19.06.1988 - Zikrin Önemi, Deccal, Kuran Ehline Müjde, Asi Evlat
21.10.2025
30 dk 33 sn
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîne Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi’s sıdkı ve’l vefâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Bu hadis-i şerif zikirle ilgili. İbn Ebi'd-dünyâ ve İbn Hibban, Câbir radıyallahu anh'ten rivayet etmişler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyuruyor:
Yafdulü. ''Daha üstün olur, daha faziletli olur, daha sevaplı olur.'' ez-Zikrü'l-hafiyyü'l-lezî lâ tesme'uhü'l-hafazatü. ''Hafaza meleklerinin duymamış olduğu zikr-i hafî.'' Ale'l-lezî tesme'uhû.''Hafaza meleklerinin duyduğu zikirden.''
Ne kadar daha faziletli, üstün, sevaplı? Seb'îne dı'fen. ''Yetmiş misli daha sevaplıdır.''
Bir insan duyulabilecek bir şekilde Allah Allah Allah diyor veya Lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh diyor veya Sübhânallâh veya Allah-u Ekber veya Yâ Bakî, Yâ Latîf, Yâ Hak, Yâ Selâm diye Allah'ın esmasından birisini söylüyor. Bunların hepsi zikirdir. Bunu duyulacak şekilde söylerse bir sevap alır. Kalpten, candan, sevgiyle söylerse;
Bir kez Allah dese aşk ile lisan,
Dökülür cümle günah misl-i hazân.
Sonbaharda yaprakların kuruyup da ağaç sallandığı zaman döküldüğü gibi günahlar dökülüyor. Bir insan bir kere aşk ile Allah dese; bunu sessiz söylese, içinden söylese, kimsenin anlamayacağı bir şekilde söylese sevabı yetmiş kat daha fazla oluyor. Sevabı yetmiş misli daha fazla. Neden?
Çünkü içinden söylediği zaman gizli oluyor.
Hafaza melekleri hangileridir?
İnsanın amellerini kaydedip hıfzeden, onların kayda geçmesini sağlayan, sevapları günahları yazan melekler. Sonra insanın her ekleminde, her azasında bir melek var; onu koruyor. Korumazsa mahvolur, kazaya uğrar, çalışamaz hale gelir. Bu hafaza melekleri sevap günah neyse yazacaklar, duymaları gerekiyor. Onların bile duymadığı; içten, gönülden yapılan o gizli zikir yetmiş kat daha sevaplı oluyor.
Duyulduğu zaman gösteriş olabilir, şöhret olabilir.
''Yahu filanca mahallemizde filanca efendi var ya, mübareğin dilinde Allah'ın adı hiç eksik olmaz, boyuna Allah'ı zikreder, durur. Elinde tesbih; şıkır şıkır çeker durur. Mâşaallah, ne mübarek adam!''
''Ya, öyle mi? Gidelim elini öpelim, duasını alalım, hastamızı götürelim, şifa isteyelim.'' vesaire, şöhret olur. Kapısına dizilmeye başlarlar;
''Aman hocam, etme hocam, hastamıza bir nefes ediver hocam, dua ediver.''
''Hocam nasıl olur, herkes beğeniyor, afet olur mu?''
Film artistleri bile ''Gazetecilerden illallah!'' dedikleri için arka kapıdan kaçıyorlar. Ön kapıdan giriyor, yangın merdiveninden kaçıyor. Şöhret gerçekten afettir. İnsanın bir kenarda, kimsenin bilmediği bir şekilde, kendi başına, huzur içinde, rahat rahat ibadet edebilmesi çok tatlı. En güzeli o. Ama şöhrete bulaştı mı bu sefer şeytan gelir;
''Sen nesin be! Aslansın. Kırkpınar pehlivanları senin yanında solda sıfır kalır. Ağasın, paşasın, senin yanına kimse yanaşamaz.''
