Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ birre efdale min birri ehli'l-kubûri ve lâ yasılu ehlü'l-kubûri illâ mü'minun.
Câbir radıyallahu anh'ten Deylemî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"İyiliğin, kabir ehline yapılan iyilikten daha faziletli olanı yoktur."
En faziletlisi mezardakilere, kabir ehline yapılan iyiliktir.
Yapmayabilir; "Canım ölmüş gitmiş artık, ben işime bakayım." diye... Ama iyi, şahsiyetli, vefalı, karakterli insan o ölmüş olana da vazifesini yapar. Evet, öldü gitti ama seninle ahbaplığı vardı, yakınlığı vardı, sevgisi vardı, akrabalığı vardı, dostluğu vardı; o ölümle kesilmez ki... Öldü, dünya hayatından çekildi, ruhu bâki, ahiret âleminde... Sen onu ziyaret edersin, belki senin ziyaretine muhtaçtır. Belki senin Fatiha’na muhtaçtır, boyun büküp de senin bir Fatiha okumanı bekliyordur. Onun için, onu ziyaret edersin, o ziyaretinden onlar memnun olur. Onlara yaptığın selamdan ve duadan onlar istifade eder. Onlar namına Allah-u Teâlâ hazretlerinden istediğin şeyden onlar menfaat bulur. O bakımdan, bu vefalılığı göstermesi lazım.
"Canım ben mezarlığa gitmekten biraz soğuk hisler duyuyorum, bırak oraya gitmeyeyim." diye, insan boğaza gitmeyi ister Çamlıca'ya gitmeyi ister, gezme yerine gitmeyi ister de kabre gelince gitmek istemez.
Bilhassa cuma günleri kabir ziyareti çok sevaplıdır. Fırsat buldu mu kabirleri ziyaret etmeli; çünkü "İyiliğin en faziletlisi kabir ehline olan vefalılık ve iyiliktir." diye Peygamber Efendimiz bildiriyor. Ve arkasından da ekliyor: "Kabir ehline ziyareti ancak hakiki müminler yapar." Öyle gevşek insanların işi değil; vefalı, hakiki, has mü'minlerin işi.
Onun için, bir gün gelip bizim de öleceğimizi, bizim de kabirde boynumuzun büküleceğini, bizim de arkamızdakilerden dua bekleyeceğimizi; "Ya bizim şu oğlan nerelerde kaldı, aylardır mezarıma uğramaz... Şu bizim kız nerelerde kaldı, hiç ruhuma Kur'ân-ı Kerîm okumaz. Şu bizim akraba, bizim hanım, bizim bey nerede kaldı?.." diye onlar kim bilir neler söylüyorlardır... Biz de söyleyecek duruma düşebiliriz. Bu dünya etme bulma dünyasıdır. Sen kendinden öncekilere bu vefayı göstermezsen sana da o vefayı evlatların göstermez. Sen göstereceksin, hem onları da öyle yetiştireceksin ki senden ve senin vefatından sonra da onların faydası sana gelsin. O halde, dirilere karşı hürmetimizi yaptığımız gibi ölmüş olanlara karşı da hürmetimizi, ziyaretimizi yapacağız.
Ama İslâm'ın adabı unutulduğundan bu devirde bu az yapılıyor. Halbuki eskiden bayramlarda bile ilk iş, hemen elbiseleri giydi mi evdeki ilk bayramlaşmadan sonra, hemen çoluk çocuk ellerini tutarlar, kabre giderler, büyüklerini ziyaret ederlerdi. Bayramlarda bile ilk iş oydu. Cuma günleri, fırsat günleri, tatil günleri bu ziyaretleri yapın. O kabir ehlini sevindirin.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Bazı insanlar kabre günahlarla girer. Hataları, günahları, kusurları çoktur, öyle defnedilir. Ama ba's olunurken hiç üzerinde günah kalmamış olarak ba's olunur."
Neden?
Gelen dua etti, giden dua etti, ruhuna hayırlar yaptılar, sadakalar dağıttılar, sadaka-i cariyeler tesis ettiler, çeşmeler yaptırdılar, onların sevapları ona gide gide, onların günahlarını telafi ede ede; kabre suçlu, günahlı, boyundan büyük dertlere uğramış olarak girdi ama kabirden kalkarken hiçbir şey kalmadı oluyor.
