Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Sehl b. Sa'd radıyallahu anh 'ten, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Cennet ehli gurfa ahalisini cennette, sizin semada yıldızları gördüğünüz gibi görürler." Yani başınızı kaldırıp gökyüzünde nasıl yıldızları görüyorsanız, cennetteki insanlar da gurfaların ahalisini gökyüzünde öyle görürler.
Gurfa ne demek?
Gurfa Arapça' da "oda, küçük küçük oda" demektir. Cennette böyle yüksek amutlar, direkler olacak, bu direklerin üzerinde çok yüksek, ulu yerlerde direklerin üzerinde gurfalar olacak ama yani cennet gurfaları, cennet odaları yani son derece güzel. Oranın insanları olacak. Oralara yüksek yerlere yerleştirilmiş, Allah'ın yüksek rütbeli, sevgili kulları olacak. "Onları cennet ehli aşağılardan bizim yerden gökteki yıldızları seyrettiğimiz gibi seyredecekler." Yani nurani, pırıl pırıl, nurlu olacak onlar. Çok yükseklerde olduğundan aşağılardan onları öyle seyredecekler.
Burada bilgi bu kadar. Başka hadîs-i şerîflerden istinbat ediyoruz, çıkartıyoruz ki cennetin böyle yüksek yerlerindeki bu müstesna mevkilerde, güzel şerefelerde, köşklerin burçlarında oturan bu kullar birbirini Allah için seven insanlar. Yani birbirlerine Allah rızası için muhabbet besleyen, el-mütehâbbîne fillah, "Allah için birbirlerini seven, sayan insanlardır."
Muhterem kardeşlerim! Müslümanlara çatanlar çoktur, eskiden de olmuş ya. Çatanlar çoktur, çatanların bir kısmı Amerikalı, misyoner, Avrupalı, Hristiyan, Yahudi asıllı, bilmem dönme vesaire… Tamam, bunlar bizim hasımlarımız. Kıskanırlar, karınları ağrır, bizim dinimizin güzelliğini çekememişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in zamanındakiler, mucizelerini gözleriyle gördükleri halde, onun hak peygamber olduğunu evlatlarını bilir gibi bildikleri halde hasetlerinden imana gelemediler. Yani Allah insana bu haset denilen, kin denilen duyguyu vermesin.
Ne olurdu, lâ ilahe illallah deseydi de Selmân-ı Fârisî gibi Muhammedün Resûlullah deseydi de ehli cennetten olsaydı, Süheyli Rûmî gibi, Peygamber Efendimiz' in sevgisine mazhar olsaydı, Bilâl-i Habeşî gibi... Bak niceleri dünyanın nerelerinden gelmişler de, ne büyük iman rütbeleriyle şereflenmişler. Ne olurdu, Abdullah b. Selâm radıyallahu anh gibi imana geliverselerdi, o da Yahudi alimiydi.
Peygamber Efendimiz Yahudilerin havrasına gitti; "Tevrat’ta şu âyette böyle bir Peygamber gelecek diye benim gelişim size bildirilmiyor mu? Şu âyette şu âyette bildirilmiyor mu?" dedi. Tevrat'ın Peygamber Efendimiz' den bahseden, yani evvelden Peygamber Efendimiz' in geleceğini müjdeleyen bütün âyetlerini onlara hatırlattı. Sus pus kaldılar, gık demediler. Sustular, başlarını önlerine eğdiler durdular. Efendimiz yanındaki sahabesi ile ‘haydi çıkalım’ dedi, tebliğ vazifesini yaptı çünkü. Çıktı, yürüyüp giderken arkalarından Abdullah b. Selâm radıyallahu anh yürüdü, koştu geldi. O Yahudi hahamlarından, âlimlerinden birisiydi. Dedi ki:
"Ya Resûlullah, sen Allah'ın Resulüsün, ben iman ettim. Hak Resulsün, senin dediklerin Tevrat'ta vardır, dediğin gibidir, doğrudur. Bunlar hasetlerinden, kıskançlıklarından, o peygamberi kendi içlerinden gelecek diye beklediklerinden, biz bunlarla Arapları keseceğiz diye bekleyip dururken, Arapların İsmail aleyhisselam soyundan gelivermesine hazmedemediklerinden dolayı sana evet diyemediler. Ben iman ettim, kabul et." diye o Müslümanlığını izhar etti. Ama herkes yapamıyor işte.