''Hakikaten ben öyleyim galiba. Herkes etrafıma toplanıyor.'' derken nefsi bir oyun eder, şeytan bir oyun eder, sonunda insan helak olur. Çünkü Allah; kibri sevmez, gururu sevmez.
Neyiz ki? O'nun verdiğinden başka neyimiz var ki? O vermişse O'nundur. Benim neyim var ki? Hepsi O'nun; veren Allah, alan Allah. Eğer akıl vermişse Allah vermiş, alırsa görürsün gününü. Zenginlik verirse Allah vermiş. Alırsa anlarsın halini; köşelerde sürünürsün, küflü ekmek ararsın, Allah etmesin! Hepsi Allah'tan. O halde övünmeye mahal yok ama insanoğlu şaşırır. Biraz alkış, biraz şöhret, biraz zenginlik insanın yürüyüşünü değiştirir, tavrını değiştirir, burnunun ucunu havaya kaldırtır. Eski dostları görmez olur, beğenmez olur; felaket. Onun için her şeyin gizli olması iyi.
Bir arkadaşımız anlatmıştı. Babası vefat etmiş, üzülmüş. Vazifelerini yapmış, evrâk-ı metrûkesini inceliyor. Mirasçı ya, karıştırıyor. Karıştırırken bir de bakmış, meğerse babası Nakşî tarikatının dervişlerindenmiş, haberi yok! Babası ömür boyu onun yanında yaşadı. Evladı, babasının zikir ehli bir kimse olduğundan; tesbih çeken, ibadet eden, âşık-ı sadık bir kimse olduğundan haberi olmamış. Ne tevazu! Ne mübarek insanlar var; en övünülecek şeyleri en çok saklamışlar, ibadetlerini belli etmemişler. İbadet de gizli, kabahat de gizli.
''Kabahatin gizli olmasını anladık ama ibadet niye gizli olsun?''
Nafile ibadetlerin gizlisi makbuldür, söylersen sevabı kaçar. Farz ibadetlerin aşikâre olması makbuldür çünkü başkası da görür; ''Ben de yapayım.'' der. ''Kusura bakmayın, namaz vakti geldi. Şurada namazı kılalım.'' diyor, aşikâre kılıyor.
''Hacı Efendi caddenin kenarına seccadeyi sermiş, çimenin üstünde namaz kılıyor. Hani ibadet gizli olurdu.''
Bak bu hacı efendi, koca sakalıyla çimenin üstünde namaz kılıyor. O caddedekilerin hepsine ibret olsun.
''Ey ahali! Siz Allah'ın kulu değil misiniz?'' ''Kuluyuz.''
''Siz Müslüman değil misiniz?'' ''Müslümanız.''
''Namaz size de farz değil mi?'' ''Farz.''
''İşte bak vakti geldi, ben burada kılıyorum. Size de ibret olsun, siz de kılın.'' demiş oluyor. Lisan-ı hâl ile nasihat etmiş oluyor. Kürsüsüz, teypsiz vaaz. Orada namaz kılınca ötekisinin aklına geliyor. Zekâtını veriyor. Komşusu;
''Ben de zenginim; bu zekâtını veriyor, ben niye vermeyeyim?'' diye hatırına geliyor, tamam. Ama nafile ibadetleri gizli yapmak sevap.
''Geceleyin fukaralar gibi gözyaşı dök; gündüz bir insana padişahlık gerekiyorsa geceleyin uyuma, seher vaktinde kalk, seccadene otur, karanlıkta kimse görmezken Allah de, tevbe et, istiğfar eyle, ibadet eyle, gözyaşı dök, ağla; o zaman manevi padişah olursun.''
Sultan Abdulkadir-i Geylani, hangi devletin sultanıymış? Başşehri neresi?
Başşehri yok, manevi âlemin sultanı.
Hacı Bayram-ı Velî Sultan, Tâceddin Sultan Ankara'nın mübareklerinden.