Onun için, kabir ehlini unutmayalım. Ölümü unutmayalım. Ölümün pençesine yakalanmış dostları unutmayalım. Vefalılığın en güzeli budur. Çünkü bunda başka hiç menfaat yok, yani sırf mü'minin yapacağı bir şeydir.
Lâ te'tü'l-buyûte min ebvâbihâ velâkin îtûhâ min cevânibihâ fe'ste'zinû fe-in üzine leküm fe'dhulû ve illâ ferciû.
-Ezine leküm demiş. Üzine olsa daha çok yakışır. Arapçadan takip eden kardeşlerimiz öyle harekeleseler daha uygun olur.-
Bu hadis-i şerif bir evi ziyaretin, bir evin kapısının çalınmasının, yoklanmasının usulünü öğreten bir hadis-i şerif. Efendimiz buyuruyor ki:
"Evlere kapılarından gitmeyin."
"Kapıya doğru dik gitmeyin."
Velâkin îtûhâ min cevânibihâ. "Yandan yandan gidin. Yan taraftan gidin." Fe'ste'zinû. "İzin isteyin."
"Orada kimse yok mu? İçeri girebilir miyim? Ben filancayım, evde kimse var mı?" diye seslenerek izin isteyin.
"Allah Allah, buna ne lüzum var?" diye hatırınıza gelebilir, belki bu hadîs-i şerîfi anlamayabilirsiniz. Anlatıvereyim:
O devirde pencere yok, cam yok. Arabistan'da camı nereden bulsunlar; bir hurmayla karın doyurmaktan âciz, yoksulluk diyarı orası... Cam yok, kapı yok, doğrama yok, ağaç az... Evler nasıl oluyor?
Hurma dallarından üstü örtülüyor, çamurla sıvanıyor... Kapı yerine bir örtü asılıyor. Belki hurma dallarından örülmüş bir hasır asılıyor. Kilit yok, demiri nereden bulacak, anahtarı nereden bulacak?..
Kilitli olan evler vardır da umumiyetle ahalinin normal durumunda [böyle.] Belki kapısına asacak bir şeyi bile yok. Bir kapı yeri var, içeriye baksan görünür. Bir cam yeri var, perde yok, baksan görünür. Yani [durumu] anlayın. Diyelim ki dağdaki çobanların sığınak yeri gibi... Orada pencere var mıdır? Kapı var mıdır? Perde var mıdır?
Yoktur. İstersen içeriye girebilirsin. Ama Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Dosdoğru gitmeyin!"
Kapıya doğru yürüyüp gittiğin zaman kapıda da bir şey yoksa içerisini görürsün. Kadın varsa kadını görürsün, yatıyorsa görürsün. Bir iş yapıyorsa, çömelmişse, oturmuşsa görünür.
"Oradan girmeyin, yandan girin." diyor. Yani doğrudan doğruya gözünün bir yere çarpmayacağı bir şekilde gir. Yandan yanaş. Seslen, izin verirlerse gir, izin vermezlerse dön.
Bizim bu zamanda izin istemeyi herkes kabul eder de hele izin istendiği halde verilmediği zaman, dönüldüğü zaman seyreyle sen gümbürtüyü... "Durum müsait değil, kusura bakma, alamayacağım seni." dedi mi tamam, ahbaplık bitti. O yok; çünkü gerçekten durumu müsait olmayabilir. İslâm'da ona darılmaca yok. "Kusura bakmayın, durum pek müsait değil, bir başka zaman bekleyelim." dediği zaman "peki" deyip hemen dönecek.
Ve in kîle leküm'ürciû fe'rci'û. "Eğer size 'geriye dön' denilirse dönün." diye Kur'ân-ı Kerîm'de de bir başka vesileyle bu edep, bu terbiye geçiyor.
Biz bugün ne yapacağız?
