Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yesbiğu'l-abdü'l-vudûe illâ ğafera'llâhu lehû mâ tekaddeme min zenbihî ve mâ teahhar.
Sahih isnatlı, râvileri güvenilir kimseler olan bir hadîs-i şerîf bu; abdest almakla ilgili.
Abdest almak çok çok faydaları olan bir ibadet; ama mânevî faydası da çok büyük.
Bu hadîs-i şerîften anladığımıza göre Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Bir kul özene bezene abdest aldığı zaman; üstüne başına sıçratmadan, ciddi ciddi, güzelce akıta akıta, yıkaya yıkaya tatlı bir tarzda, güzel bir tarzda abdestini alıp tamamladığı zaman Allah onun geçmiş ve gecikmiş günahlarını affeder."
Evvelki ve sonraki günahlarını bağışlar; o abdestin damlalarıyla beraber günahlar da gider.
İslâm'ın esrarından, özelliklerinden biridir; İslâm insanları temizliyor. Şimdi kendi hâlimizi bir düşünelim, herkes kendisini düşünsün; çok kusurumuz vardır.
Kul güzel abdest aldı mı günahları temizleniyor. Kul güzel namaz kıldı mı günahları temizleniyor. Kul zekât verdi mi günahları temizleniyor. Kul hacca gitti mi günahları temizleniyor. Kul Ramazan'da orucu güzel tuttu mu günahları temizleniyor. Bu ibadetleri ondan yapıyoruz. İbadetlerin hikmetleri onlardır.
Abdestin maddî faydalarını herkes söyler. Tabi yıkıyorsun, terin gidiyor tozun gidiyor, tertemiz oluyorsun. Ruhu teskin edici hâli var. Yorgun argın bir abdest alın, bir ikindi namazı kılın, ikindiye kadarki yorgunluk gidiyor. Oh, gayet rahatlıyorsunuz.
Mânevî bakımdan da insanın günahlarını temizliyor. O bakımdan kışta yazda, soğukta sıcakta abdestimizi özene bezene güzel almalıyız. Kimisi aceleye getirir, yıkaması gereken yerleri yıkamaz. Bak dirseğin susuz kaldı, parmaklarının arasına su gitmedi, kaşların, gözlerinin üstü yıkanmadı. Sen böyle şap diye suyu yüzüne vurdun, yanaklarını ovuşturdun, öbür taraflar susuz kaldı. Kimisi böyle.
Çoluk çocuğun abdest almasına dikkat ederseniz güzel almıyorlar; onun için abdesti güzel almaya dikkat edelim, hatta her işimizi güzel yapmaya dikkat edelim. Yaptığımız zaman kaliteli iş yapmaya gayret gösterelim.
Ahmed b. Hanbel'den ve daha başka kaynaklardan bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
"Kalbi düzelmedikçe kulun imanı doğrulmaz, düzelmez." Kalbi eğri büğrü olduktan sonra imanı doğru olmaz. İmanının dosdoğru olması için kalbinin de doğru olması lazım.
"Dili doğru olmadıkça kalbi doğru olmaz." O halde dili doğru olması lazım ki kalbine intikal etsin; doğruluk kalbinden imanına intikal etsin.
Ve lâ yedhulü'l-cennete hattâ ye'mene cârühû bevâikahû "Komşusu kendisinin zulmünden, belasından emin olmaz ise o kul cennete giremez." Emin olduğu zaman girer. Emin olduğu takdirde, o sıfatta bir insan olduğu zaman cennete girer.
"Komşusunun kendisine güvenini sağlayamamış bir kimse, şerrinden emin kılamamış bir kimse cennete girmeyecek." diye Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Muhterem kardeşlerim!
Görüyorsunuz Peygamber Efendimiz her şeyin birbiriyle irtibatını; nasıl mânevî yüksek gayeleri, maddî neticelere bağlıyor. Bu hadîs-i şerîfte onu görüyoruz.
"İmanım sağlam olsun, doğru düzgün olsun."
