15.11.1987 - Hayır İşlemek, Müslümanlar Arasında İhtilaf, Temiz Suyun Hükmü
16.12.2021
26 dk 31 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Humrânu! Men a’tâ nâran fe-keennemâ tesaddaka bi-cemî’i mâ endaccat tilke’n-nâr. Ve men a’tâ milhan ve keennemâ tesaddaka bi-cemî’i mâ tayyabe zâlike’l-milh. Ve men sekâ müslimen şerbeten min mâin haysü yûcedü’l-mâu fe-keennemâ a’teka rakabeten. Ve men sekâ müslimen şerbeten min mâin haysü lâ yûcedü’l-mâu fe-keennemâ ahyâhâ.
Sadaka Resâlullah fîmâ kal ev kemâ kal.
İbn Mâce isimli hadis aliminin -rahmetullahi aleyh- Hz. Âişe validemizden -radıyallahu teâlâ anhâ- nakil ve rivayet ettiğine şöyle buyurmuş: Yâ Humrân! Bu zât Osman b. Affan radıyallahu anh’ın mevlâsı olabilir diye şerhte izahat veriyor. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz zamanında satın almış, sonra da sağlam bir hadis alimi, râvîsi, güvenilir sika bir kimse olmuş.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ona diyor ki: “Ey Humran!” Başka bir rivayette de Hamrâ diye geçiyor. Hamrâ olursa Hz., Âişe validemizin sıfatıdır. Hümeyra Peygamber Efendimiz’in o zevce-i muhteremesi Hz. Âişe’nin sıfatı olur. Râvîsi de o olduğuna göre onun olması da mümkündür. Efendimiz buyurmuş ki;
“Kim bir ateş verirse sanki bu ateşin pişirdiği her şeyi tasadduk etmiş gibi sevap kazanır. Kim bir tuz verirse sanki bu tuzun lezzetlendirdiği her şeyi tasadduk etmiş gibi sevap kazanır. Kim su bulunan bir yerde, su bulunan bir zamanda, bir müslüman kula bir içimlik su ikram ederse sanki bir köle âzat etmiş gibi sevap kazanır. Kim suyun bulunmadığı zamanda, kıt olduğu, kıymetli olduğu bir yerde bir müslümana bir içimlik su ikram ederse sanki onu ihya etmiş gibi olur. Ölmüşken diriltmiş gibi, can vermiş gibi sevap kazanır.” Diyor Peygamber Efendimiz.
Muhterem kardeşlerim!
Bu hadîs-i şerîften anlaşılan o ki; küçük veya büyük hayırlar insana çok sevap kazandırır. Bir ateş vermek belki çok mühim değil. Eskiden bu iş biraz daha zordu. Şimdi kibrit var, kibriti çakıyoruz yanıyor. Çakmak var, tüp gazı açıyoruz ateş yanıyor. Eskiden gaz ocakları vardı. Pompalayacaksın, iğneleyeceksin, atar, söner, biraz daha zordu. Şimdi bu tüpler biraz daha kolay. Ondan önce kav ve çakmak vardı. Çakmağı demire, taşı demire vurduğun zaman bir kıvılcım çıkar, kavı tutarsın; kav gevşek, sünger gibi bir malzeme o kıvılcım onun üstüne düştü mü üf üf üflediğin zaman o ateş olur; oradan ateşi tutuştururdun. Ama o devir için Suudi Arabistan’da bunların hepsini bulmak oldukça zor. Tabii birisinin ateş vermesi epey sevindirici bir şey. Eskiden birbirlerinden ateş almaya giderlermiş. “Birazcık bana ateş verir misin?” diye komşuya ateş almaya giderlermiş. Şimdi bizim farkına varmadan ne kadar konfora erdiğimiz anlaşılıyor. Eskiden bu işler çok zormuş. Çeşme başında senin sıran, benim sıram diye kavga ederlermiş.
