Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ be'se bi-isbâli'l-izâri ilâ nısfı's-sâki evi'l-ka'beyni fe-innehû kâne fî men kableküm raculün harece ve aleyhi burdâni yetebahteru fîhimâ fe-nazara'llâhu ileyhi min fevki arşihî fe-makatehû ve emere'l-arda fe-ahezethu fe-hüve yetecelcelü fîhâ beyne'l-aradîne. Fa'hzerû vekâiallâhi azze ve celle.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Giyimle ilgili. Ama giyimdeki zevkin, seçmenin, yapılan işin de bir zihniyete dayanması dolayısıyla bir ahlâk ve zihniyetle de ilgili oluyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Câbir b. Süleym radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre buyurmuş ki;
Lâ be'se bi-isbâli'l-izâri ilâ nısfı's-sâki evi'l-ka'beyni. "İzâr denilen, belden aşağısını korumak için giyilen kıyafetin, -üst tarafa kamîs deniliyor, alt tarafa izâr deniliyor- Alt tarafına ait kısmın baldırın yarısına kadar veyahut topuklara kadar uzatılmasında beis yoktur."
Dizden aşağı olacak. Baldırın yarısına kadar, topuklara kadar olabilir, bir beis yoktur. Buraya kadar müsaade etmesi, "Bunda beis yoktur, mahzur yoktur, böyle olabilir." demesi, başka bir hadîs-i şerîfte izârın çok uzun olup da adam yürürken arkasından sürüklenerek gelmesinin yasak edilmiş olmasından. Çünkü onlar; "Ne kıymeti var canım giydiğim kumaşın, varsın yerlerde sürünsün." diye uzun yapıp tekebbürlerinden yani kibirliliklerinden, şatafatlılıklarından, ucublarından, kendini beğenmişliklerinden dolayı öyle uzun yaparlardı, arkadan sürünür giderdi.
Hatta belki resimlerde gördünüz, belki film seyrettiyseniz filmlerde karşılaşmışınızdır, televizyonlarda karşınıza çıkmıştır. Allah kurtarsın. Hani gelinin arkasından bir sürü çocuklar eteğini tutup peşi sıra gidiyorlar. Uzun, kuyruklu bir kumaş... Ne lüzumu var bu kadar uzatılmasına?
Moda. Ama kibre, fiyaka yapmaya, kötü bir duyguya dayanan lüzumsuz bir şey.
İslâm mantık dini. Burası seni örtüyor, üşüyorsan ısınmana sebep oluyor, avretini kapatmaya vesile oluyor. Tamam, bu lazım. Bundan ötesi ne? Söyle bakalım, bundan ötesi ne?
Bundan ötesi mantıksız, saçma!
İşte o saçmalığa İslâm razı gelmiyor. Onu yapmaya razı gelip de o işe devam eden insanlar onu kibirlerinden yaptıklarından, "O sürünen kısmı cehennemdedir." buyurmuş Peygamber Efendimiz. Yani "Onu uzatmayın." diye tavsiyesi var.
Alt kıyafetin baldıra kadar, yani dizden aşağıdaki kısma -ayağın etli kısmına "baldır" diyoruz ya- onun yarısına kadar inebileceği veya ayağın iki tarafındaki şiş yuvarlak kemikler vardır, -onlara ka'beyn, veyahut "topuk" deniliyor- topukların yanına kadar gelebilir. Aşağı gitmeyecek ve sürünmeyecek.
Bir ara bizim memlekette İspanyol pantolon modası çıktı. Allah Allah... Adamın [pantolonun] yarısı bacağında, yarısı yerde sürünüyor. Sen yüznumaraya girersin... Diyelim ki yüznumaraya girmiyorsun; sokakta yürürsün ama sokakta her türlü pislik var, orayı sürür gidersin. Bu tozun toprağın içinde bu paçanın kir[lenmesine] ne lüzumu var, biraz yukarıdan yapsana!
"Efendim modası bozulur."