Allah ıslah etsin, Allah yanıltmasın, şaşırtmasın.
Böyle düşmanlarımız var, tamam, din düşmanı. Dinimiz başka, düşman.
Muhterem kardeşlerim! Bir de bizim içimizde kardeşlerimiz var, o da Müslüman. O da lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyor. İşi gücü bize çatar. Bize çatar, bizden evvelki alimlerimize çatar, mezhep büyüklerimize, imamlarımıza çatar. Büyük evliyaullaha çatar, evliyalık yoktur, kerâmet yoktur der yani böyle atar tutar durur. Yahu Kur'ân-ı Kerîm'de kerametli hadiseler anlatılıyor, aziz kardeşim, oyuncak değil bu! Kerameti nasıl inkâr edersin?
Sonra görüp duruyor insanların bir kısmı. Sen görmüyorsan gözünü aç! Yani içinizden konuştursam bu devirde kerameti kaç tane görmüş insan vardır. Hepimiz hayatımızda çeşit çeşit şeyler görmüşüzdür. Keramet var. Allah'ın bazı sevgili kullarına ikramı var. Kur'ân-ı Kerîm'de de var, hadîs-i şerîfte de var, sahih haberlerde de var yani tevatür derecesinde sabit olan bir şey.
Sonra tasavvufun karşısına geliyor, dikiliyor;
"Olmaz böyle şey!"
Tasavvufta dini ilimlerden bir ilim onu da inkâr eden kâfir olur. Tasavvuf İslâmî ilimlerden tefsir ilmi gibi, hadis ilmi gibi, ilm-i tehzib-i ahlâk, ilm-i tehzibi'l-bâtın yani tezkiye-i nefs ilmi, ahlâkı güzelleştirme ilmi, âyet-i kerîmelere dayanan bir ilim. Onu inkâr ederse yine kâfir olur insan. Ver yansın ediyorlar, "Olmaz böyle şey!" [Diyorlar.]
Şimdi bir noktayı açıklamak lazım. Evet, "ben tasavvuf erbabıyım" diye ileri sürdüğü bazı sahteler var, doğru. Adam namaz kılmıyor, adam şu günahı işliyor, bu günahı işliyor. Babadan dededen kendisine bir unvan gelmiş, ortada hindi gibi kabarıp dolaşıyor. Tamam, ama bir insanın yanlış yolda olması, koca bir ilmi ele baltayı alıp da koca bir çınarı devirir gibi köküne baltayla saldırmayı gerektirmez. Yani bir insanın kusuru...
Diyelim ki öğretmenlerden bir tanesi kumar oynadı veyahut mektebin parasını, sınıfın bilmem ne kolunun parasını harcadı sonra yakalandı. Şimdi bütün öğretmenler kötü mü?
Veyahut devlet memurlarından bir tanesi, Allah etmesin, şaşırtmasın, rüşvet yedi, hapse düştü. Bütün devlet memurları kötü mü?
Askerlerden bir tanesi vatanın sırlarını aldı öbür tarafa sattı, hainlik etti. Bütün askerler kötü diyebilir misiniz?
Bir tek şahsın bir kabahatidir, şahsi, özel şeydir. Ama öyle yapmayıp veryansın ediyorlar. Etmesinler!
