, tepiniyor, tutturmuş ille şunu bana al. Bak, nefsi nasıl onu öyle şey yoluna çekiyor. Ona her istediğinin verilemeyeceğini, iyi şeylerin verilebileceğini, kötü şeylerin olmayacağını küçükten öğretirsek tutturup gitmez. Küçükten, aman çocuktur canım, bırak olsun, açık giyinsin saçık giyinsin, istediğini alayım, bırak çocuktur ne isterse yapsın. Komşunun bahçesinden meyve yolsun, koparsın, bilmem, her gördüğünü istesin, tuttursun, ziyanı yok, ben de onu çok seviyorum. Zaten bir tanecik evladım, el bebek, hoppacık, işte çocuk…
Böyle yürüdü mü ondan sonra bir yaşa geliyor, artık o zaman kendisi hatasını anladığı zaman bile kendisini tutamıyor. Bana gelen kardeşlerim var, mektup yazan kimseler var. Hocam biliyorum hata ettiğimi ama kendimi tutamıyorum, ne yapayım, diye soru soruyor. Kendisi de pişman kendi hâlinden ama kendisini tutamıyor.
Demek ki;
Muhterem kardeşlerim! Nefsin eğitimine çocukluğumuzdan başlamamız lazım. Çocuklarımızdan başlamamız lazım. Çocukluk yaşından başlamamız lazım. Çocuklara bazı şeyleri sizin yanınızda olduğu halde vermemelisiniz. İmam Gazali öyle diyor, zenginler dahi çocuklarına arada kuru ekmek yedirsinler, katık vermesinler, mahrumiyeti tattırsınlar ki çocuk mahrumiyetlere alışsın.
Askerlik ne güzel meslektir. İnsan askere gidiyor. Hiç mevkii, makamı, babasının parası pulu para etmiyor orada.
"Hadi bakalım şuraya gideceksin."
"Yürü, kalk, otur, yat!" bilmem ne, bir eğitim oluyor.
Benim hoşuma gitti. Terbiye için bir vasıta olmuş oluyor. Nasıl düşmanı yenmek için böyle bir askerî eğitim şart oluyorsa nefis düşmanını yenmek için de küçükten beri bir eğitim şarttır.
Ben eskiden kızardım; ya ben üniversite mezunuyum, üniversitede hocayım, gelmiş beni yedek subay diye orduya çağırmış bu komutanlar. Benim omzuma tüfek takıp da "sağa dön sola dön, ileri marş, otur, yat, kalk... Yahu ben bu işleri yapacak adam mıyım?!" filan diyordum. Kıbrıs hadisesi oldu, anladım. Anladım sebebini. Bize öyle sabahtan akşama onları yaptıra askere alt şuuruna yerleşiyor. Talim ve terbiye ile sıkıntı anında, heyecan anında yapması gereken şeyler alt şuuruna yerleşiyor, o zaman onu harp esnasında rahat yapıyor.
Biz de harpte kazanmak için evvelki zamandan idmanlı olmalıyız. Nefsi yenmek için küçükten gayretli olmalıyız. Küçük küçük şeylerde nefsimize muhalefet ede ede, o bize çok dayattığı zaman da "Dinlemiyorum işte seni." diyebilmeliyiz.
Ne istiyor canın? Çok soğuk bir su istiyor.
Hayır, sana soğuk su vermeyeceğim, iç bakalım şu ılık suyu.
Canın ne istiyor? Gölgede yatmak istiyor.
Hayır, seni güneşte gezdireceğim.
Dolaş bakalım da biraz başkalarının neler çektiğini gör. Köylü dayılar tarlada çalışıyorlar, harmanı biçiyorlar bu güneşin altında, kalın kalın da elbiseler giyiyorlar, senin gibi ince elbiseleri nereden bulsun zavallılar. Onlar o sıkıntıyı çekiyor ya, sen de çek filan gibilerden. Bilmiyorum artık çeşitlerini.
Nefsinize arada muhalefet etmeye kendinizi alıştırın. Ramazan'da bunu zaten dinimiz bize yaptırıyor. Umumî bir eğitim diyorum ya size Ramazan. Müslümanlar için umumî bir nefis eğitimi terbiyesi mevsimidir. O zaman yemek olduğu halde yemiyoruz. Sigara tiryakisi adam Ramazan'da bırakabiliyor. Bak gördün mü nasıl bırakıyormuşsun. Ama hocam akşam ezanını iple çekiyorum. Müezzin minareye ben de elimi cebime sokuyorum çak bir kibrit, yak bir sigara. Canım sabahtan beri bu vakte kadar durabildin, bundan sonra da durdun mu bitiyor işte bu iş. Vücudunu kurtarıyorsun zehirlenmekten. İdmanı yapıyoruz netice itibariyle. Su içmemeye, sigara içmemeye, günahlara bakmamaya idman yapabiliyoruz. İşte ondan sonra da onu devam ettirmek lazım. İbadet Ramazan'a mahsus değildir diye. Ondan sonra da o hâli devam ettirmeliyiz. Ve arada sırada yapmamızda bir sakınca mahsur olmayan şeyleri de yapmamaya, kendimizi tutmaya, bazen kuru ekmek yemeye, bazen aç durmaya, bazen yorulmaya, bazen koşturmaya kendimizi alıştırmalıyız.