Bir gün; “Benim testim seninkinin sırasından daha önceydi, sen daha sonra gelmiştin.” “Hayır! Ben önce gelmiştim.” kavga etmişler. Kadıncağız üzgün, yapılan hakareti hazmedememiş, eve gelmiş Efendisi diyor ki; “Üzülme! İnşaallah Allah sana daha iyisini verir. İster miydin evinde bir iğne kadarcık su aksaydı?” “Aman dünyalar benim olurdu.” demiş.
Şimdi bizim evlerimizde şaldır şaldır sular akıyor. Çakmağı çaktığımız zaman ateş hemen üç dakikada beş dakikada çayı kaynatıyor, yemeği ısıtıyor. Düğmeye çevirdiğimiz zaman her taraf aydınlanıyor. Eskiden çıra vardı, ondan sonra kandil. Kandilin lambası, fitili temizlenecek, kesilecek, tanzim edilecek, kısılacak. Fener vardı, yağ kandilleri vardı. Yani çok nimetlere mazhar olmuşuz, eski insanlara göre çok konfora sahibiz. Eskiden bunları bulmak zor, olmadığı zaman nasıl sağlayacaksınız? Onu düşünürseniz kıymetini anlarsınız. Demek ki bir kimse bir kimseye bir ateş verse o ateşin pişirdiği yemekleri tasadduk etmiş gibi sevap kazanıyor. Olur mu? Olur. Çünkü hadîs-i şerîfi İbn Mâce rivayet etmiş; sıhhatli kaynaklardan birisidir. Başka hadîs-i şerîflerde de Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; “Velev yarım hurmayla, bir hurmayla bile olsa kendinizi, cehennem ateşinden koruyun, tasadduk edin.” diye emrediyor. Demek ki hurma da verse, bir içim su da ikram etse, birazcık ateş de verse hepsinin sevabı var ve bunlar bazen büyük miktarlarda sevaplar olabilir. O ateşte pişen bütün yemekleri tasadduk etmiş gibi sevap kazanıyor. O suyla, o tuzla lezzetlendirilmiş bütün yemekleri tasadduk etmiş gibi sevap kazanıyor tuz. “Birazcık tuz verir misin?” diye isteyebiliyoruz. Yemeğin tuzu olmadı mı tadı da olmaz. Ekmeğin içinde de bir sürü tuz var. Tuzu olmayan bir ekmek alıyorsunuz, bakıyorsunuz arada ne kadar fark varmış. Su bulunan yerde birazcık su ikram etse sanki bir köle âzat etmiş gibi sevap kazanıyor. Su bulunmayan, kıt olan yerde bir su ikram ederse çok daha büyük sevaplar kazanıyor. Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri; bizim küçük küçük hayırlarımızı rahmetine vesile eyliyor, bahane ediyor; o bahaneyle bize rahmetini ihsan ediyor.
“Allahu Teâlâ hazretleri rahmetine baha istemiyor, rahmetine bahane istiyor.” diye bir şairin Farsça güzel bir sözü var.
Rahmeteşrâ bahâ nemî dehend, bel ki orâ bahâne mî cûyend.
Rabbimiz; “Bir bahane olsa da kuluma ikram etsem.” diye bahane arıyor. Biz birazcık su ikram edince; “Ben de seni şu sevaba mazhar ettim.” diye büyük sevaplar veriyor. İyilik yapalım, sevap işleyelim, hayır yapalım, gönül kazanmaya çalışalım, ikram edelim, cömert olalım, eli açık olalım. Şu fânî dünyaya işte geldik işte gidiyoruz. Bir göz yumup açıncaya kadar zaman geçiveriyor.
Ya Hâlidu! İnnehâ se-tekûnu ba’dî ahdâsun ve fitenun ve furkatun ve’htilâfun. Fe-iza kâne zâlike fe-ini’steta’te en tekûne abda’l-lâhi’l-maktûl la’l-kâtil fef’al.