Eyüp Sultan. ''Eyüp Sultan'ın devleti varmış demek ki. Onun zamanında hangi vezirler yaşamış? Ordusu kaç kişiymiş?
Ordusu yok; manevi hayatın sultanı. Eğer böyle maneviyatın sultanı olmak istersen sessiz yapacaksın, sakin yapacaksın, göstermeyeceksin, belli etmeyeceksin ki ecri çok olsun. Belli ederse, ibadetlerini aşikâre yaparsa sevabı azalır. Birkaç defa söylerse riyadan dolayı sevap silinir, günah yazılmaya başlanır.
''Ben her gece kalkarım; namaz kılarım, Kur'an okurum, tesbih çekerim.'' Ne haber?
''Pazartesi-perşembe günleri de oruç tutarım. Sen yapıyor musun? Seksen defa hacca gittim, yetmiş defa umre yaptım. Paramın şu kadarını fukaraya dağıtırım. Şu kadar talebe yetiştirdim.''
Söyledikçe sevabı gider. Gizli yapacak; sessiz, karanlıkta, kimse görmeden yapacak; o zaman sevabı çok olur. Onun için zikr-i hafî kıymetli oluyor.
Muhterem kardeşlerim! Kalbinizi Allah'ın zikrine alıştırın. Sessiz sedasız, kimse bilmeden, dil dudak deprenmeden, ses dışarıya çıkmadan, kimsenin anlamasına meydan vermeden, içeriden Allah-u Teâlâ hazretlerinin zikri ile kalbin meşgul olsun, dursun. ''Allah Allah Allah Allah Allah Allah'' belki daha şiddetli bir şekilde, daha hızlı bir tarzda, Allah-u Teâlâ hazretlerinin zikriyle kalbin meşgul olsun.
Yukâtilü bakiyetikümü'd-deccâle alâ nehri'l-Ürdüni entüm şarkiyyü'n-nehri ve hüm ğarbiyyetehû.
''Sizin geride kalanlarınız; ölmeyip, şehit olmayıp geriye kalanlarınız Deccal ile Ürdün nehri üzerinde savaşacaksınız. Siz nehrin şark tarafında olacaksınız; o Deccal'in ordusu, avanesi garp tarafında olacak.''
Peygamber Efendimiz; kıyamete takaddüm eden zamanda Deccal'ın çıkmasıyla ve ondan sonra olacak hadiselerle ilgili bir haberi de böylece bildirmiş. Peygamber Efendimiz' in dünyanın geleceği ile ilgili hadis-i şerifleri çoktur.
Bazı alimler bu hadis-i şerifleri ayrı kitaplar halinde toplamışlardır. Bazı kardeşlerimiz bu meselelere çok meraklıdır, çok severler. Bazıları bu konularda ihtisas sahibi olmuşlardır. Mehdi aleyhisselam, Deccal, kıyamet ahvali üzerinde derin derin araştırmalar yapmışlar, hadis-i şerifleri toplamışlardır. Hepsi güzel. Hepsinden sadesi hepsinden güzeli. Âcizane bana böylesi daha güzel geliyor.
''Daha dur bakalım. Mehdi de çıkmadı, Deccal de çıkmadı, kıyamet de kopmadı.'' desen Azrail fırsat vermez ki. İnsanın, yakasına yapıştı mı; ''Gel bakalım, hadi bakalım.'' dedi mi; ''Onun kıyameti koptu.'' demektir. O zaman demek ki kıyamet hepimize burnumuzun ucu gibi yakın. Kendi kıyametimiz yakın. Ne zaman öleceğimizi bilmeyiz. Sabah çıkarız, akşam belki eve dönemeyiz. İzâ mâte'l-insânü fekad kâmet kıyâmetühû. ''İnsan öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir.''
Onun için kıyamet bu kadar yakındır. İki parmağın birbirine yakınlığı kadar yakındır. Ne yapmamız gerekiyor?