Nefsin terbiyesi için büyüklerimiz ilm-i tasavvuf denilen bir ilim teşekkül ettirmiştir. Nasıl Kur'an'ın iyi anlaşılması için ilm-i tefsir teşekkül etmişse, Peygamber Efendimiz için ilm-i hadis teşekkül etmişse, nefis terbiyesi için, insanın manevi bakımdan terakkisi için de tasavvuf ilmi teşekkül etmiştir. Zaten ayetlerde, hadislerde vardır emirler de intizama girmiştir. Bunun iki yolu var.
Bir; nefsin dediklerinin aksini yapa yapa, yapa yapa o nefsin burnunu kırmak, nefsi aklın hâkimiyeti altına almak, "Bu adam benim sözümü dinlemez, en iyisi ben bunlardan olmayacak şeyler istemeyeyim." durumuna getirmek nefsi…
Buna riyazet-i nefs derler. Nefsi tazyik altında tutarak, az yiyerek, az uyuyarak, az konuşarak, çok çalışarak bu işi sağlama. Bu bir yoldur. Meşakkatli yoldur, hatta dervişler diyar diyar dolaşırlarmış ihtiyacı olmadığı halde.
Yukarı iller, Balkanlar, Kırım, Kafkasya vesaire... Yukarı illeri de dolaşmış.
Çok aradım, göremedim
Şöyle garip bencileyin.
"Benim kadar garibini, boynu büküğünü, bîçaresini görmedim." diyor.
Başka bir şeye bağlıyor ama o arada da seyahat ettiğini söylüyor. Eşrefoğlu Rûmî öyle, falanca öyle filanca öyle. Seyahat etmişler. Seyahatin meşakkatini çekmişler. Kendisini tanımayan insanların, yardımcısız insanların arasında boynu bükük, fakirane yaşamayı öğrenmişler. Aslında memleketinde zengin, varlıklı ama seyahate çıkmış, boynu bükük.
Kim bu?
Canım hırpanî bir derviş, kim ne olduğunu bilmiyor. O nefsini terbiye etmek için seyahate çıkmış. Terakki etsin nefsi diye, sevap kazansın diye yapıyor.
Cihada gitmişler. Ellerine kılıçlarını almışlar, kefenlerini almışlar. Hudut boylarında ribatlarda nöbet tutmuşlar. Düşmanla cihat etmişler, nefsi zapt etmek için bir çare.
Koca Kanuni Süleyman, Kanuni Sultan Süleyman, Muhteşem Süleyman iki yüz bin kişilik orduların sahibi, Avrupa'yı titreten, Viyana önlerine kadar Osmanlı Devletini genişleten... Diyor ki;
Nefs hazzın ey Muhibbî verme gil hayvan sıfât
Zabt-ı nefs et arif ol âlemde insanlık budur.
Padişah olmuş, sarayları var, orduları var.
"Ey Süleyman!" diyor kendisine, nefsinin isteklerini, hayvanlar gibi hemen her istediğini verme. Hayvan acıkır yemeğe saldırır. Susar suya saldırır. Uykusu gelir devrilir, yatar. Kedi köpek, şunu bunu, neyse... Sen o hayvanların yaptığı gibi nefsin hazzını, istediği şeyi her şeyi verme.
Zapt-ı nefs et.
Nefsine sahip et, zapt et onu, hâkim ol.
Arif ol âlemde, insanlık budur.
Demek ki insan nefsine sahip olduğu, hâkim olduğu zaman hakikî insan olabiliyor. Öteki türlü senin yanında insan gibi davranır. Yalnız kaldığında bin bir rezalet yapar. Çünkü nefsine hâkim değil. Sen kapıdan çıkarsın o günaha cup dalar. Sen yanında dururken ses çıkartmaz. Sanki Allah yalnız olduğu zaman onu görmüyor, gittikten sonra günahlara dalar.
Neden?
Olmadı. Demek ki insanlık nefse sahip olmakmış. Bu bir yol.