Bu hadîs-i şerîf de Hâlid isimli bir sahabiye hitaben îrâd buyurulmuş. Bu Hâlid, Hâlid b. Zeyd b. Küleyb olabilir, yani Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri. Şu bizim Haliç’te kabri bulunan, başımızın tâcı, beldemizin medâr-ı iftihârı olan mübarek sahabi. Başka bir Hâlid de olabilir. Şerhte; “Hâlid b.Velid olabilir.” diye iki üç ihtimalden bahsediyor. O Hâlid’e Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuş ki:
“Ey Hâlid! Yakın bir zamanda, benden sonra, hoşa gitmeyen bazı olaylar, fitneler, tefrikalar ve ihtilaflar zuhur edecek, ortaya çıkacak.Benim arkamdan şöyle şöyle şeyler olacak.” Fe-iza kâne zâlike. “Bu zaman gelirse ve bu hadiseler olursa.” En tekûne abda’l-lâhi’l-maktûl la’l-kâtil. “Gücün yeterse öldüren kul değil, öldürülen kul olmaya çalış.”
Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e nice ilimler, bilgiler, mârifetler bahşeyledi. Kendisi bir ümmî kavmin içinden, ümmî bir peygamber olarak zuhur etti ama ulûm-i evvelîn ve’l-âhirîn, eskilerin ve yenilerin ilimlerini Allahu Teâlâ hazretleri kendisine bahşeyledi. Eski ümmetlerden nice nice kıssalar nakletti ki dünyayı tarasanız, kütüphaneleri karıştırsanız o bilgileri bulamazsınız. Geleceğe ait nice nice bilgiler verdi ki her birisi pırlantalar gibi kıymetli bilgiler, bizim için çok değerli mâlumat ve ikazlar. Allahu Teâlâ hazretleri O’nun gözüne her şeyi göstermiş, hayattayken miraç nasip eylemiş; cennetleri, cehennemleri göstermiş. Öyle bir mübarek Peygamber’in ümmetiyiz. Allah şefaatinden mahrum etmesin, yanından ayırmasın.
Diyor ki; “Ey Hâlid! Bir takım ihtilaflar, karışıklıklar olacak.” Maalesef Peygamber Efendimiz’den sonra Ümmet-i Muhammed’in içinde birçok karışıklıklar oldu. Zamanında Efendimiz’in ne kadar zahmetler çektiğini Sîret-i Nebeviyye’den biliyoruz. Nice harpler oldu. Nice üzüntüler çekti Efendimiz, nice zahmetlere uğradı. Mübarek dişi şehit oldu, Taif’te kendisine ne kadar zulmettiler, ne kadar kötü muamele ettiler, ne sıkıntılardan geçti. Peygamber Efendimiz’den sonra da fitneler eksik olmadı. Bir kabile; sahabe-i kirâmın hafızlarını, alimlerini çağırıp pusuya düşürüp 70 tanesini şehit etti. Öbür kabile isyan etti, beriki kabile “Zekât vermem.” dedi. Çeşit çeşit hadiseler oldu. İçteki düşmanlar dıştaki düşmanlar, Hz. Osman Efendimiz’i şehit ettiler. Hz. Ömer Efendimiz’in, Hz. Ali Efendimiz’in hayatları mâlum, şehadetle son buldu. Bu dünya böyle. Bu çalkantı; insanların hırsları, fitneleri, dalaletleri, mücadeleleri, kavgaları bitmiyor.
Peki müslümanlar arasında böyle bir ihtilaf çıkarsa ne olacak?