Bu adamlar dinimizi uzun boylu, böyle âyetleri, hadisleri dört yaşından, üç yaşından, beş yaşından başlamışlar öğrenmeye. Dinin inceliklerini bizden çok iyi biliyorlar. Zaten kendileri Arap, Arapçayı su gibi biliyorlar, hadisleri ezbere biliyorlar, büyüklerin tecrübesinden geçmişler, çok derin ilimler öğrenmişler. Onların yazdıklarını anlayamıyoruz biz bu devirde. O kadar ileri gitmişler o ilimlerde. Onların tecrübelerini ayaklar altına almamalı bu zamanın cahilleri. Bu zamanın cahilleri, alim oldu mu alime teslim olmalı.
Sen kim Ebu Hanife hazretlerine çatmak kim! Sen kim filanca büyük evliyaullahtan filanca zata çatmak kim! Niye suizan ediyorsun?
Tasavvufa çatarlar. Bak tasavvufun menafinden, çok büyük faydalarından bir tanesi de Müslümanların birbirleriyle Allah rızası için kardeşlik yapmalarıdır.
Tasavvufta bir kimse ötekisine ne diyor?
İhvanım, kardeşim diyor yani. Birbirlerini Allah için sevmek çok müstesna nimetlere ermeye vesile olduğu için, bunu yapalım da bu sevabı kazanalım diye yapmışlar bunlar bu işi. Yani hadîs-i şerîfe uygun olarak bu kardeşliği tesis etmişler. Onlar anlayamayıp ne demek bu ihvanlık ne demek oluyor bu böyle? Her şeye çatıyor.
Camide kardeşlerimiz oturmuşlar, hadîs-i şerîfte geçtiği için on defa lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh... diyorlar. Arkasından 7 defa Allahümme ecirnâ mine'n-nâr, Allahümme ecirnâ mine'n-nâr... diyorlar. Hadiste var, Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. Birisi çıkıyor içlerinden diyor ki:
"Nereden çıkarttınız bu bid'atları?"
Yahu kardeşim sen bid'atı filan bilmiyorsun, sus otur da cahilliğin ortaya çıkmasın. Bu bid'at değil, bu sünnet. Peygamber Efendimiz' in hadisinde olan bir şeyi yapıyor bu kardeşlerimiz, sevaplı bir iş yapıyorlar, sus.
"E ben hiç şimdiye kadar görmedim!"
E kardeşim sen görmemişsen cahil kalmışsın kıyıda köşede, ondan görmemişsin. Daha senin görmediğin nice şeyler var!
Geçenlerde bir arkadaşla tanıştık. Ben ilk defa Cuma namazını duyduğum zaman şaşırdım diyor. Allah Allah ya işte öğle namazları kılıyoruz da Cuma namazı neymiş dedim, diyor. Yani bilmeyince insan, yabancı muhitten yetişince, böyle hataları olabilir.
Allah bizi hakkı hak olarak görmek nimetine erdirsin, batılı bâtıl olarak görmek nimetine erdirsin. Hakkı tutmayı nasip etsin, batıldan korunmayı nasip etsin.
Bu devirde Peygamber Efendimiz bildirmiş ki, çok yalancılar çıkacak, insanları aldatmaya çalışacak. Deccaldan önce bir sürü küçük deccal geçecek. Çeşitli hadislerde, çeşitli rakamlarla bildirilmiş, yalancılar gelecek, bir sürü deccallar gelecek, yani insanları aldatacak. Eğriyi doğru göstermeye, doğruyu eğri göstermeye, hak yoldan sapıttırmaya gayret edecekler. O büyük deccala, gözü köre gelinceye kadar daha niceleri gelip geçecek diye Peygamber Efendimiz bildirmiş.
Onun için insanın dini bilgileri sağlam yerden alması lazım. Onun için insanın Kur'an'a sımsıkı sarılması lazım, onun için insanın Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesine sımsıkı sarılması lazım. Bu Kur'an'a sımsıkı sarılan, bu hadîs-i şerîflere sımsıkı sarılan, dini ilimlere sımsıkı sarılan kurtulur. Korkmayın! Bunları yazan insanların hepsi dinimizi en iyi bilen insanlardır.