Nasıl doğru düzgün olacak? Tel gibi bir şey olsa, elinde görünen bir şey olsa şurasını düzeltirsin burasını düzeltirsin, çekiçle vurursun düzgün bir şey yaparsın; iman görünmüyor. İmanın düzgünlüğü, kalbin düzgünlüğüne bağlı; kalp de görünmüyor. Göğsünü yarıp da içine bakamazsın ki baksan ne anlayacaksın zaten; oradan da anlaşılmıyor. Getiriyor, maddî şeye bağlıyor.
Dili doğru olduğu zaman doğru olur. O halde söylediğimiz söze dikkat edelim. Çok konuşmayalım, lüzumsuz konuşmayalım, palavra atmayalım, boş yere vaatte bulunmayalım. Söz verdiğimiz zaman sözümüzde duralım, gerçeği söyleyelim. Lüzumsuz yere yağcılık etmeyelim, iltifat etmeyelim. Lüzumsuz yere kalp kırıcı söz söylemeyelim, başkasını incitmeyelim. Hep dilde, dile bağlanıyor. O halde tamam; insanın karşısına yapabileceği bir şey konulmuş oluyor:
Diline sahip olsun, kimseyi incitmemeye dikkat etsin, kötü söz söylememeye dikkat etsin, yapmayacağı şeyi söylememeye dikkat etsin, tatlı konuşmaya dikkat etsin. Hakkı söylemeye dikkat etsin, emr-i mâruf, nehy-i münker yapmaya dikkat etsin, Allah'ın dinini tebliğ etmeye dikkat etsin. O zaman kalbi de doğru olur, kalbinde imanı da doğru olur, Allah'ın büyük ikramlarına erer. Dilimize sahip olalım.
Mehmet Akif'in güzel şiiri var, diyor ki;
İhtiyar amcanı dinler misin oğlum?
Ne büyük söyle ne çok söyle, yiğit işte gerek.
Demek ki insan koca koca laflar etmemeli. "Asarım, keserim. Vallahi de billahi de şunu da yaparım, bunu da yaparım."
Mahallede kavga oldu, bir çocuğu ayırdılar. Öbür tarafa gitmiş, ayağını yere vuruyor; "Yanına gelmeyeyim, seni parçalarım!" diyor. Ne parçalayacaksın; o senden daha kuvvetli. Büyük laf söylüyor. Büyük büyük laflar, iddialı iddialı konuşmalar; onun kıymeti yok.
Ne söyledi? Ne bileyim laf salatası. Bir sürü laf söyledi, ne olduğu anlaşılmadı. Çok söz, –affedersiniz- eşek yüküdür, diyor Yunus Emre. Yine o güzel, kısa, kestirme ifadesiyle... Eşeğin sırtına yük yükletmişsin gibi odunlar şeyler, zavallı hayvancık, ıh ıh gidiyor gibi.
Az ve öz konuşmalı insan. Düşüne taşına konuşmalı, doğru konuşmalı. Sözünüze dikkat edin. Sözden çok şey kazanır, çok şey kaybedebilirsiniz.
Komşulara hürmete çok itina etmeliyiz. Bizim ölçümüz ne oluyor? Komşumuzun bizim şerrimizden emin olması. Komşu; "Biz oradayız." diye kapısı açık durabiliyor mu, sizden zarar görmüyor rahat ve huzur içinde mi? Tamam.
"Aman nemelazım, kilit üstüne kilit vurayım; bu komşuların ne yapacağı belli olmaz. Allah kahretsin nereden de geldi başımızın belası, yıkılsa gitse de kurtulsak! " filan diyorsa, besbelli ki sen iyi bir insan değilsin. Çünkü komşu yaka silkiyor.
Komşularımıza iyilik edelim; iyi hâlimiz onlara da aksetsin ki bizden emin olsunlar. Cennete başka türlü girilmiyor. Komşuya özel ikram etmek lazım. Komşu eğer Müslümansa iki misli ikrama layık olur. Kâfirse komşuluk ikramına layık olur. Komşudur; pişirdiğinden verirsin, ikram edersin.
Hristiyan’dır, Yahudi’dir bilmem nedir, insanın kapı komşusu oluyor, dükkân komşusu oluyor; iyi münasebetleri devam ettirmeli. Müslümansa haklar katmerleşiyor. Bir de akrabaysa hem Müslüman hem akraba üç kat oluyor, üç misli oluyor. Ama bu devirde insanlar akrabayı bile çiğneyip geçip gidiyorlar. Kimsenin kimseye aldırdığı olmuyor. Biz öyle olmayalım. Biz Allah'ın emrettiği güzel huylara sahip olalım.