Bir kere her müslümanın vazifesi müslümanlar arasındaki muhabbeti kuvvetlendirmektir. Hepimizin vazifesi; müslümanlar arasında fitne çıkarmamak, ihtilaf çıkarmamak, muhabbeti kuvvetlendirmek, dostluğu kuvvetli ve candan yapmaktır. İlk vazifemiz bu. Bir istemediğimiz olay başımıza gelirse, öteki müslüman kardeşimiz de bize çatıyor, bizi düşman biliyor. Yanlış kanaate saplanmış; hırs ve kin ile ağzını açmış gözünü yummuş, bağırıyor çağırıyor. Sabredeceğiz, yumuşak davranacağız, affedeceğiz. Bizden alakayı kesene biz ziyaretimizi yapacağız. Vermeyip bizi mahrum edene, esirgeyene biz vereceğiz. Bize zulmedeni affedeceğiz, kötülüğe iyilikle muamele edeceğiz; ikinci vazifemiz bu. Birincisi; kendimiz sebep olmamak, fitneyi çıkarmamak. İkincisi; çıkmış olan bir fitnede rol almamak, pay sahibi olmamak ve ihtilafları söndürmek. Haklı olduğumuz halde münakaşadan kaçacağız. “Tamam kardeşim, peki tamam.” diyeceğiz, münakaşadan kaçacağız. Haklı iken münakaşadan çekinen, kavgayı terk eden kimseye Peygamber Efendimiz cennetin avlusunda köşk vaat ediyor. “İhtilaf çıkmasın, gürültü patırtı olmasın.” diye fedakârlık yapıyor.
İş daha da ilerleyip kavga gürültüye varırsa ne olacak?
O zaman biz; yumruk vuran olmayacağız, yumruk yiyen olacağız. Öldüren olmayacağız, öldürülen olacağız. Bak Peygamber Efendimiz; “Allah’ın öldürülen kulu olmaya gücün yeterse öyle yap; öldüren kul olma.”
Demek ki müslüman müslümana el kaldırmaz, müslüman müslümana silah çekmez. Peygamber Efendimiz buyurdu ki sallallahu aleyhi ve sellem;
“Karşılıklı çarpışırlarsa öldüren de cehenneme girer, ölen de cehenneme girer.” buyuruyor. Diyorlar ki;
“Yâ Resûlallah! Öldürenin cehenneme girmesini herkes anlayabiliyor da öldürülenin cehenneme girmesi neden?”
“O da kılıç çekmedi mi? O da kardeşini öldürmeye heveslenmedi mi? Heveslendi. Fırsatı o bulsaydı, silahı o ona çalıp da onu öldürmeyecek miydi? Öldürecekti. Fırsat ötekisine geçmiş o bunu öldürmüş; ikisi de cehennemde.” buyuruyor.
Müslüman müslümanı öldürmeye kalkışmayacak. Elini kaldırmayacak; “tamam” diyecek, “peki peki” diyecek.
Ölçüler böyle iken müslümanların arasındaki bu ihtilaflar nasıl olur?
Dini bilmemekten, İslâm’ı yaşamamaktan olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i tanımamaktan, Allah’tan korkmamaktan olur; nefse, şeytana uymaktan olur. Müslüman müslümanla ihtilaf etmemeli, boynunu bükmeli, sabretmeli. Bak öldürmeye bile gelse “öldüren kul olmaktansa ,öldürülen kul olmak daha iyi” diyor Peygamber Efendimiz. Halbuki insanın canını, malını koruması aziz hakkıdır. Yani ne demek ;“Hiç ihtilafa bulaşma, hiç taraf olma. Zalim sen olma da varsın kim olursa olsun, kendini geri çek.” demek istiyor. Oturan, ayakta durandan daha hayırlıdır. Ayakta sakin duran, koşturandan daha hayırlıdır. Aktif rol alan daha tehlikededir, günahtadır, pasif duran daha sevaplıdır. İhtilaf oldu mu ortalıktan kaybolacaksın. Sen Müslümanların ihtilafında taraf olmayacaksın; kavga gürültü, fitne fesat çıkarmayacaksın, dostlukları bozdurmayacaksın, Allah’ın sevdiği gibi hareket edeceksin, Allah’ın sevmediği düşmanlıktan, çekişmeden, çatışmadan, savaştan uzak duracaksın. Keşke müslümanların hepsi bu şuura sahip olsalar da hiç harp olmasa, hiç sıkıntı olmasa, memleketlerimiz gül gülistan olsa. Keşke öyle olsa ama ,görüyorsunuz İslâm ne diyor, müslümanlar ne yapıyor? Sübhanallah! Allah cümlesini ıslah eylesin.