Bu aleyhte konuşan şeyler... Ben çoğunu tanıyorum, kimisiyle merhabamız da vardır. Arapça bilmez, dini mektepte okumamıştır, hiçbir şeyden haberi yoktur amma işte biraz ağzı laf yapıyor, biraz eli kalem tutuyor, biraz yazı yazmaya gücü yetiyor, biraz da dünyevi tecrübesi var. İşte filanca yerde şu işi yapmış, falanca yerde bu işi yapmış, ondan sonra kendisini bir şey sanıyor. Halbuki farkında değil ki kendisinin dışında daha ne bilgiler var ne mertebeler var, ne yüksek şeyler var haberi yok.
Anadolu'nun ücra kasabasında yaşıyor adam. 4-5 bin nüfuslu bir kasaba. Bilgisi dar, ilkokul öğretmeni veyahut ortaokul öğretmeni yani kütüphanesindeki kitapları saysan ne kadar bilmem. Bir kitap yazmış, bizim müfessirlere çatıyor, her şeylere çatıyor, her şeyimize çatıyor. Dinin aslını, esasını, özünü sanki kendisi biliyormuş gibi şeyler.
Dur bakalım, Allah Allah, sayfaları çeviriyorum. Aa ilk sayfadan ruh çağırmaktan başlıyor işe. Yani daha ilk sayfada kaynak göstermeden yalan yanlış şeyler. Âyeti hadis diye gösteriyor, hadisi âyet diye gösteriyor. Cahil ama Elmalılı hocaya çatıyor, o anlamamış diyor, falancaya çatıyor.
Ya kardeşim sen şurada otur, haydi otur. Senin onların yazdıklarını anlayacak halin yok ama kendisini bir şey sanıyor. Hatta diyormuş ki, benim muhitimde bana hiç kimse karşı çıkamadı. Ya seninle, deli saçmalarıyla kim uğraşacak?
Delinin birisi bir taşı bir kuyuya yuvarlar, dokuz tane akıllı çıkartamaz. Delilerle uğraşılmaz. Sanıyor ki yani çok alim olduğundan bu beldenin müftüsü de bana karşı çıkamadı, vaizi de karşı çıkamadı, kimse de bir şey söyleyemedi... Böyle geziniyormuş ortalıkta.
İnne ehle's-semâi lâ yesme'ûne min ehli'l-ardı şey'en ille'l-ezâne.
"Sema ehli varlıklar, yani melekler dünya ehli insanlardan bir şey duymazlar, ancak ezanı duyarlar."
Allah-u Teâlâ hazretleri ezana büyük bir şeref vermiştir. Çünkü ezanın içinde çok şerefli hakikatler vardır. İnsanlar o sözleri söylediği zaman, Allah-u Teâlâ hazretleri o sözlerin tesirini ta semalara, semanın en uzak noktalarına kadar ulaştırır. Allah-u Ekber dediği zaman semaları geçer gider. ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallah’ dediği zaman, tevhidin o mânası semalara geçer gider. ‘Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah’ dediği zaman o manalar geçer gider, onlar duyulur dünyadan, başka bir şey duyulmaz. Dünya ehlinin gürültülerinden, patırtılarından, sözlerinden, seslerinden onlar bir şey duymazlar ama o mübarek ezanı duyarlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri ezanın bereketine, ezanın okunduğu yerden, ezanın sesinin ulaştığı yere kadar olan mesafeden öteye kaçırttırır şeytanı. Yani ezan okunan mıntıkanın dışına kaçar şeytan. Hem de hadîs-i şerîfte buyuruluyor ki, yellenerek yellenerek kaçar şeytan. Ama ezan bittikten sonra gelir. Kamet getirilirken yine duyulmayacak kadar uzağa kaçar. Kamet bittikten sonra yine gelir, kişi Allah-u Ekber diye namaza durdu mu, bu sefer gelir vesvese vermeye başlar. İnsanın namazı kaç rekât kıldığını şaşırtmaya başlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi namazımızı huşû, idrak, şuur içinde kılanlardan eylesin.