Lâ yüsta'melü racülün alâ aşeretin fe-mâ fevkahüm illâ câe yevme'l-kıyâmeti mağlûleten yedâhü ilâ unukıhî ve in kâne muhsinen fükke anhü ve in kâne müsîen zîde ğıllen ilâ ğıllihî.
Bu hadîs-i şerîf, mühim bir hadîs-i şerîftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bizi ikaz ediyor, buyuruyor ki:
"Bir kimse on kişinin başına önder ve amir seçilmişse, on kişi ve daha fazla insanın başına; 'Gel sen bunların başkanı ol, âmiri ol, bunları sen yönet.' tarzında salahiyetli kılınmışsa, kıyamet gününde bu kimse elleri omzuna bağlanmış olarak gelir."
Elleri bağlı omzuna. Aşağı indiremiyor, ellerini kıpırdatamıyor. Boynuna takılmış bir tarzda gelir. Elleri omzuna bağlanmış vaziyette gelir. Eğer başkanlığını, amirliğini, liderliğini önderliğini güzel yapmışsa elleri çözülür, bağları çıkarılır. Kıyamet gününde meydana elleri bağlı olarak getirilir; çünkü başkanlık yaptı.
"Öyle getirilir de güzel yapmışsa Allah'ın emirlerini tutmuşsa, zulmetmemişse, onları güzel idare etmişse ellerini çözerler."
Ama oraya hesabı görülünceye kadar elleri bağlı gelir. Eğer kötü bir idare sergilemişse zulmetmişse, o zaman bağları üstüne bağlar eklenir. Bağı üstüne bağ, zincir üstüne zincir, düğüm üstüne düğüm, daha beter bağlanır. Esir gibi suçlu gibi bir vaziyette getirilir. İyi iş yapmışsa kurtulur, kötü ise daha beter duruma gelir.
Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki bu dünyadaki safalı amirlikler, reislikler, başkanlıklar, âhirette mesuliyet getirici şeylerdir. Onun için eski kitaplarımızda insanın mümkün olduğu kadar bu çeşit hizmetlere talip olmaması tavsiye edilmiştir. "Hizmete talip olmak yoktur." diye kâide getirilmiştir.
Ama büyükler emrederse;
"Ben bu işi yapamam, daha iyi yapan kardeşlerimiz var, onlar yapsınlar..." demek olmaz.
"Tamam, ben onları biliyorum onlara da başka vazife verildi, bu işi illa sen yapacaksın."
"Eh pekâlâ, emredersiniz."
O zaman yapabilir. İnsan istemeden kendisine böyle bir vazife gelirse Allah celle celâlühû ona yardımcı oluyor. Ama kendisi heves ediyorsa; "Vallahi, işin doğrusunu isterseniz bu işi en güzel ben yaparım; şöyle bakıyorum, benden daha güzel yapacak adam göremiyorum. Mutlaka bu işin bana verilmesi lazım çünkü bu topluluğun en kalitelisi, en üstünü, en babayiğidi benim. Niye bana verilmedi? Bana verilmesi lazımdı." filan derse al bakalım o zaman tepe taklak gider. Dünyada da Allah böyle kendini beğenmişleri başarıya ulaştırmıyor.
O bakımdan mütevazı olun, boş yere memuriyet, vebal ve sorumluluk yüklenmeyin. Ama devlet hizmetidir, millet hizmetidir, ümmet hizmetidir. Elbette insanların böyle bir teşkilat içinde yönetilmeleri, yönetmeleri gerekiyor; mecburiyetler vardır.
O zaman insan boynunu büker de;
"Yâ Rabbi, ben bu işe layık değilim." derse, Hz. Ebû Bekir Sıddîk'in;
"Ben sizin en faziletliniz olmadığım halde halife seçilmiş bulunuyorum." dediği gibi, tevazuu muhafaza ederek, Allah'a sığınarak vazifeyi alırsa Allah lütfuyla keremiyle ona yardımcı olur.