Yâ Zübeyru! İnne bâbe’r-rızkı meftûhun min ledunni’l-arşi ilâ karâri batni’l-ardı yerzuku’l-lâhu külle abdin alâ kadri himmetihî ve nehmetihî.
Zübeyr isimli sahabiye hitaben söylenmiş. Zübeyr b. el-Avvam radıyallahu anhümâ. Aşere-i mübeşşereden olan mübarek sahabîdir, oğlu da öyle mübarek insanlar; Allah şefaatlerine nail eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ona diyor ki;
“Yâ Zübeyr! Rızık kapısı açıktır, açılmıştır; ta arşı alâdan yerin orta yerinin derinliklerine kadar açılmıştır. Allahu Teâlâ hazretleri bu açılmış olan rızık kapısından her kulu rızıklandırır. Neye göre rızıklandırır? Sarf ettiği himmete göre; hacetine, ihtiyacına, sarf ettiği gayretine göre Allahu Teâlâ hazretleri o geniş rızık kapısından kullarına rızık ihsan eder.”
Muhterem kardeşlerim!
Allahu Teâlâ hazretleri bizi yarattı; Hâlıkımız O. Kâinatı da yarattı. Şu dünyada gördüğümüz şeyleri de bize musahhar eyledi. Bizim emrimize tahsis eyledi, bizim hizmetimize verdi. Şeyh Sâdî’nin Gülistan’da çok güzel bir şiiri vardır; fevkalâde güzel. Diyor ki;
“Yağmur, rüzgâr, bulut, ay, güneş, gökler, hepsi sen bir lokma ekmek eline geçiresin de onu yiyesin diye harıl harıl çalışıyorlar.”
Rüzgâr esiyor, bulutları getiriyor. Bulutlar tarlalara yağmurları döküyor, güneş çıkıyor, toprak besliyor. Aylar mevsimler geçiyor, taneler meydana geliyor, buğday oluyor. Hepsi Allahu Teâlâ hazretlerinin takdiri, sanatı. Fe-tebâreka’l-lâhu ahsenü’l-hâlikîn. Ne sanat, ne kudret ki! Neler neler yaratmış, ne çeşitler ile yaratmış. Hepsini bize musahhar kılmış, bizim emrimize vermiş, bize tahsis eylemiş. Hayvanları, çeşitli mahlûkları, binek olarak bizler için yaratmış. Kesebiliriz, binebiliriz. Kesmemizde bir vebal yoktur çünkü Allah müsaade etmiş, bizim emrimize tahsis etmiş. Bizim rızkımız için, meyveleri yiyebiliriz, şükredelim diye. Bütün bunların hepsi tıkır tıkır saat gibi çalışır. Güneş çalışır, rüzgâr çalışır, yağmur çalışır, bitki çalışır, toprak çalışır. Hepsi çalışır, hepsi bize rızık temin eder, imkân bahşeder, nimet bahşeder. Onların hepsi tıkır tıkır çalışıyor, bizim hizmetimizde. Şeyh Sâdî diyor ki; “Hepsi böyle tıkır tıkır çalışırlar, vazifelerini bilirler, emirleri tutarlar, katiyen intizamsızlık yapmazlar, âsî gelmezler. Bütün bunlar senin için çalışmasına rağmen, ey insanoğlu, sen niye söz dinlemiyorsun? Sen ne biçim insansın ki Allah sana bunca ikramda bulunmuş iken söz dinlemiyorsun?” Ne güzel bir mânayı dile getirmiş; Allah rahmet eylesin, ne güzel söylemiş.