Bugün bizim kapılar; bir tahta kapı vardır, bir de üstüne eskiden hırsızlar çok oluyor diye demir kapılar yapılmıştır. Apartman daireleri bile mâşaallah çifte kilitler, çifte anahtarlar, içinden dışından zırhlı kapılar... Ne yapsın, millet anarşi devri geçirdi. Kapı üstüne kapı yaptılar. Bizim Ankara'daki camimizde baktık hırsızlar halıları çaldı, bu sefer kapının üstünü demir kaplattık. Baktık onu da deldiler, üstüne bu sefer saçtan ikinci bir kapı yaptık. Ahlâkın bozulması bu devirde tedbirleri arttırtıyor.
Onun için, "Doğru gitsen ne olur, eğri gitsen ne olur; her tarafı kapalı." diyebilirsiniz. Hayır, bugün de bir daireye gittiğiniz zaman, kapının zilini çaldığınız zaman doğrudan kapıya dönük durmayın. Doğrudan kapının karşısında kapıya dönük durmayın. Yan durun. Hatta karşı dairenin kapısına bakıyormuş gibi, başka bir şeye bakıyormuş gibi arkanız dönük olsun. Çünkü birden kadın açıverir, üstünde ev kıyafeti vardır, mahrem yerleri görünebilir... Öyle bir durum olabilir diye doğrudan kapıya bakmayın.
Bazen, -Müslüman kadın kapıyı öyle ihtiyatsız açmaz ama- öyle acayip işler oluyor ki... Mesela az önce kocası ekmek alacağım diye aşağıya inmiş oluyor. Az önce bakkala indi, hemen o sırada da ötekisi çıkıyor, zili çalıyor; "Benim kocam geldi." diye kapıyı açmaya gidiyor. Halbuki üstünde ev kıyafeti var, bin bir pişmanlık oluyor. Evet, kadın başörtülü olsa, kapıyı hiç açmasa, o da kapının arkasına saklı olsa, ilk önce "Kim o?" diye sorsa... Ama bazen sormayacak kadar sanki geleni tanıyormuş sanıyor... Böyle bir durum olabiliyor.
Onun için, kapıyı çaldınız mı onun karşısında heykel gibi dik, oraya bakıp durmayacaksınız. Yan döneceksiniz veya arkanız dönük olacak. Kapı açıldığı zaman; "Mehmet Bey evde mi? Ahmet bey evde mi? Hasan beyi görebilir miyim?" denecek. "Yok." diyebilir veyahut "Durum müsait değil." derse çıkılacak, gidilecek. Usul, edep budur.
Suudi Arabistan'da tabii sıcağı düşünün, o devri; evin içine girmiştir, örtülerini açmıştır, serinlemekle meşguldür, yatmıştır filan... Kapı, pencere yok. Ona böyle öğretmiş. Bize de bu devirde böyle yapmak gerekir.
Diğer hadis-i şerife gelelim:
Lâ te'huzu's-sadakate illâ min hâzihi'l-erbaati: eş-şaîri ve'l-hintati ve'z-zebîbi ve't-temri.
"Sadaka-ı fıtrı şunlardan başkasından almayın: Arpadan, buğdaydan, üzümden ve hurmadan." diye Efendimiz bildirmiş.
Bizim müftülükler de "Arpadan olursa şu miktar, buğdaydan olursa şu kadar gram, para karşılığı hesabını verecek olursam şu kadar lira, kuru üzümden şu kadar, birinci sınıf hurmadan şu kadar, ikinci sınıf hurmadan bu kadar..." diye cetvel veriyorlar. Bu hadîs-i şerîfte işte bu malzemeyi bildiriyor.
Peygamber Efendimiz İbn Ömer radıyallahu anhümâ'nın rivayet ettiğine göre buyurdu ki:
"Bir dinarı iki dinar karşılığında almayın. Bir dirhemi iki dirhem karşılığında almayın. Bir sa' miktarı şeyi iki sa' miktarıyla almayın. Faiz olmasından korkuyorum." buyuruyor.
Bu neden olurdu?
Eskiden dinarlar dirhemler elden geçe geçe aşınıp küçülür ufalanırdı. Bizim şimdi darphanelerimiz var, modern makinelerimiz var, tıkır tıkır tıkır muntazam para basıyor. Müzelerde eski paraları bir görseniz... Bana üstündeki yazıları okutmak için getiriyorlar; Allah Allah, her biri ayrı kesilmiş, üst üste koysan şekilleri birbirine hiç uymuyor, kimisi büyük oluyor, kimisi küçük oluyor, kimisi silik oluyor, kimisi -elden ele dolaşa dolaşa- aşınmış oluyor.