İlkokulda, küçüklük çağımda zihnime yerleşmiş bir hatıra vardır:
İlkokul öğretmenimiz; "Şu şiiri ezberleyin." dedi. Üçüncü sınıfta mıydık, dördüncü sınıfta mıydık? Daha evvel çalışmadığımız bir şiiri; "Ezberleyin." dedi. Herkes on, on beş dakika harıl harıl çalıştı.
Neyse on beş dakika sonra;
"Kim öğrendi, ezberledi? Hadi kalksın, okusun." dedi.
"Ben, ben" diyenler kalktılar, şaşırdılar. Çok mahcup, güzel huylu bir çocuktu.
Hoca; "Sen de oku." dedi.
"Efendim, ben yapamam." dedi.
"Gel bakalım." dedi.
O geldi, baştan aşağı tıkır tıkır güzelce okudu. Tevazu ile hareket edince ötekilerden daha başarılı oldu.
Mütevazı olalım, Allah'a sığınalım. Allah-u Teâlâ hazretleri yardım eylesin. Kendimiz âmirliğe, reisliğe, başkanlığa talip olmayalım ki bunlar mesuliyetli, veballi işlerdir. Ancak halk kendisi toplanır da "Sen bu işi yapacaksın, sana muhtacız, bu hizmetten kaçamazsın, kaçarsan sorumluluk vardır." tarzında gelir ısrar ederlerse o zaman vazife alınabilir. Allah'a sığınılır; Allah o zaman mânevî bakımdan yardım eder.
Hocamız rahmetullahi aleyh âcizâne bendenize sorumluluğu tevdi ettiği zaman bendeniz de arz ettim ki;
Elhamdülillah sizlerden, başkalarından maddî mânevî çok yardımlar gördük. Elhamdülillah nice hayırlı neticeler hâsıl oldu.
Lâ yestelkı'l-insânü alâ kafâhü ve yedau ihdâ ricleyhi ale'l-uhrâ.
İkinci hadîs-i şerîf de şöyle:
Ve lâ yestelkıyenne ehadüküm alâ zahrihî ve yedau ihdâ ricleyhi ale'l-uhrâ.
Bu ikisi aynı mânaya; oturma, yatma âdâbıyla ilgili bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"İnsan sırt üstü yatıp bir bacağını ötekisinin üstüne atıp öyle durmasın; o zaman avret yerleri görülebilir.
İkinci hadîs-i şerîfteki ifade şöyle:
Lâ yestelkıyenne ehadüküm alâ zahrihî. "Sizden bir kimse sakın ha asla ve kat'a sırt üstü yatıp da bir ayağını, öteki ayağının üstüne atmasın." demek.
Tabi burada bizim iklimle o iklim arasında bazı farklar vardır. Suudi Arabistan, Peygamber Efendimiz' in diyarı, Hicaz daha sıcaktır. Elli derece, altmış derece; kumun üstüne basamazsınız. Bastığınız zaman ayağınız yanar; sıcaktan su toplar, kabarır. Taşa basamazsınız, mermerin üstüne dokunamazsınız. Üstüne yumurtayı kırarsınız, pişer. O kadar sıcak. Tabi o zaman insanlar bir entari giyiyorlar, o entariyle geziyorlar. Mısır'da Suriye'de ekseriyetle Suudi Arabistan'da yukarıdan aşağı bir entari giyerler. İki bacaklı pantolon giyecek, beline kayış takacak, kalın kumaşlar olması mümkün değil.
Gece on bir buçukta uçaktan çıktık, Cidde havaalanına indik. Pilot dedi ki:
"Dışarıda hava otuz iki derece."
İçerisi serin tabi, uçağa serin hava üfürüyor. Ben o zaman otuz iki derecenin ne mânaya geldiğini idrak edemedim, kavrayamadım. Uçağın kapısı açıldı. Yolcular inerken ben dışarıya bir çıktım; gömleğim, pantolonum vücuduma sırılsıklam yapıştı. Terden, suyu düşmüş bir insan gibi oldum. Gecenin on bir buçuğunda, otuz iki derece sıcak, rutubetli de uçmuyor da... Bazı yerde ter uçar. İstanbul'un da havası rutubetlidir ama eser. Ter uçmuyor, şap diye yapıştı. Hadi bakalım buyur pantolonla gezebilirsen gez. İnsan hemen ertesi gün bir entari giyiyor, öyle dolaşıyor. Uzun entari giymek zorunda kalıyor.