Her şey bizim emrimize musahhar; kuzular bizim, koyunlar bizim, balıklar bizim, kuşlar bizim, otlar bizim, meyveler bizim, sebzeler bizim, tatlılar bizim, tuzlular bizim, güneş bizim, bulut bizim, rüzgâr bizim, su bizim. Dağın tepesinde su ihsan etmiş. Pınarlardan taşları çatlatıp şakır şakır, şarıl şarıl sular çıkarmış. Her şey bizim emrimizde dönüyor, çalışıyor ama biz söz dinlemiyoruz. Çok büyük bir gaflet, çok büyük bir dalalet, çok büyük bir küstahlık, çok büyük bir saygısızlık, çok büyük bir şükürsüzlük, çok yanlış bir yol. Allah celle celâlüh cümlemizi, kendisinin Rabliğini bilen, mün’imliğini; nimetleri ikram edici, in’am edici olduğunu bilip de kendisine şükür duygusuyla dolu olarak hâlisâne kulluk eden kimselerden eylesin.
Allahu Teâlâ hazretleri bunları bize nasip etmiş, kendisi veriyor. Âyet-i kerîmede buyuruyor ki;
Bismillahirrahmanirrahim
Mâ ürîdü minhüm min rızkın ve mâ ürîdü en yüt’imûn. İnna’l-lâhe hüve’r-razzâku zü’l-kuvveti’l-metîn.
Allahu Teâlâ hazretleri kendisi Rezzâk-ı âlemdir. Rızıkları dağıtır; güç kuvvet sahibidir, kudret-i külliye sahibidir. Allahu Teâlâ hazretleri kullarından rızık istemiyor, maaş istemiyor, kendisine ziyafet çekilmesini istemiyor; kendisi rızıklandırıyor. Kullarından; kulluk istiyor, ibadet istiyor, kendisine inkıyat istiyor, itaat edilmesini istiyor; rızkı kendisi veriyor. Maaşımız O’ndan, hayatımız O’ndan, rızıklarımız O’ndan, gıdalarımız O’ndan; bizden itaat istiyor. Biz ne yapıyoruz? Maaşımız garantili, rızkımız hazır olduğu halde, Allah bizden ibadet istediği halde ibadeti terk ediyoruz, rızkın peşinde koşuyoruz. Sübhânallah! İkinci bir tezat, ikinci bir şaşırılacak şey ki Allah’ın garanti ettiği şeyin peşinde koşuyoruz. Bir adamın, zaten kendisinin olan bir şeyi elde etmek için böyle günler, aylar, yıllar boyu koşturmasına ne lüzum var? Zaten senin, ne yapacaksın? “Maaş alacağım.” Zaten maaşın hazır, gelmiş. Daha ne istiyorsun? Şaşkın adam! Allah’a ibadet etsene.
Bir insan eğer Allah’a ibadeti terk ediyorsa; “Rızkın peşinde koşacağım.” diye orada kusur yapıyorsa, gözü kördür. Bakıyordur ama öylelerine bakar kör derler. Bakar kör. Öteki âmâ, Allah’ın cennetiyle müjdelenmiş bir kimse. Allah gözünü almış ama sabrederse cennete girecek. Bu berikinin gözü var, görmüyor; bunun gözü daha kör. Allah’ın istediği ibadeti yapmıyor. Verdiği rızkı, “Yeniden alacağım.” diye fethedilmiş yeri yeniden fethediyor, kazanılmışı yeniden kazanmak için uğraşıyor, vakit harcıyor Allah akıl fikir versin.