"Ben sana şu [eskiyi] vereyim, sen bana iyiyi ver." tarzında aynı cins şeyi, kötü iki tanesini verip iyi bir tanesini almak şekli tabii faiz oluyor. Cinsleri müttehit olan şeyleri aynı miktarda almak vermek lazım. Miktar farklı olduğu zaman ribe'l-fadl olur. Onun için Peygamber Efendimiz yasaklıyor.
Bunu hurmada filan yaparlarmış. "Al sana şu iki kilo kötü hurmayı, ver bana bir kilo şu iyi hurmayı... Bu daha lezzetli..." diye değiştirme yaparlarmış. Peygamber Efendimiz bunu da yasaklıyor.
Peki nasıl yapacağız?
Hurmayı sat... Bu hurmayı şu kadara sat, öteki hurmadan şu fiyata al, istediğin kadar al. "Malı aynı cins malla değiştirmek faiz olur. Parayla değiştirirsin, parayla alırsın, hallolur." diye Peygamber Efendimiz'in tavsiyesi böyle.
Lâ te'huzû min harezâti enfesi'n-nâsi şey'en. Huzi'ş-şârife ve'l-bekrü ve zevâtü'l-aybi.
Peygamber Efendimiz'in zamanında zekâtları toplayan memurlar giderlerdi. Bu hadis-i şerifteki tavsiye onlara.
"İnsanların en nefsinin sakındığı... -enfüs de okunabilir, min harezâti enfüsi'n-nâsi- gözünün bebeği gibi bakıp kolladığı şeyleri almayın."
Adamın sürüsünden zekât develerini alacak veya mahsulünden hurmasını, şusunu busunu alacak. Tam adamın üzerine titrediği en güzel yere gidip "Ver bakalım bunu!" diye öylesini almayın. Tam canının titrediği şeyden almayın.
Ya nasıl alın?
Ayıplısını alın, yaşlısını alın, gencini alın. Tam ona yarayacağı değil de rahatlıkla vereceği cinsten alın. "Seçip seçip de iyilerini alıp kötülerini ona bırakmayın." diye zekât toplayıcı, zekâtları teslim alıcı memurlara tavsiye olmuş oluyor.
Lâ temmu bi-nâimin ve lâ mütehaddisin.
"Uyuyana veya konuşana imamlık yapmayın." diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in tavsiyesi var.
Bir insan ön tarafa geçecek, arkadakiler ona uyacak, beraber cemaatle namaz kılacaklar. Bu namazın usulüyle ilgili bir şey. Tam cemaat olmaya hazır olmamış, tam imama uymuyor, uykusu var... Biraz uyusun, uykusunu alsın, o tarzda olsun. Veyahut konuşuyor... "Bu tipten insanlara imamlık yapmayın." diye tavsiyesi...
Lâ büdde li'n-nâsi min emâretin berretin ev fâciretin. Fe-emme'l-berretü fe-ta'dilü fi'l-kasmi ve taksimu beyneküm fey'eküm bi's-seviyyeti ve emme'l-fâciretü fe-yubtelâ fîhe'l-mü'minü ve le'l- emâretü'l-fâciretü hayrun mine'l-herci. Kîle: yâ Resûlallah ve mel hercü? Kâle: el-katlü ve'l-kizbü.
Bu hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz devlet sisteminin, siyasî nizamın mevcudiyetinin gerekli olduğunu söylüyor.
Nasıl söylüyor?
Lâ büdde li'n-nâsi min emâretin. "İnsanların mutlaka bir emirliği, bir siyasî teşkilâtının olması mecburidir, şarttır."
Lâ büdde, "zaruri" demek, "çare yok, mutlaka olması lazım" demek.
Mutlaka insanların bir siyasî teşekkülü, bir emirlik sistemi, yani politik bir mekanizması olmalı.