Bizim Güney vilayetlerimizde de durum aynıdır. Tabi öyle bir entariyle yatıp da bir de bacak bacak üstüne atarsa nâmahrem yerleri görünür, avret yerleri görünebilir. Ona dikkat etmek lazım.
Bu hadîs-i şerîften bizim anlayacağımız nedir? Biz de derli toplu, ölçülü, dikkatli olmalıyız ki nâmahrem yerlerimiz açılmasın, görünmesin; itinalı olalım. Bir insanın avret yeri açılırsa, arkadaki görürse, ikisinin de namazı bozulur, ikisinin de namazı fesada gider.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Bir kimse şu benim mescidimde ezan için seslenmeyi, nidayı işitip de namaz için ezan okunmasını işitip de ondan sonra dışarı bir ihtiyacı için çıkar da geri dönmezse -Ezanı duydu, mescidimden dışarı çıktı, namaz kılmak için geri de dönmedi.- o ancak münafıktır! Münafıktır; başka türlü bir kimse değildir!" diyor.
Ezan okundu mu ezanın idrak edildiği yerde insanın namazı kılması lazım. Ezan okunurken kalkıp giderse olmaz. Namaz bittikten sonra hoca efendi mihrapta Kur'ân-ı Kerîm okumaya başlıyor, mihrabiye okuyor; adam hemen kalkıp gidiyor. İlk başta gidilmez; "Ben Kur'an'ı dinlemek istemiyorum!" gibi olur. Oturursun; en aşağı üç ayet dinlersin, işin aceleyse öyle gidersin. Veyahut başlamadan evvel çıkarsın, bu gibi edeplere de âdâba da riayet etmeliyiz.
Lâ yüsmeu'l-Kur'ânu min racülin eşhâ minhü mimmen yahşa'llâhe azze ve celle.
Kur'ân-ı Kerîm en tatlı olarak kimden dinlenir? Allah'tan en çok korkan kimseden dinlenir. Ondan daha lezzet verici, tatlı Kur'an dinleyişi olmaz. Çünkü Allah'tan korkan insan duya duya, hissede hissede; azap ayetlerini, müjde ayetlerini, emirleri, yasakları takip ede ede okur. Ağlatır, ağlatır...
Allah selamet versin, bir gün Abdurrahman Hoca Efendi Beyazıt camiinde böyle güzel, ciddiyetiyle mihraba oturmuş, bir Aşr-ı şerîf okumaya başladı. Ağzından yağ bal akıyor gibi Kur'ân-ı Kerîm'i güzel, ciddi bir tarzda okuyor. Önümde de Afrikalı bir turist var, misafir. Afrikalı; siması, yüzü, saçları kıvırcık filan; o da dinliyor ama Müslüman ve Kur'ân-ı Kerîm'in lisanından anlıyor. Abdurrahman Efendi orada okuyor; bu zât buradan çeşme gibi şakır şakır, şakır şakır gözlerinden yaş döküyor.
Neden? O takvâ ehli insan. O güzel okuyor, bu da anlıyor. Öyle lezzetli olur.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi haşyetullâha, havfullâha, takvâya sahip eylesin. Kur'ân-ı Kerîm'e de âşinâ eylesin; onu en güzel tarzda öğrenip okumayı nasip eylesin.
Lâ yeşhedühümâ münâfıkun ya'ni'l-ışâe ve's-subha.
Bu hadîs-i şerîfe dikkat edin! Sayfanın dokuzuncu hadisi. Peygamber Efendimiz diyor ki:
"O ikisine münafık gelemez."
Neyi kastediyor? Yatsı namazı ile sabah namazını kastediyor. Bu iki namazı kastederek öyle demiş. Yatsıyı ve sabah namazını kastederek Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"O iki namaza münafık gelemez."
Gündüz gelebilir çünkü hava müsaittir, zaten çarşıdadır, pazardadır, dükkândadır. Ezan okunuyor; gitmese Müslümanlar diyecekler ki:
"Bak, herif namaza gelmiyor!"