Bir de büyüklerimizin bir başka yolu var. İnsanlar sevdiler mi, sevdikleri zaman her türlü fedakârlığı yaparlar. Parasını verirler, zahmetlere koşarlar, tehlikeye canını atarlar, sevdiği için.
Sevmiş bulundum bir kere gayrı ne çare diyor.
Hani türkülerde de duyuyoruz, kulaklarımıza geliyor. Seven her şeyi yapabiliyor. Çünkü seviyor.
Buradan, bu gerçekten hareketle demişler ki; öyle şeyler yaparız ki gönlümüze Allah'ın muhabbeti yerleşir başka bir muhabbete yer kalmaz. O aşktan, o muhabbetten dolayı günahlara dönüp bakacağımız gelmez. Nefis de Müslüman olur, nefis de Allah'ın istediğini, emrini, rızasını istemeye başlar, şeytanın istediğinden nefret etmeye başlar.
Bu da sevgi yolu. Bu da muhabbet yolu. Bu da ruhani terbiye yolu.
Büyüklerimiz bu yolu tercih etmişler. Zikirle, zikri fazla yapmak suretiyle insanın içinde bir aşk, bir muhabbet hâsıl olduktan sonra o aşk ve o muhabbetle artık iyi insan oluyor. İyi işler yapıyor günahlara dönüp bakası bile gelmiyor. Öldürseler, savursalar, kavursalar, didik didik ditseler, lime lime kesseler yolundan dönmüyor.
İşte bu gibi yollarla tasavvufun, -bir ilim dalı tabi-, çareleriyle insanın kendi nefsine sahip olması lazım. Çünkü bu günahlar, manevi hastalıklar insanı ebedî, sonsuz, bitip tükenmez hüsrana uğratabilir.
Bir günahkâr bir günahı işlerken mü'min olarak yapamaz. O günahı işlemesine imanı mâni olacaktır. Hayâsı mâni olacaktır.
Kafasının iki karış yukarısına gitti. Bir yere gitti. O iman gittikten sonra, gözü döndükten sonra o günahları işliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize nefsimize hâkim olmayı nasip etsin. Apâşikâr düşmanımız olan şeytana uymamayı nasip etsin. Âmin.
Nasıl şöyle bir muma elini uzattığınız zaman eliniz yanar da eliniz üç gün, dört gün, beş gün parmağınız zonk zonk zonklarsa, yandı çünkü… Bu cehennem ateşi insana çok azap verir. O cehennem ateşine oradan kıyas edip insanı cehenneme düşürecek şeylerden insanoğlu aklı varsa kaçınmalıdır. Bizler de öyle yapalım.
Allah bize gayret, kuvvet versin. Aşk, muhabbet versin. Sevgi, saygı versin. Rabbimizin bizi gördüğünü bilerek, günahlardan uzak durarak, arifane, edibane, zarif, kâmil mü'minler olarak güzel işler yapalım. Rabbimizden dileğimiz budur.
Bir çare de muhterem kardeşlerim...
Günahlardan kurtulmanın bir çaresi de iyi muhitlerde bulunmaktır. Kötü muhitlerden uzak olmaktır. İnsan malum, demirci dükkânına böyle benim gibi beyaz elbise giyip giderse akşama hanımından bir sürü azar işitir. Neden? Bir yere sürtünür kara olur, üstüne kıvılcım sıçrar şurasını yakar, burasını yakar. Bir şeyler olur. Arabayı tamir etmeye kalksa da öyle. Neden?
Muhitte yağ, kir, duman, pas var, orada olunca ne kadar sakınsa bir yerden bir şey sıçrar gelir bulaşır. Onun için iyi muhitlerde olmak lazım. İyi arkadaş edinmek lazım! İyi arkadaş edinmek lazım! Nefis istemese bile iyi insanların arasında olmak lazım. Şunlar şunlar iyi insan... Ölç zihninden. Şunlar şunlar iyi insan, onların yanına sokul, onların meclisinde bulun ki iyi insanlarla da bulunan insan kendisini günahlardan koruyabilir.
Bir de günahlara götüren yollar vardır. Yolları var, yolun başlangıcı var. En iyisi başlangıçta adımı oraya atmamak. Çünkü oraya adımını attın mı, hadi öbür tarafa düşer insan. Günaha götüren yollara adım atmamaya dikkat edin. Orada kolaydır. Orada nefsini yenebilirsiniz. Ama tâ günahın yanına kadar sokuldunuz mu o zaman gidersiniz. O zaman mıknatısın çektiği gibi günah sizi çeker, şıp yapışırsınız, kurtulmak isteseniz de kurtulamazsınız. Çağlayanın tâ yanına kadar gelirsin, sen oradan yüzerek kurtulmaya çalışsan bile uçurumun alt tarafını boylar insan. Suların arasında alabora olur.