Şu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli, dediği zaman, demek ki Mehmet Akif merhum, -tabii güzel Arapça bilirdi, dini ilimlere vâkıftı- bu esrarını, manevi tesirini, faydasını, feyzini bildiğinden bu ezanların kesilmemesini istiyor.
Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri şu beldemizden, bu ezanları eksik etmesin. Bu ezanların bir zamanlar okunduğu diyarlardan, şimdi bu ezanlar susturulmuş olan diyarlarda, tekrar o ezanları okutmayı bizlere Allah nasip eylesin.
Kırım bir zamanlar Müslümandı, Romanya Müslümandı, Karadeniz bir Müslüman gölüydü. Kafkasya Müslümandı, oradan ne alimler yetişmiştir. Türkistan Müslümandı, ta Sicilya'yı almışlar Araplar, Malta'yı, İspanya'yı almışlar Fransa'ya geçmişler. Hatta bir mecmuada makale yazıldı okuduk ki, İngiltere'nin kralı, bilmem kaçıncı -adını unuttum şimdi- kral filanca lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diye para bastırmış. Sekizinci asırlarda, yani o üstünde lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah bulunan paranın resmini de neşrettiler ki o devirde İslâmiyet demek ki İspanya'dan İngiltere'ye de geçmiş. Oralarda da Müslümanlık yayılmış, ondan sonra yavaş yavaş, -Hani diyorlar ki bir yerde, eskiden Orta Asya'da bir büyük deniz varmış kurumuş- suyu çekilir gibi Müslümanlık çekilmiş. İspanya'dan, Fransa'dan, Sicilya'dan, Balkanlar'dan, Kırım'dan, Kafkasya'dan çekilmiş. Türkiye'den de neredeyse çekilecek gibi bir hâle geliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri ezanları susturmasın. Allah-u Teâlâ hazretleri bizden sonra bizim evlatlarımızı, nesillerimizi, zürriyetlerimizi küfre düşürmesin, bu imandan ayırmasın. Âmin.
Âmin ama muhterem kardeşlerim Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyi sa'y kanununa bağlamıştır yani çalışmaya, çabalamaya, gayret etmeye, uğraşmaya, didinmeye bağlamıştır.
Almanya'da saldırdılar, Müslüman kardeşlerimizden bir tanesini orada şehit ettiler. Bunlar Türk'tür, Müslümandır. Bunlar burada İslamiyet’i yaymaya çalışıyor filan diyerek. Danimarka'da da ona benzer bir hadise Türk çocuklarını kaçırdılar filan, bir şeyler oldu. Çalışmadan, çabalamadan, gayret sarf etmeden olmaz.
Allah-u Teâlâ hazretleri en çok kimi seviyordu?
Peygamber Efendimizi sevdiğini biliyoruz, Allah'ın sevgili peygamberi. Peygamber Efendimiz' in hayatını okursak, incelersek devamlı bir çalışma içinde, mücadele içinde, müşriklerden eza cefa görerek, uğraşarak, terleyerek, savaş meydanlarında mübarek dişi şehit olarak, topukları atılan taşlardan yaralanarak, bazı şehirlerde tebliğ edeyim diye gittiği zaman hakaretlere maruz kalarak, Peygamber Efendimiz öyle çalıştı durdu. Yani rahat bir yatak, rahat bir yastık bulayım yan gelip yatayım, köşklerde saraylarda sefa süreyim demedi.
Eğer isteseydi Allah onu yine Hz. Süleyman gibi hem hükümdar hem zengin hem saraylarda yaşayan hem de peygamber yapabilirdi. Efendimiz onu istemedi. "Ben onu istemiyorum yâ Rabbi!" dedi. İstediklerini âhirete sakladı, çalışmayı gösterdi bize. Kendisi çalıştı, çabaladı ömrünün sonuna kadar. Veda haccında da "Yâ Rabbi! Tebliğ ettim mi? Yâ Rabbi! Tebliğ ettim mi? Şahid ol yâ Rabbi!" diye o Arafat dağının mübarek havasında, Allah-u Teâlâ hazretlerine o hacıların şahitlikleri üzerine, "Yâ Rabbi! Şahit ol! Bak, bunlar benim vazifemi tebliğ ettiğimi şey yapıyorlar [söylüyorlar.]" diye şehadet getirttirdi. Onun için bizim de çalışmamız lazım. Herkesin çalışması, hepimizin çalışması lazım.