Mantıksız, lüzumsuz. Bir kere orası sürüne sürüne eskiyecek. Hadi o pantolonu at, yenisini al. Öyle ne lüzumu var [uzatmaya?] Yukarı tarafta olsun.
O zaman beğenmezler, çocuklara giydiremezsin. 17, 18, 20 yaşında oldu mu olmaz; "Giymem!" Zorlarsan ağlar. Kızları filan zorlasan; "Bunu giy evlâdım." Ağlar. Yahu ne ağlıyorsun, ibret almıyor musun?
Adam, kadın keyfi nasıl isterse öyle giyiniyor. Her çeşit şaklabanlık serbest! Her çeşidi [var.] İster balıkçı pantolon diyor, baldırının yarısında; ister şort giyiyor, dizinin iki karış yukarısında; ister şalvar diyor, bol giyiyor; ister kot pantolon diyor, dar giyiyor ister öyle yapıyor ister böyle yapıyor... Yani kendi keyfine bakıyor veyahut kendi saçma düşüncesinin icrasına bakıyor.
Sen niye giyiminde İslâmî düşünceni yaşamıyorsun? Sen niye İslâm'a göre düşünmüyorsun? "Burası mantıksız, bunu bırakalım." Niye böyle diyemiyorsun?
Güzel palto yapmış, çok güzel aşağı kadar uzanıyor, tamam... Bu kadıncağız üşümez, aşağı kadar mantosu var.
"Niye üşümesin hocam; ta orasından ta beline kadar yırtmaçlı, yan tarafı açık."
Manto uzun ama [yukarıya] kadar yırtık, açık. Yırtılmış değil, yapılışı öyle. Yani maksat şeytanlık! Kapalı gibi görünen şeyin arasından adım attığı zaman, kapatılması gereken yer göründüğü zaman karşı tarafın yüreği ağzına gelecek, o zaman onun keyfi yerine gelecek. Şeytanlık, başka bir şey değil! Yoksa örtünmekten olsa o tarafı da diker.
Bizim onlarla işimiz yok kardeşlerim! Bizim işimiz Allah'ın rızasını kazanmak. Her şeyimizde İslâmî akıl, şuur, mantık hâkim olacak. Mantıksız iş yapmayalım.
Kumaşın burası fazla, perdenin şurası fazla... Anlatamıyoruz. Ya buna lüzum yok!
"Perde tavandan olsun."
Ya lüzum yok; ne olur camın üst tarafından olsa?
Üst tarafı fazla, alt tarafı fazla... Camın biraz üstünden, biraz altından olsun, biraz yanından çıksın, yani içerisini iyi kapatsın, o kadar... Tavandan tavana, duvardan duvara, kenardan kenara... Bunun parasına hiç kimsenin kesesi dayanmıyor.
Hadi o moda gidiyor, öteki moda geliyor; öteki moda gidiyor, beriki moda geliyor. Saçmalıklar peşinde gidip duruyor.
Evimizdeki eşyalara -benimki dâhil- baktığımız zaman, çoğunun doğru düzgün bir işe yarar tarafını göremezsiniz. Biblolar, tablolar, nerede düz yer varsa oraya konulmuş eşyalar... Şimdi tavanlara asılma, kenardan sarkıtılma, süslenme, sallanma, makrome vesaire...
Her şey mantığa hizmet edecek. Bizim [seçimimiz] de İslâmî mantığa hizmet edecek. Şimdiye kadar yapmışız. Eksiğimiz kusurumuz var. İnsan hatasını kusurunu anladığı zaman, oradan dönüş yaptığı zaman Allah dönüş yapan, tevbe eden kulunu sever. Mantıksızlıkları bir tarafa bırakalım.
Giyimde de öyle... Giyimde de lüzumsuz şey olmasın.
Peygamber Efendimiz bunun topuktan aşağısını istemiyor.
Neden? Çamur olur, pis olur, kirlenir, lüzumsuz; sürtüne sürtüne yırtılır. İslâm mantık dinidir.