Peki insan Allah yolunda gider, çalışırsa ne olur? Rızkı insanı takip eder, rızkı insana ulaşır. İnsan ölümden kaçar gibi rızkından kaçsa bile rızkı kendisini arar, bulur. Ölüm nasıl gelip kendisini arar bulursa, nerede olsa; Hint’te, Yemen’de, Fizan’da olsa Azrail aleyhisselam gelir kendisini bulursa, rızkı da kendisini bulur. 40 tane demir kapının arkasına saklansa Allah rızkını oraya gönderir. Meryem validemiz saklı, müstesna bir odada ibadet ediyordu ama önünde ne çeşit rızıklar oluyordu.
İnsan Allah’a hakkıyla kulluk etse, tevekkül etse nice rızıklara mazhar olur. Bizim çeşit çeşit şaşkınlıklarımız vardır, yanlış kararlarımız vardır. Yanlış istikametlere yönelmişiz. Onun için Allah, dünya hırsını içimizden alsın, âhirete rağbeti içimize doldursun, kendisine kulluğu ibadeti esas gaye edinmeyi nasip eylesin. Dünyaya meyledip âhireti unutan gafil ve cahillerden eylemesin. Bizleri, çocuklarımızı, zürriyetlerimizi hep salih, uyanık, has, halis mü’minler eylesin. Bizi muttakîlere imam eylesin.
Yâ Selmânü! Küllü taâmin ve şerâbin vaka’at fîhi dâbbetün leyse lehâ demun fe-hüve’l-halâlü eklühû ve şürbühû ve vudûuhû.
Efendimiz bunu da Selman hazretlerine hitaben buyurmuş.
“Ey Selman! Yenen bir yemeğin, içilen bir meşrubatın içine, kanı olmayan bir böcek, bir hayvan düşerse onu bozmaz, necis hale getirmez; o yemek yenilebilir, o su içilebilir ve o suyla abdest alınabilir. Onun bir mânisi yoktur.” diye bildirmiş.
Burada geçen Selman radıyallahu anh meşhur Selmân-ı Fârisî hazretleridir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu zât-ı muhterem için; Selmânü minnâ ehle’l-beyti. “Selman bizdendir, ehl-i beytimizdendir.” Buyurmuştur.
Selman radıyallahu anh’ın macerası bizim için, başlı başına bir ibrettir. Hayatını uzun uzun anlatıp ondan ibret almak lazım. Hayatı birçok safhalardan geçerek Peygamber Efendimiz’in sahabeliğiyle nurlanmıştır. Kendisi bir ateşperest kavmin içinden bir köy ağasının, bir reisin, bir başkanın, kavminin ulusu olan bir şahsın çocuğu olarak dünyaya gelmiş. O kavim ateşe tapıyorlar, ateşperest yani Mecûsî ama ,O ;bir rahibin yanından geçerken hak dini öğrenmiş ve kendisi hak dine tâbi olmuş, yerini yurdunu terk etmiş. Hatta bizim bu Anadolu’ya gelmiştir, Anadolu’da muhtelif yerleri gezmiştir, Bursa civarında kalmıştır, Suriye’ye gitmiştir; iyi insan, takvâ ehli insan, has hakiki alim insan aramıştır. Allah’tan korkan, âhiretini satıp dünyalık toplamaya çalışmayan, halis dindar arayıp mâneviyatını takviye etmek istemiştir. Muhtelif insanların yanında çalışmış, onlar vefat edince onun tavsiye ettiği öteki kimsenin yanına gitmiştir. En sonuncu şahıs; “Sen Suriye taraflarına, mümkünse Hicaz taraflarına git. Oradan yeni peygamber çıkacak, senin istediğin insan odur.” diye kendisine tavsiye edince, çeşitli maceralardan sonra köle olarak satılıp Medine-i Münevvere’ye gelmiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine-i Münevvere’ye gelince onu ziyaret etmiş, bir iki emaresinden hak Peygamber olduğunu anlayınca müslüman olmuştur. Uzun yıllar muammer olmuştur. Ömrünün sonlarında çeşitli İslâm beldelerinde valilikler yapmıştır. Tarikatimizin silsilesinde bir mübarek altın halkadır. Allah şefaatine nail eylesin.