O bakımdan tehlikeli yerlere, günahlı yerlere yaklaşmamak da bir tedbirdir. Bir başka tedbir de nefsin kuvvetlenmesini sağlayan yolları kapatmaktır. Askerlikte de buna ikmal yollarını kapatmak diyorlar ya. Nefis nereden kuvvetleniyor?
Nefis fazla yemekten kuvvetlenir.
"Gelsin pirzolalar, gitsin baklavalar, börekler…"
Karnını sımsıkı doyurdun mu, üstüne çayını içtin, karnın tok oldu mu, "oh" dersin "bir eğlence yok mu yahu?"
Hacivat çıkıyor ya Karagöz, "Yâr bana eğlence!" diye sahnede bağırıyor. Karnı doydu mu insan başlar o zaman bir eğlence aramaya. Karnı aç olsa yiyecek arayacak. Çare arayacak. Derdi, üzüntüsü olsa o tefekkürüne dalacak. Ama gamsızlaşıyor, karnı doydu, başka bir derdi yok, acaba nerede nasıl eğlensem diye başlar. Demek ki çok yemeyelim.
Çok uyuduğu zaman nefis kuvvetlenir. Hiçbir şey yapmak istemez. Yahu her gün saat yedide, altıda, beşte kalkıyordum, işe gidiyordum, akşama yine daha dinçtim. Bu pazar günü öğleye kadar horul horul uyudum. İkindide gözümü açamıyorum. Neden? Nefis kuvvetlendi. Her günden daha fazla istirahat ettiğin halde ikindide gözün kapanıyor. Kitabı okuyacaksın okuyamıyorsun, laf dinleyeceksin dinleyemiyorsun. Demek ki çok uyumak iyi değil.
Sonra insanlarla fazla karıştığı zaman onların her birisinden insana tesir gelir. Oradan zarara uğrayabilir. Çok konuştuğu zaman çok söz yalansız olmaz. Oradan bir zarara uğrayabilir. İşte ilm-i tasavvuf bunları bildirmiş bize. Erbâb-ı tasavvuf şöyle olacak, böyle olacak diye, bakıyorsun adam olgun bir insan oluyor. Bizim bir profesör arkadaş vardı. Fransa'dan bir başka profesör gelmiş, üniversitede vazifelendirmiş, o arkadaşın Fransızcası iyi diye. Sen bu Fransız profesörü Ankara'da dolaştır, mihmandarlık yap, ev sahipliği yap buna diye. Aldım, diyor, Fransız profesörü, Etnografya Müzesi'ne götürdüm. Ulus'ta kaleye yakın yerde müzeye götürmüş. Fransız öyle açıkgöz, diyor, uzaktan bir adamı gösterdi, şu adam derviş, git sor istersen dedi. Deme yahu, nereden bildin.
Bizim profesörün haberi yok o işlerden. Fransız'ın haberi var. Şu adam derviş demiş, tasavvuf erbabı. İstersen git sor demiş. O da konuşkan insan, adını söylesem bileceğiniz bir kimse. Gitmiş, selamün aleyküm, demiş o zata. "Nasılsın hemşerim?" demiş. "Ben seni bir yerden tanıyorum mu?" demiş, nasıl sokulduysa… "Ne var ne yok?.. Hangi zata mensupsun?" filan diye iyice itimadını kazandıktan sonra sormuş, anlamış ki erbâb-ı tasavvuf. Fransız'ın tahmini doğru çıkmış.
"Nereden bildin?" diye soruyor.
Nereden bilecek, derviş oldu mu yüzüne bile aksediyor, hareketlerine bile aksediyor. Kapıdan;
"Buyurun efendim, zât-ı âliniz önden buyurun." der. Fedakârlık yapar, konuşurken kibar konuşur. Kendisi övüldüğü zaman estağfirullah der, tevazu gösterir. Her hâlinden belli olur.
Onun için Allah cümlemizi güzel ahlâk sahibi olanlardan eylesin. Nefsini yenenlerden eylesin. Nefsinin esiri olanlardan eylemesin.
Nefis bazen insanın burnuna halka takar tef çalıp oynatır. Tef çalıp oynatır, insan da oynar ortalıkta.
Bu devirde biraz zor… Ama bu devirde iyi Müslüman olan insan çok yüksek rütbe kazanır. Çok yüksek derece alır. Neden? Çok zor şartlar altında yine Müslümanlığını koruyabildi diye. Onun için yüksek rütbeleri almaya gayretli olun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.