Tevbe etmemiz gerekiyor; hak yolda olmamız, gafil olmamamız, kendimizi uyarmamız, uyanmamız gerekiyor. Allah'ın sevdiği bir hal üzere olmamız gerekiyor. Allah'ın sevdiği hal üzere olursan ne âlâ! Olmazsan, bir gafil anında, pokerin eldeki kâğıtları bile bitmemişken ecel gelirse ne olacak? ''Hele biraz müsaade et de şu elimdeki kâğıtları bir harcayayım.'' mı diyeceksin?
Veyahut tam kumaşı ölçmüş, tartmış, biçmiş; parayı almamış. Azrail aleyhisselam'a; ''Dur bakalım! Şu kumaşı verdik adamın eline, parasını alalım?'' mı diyecek? Yok. Kıyamet koptu mu zaten alışveriş eden insan, aldığının parasını veremeden kopacak. Öyle ani, birden kopacak. Bizim de kıyametimiz öyle olacak. Ölüm kim bilir nerede, nasıl, ne zaman, kaç yaşında, ne şekille olacak?
Rabbimiz sevdiği bir kul olarak, sevdiği bir hal ile sevdiği bir sıfat üzere, sevdiği amelleri işlerken, dilimiz Kur'ân-ı Kerîm ile meşgulken, ağzımız oruçluyken, camide, secdede; böyle güzel hallerle hüsn-ü hâtimeler nasip eylesin.
Bu kıyamet meseleleri çok konuşulduğu için kendi kendime bu hususta bir yol tutturdum. Şöyle diyorum: ''Yâ Rabbi! Bize kıyametin sıkıntılarını, dehşetlerini tattırma; uzak zamana, ta öte bir zamana at. Bize sevdiğin kul olarak yaşamayı nasip eyle, huzuruna sevdiğin bir kul olarak gelmeyi nasip eyle!''
O kıyametin sıkıntıları, telaşları zor. Zaten kıyamet insanların ancak şerlileri üzerine kopacak. Şerlileri üzerine kopacak ama bir grup iyi insan da daima mevcut olacak.
Her ne hal ise Rabbimiz bizi sevdiği, razı olduğu zümreden eylesin! Gaflet içinde olmayan kullardan eylesin! Daima abdestli, daima namazlı, daima hak yolda, daima hizmet yolunda, daima sevdiği sıfatlara sahip olarak, iyi bir yol üzerindeyken yaşarken; Hayırlı, uzun ömür ihsan eylesin! Vademiz yettiği zaman da sevdiği bir kul olarak ruhumuzu teslim etmeyi nasip eylesin!
Ahmed b Hanbel, İbn Mace, İbn Abdilber ve diğer bir kaynak Ebu Said radıyallahu anh hazretlerinden rivayet etmiş. Kur'an ehline bir müjde var.
Yükâlü li-sâhibi'l-Kur'ân. ''Kur'ân-ı Kerîm'e sahip olan kimseye denir ki'' İzâ dehale'l-cennete. ''Cennete girdiği zaman.'' İkra ves'ad. ''Oku da yüksel! '' Fe-yekrau ve yes'adu. ''O da Kur'ân-ı Kerîm'den ayetleri okur, okudukça derecesi artar artar; yükselir yükselir, yukarıya çıkar. '' Li-külli âyetin deraceten hattâ yakraa âhire şey'in me'ahû. ''En son bildiği ayet bitip tükeninceye kadar yükselmeye devam eder.'' Ayetler bitti mi yükselmesi de durur; artık orası derecesi olur.
Rabbimiz cümlemizi Kur'ân-ı Kerîm'in sahibi eylesin, Kur'ân-ı Kerîm'in ehli eylesin; Kur'ân-ı Kerîm'i okumak, anlamak, sevmek, Kur'ân-ı Kerîm tarafından sevilmek, Kur'ân-ı Kerîm tarafından şefaat olunmak nasip eylesin.