Berretin ev fâciretin. "İster iyi bir idare olsun ister kaypak kötü bir idare olsun, bir idare olması iyidir."
Fe-emme'l-berretü. "Eğer siyasî idare iyi olursa, adaletli olursa..." -Berre burada "iyi, adaletli" mânasına.- Fe-ta'dilü fi'l-kasmi. "Taksimatta adalet eder."
Harbe gidilmiş, düşmanla savaşılmış, mallar alınmış, gaziler arasında taksim edilecek; emirlik yani bir siyasî otorite olduğu zaman bu taksimat muntazam olur. Otorite var, başıbozukluk yok; pazusu kuvvetli olan iyi şeyleri alıyor, ötekilere vermiyor gibi durum olmaz, adaletsizlik olmaz.
Ve taksimu beyneküm fey'eküm bi's-seviyyeti. "Kazandığınız ganimetleri eşit olarak taksim eder."
Böyle bir politik mekanizma olursa... "Böyle bir emirlik sistemi olmalı, çare yok." diyor.
Tabii, Müslümanlar muhtelif yerlere seferler tayin ediyorlar, hudutlarda küçük çarpışmalar filan oluyor. O zamanın şartları ve hukukî durumu şimdiki gibi değil. O zamanlarda bunlar gayrı muntazam olmasın, yine bir emirlikle bir intizamlı usul ile olsun tarzında. Yani bir başkan olsun, bir intizam olsun, teşkilât olsun, teşkilatlı yapılsın demek. Böyle olursa o zaman çarpışmadan elde edilen ganimetler eşit olarak adaletle taksim olunur.
Ve emme'l-fâciretü. "Eğer bozuk bir emirlik olursa, yani adaletsiz olursa..."
Bu ne demektir?
Fe-yubtelâ fîhe'l-mü'minü. "Bu Müslümanın başına bir bela demektir, imtihandır."
"Dişini sıksın." demek. Tam adaletle yapılmıyor, dişini sıksın.
Neden?
Ve le'l-emâretü'l-fâciretü hayrun mine'l-herci. "Çünkü böyle bozuk bile olsa bir emirlik düzenin olması, karmakarışıklıktan, hercümerçten daha iyidir."
Diyorlar ki:
"Herc veya herec denilen şey nedir yâ Resûlallah?"
Peygamber Efendimiz diyor ki;
El-Katlü ve'l-kizbü. "Öldürmek, yalan dolan etmek."
"Öldürmekten, yalan dolandan, zulümden böyle bir düzenin olması daha iyidir." diyor.
İslâm her şeyde ölçü ve intizam dinidir. Üç kişi yola çıksa... Şimdi buradan, hadi filanca iş için Ankara'ya ticarî bir maksatla gidiyoruz veyahut vize almaya gidiyoruz veyahut vakıflardan şu işimizi yapmaya gidiyoruz. Diyelim 3-5 kişi gidiyor; bir tanesi başlarında emir olacak. Gelişigüzel gitmek yok.
"Canım işte otobüsten bilet aldık, beşimiz birden gideriz."
Yok, gidiyorsun ama aranızdan bir tanesini emir seçeceksiniz. "Hadi bizim yolculuğumuzda emirimiz, komutanımız sen ol." diyeceksiniz. O da emirlik yapacak. İslâm'ın terbiyesi böyle. İslâm'da kargaşa yok.
Herkes gelse burada namazı kılsa olmaz mı?
Olmaz. İmam öne geçecek, o kıldıracak, herkes uyacak, saflar intizama girecek. İmam Allah-u Ekber dedi mi eğilecekler, semia'llâhu li-men hamideh dediği zaman kalkacaklar, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah dediği zaman selam verecekler. İntizam...
İslâm intizama önem veriyor. Emirliğe, küçük küçük topluluklarda ve faaliyetlerde de tavsiyesi var, yapılmasına büyük ölçüde de tavsiyesi var. "Büyük ölçüde" dediğim, ümmet çapında olduğu zaman da yine kargaşa olmayacak, başkan olacak, beraberlik olacak.