Dini ilimlerde de bilginizi arttıracaksınız ve çalışacaksınız. Kendi ailenize İslamiyet’i kabul ettireceksiniz. Kendi çocuklarınıza zorbalıkla, hötle değil, döverek değil, sevdirerek kabul ettirmenin yolunu bulacaksınız. Çocuk sen olmadan da namaz kılacak, çocuk sen onu bir yere götürdüğün zaman da namaz kılacak, hanım sen evde yokken de sabah namazına kalkacak, kılacak, buna hazırlayacaksın. Politika güdeceksin, hediye alacaksın, uğraşacaksın, didineceksin, çocuğa aferin diyeceksin, kurdele bağlayacaksın, istediği şeyi alacaksın filan ama çocuk hak yolu sevecek. Her şeyine dikkat edeceksin. Çocuğuna Peygamber Efendimiz' in sevgisini, Kur'ân-ı Kerîm'in sevgisini aşılamak senin boynunun borcu. Kur'ân-ı Kerîm'i sevecek çocuk, Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenecek çocuk. Peygamber Efendimiz' e bağlanacak, cân-ı gönülden bağlanacak. Hanım da bağlanacak, geceleyin sen de teheccüde kalkacaksın, hanıma da yalvarıp yakarıp şakalaşıp onu da kaldıracaksın. Hanım kalkmışsa, efendisini kaldıracak.
Hocamız geçenlerde, Allah razı olsun, ne güzel şey [bahis] yaptı. Birisi varmış, hanımı için diyormuş ki, -kendi memleketinde yani Doğu Anadolu’da, - "Benim hanım benim şeyhim gibi." [Hanımı] dermiş ki:
"Efendi sen hocasın, herkes elini öpüyor, haydi kalk bakalım, sana yakışmaz geceleyin yatmak." diye teheccüde o kaldırırmış onu. Ne güzel hanımlar var ne mübarek hanımlar var ki, "Efendi haydi kalk, herkes sana hoca diye hürmet ediyor, kalk bakalım da teheccüd namazını kıl, herkes elini öpüyor." diye o kaldırırmış. İşte o ona öyle söyleyecek, ötekisi ötekisine öyle söyleyecek.
Öyle hanımlar var ki yani kaç tane erkek bir terazinin bir kefesine konulsa, o kadının ağırlığınca olmaz. Öyle hanımlar var ki öleceği zamanı önceden biliyor, kocasına tavsiyesini yapıyor, nasihatini ediyor, vasiyetini ediyor. Şunu şöyle yapacaksın bunu böyle yapacaksın diyor. Zamanı gelince temiz elbiselerini giyiyor, temiz yatağa uzanıp eşhedü en lâ ilâhe illallah… ruhunu teslim edip gidiyor. Öyle insanlar var. Edepli, terbiyeli, zikirli oldu mu, Resûlullah'ın yolunda gitti mi, ne mertebeleri bulur, kadınlardan da var. Kadınlardan da var, erkeklerden de var.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümleten böyle, hepimiz birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılalım, Allah nasip eylesin. Hepimiz birden Allah'ın dinine yardımcı olalım, hepimiz birden bu dini yaymak için, bu dini yaşatmak için, hepimiz birden evlatlarımızı bu dine göre hayat sürsünler diye, o tarzda yetiştirmek için gayret sarf edelim.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize bu şerefi ihsan eylesin. İki cihanın hayrına nâil eylesin. Huzuruna yüzümüz ak, alnımız açık olarak varmayı nasip eylesin.
Bi-hürmeti esmâihi'l-hüsnâ ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.