Kur'ân-ı Kerîm'i bilmiyoruz. ''Hadi oku bakalım, yüksel bakalım.'' dediler. Kanatsız kuş gibi çırpın çırpın, olduğun yerde dur. Battal ördek gibi. Ne kadar acı! Rabbimiz hepimize Kur'ân-ı Kerîm'den çok şeyler bilmeyi nasip eylesin! Evlatlarımızı iyi yetiştirelim, Kur'an ehli olarak yetiştirelim, hafız yetiştirelim, âlim yetiştirelim, takva ehli yetiştirelim. Bir insan bir şeyin haram olduğunu bilse ama o haramı, o günahı işlese o işin haram olduğunu biliyor sayılır mı? Sayılmaz.
Gerçekten bilseydi o haramı işlemeyecekti. Yapıyor, demek ki bilmiyor. Cahil sayılır. Günah işleyen insanların hepsi cahildir. Alim olan insan; kalbi doğru, sözü sadık, ameli müstakim olan, Hakk'ın yolunda yürüyen insandır. ''Hocam bu mektebe gitmedi, medresede okumadı, yanında bir diploması yok. İlkokulu bile bitirmedi, ayrıldı.'' Ayrıldı ama Allah'ın rızasına uygun işler yapıyor. Sen üniversiteyi bitirdin ama boyuna günahlara koşturuyorsun; kırmadığın ceviz, yemediğin nane kalmadı. Nerede kaldı senin diploman? Sen o diplomaları ne diye aldın? Vebalin, mesuliyetin artsın diye mi aldın? İmam Hatip Okulu'nda okumuş; imamlıktan, hatiplikten, dinden, imandan nasibi yok.
Hafız olmuş birisi var. Bir iki yerde tanıttım: ''Bu şahıs hem yüksek ticareti bitirmiştir hem hafızdır.'' dedim. Baktım köpürüyor, kızıyor; ''Benim hafızlığını söyleme.'' diyor. ''İyi söylemeyeyim ama ne oluyor?'' dedim. ''Çok kızar.'' dediler. ''Hafız, iyi mâşaallah! Olgun bir kimseymiş ki hafızlığı övülmesin, övünç meselesi olmasın diye söylettirmiyor.'' diye düşündüm. Ben hâlâ işin farkında değilim. Sonradan anladım ki meğer adam kumarbazmış, içkiciymiş. Tabi o yolla ötekisi zıt olduğundan söylenmesine kızıyor.
Yazıklar olsun! O zaman, Kur'ân-ı Kerîm'in ehli değil, sahibi değil. Kur'ân-ı Kerîm onu bırakmış, gitmiş ki içki içiyor, kumar oynuyor, evli hanımından başka dost edinmiş, doğru yolda yürümüyor. Allah insanı şaşırtmasın. Şaşırttı mı çok zor. Şeytan insanın burnuna kancayı bir taktı mı, bu ayıcıların ayıyı oynattığından beter oynatır. ''Kalk bakalım kaynana nasıl bağırıyor, gelin nasıl utanıyor.'' Koca ayı dağda onu görse parçalar ama burada burnuna halka geçirilmiş. Sopayı gördüğü için kalkıyor. Ayıcının boyunun iki misli ama dediği her şeyi yapıyor. Çünkü burnuna halka geçti. Şeytan da manevi bakımdan bir Müslümanın burnuna halkayı geçirirse, onun gibi oynatırsa yazık olmaz mı?
Üstüne güldürme öyle düşman-ı bed-sîreti
''Öyle kötü bir düşmanı kendine güldürme.'' diyor, Diyarbakırlı Said Paşa.
Müstakim ol, Hz. Allah utandırmaz seni.
''Allah'ın yolunda yürü, doğru yolda yürü, öyle günahlı işler yapıp da şeytanı kendine güldürme, şeytanın maskarası olma.'' diyor.
Rabbimiz bizi şeytanın maskarası olmayanlardan eylesin! Rahman'ın yolunda yürüyenlerden eylesin!