Asırlar boyu Müslümanlığın başkanlığını Osmanlıların siyasî teşkilâtı yaptı. Başlarındaki sultan bütün Müslümanların başkanı oldu. Uzun seneler... Osmanlıların saltanatı hudutlarla da kayıtlı değildi. Evet, hudut şu Tuna nehri, bu tarafı bilmem kimin, bu tarafı bilmem kimin, hudut şu dağ, öbür tarafı düşmanın, beri tarafı senin... Hayır, ta o dağların daha ötelerinde, daha arkalarındaki Müslümanlar da "Madem Müslümanların reisidir, buna itaat edelim." dediler ve ona saygı gösterdiler.
Bunun bir garip numunesi:
Bizim padişahlardan bir tanesi İngilizlere -harbe tutuşuyorlar- cihâd-ı ekber ilan ediyor. Nefîr-i âm; "Herkes silahına sarılsın, düşmanla çarpışmamız gerekiyor. Silah başına!" diye emrediyor. Avustralya'dan iki tane Müslüman silahına sarılmışlar, -Avusturalya'da müzede isimleri varmış, heykelleri varmış. - koca bir tren dolusu askerin karşısına çıkmışlar, durdurmuşlar, mücadele olmuş. Onları şehit etmişler. Ama hayran kalmışlar. İlk önce yakalamışlar;
"Niye böyle yaptınız ya? Siz burada iki tane Müslümancıksınız, koca Avustralya kıtasında bizim buradaki devletimizle, İngilizlerle başa çıkabilir misiniz? Ne diye yaptınız?"
"Biz orasına karışmayız. Bizim padişahımız bize 'Savaş edin!' dedi. Biz nerede olsak onu yapmakla vazifeliyiz."
Şehit olmuşlar. Mekânları cennet olsun, Allah şefaatlerine erdirsin.
Bu şuurdaydı...
Müslümanların bu birliğinden düşmanlar çok korkuyordu, ödleri patlıyordu. Hâlâ da ödleri patlar.
Onun için, Allah bizlere birlik beraberlik, gönül beraberliği nasip etsin.
Bu birlik beraberlik de bir çuval pirincin beraberliği gibi değil... Çuvalın ağzı açıldı mı, kenarı yırtıldı mı bütün pirinçler nereye gider?
Her birisi bir tarafa gider.
Hayır, o tarzda değil. Bir üzümün salkımı gibi sapı var, hepsi birbirine bağlı, hepsi intizamlı. Dağınık bir birlik değil, organize olmuş bir birlik olacak. Müslümanlar birbirlerine yardım edecek, birbirlerini kollayacak, birbirlerine zulmetmeyecekler, zulmettirmeyecekler, yardımsız bırakmayacaklar.
Kabre giren iyi bir adama kabirde melekler bir topuz vurmuşlar. Daha kabre girer girmez başına bir topuz indirmişler. Hadis-i şerifte bildiriliyor; -biz göremeyiz, nereden bileceğiz- kabrin içi ateş dolmuş. Adamın ciğerine işlemiş, çok ıstırap azap çekmiş ve sormuş:
"Beni niye dövüyorsunuz? Ne yaptım ben? Namazımda niyazımda bir iyi insandım."
"Evet, namazında niyazındaydın ama günün birinde falanca yerden geçiyordun, o yolun kenarında bir mazluma zulmediyorlardı, sen engellemedin. Bu onun cezasıdır."
İyi olmak yetmez. Her iyiliği, her vazifeyi yapıp yapmadığını düşün. Namaz kılıyorsun, namaz kılmak iyi bir şey ama öteki bazı mühim vazifeleri ihmal edersen oradan cezayı yine yiyebilirsin.
Allah bizi affetsin. Doğruyu göstersin, doğruyu işlettirsin. Hatalardan korusun, kollasın. Vazifelerimizi müdrik eylesin. İntizamlı eylesin.
İmam öne geçtiği zaman, saflar muntazam olduğu zaman ne güzel oluyor. Allah-u Ekber dediği zaman herkes eğiliyor, kalkıyor, cami ne kadar muntazam oluyor... Her hâlimizde intizam olacak. Siyasî durumumuzda da beynelmilel irtibatlarda da muhabbetimiz böyle olacak. Artık ne kadar ileri derecesi yapılabilirse sevabı o kadar çok olur.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.