Peygamber Efendimiz öyle buyurmuş:
"Siz eski ümmetleri, gayrimüslimleri karış karış takip edeceksiniz. Hatta kertenkele deliğine girse, keler deliğine girse siz de gireceksiniz." diyor.
O tahakkuk ediyor.
Senin şahsiyetin yok mu? Başkasını ne diye taklit ediyorsun? Kendi giyimine kendin sahip ol.
Bizim gerçekten mantıkî olmak için bir davranma yapmamıza, bir değişme yapmamıza ihtiyaç var. Bizim de kıyafetlerimizde farkına varmadığımız çok acayiplikler vardır. Pantolonlarımız bir kere iki elinle tutup çekmeden secdeye bile varamazsın; dar. Fazla zorlasan, terli olduğundan da yapıştığı için dizi 'cart' diye yırtılır veya poposu yırtılır, bir yerinden patlar. Ara tarafı [yırtılır.] Bunu bu kadar dar yapacağına biraz bol yapsana. Her tarafı meydana çıkıyor. Yani değiştirmemiz lazım. Sonra gömlek giyiyoruz. Bunu biraz daha uzun yap, dize kadar, her tarafın korunsun. Astarsız yap, yani yazlık, hafif olsun ama biraz daha uzun olsun.
Ben sıcak bir yerden geldim. Gömleğim sucuk gibi oluyor. Tabii oraya hazırlıksız gittim, tam hazırlanamadım. Bu pantolon orada, sıcak yerde olmuyor. Bu gömlek olmuyor, yakasız ama yine olmuyor. Düğmeli gömlek olmuyor.
Nasıl olacak? Cübbe kolu gibi bol olmalı, düğmesiz olmalı ki -kış günü değil, yaz günü- eli rahat hareket etsin.
Kendimiz bunları düşünüp terzimize, tanıdığımız konfeksiyoncuya söyleyelim;
"Ya hacı ağabey, şu tipten bir şey yap be... Bu tavşankulağı gibi kıvrılmış şeye lüzum yok. Buradan bileğimi sıkacak, beni terleten şeye lüzum yok. Göbeğimi ortadan iki kat yapan şeye lüzum yok."
Göbeği bir üstten fışkırıyor, bir alttan fışkırıyor.
Neden? Pantolonun modası dar, onu öyle giyiyor. Kemeri sıkı, alttan üstten patates gibi yamru yumru oluyor.
Her şeyimize dikkat edelim. Orası görünmesin. Bir pardösümsü bir şey giyse, dizine kadar, bol olsun, rahat olsun, fildir fildir, ese ese rahat gezer. Pantolon da serbest olur. Ayakkabısı da... Ne bileyim, lüzumsuz yerde çorap giyiyoruz, -erkekler- kışlık çorap giyiyoruz. Arkadaşlar namaz kılarken bakıyorum, çorabı kalın, kışlık çorap. Erkekler dişini sıkıyor, bunu yapıyor. Kadınlar yazlık çorap bile giymiyor. Erkeklerin tesettürü kızlardan fazla, mâşaallah! Allah nazardan saklasın. Ama her şeyimize dikkat edelim.
Peygamber Efendimiz neden "İzar baldıra kadar olur, topuğa kadar olur, daha fazla olmasın." demiş?
Arkasından hadîs-i şerîfi izah buyurmuş, diyor ki;
Fe-innehû kâne fî men kableküm raculün. "Sizden evvelkilerde bir adam vardı."
Efendimiz eski bir hâdiseyi anlatıyor. Efendimiz bazen böyle "bir adam vardı" derken adıyla sanıyla kavmiyle bilir; ama nezaketinden, söylemeden umumî anlatır.
"Bir adam vardı."
Harece. "Evinden çıktı." Ve aleyhi burdâni yetebahteru fîhimâ. "Üzerinde iki tane hırkası vardı; ama yürürken kibirli kibirli yürüyordu."
O hırkalar güzel, herhalde şatafatlı bir şeyler ki onlarla kibirli kibirli, çalımlı çalımlı yürüyordu. O giyiminden gururlanarak yürüyordu.