Kur'ân-ı Kerîm'e çok çalışmalıyız, Kur'ân-ı Kerîm'in ehli olmalıyız ama Kur'ân-ı Kerîm'i uygulamalıyız, yaşamalıyız; yaşamazsak ehli sayılmayız.
Hadis-i şerif hepimiz için ibret verici bir ikaz mahiyetinde:
Âkkun Arapça' da -ayın elif kaf ile- anneye ve babaya asi olan edepsiz evlat demek. Anasını babasını saymıyor, sözünü dinlemiyor, kan kusturuyor, kendisine lanet ettiriyor. Böyle evlada âk derler. Âk, hukuku’l valideyne, ana ve baba hukukuna riayet etmeyip asi olmak demek. ''Ana babasına asi olan, böyle edepsiz evlada denilir ki:'' i'mel mâ şi'te. ''Ne iş yaparsan yap.'' mine't-tâati. ''İbadetten, taatten.'' Fe-innî lâ ağfiru leke. ''Ben seni affetmiyorum.'' der Allah-u Teâlâ hazretleri, meleklerine öyle dedirtir. ''Ne yaparsan yap boşuna, ben seni affetmiyorum.''
Namaz kıldı, hacca gitti ama anasına asi, babasına asi. Onlar orada inleyip duruyor, o orada namaz kılıyor.
''Namaz kıldım, zekât verdim, sadaka verdim. Daha ne olacak, daha ne istiyorsun?''
Allah; annene babana itaatli olmanı istiyor. Annenin, babanın gönlünü almanı istiyor. Annenin, babanın hakkını ödeyemezsin de mümkün mertebe hizmet etmeni istiyor. Yapmıyorsun; annen üzgün, baban kırgın: ''Bizim oğlan dinlemez ki bizi, edepsiz. Yetiştirdik, okuttuk ama dinlemez. Allah cezasını versin, Allah müstahakkını versin.'' diyor. Tarlayı satmış, oğlunu okutmuş. Oğlan hukuk fakültesini bitirmiş. Dikilmiş babasının karşısına; ''Biz fakültede devrimciler olarak gericilerle mücadele etmek için aramızda teşkilat kurduk. Sen benim kız kardeşime başını örttürüyorsun, çarşaf giydirtiyorsun. Bu ne biçim şeydir?'' der.
Adam hacı, dindar, namazlı niyazlı kimse. Oğlunun yetişmesi için okuması için tarlanın mahsulünü satmış, tarlanın kökünü satmış. Çocuk da okumuş, anasının babasının karşısına çıkıyor; ''Kız kardeşimi aç!'' diyor. Ne yapacaksın kız kardeşini açınca, vitrine mi koyacaksın?
''Açılsın, utanıyorum ben kardeşimden.'' diyor. Sen Avrupalı mısın, Asyalı mısın, Müslüman mısın, nesin? Senin örfün, tören ne? Avrupa'da çıplaklar kampı bile var; bikini ile mayo ile gezerler, mini etekle japone kolla gezerler. Onlar gezer ama sen Müslümansın, senin bir imanın var. ''Benim kardeşim de öyle olsun.'' Olur mu? Biz taklitçi miyiz? Biz bir işi neden yapıyoruz? Allah'ın rızası için yapıyoruz. ''Allah emretti.'' diye namaz kılıyoruz. ''Allah emretti.'' diye hadis okuyoruz. Allah, Resulüne uymamızı emir buyurduğu için Resulünün hadis-i şeriflerini okuyoruz. ''Allah'ın rızası burada.'' diye okuduklarımızı tatbik ediyoruz. ''Müezzinlik sevap.'' diye aklımıza yerleştirdik. ''Aman yaz tatilinde bir yere gittiğimiz zaman minareye çıkalım da biraz ezan okuyalım.'' diye niyetimize aldık.
Neden?