Dedikodu yapacaklar; onların dilinden kurtulmak için camiye geliyor. Ama gece kimse kimseyi görmez. Gece gelmek zordur, sabahleyin uykuyu bölmek zordur. Geceleyin de yatsıda, karanlıkta elektrik projektör gibi her tarafı aydınlatmıyor; tabi karanlıkta gelmek zordur.
Münafıklar yatsıya ve sabaha kolay gelemezler. Öteki kolay vakitlere gelirler, zor zamanlara gelemezler.
Neden? Allah yolunda zahmeti, meşakkati imanlı insanlar çeker. Onu rahatlıkla çeker, razı olur; sabaha da gelir, yatsıya da gelir. Namazını kaçırmamak için uykusunu bırakır, rahatını terk eder.
Şimdi millet televizyonla cami arasında imtihan olunuyorlar. Televizyonda film var, dizi film; bu tarafta da namaz var, acaba televizyonun önünden kalksa da camiye gitse mi?
Buyur; mü'minlik, münafıklık imtihanı!
"Canım işte evde yalnızken kılarım!" filan diye, televizyon filmi bitsin, diye bekliyor. Ondan sonra da bir uyku bastırıyor. Allah onun; "Eksik olsun senin yatsı namazın!" gibilerden yatsı namazını da kılmasını nasip etmiyor. "Namaz senin başına çalınsın! Benim senin namazına ihtiyacım mı var? Senin ihtiyacın vardı, sen benim namazıma gelmedin. Ben de senin namazını kabul etmiyorum!" gibi durumlar olabiliyor.
O bakımdan, bu hadislerden dolayı yatsıya ve sabah namazına gelmeye gayret edin. Evde kılmamaya, mutlaka camiye gelmeye itina gösterin, bir.
İkincisi, Allah yolunda meşakkat çekmeye kendimizi alıştıralım. Çünkü zahmet ve meşakkatin çokluğu nispetinde sevap çok oluyor. Gevşeklik nispetinde de sevap azalıyor.
Lâ yasbiru alâ üvâi'l-Medîneti ehadün min ümmetî illâ küntü lehû şefîan ev şehîden yevme'l-kıyâmeh.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf:
"Ümmetimden herhangi bir adam ki bu Medine-i Münevvere'nin sıcağına, sıkıntısına, tozuna meşakkatine, geçim zorluğuna tahammül edip sevgisinden orada kalırsa ben ona kıyamet gününde şefaatçi olurum, şahit olurum."
"'Bu kul has, halis kuldur.' diye onun cennete girmesine vesile olurum." demek istiyor Peygamber Efendimiz.
Tabi şimdi Hicaz güzel bir diyar oldu. Suudi Arabistan'da koca koca makineleri çalıştırıyorlar, güldür güldür; caminin içi öyle serinliyor ki insan üşüyor, palto arıyor, pardösü arıyor. Soğuk soğuk sular, serin serin gölgeler, camiler, her çeşit meyveler sebzeler...
Şimdi Medine-i Münevvere'de yaşamak, Mekke-i Mükerreme'de yaşamak kolaylaştı ama eskiden öyle değildi. Su yok su az, kuyulardan gelecek vesaire, sıcak fazla, evler tozlu topraklı; o zaman zordu. İşte o zorluğa rağmen orada mücavir olan, ikâmet eden kimselere çok sevap olduğunu bildiriyor Peygamber Efendimiz.
Hac ve umre de çok sevaplıdır. Meşakkatinden dolayı eskiden öyleydi; şimdi de öyledir. Allah'ın lütfundan umarız, rahatlık olsa bile inşaallah aynı sevapları alırız.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi imanın lezzetini kavramış ve gereğini tatlı da olsa sıkıntılı da olsa yapmaktan çekinmeyen hakiki, tam ayar Müslüman eylesin. Küçük küçük imtihanlardan küçük küçük sıkıntılardan dolayı Allah'ın emirlerini terk edip yan çizenlerden, rahatına düşkünlerden, dünyaya dalanlardan, âhireti unutanlardan eylemesin. Âhir zamanın fitnelerine, fesatlarına bulaştırıp dinden imandan uzaklaştırmasın. Fâsık, fâsit fikirlere düşürmesin.
Kendimizi ve evlatlarımızı ve yakınlarımızı sevdiği kulların zümresine dahil eyleyip cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.