Fe-nazara'llâhu ileyhi. "Allah-u Teâlâ hazretleri ona baktı, nazar etti." Min fevki arşihî. "Arş'ının üstünden Allah-u Teâlâ hazretleri o kibirle yürüyen, elbisesinin güzelliğinden dolayı çalımlı yürüyen o herife baktı. " Fe-makatehû. "Ve ona kızdı, gazap etti."
"Bu ne kibir böyle?!" diye gazap etti.
Ve emere'l-arda. "Yeryüzüne, toprağa emretti."
Fe-ehazethu. "Yer onu içine aldı, tuttu, yakaladı." Yani adam yere battı.
Fe-hüve yetecelcelü fîhâ beyne'l-aradîne. "O toprağın içinde şimdi hâlâ çırpınır durur."
O adam hâlâ toprağın içinde... "Hâlâ" yok da çırpınıyor, çırpınır bir halde... Yani toprak onu içine aldı, o onu çırpına çırpına toprağın içine gitti. Belki hâlâ çırpınıyordur, belki o zamanki çırpınışını anlatan bir ifade bu...
Fa'hzerû vekâiallâhi azze ve celle. "Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ hazretlerinin başınıza getireceği vukuata dikkat edin, korkun."
"Başınıza bir bela göndermesinden korkun, giyiminizden dolayı kibre çalıma düşmeyin, giyiminize dikkat edin." demiş oluyor.
Burada giyimindeki kibirden dolayı çalım yapmanın aleyhinde, kibirlenmemenin öğütlenmesi sadedinde bir emir ile karşılaştık.
Hülâsası, bugün için düşüneceğimiz husus; biz bugün giyimimize dikkat edelim. Bir kere giyimimizde fayda esas olsun. Yani işe yarasın.
Fayda nedir?
Giyimin bir faydası, insanın görünmemesi gereken yerlerini kapatmasıdır. Bir de soğuktan sıcaktan korumasıdır.
Şimdi kapatılacak yerler kapatılmıyor, her tarafı meydanda... Kadınların da meydanda affedersiniz, erkeklerin de meydanda... Olmaz. Bol bir kıyafet olacak. Vücudun hatlarının saklanmasını sağlayacak, bolca olacak. İç dış uzuvları belli olmayacak. Kıyafette ölçünün birisi bu. Onun için, daracık giyenler, her tarafı meydana çıkan tarzda giyenler ister erkek olsun ister kadın olsun, bu dar giyim tarzını bıraksınlar. Yaz gününde darlık insanı zaten daha da beter terletir. O bakımdan da uygun değil.
İkincisi, giyimde alıma çalıma, kibre, kendini beğenmişliğe yönelik değil de mütavâzıâne, sade giyinmeyi kadınlar ve erkekler de prensip edinsin. Erkekler umumiyetle yaparlar da kadınlarda bu giyim büyük bir meseledir. İlle şu cinsten olacak. İlle şöyle olacak. İlle bu kadar süslenecek. Boncuklar, pullar, bilmem neler, bilmem neler... Tabii, hani nişan düğün kıyafetleri neyse ne de... Mümkün olduğu kadar sade daha çok yakışıyor.
Ben erkekler namına benim şu vaazımı dinleyen kadınlara garanti veriyorum:
Emin olun, sade bembeyazcık bir namaz başörtüsü falanca meşhur firmadan bilmem kaç bin liraya alınmış ipekli başörtüden Müslüman kadına daha çok yakışıyor! Emin olun, daha çok yakışıyor! Kadınlar emin olsunlar, bilsinler ki daha güzel oluyor. Hiç şek şüphe yok. İslâmî, rahat bir kıyafet...
Şu bizim kızlarımızın hepsine hayran oluyorum, Allah kendilerinden razı olsun; bol mantoları giyiyorlar, başlarını örtüyorlar, başörtüleri omuzlarına dökülüyor, boyunları belli değil, vücutlarının hatları örtülü, belli değil; ne güzel, çok yakışıyor, fevkalâde güzel oluyor...