Çünkü her şeyi Allah rızası için yapıyoruz. Allah'ın rızasına aykırı olan şeyi para da olsa pul da olsa büyük kâr da olsa istemiyoruz. ''Lokantamıza içki koyarsak çok müşteri gelir, çok para kazanırız. Bakkalımıza içkileri sıralarsak içkiciler geliyor, çok satılıyor. Çok da para veriyorlar. Hem oraya geldiği zaman meze de alıyor. Parayı nereden buluyorsa fiyatını bile sormuyor. Hepsini alıyor alıyor, parayı veriyor, ‘üstü de sende kalsın' diyor.
''Arkadaşlarını toplamış âlem yapacak. Balkonda manzaraya karşı, boğaza karşı içecekler; çok para veriyor. Onun için Hocam müsaade et de içki koyalım, satalım. Ben kendim hiç içmem. Hacca gittim, beş vakit namazı camide kılarım.''
Satamazsın! Satmak da yasak! Haram! Menfaatimiz de olsa günahlı işten geri duruyoruz, zararımız da olsa sevaplı işi yapıyoruz. ''Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.'' diyor Mehmet Akif. Mehmet Akif ne diye İstanbul'da oturmadı? Otursaydı. Niye Kastamonu'ya gitti? Niye İstiklal Harbi'ne katıldı? Niye cephelerde koşturdu? Niye canını dişine taktı? Niye dedelerimiz yedi düvelle, dünyanın her yerinde çarpıştılar? Niye canlarını verdiler?
İmanları için. Onlar dünya nimetini isteselerdi çok şeyler elde ederlerdi, ahiret nimetini istediler. Bizimki şaşırmış. Anne babasına asi. İstediğini yapsın, kıymeti yok. Anne babasına asi oldu mu insanın ibadetleri kabul olmuyor. Bunu aklınıza yerleştirin, annenizin babanızın gönlünü alın.
''Hocam, benim bir annem babam namaz kıldığıma razı değil, senin vaazına geldiğime razı değil, tesbih çektiğime razı değil, Müslüman olduğuma razı değil, kızlarla flört etmediğime razı değil.''
Böyleleri de var. Şimdi ne olacak?
O zaman onun sözünü dinlememek vazife oluyor. İş değişti. Bizim bir arkadaşımız vardı, bir yerde hoca. ''Siz Müslümanlığın cefasını mı çektiniz?'' derdi. ''Ben ikindi namazını kılmak üzere Allah-u Ekber diye namaza dururdum. Babam alt taraftan evimizin kapısını açınca hemen selam verir, her şeyi saklardım. Namaz kıldığımı belli etmezdim, saklardım. Babam süvariydi; ‘Sende mi gerici oldun, namaz kılıyorsun.' diye kırbaçla döverdi.'' Öyle babalar da var.
Allah herkese çeşit çeşit imtihanlar veriyor. Allah ıslah etsin, akıl fikir versin. Lâ tâ'ate li-mahlûkın fî ma'siyeti'l-hâlık ''Günah yolunda kimseye itaat edilmez.'' Babası oğlunu karşısına oturtuyor; ''İç evladım şu kadehten.'' İçemez! Oğluna; ''Annene küfret.'' diyor; gülecek. Kendisi içki içiyor, oğluna diyor ki ''Gel buraya!'' Çocuk geliyor; ''İç şundan!'' diyor. Kadın oradan diyor ki; ''Yahu içirtme şu şeyi, ne biçim adamsın.'' ''Annene küfret.'' diyor çocuğa. Çocuk söyleyince gülüyor. Tabi böyle babaları, anaları Allah ıslah etsin. Onlar Allah'a asi olduğu için ''Allah'a isyan yolunda kula itaat edilmez, günaha dalınmaz.''