İnsanlar eğer kendilerini beğendirmek istiyorlarsa Allah'a beğendirmeye çalışsınlar, bir. İkincisi, kendi yollarında dosdoğru yürüsünler. Onu bunu taklit etmeye lüzum yok. Arslan gibi şahsiyetli şahsiyetli herkes kendi yolunda yürüsün. "Biz Müslümanlar işte böyle giyiniriz. Bizim yaz kıyafetimiz budur, kış kıyafetimiz budur." diyebilelim.
Muhterem kardeşlerim! Bir de biraz bu işlerle meşgul olan bir kimse olarak âcizane tavsiye ederim; naylonlu sentetik malzemeyi az kullanın veya mümkünse kullanmayın. Sentetik malzeme insanı çok terletiyor. Vücut hava alamıyor. Sade bir pamuklu kumaş, bir yünlü kumaş, has bir köylünün sade kumaşı, Denizli'nin bilmem ne pamuklusu, Antalya'nın bilmem ne pamuklusu daha sıhhîdir. Şile'nin sırf pamuktan yapılmış katıksız pamuk bezi çok daha sıhhîdir. O hâlis malzemeye, yani hâlis pamuğa, hâlis yüne rağbet edin. Sentetik malzemenin çeşitli alerjiler yaptığını, çeşitli rahatsızlıklar yaptığını ben biliyorum, size söylüyorum. Bilmeyenler varsa onların ütü tutmasına, güzel görünmesine, renginin parlak olmasına aldırmayın, sıhhatinize bakın. Yarın öbür gün sırf giyimden dolayı [sıkıntı çekmeyin.] Mesela naylon çorap çıktı, ondan sonra ayak arası kaşıntıları Türkiye çapında yayıldı.
Neden?
Naylon çorap ayaklara hava aldırmıyor, ayakların arasındaki rutubete, mantarların, mikropların yerleşmesine davetiye çıkartıyor. "Gelin buraya yerleşin, tam vıcık vıcık, burası size uygun bir yerdir." diye bütün Müslümanların ayakları hasta. Naylon giyen herkesin ayağı hasta...
Neden? Malzeme doğru değil.
O malzemeyi kullanmamak lazım. Gidip köyden hâlis yünden yapılmış köylü yün kumaşını almak ayağa daha sıhhatli.
Giyimlerinizde, ayakkabınızda, diğer eşyanızda tabiî eşyalara, tabiî malzemeden yapılmış olmasına da çok itina ediniz. Sunî deriler, sunî iplikler, naylonlar, perlonlar vesaireler, bunlar çok zararlı şeyler. Bunları öğrendik ama bazısı hâlâ kullanmaya devam ediyor. Çok zararları var. Kullanmayın.
Demek ki mütevazı giyineceğiz, dikkatli giyineceğiz, şahsiyetli giyineceğiz, İslâm'a yakışır tarzda giyineceğiz. Bize ceket kısa geliyor. Gömlek kısa geliyor. İnşaallah üst kıyafetlerimizi tek, hafif bir kıyafet de olsa dizimize kadar uzun yaparsak rahat ederiz. Pardösüye benzer uzunlukta olursa rahat ederiz. Öyle bir moda çıkartalım. Bir de İslâm modasını görsünler.
Lâ be'se bi-ta'lîki't-ta'vîzi mine'l-Kur'âni kable nüzûli'l-belâi ve ba'de nüzûli'l-belâ'.
Hz. Âişe validemizden Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki:
"Yazılı bir maddeyi insanın vücuduna belanın başa gelmesinden evvel veya sonra takmasında bir beis yoktur."
Malum, Kur'ân-ı Kerîm'den bazı ayetler yazılır. Onlar güzelce katlanır. "Islanmasın, bozulmasın." Diye de bezle kaplanır, dikerler. Asılır. İç çamaşırına çengelli iğneyle tutturulur.
Böyle şeylerin asılmasında; "Başa bela gelmesin diye, koruma mahiyetinde, geldikten sonra da o geçsin diye, o bela defolsun gitsin diye Kur'an ayetlerinden bir şey yazmakta bir beis yoktur." buyurmuş Peygamber Efendimiz.
Neden?
Kur'ân-ı Kerîm'e sevgi ve saygı ifade ediyor. Allah'ın kelâmının hassaları, özellikleri olduğundan dolayı onun asılmasında gerçekten bir fayda var, onun için asılabilir.
Nasıl fayda var? Olur mu? Buraya bir ayet asacaksın; şuradaki hastalığın, buradaki belan, derdin geçecek?
Hastalığı, belayı veren Allah olduğu için Allah-u Teâlâ hazretleri onu oradan geçirtiyor.
Peygamber Efendimiz' in zamanında bunun böyle olduğunu gösteren delillerden bir tanesi, yani ilgisiz gibi görünen şeylerin tesiri olduğuna bir hadîs-i şerîften delil:
Sahabe-i kiramdan, Allah hepsinden razı olsun, radıyallahu anhüm ecmaîn, bir grup sefere gittiler. Çölde gittiler, acıktılar, susadılar, yoruldular. Bir yere geldiler, orada bir vaha gördüler. Birkaç tane bedevî evi gördüler. Demek ki bir kabile orada duruyor. Yanına yanaştılar, su istediler, yiyecek istediler. Yolcular ya, bakkal yok, kasap yok, ne yapsınlar; şimdiki gibi şartlar gelişmiş değil. Onlar vermediler.
Bu mübarekler de köyün dışında kum tepelerine kıvrıldılar; aç, susuz, bîtap uzandılar. Geceleyin içeriden bir kıyamet, bir gürültü, bir bağırtı, bir çığlık... Bedevî köyünün içinden bir kıyamet... Bunlar kalktı;
"Ne oldu?" diye sordular. Dedi ki:
"Zehirli yılan kabilemizin reisini ısırdı, şişmeye başladı, ölecek. İçinizde bunu tedavi edecek kimse var mı?"
Oradan bir cariye geldi, bunlara soruyor:
"İçinizde bunu tedavi edecek bir kimse var mı?"
Sahabeden bir zât dedi ki:
"Ben tedavi etmesini biliyorum."
Kabile reisinin yanına gitti, biraz sonra kabile reisinin rahatsızlığı geçti. Yılan zehirli yılan, ısırmış, şişmeye başlamış, adam ölecek. Fakat rahatsızlığı geçti. Tabii o kabile ahalisi çok sevindiler. Onlara bilmem ne kadar koyun verdiler, süt de içirdiler, su da verdiler, izzet de ettiler, ikram da verdiler.
Ama o şahıs dedi ki:
"Bunlara hiç dokunmayın. Resûlullah'a sormadan bunlara dokundurmam."
Koyunları, [hediyeleri] aldılar, seyahatten dönüşte Peygamber Efendimiz' in yanına vardılar. Dediler ki;
"Yâ Resûlallah, böyle böyle hâdise oldu, ben hastanın yanına gittim, hastaya Fatiha okudum, zehrin tesiri geçti."
Fatiha okuyorsun... Senin de bildiğin, benim de bildiğim, küçük çocukların da bildiği Fatiha sûresini okumuş, zehrin tesiri geçmiş.
Fatiha’nın ve Kur'ân-ı Kerîm'in böyle şifa hassası vardır. Belaları defetme hassası vardır. Gelecek belaları önleme hassası vardır. Onun için, "Onları yazmakta beis yoktur." diye Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyurmuş.
Tabii her şeyin ölçüsü, hududu var. Kimisi bu işi meslek ediniyor, para almak için yapıyor, ondan sonra gayrimeşru şekiller oluyor. "Aç bakalım göğsünü, oraya şunu yazacağım, bunu yazacağım..." Bu artık yasak yani günah tarafına giriyor. Normal olan tarafı, o yazılan ayetin oraya asılmasında şer'an mahzur olmadığını Efendimiz burada bildirmiş oluyor.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.