Amir memuruna; ''Şu işi şöyle idare ediver.'' diyor. ''Yapamam.'' derse; ''Ben senin amirinim, yapmak zorundasın.'' diyor. Yapamaz. Yaparsa mesul olur; ''Amirim söyledi.'' demek kurtarmaz. Dinimizde bu kaide eskiden beri böyle: ''Allah'a isyan yolunda kula itaat edilmez.'' Babası da olsa, hocası da olsa, kocası da olsa isyanda itaat olmaz, yanlış işte itaat olmaz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir müfreze tertip etmiş, birisine demiş ki; ''Sen bu müfrezenin komutanısın.'' Ötekilere de demiş ki; ''Buna itaat edin, başkanınız komutanınız bu.'' Müfreze yola çıkmış. Vazifeleri yapmışlar ama aralarına fitne girmiş, ihtilaf girmiş, şeytan girmiş, araları açılmış. ''Peygamber Efendimiz bana itaat etmenizi söylemedi mi?''
''Tamam, ediyoruz.'' ''Şuraya gideceğiz.'' ''Tamam.'' ''Buraya gideceğiz.'' ''Tamam.'' İstemeseler de itaat ediyorlar. '' Hepiniz odun toplayın.'' Gitmişler, odun toplamışlar, yığın yığmışlar. ''Ateşleyin.'' Ateşlemişler. Müfrezenin topladığı şeyler çatırdayarak yanıyor. ''Girin içine.'' demiş. ''Peygamber Efendimiz, ‘itaat edin' dedi ama içine girmek olur mu?'' Duraklamışlar, demişler ki; ''Biz bunun içine girmeyiz, bu durumu Peygamber Efendimiz' e soracağız.'' Dönüşte sormuşlar; ''Yâ Resûlallah! Sen bize ona itaat etmeyi emretmiştin ama böyle böyle yaptı. Hayatımız bahasına girse miydik?'' Peygamber Efendimiz diyor ki; ''Eğer girseydiniz cehenneme giderdiniz.'' Çünkü hayat yok olacak, orada çatır çatır yanacak. Günahta, yanlış yolda, yanlış işte itaat olmaz. Bunu da bilin. Baba da olsa ana da olsa… Nice baba ana var, yanlış yola sevk ediyor, hadis-i şerif yanlış anlaşılmasın. Anne ve babasına itaat eden evladı için de ve yukâlu li’l bârri i’mal mâ şi’te fe innî ağfiru leke. “Ne yaparsan yap, ben seni affederim.” Denir ona da. Yani anasının babasının duası bereketiyle, annesine ve babasına izzeti hürmetine günahları bağışlanır, Allah kusurlarını affeder. Onun için bu hadis-i şeriften çıkan mânâ: Anne ve babamıza, dede ve ninemize, kaynata ve kaynanamıza hürmet edeceğiz. Kaynata ve kaynana ile de akrabalık kurmuş oluyorsun, hanımın veya beyin anasıdır babasıdır. Gelinle kaynana zıt, damatla kaynata zıt, olmaz. Edebini takın. Kızını almaya gittiğin zaman böyle miydi? Al gülüm ver gülüm zamanında, tatlı zamanında böyle yapmıyordun. Kravatı takmıştın, eline buketi almıştın, berbere gidip süslenip taranıp kızını versin diye ne diller dökmüştün. Ne çabuk unuttun. Annen, baban işte! Ona da hürmet edecek. O da saygı gösterecek, sevgi gösterecek. Küçükler büyükleri sayacak, büyükler küçükleri sevecek. Peygamber Efendimiz; “bizim büyüklerimizi saymayan, küçüklerine merhamet etmeyen kimseler bizden değildir.” Diyor. Rabbimiz İslam’ın o güzel denge şuuruna hepimizi sahip eylesin. Ne ifrat ne tefrit ne o tarafa haksızlık ne bu tarafa haksızlık. Tam adalet çizgisi; keskin, sağlam, cadde-i Kübra dosdoğru bir yol.
İslâm'ı böyle en güzel hali ile anlayıp yaşamayı, rızasını kazanmayı ve huzuruna sevdiği kul olarak yüzü ak alnı açık varmayı, cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı, cennet nimetleri ile mütena'im olmayı, Rabbimiz cümlemize nasip eylesin!