19.04.1987 - Uğursuzluk, Hilal, Cennetin Kokusu, Bulaşıcı Hastalık

19.04.1987 - Uğursuzluk, Hilal, Cennetin Kokusu, Bulaşıcı Hastalık
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ advâ, velâ safera, velâ hâme, velâ yetimmü şehrani selasûne yevmen, ve men hafera bi-zimmetin, lem yeruh râihate’l-cenneh.
Ebû Ümâme Hazretleri’nden. Bu hadis-i şerif birtakım bâtıl inançları reddeden hadis-i şeriftir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem buyuruyor ki:
Lâ advâ. Advâ yoktur, velâ safera safer yoktur, velâ hame ham yoktur.” diyor. Üç şey yoktur.
Advâ ne demek?
Hastalığın, bir illetin kendi kendine başkasına atlaması, geçmesi, sirayeti yoktur kendi kendine. Onlar böyle uğursuzluk, şomluk telakki ederlerdi. Birisinin hastalığı ötekisine geçiverecek diye düşünürlerdi Araplar. Öyle şey yoktur diyor.
İkincisi, ve lâ safera. Safer ayını tehir edip Muharremi Safere tehir etmek, böylece ayların yerini değiştirmek, Arapların yaptığı şeylerdi bu, bu da yoktur. Buna nesi’ derler.
İnneme’n-nesîu ziyâdetün fi’l-küfri.
Ayları yerinden oynatmayı niye yaparlardı? Bazı aylarda söz vermişler kendilerine; yol kesmek yok, hırsızlık yapmak yok. Bir ilan ediyorlar, ayların yerini değiştirdik diyorlar. Yol kesmeyecekleri zamanda gene hırsızlık, çapulculuk yapıyorlar. Tabii bu küfür; insafsızlıktan, zulümden doğan bir şey. Kur’an-ı Kerim onu yasaklamış.
Veyahut da safer yokturdan maksat bazıları Safer ayını uğursuz sayarlarmış:
Bu ayda belâlar çok olur, göz değmesi çok olur. derlermiş.
Öyle şey yok. Bu uğursuzluk telakkilerinin aslı esası yoktur diyor Peygamber Efendimiz.
Sonra, velâ ham, ham da yoktur.
Ham nedir?
O, bir çeşit kuş. Baykuşa da diyorlarmış. Belki ona yakın başka büyük bir kuş da olabilir.
Güya Arapların kanaatine göre birisi öldürülürse, onun ruhu kuş şekline gelirmiş, beni sulayın diye bağırırmış. Beni sulayın dediği, benim katillerimi öldürün, onların kanlarını akıtın, ben o zaman [rahatlayacağım] diye. O böyle intikamı alınıncaya kadar gelip ötermiş. Oralarda bulunurmuş.
İşte böyle uğursuz bir hayvan, kuş,” böyle bir şey yoktur!” diyor Peygamber Efendimiz.
Yani Araplar arasında yaygın olan uğursuzluk telakkilerini, bazı böyle inançların yanlışlığını bildirmiş oluyor.
Demek ki her şeyin halîkı, sahibi, maliki, mutasarrıfı Allah-u Teâlâ Hazretleridir. O uğursuzluk şöyle zarar verecek, böyle yaparsam şöyle olurum filan böyle şeyler yoktur. Hepsi Allah’tandır. Allah’a sığınırsa, hiçbir şey zarar vermez. Bâtıl inançlara, itikatlara müslümanın düşmemesi gerekir.
Arkasındaki cümle şöyle:
Ve lâ yetimmü şehrâni selâsûne yevmen. İki ay, otuz gün olmaz.
Şimdi Araplarda mâlum kamerî takvim esastır. Onlar ayın hareketlerini zaman ölçüsü olarak almışlardır. Ay kaybolduktan sonra, gökyüzünde bir iki gün görünmedikten sonra ilk defa hilal haline görüldüğü zaman, ayın başı olur. Akşamüstü göründüğü zaman, yeni ay başlar. İkinci bir sefer, tekrar hilâl görüldüğü zamana kadar o ay devam eder. Yani bir hilâlin görünmesinden öteki hilâlin görünmesine kadar geçen zamana bir ay derler.
Ayın böyle bir hilâl halinden, diğerine gelmesi esnasında geçen zaman 29 gün 12 saat 50 küsür dakikadır. Yani 29,5 gün olmuş oluyor. Şimdi bu buçuk günden dolayı, o buçuk bazen bir tarafa,bazen öbür tarafa eklenir; o yüzden Arabi aylar bazen 29 gün olur, 29 günde bir hilâl görünür, bazen 30 gün olur; 30 günde bir hilâl görünür. Yani ayın birazcık geri kalma, yükseğe çıkma, alçakta kalma durumundan dolayı 29. gün görünmeyebilir o buçuklu saatlerden dolayı. O zaman 30 gün olarak görünür. Bir ay, ya 29 ya da 30 gün olur.
Bir kere Araplarda 31 günlük, 28 günlük ay yoktur, bu muhakkak. 29 gün olur, 30 gün olur diyor Peygamber Efendimiz. Çünkü birisine eklendiği zaman, ötekisinden kesilecek de öyle eklenecek peş peşe gelen aylarda böyle olur buyurmuş, Peygamber Efendimiz.
Tabii Müslümanların ayın hareketlerini bilmesi, tanıması gerekiyor. İbadetleri ona bağlı…
Ramazan’ın geldiği nereden belli olacak?
Hocam takvimlere bakarız, biliriz.
E takvimler farklıysa ne yapacaksın? Herkes bir başka havadan çalıyorsa? Takvimlerin olmadığı zamanlarda nasıldı? Takvimlerin olmadığı zamanda işin aslı, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi:
Hilâli gözetleyin, hilâli gördüğünüz zaman Ramazan girer; yine hilâli gözetleyin Ramazan’ın sonlarına doğru, yine hilâli gözetleyin! Hilâli gördüğünüz zaman Şevval ayı girer, bayram yaparsınız. Sûmû li-rü’yetihî. Ve eftırû li-ru’yetihî buyumuştur.
Bizim memleketlerde, her kasabada, köyde bir aya bakacak yeri vardır. Adı: Bakacak. Manzaralı, önü açık bir yerdir. Oraya çıkarlar, Şa’ban ayının sonlarında akşam güneş battıktan sonra acaba hilâli görebilir miyiz diye bakarlar. Görürlerse toplar atılır, haberler verilir:
Tamam hilâl görüldü, yarın Ramazan başladı! derler.
Ramazan’ın da sonu geldiği zaman, son günlerine doğru 27’sinde, 28’inde, 29’unda öyle bakarlar. Hilâli gördükleri zaman, tamam yarın bayram, bayramın hilâli göründü derlerdi. Böylece Peygamber Efendimiz’in tavsiyesine göre hilâli görmekle bu iş hallolurdu.
Şimdi Müslümanların bu hilâlleri tanıması lâzım. Hilâl bazen sabahleyin de görünür. Sabahleyin sabah namazına giderken, bir de bakarsın gökyüzünde, maviliğin ortasında pırıl pırıl güzelce hilal görülüyor. Sabah görülen hilal, güneşten önde olan hilaldir. Güneş daha doğmamış, güneş daha doğmadan, gökyüzüne ondan evvel çıkmış, yükselmiş olan bir hilaldir. Güneşten önde giden hilâl, güneş batmadan evvel aşağıda batacağı için batı tarafında güneşten sonraya kalması lazım. Ancak aradan birkaç gün geçecek. Her gün biraz tehire uğraya uğraya güneş battıktan sonra görünecek hale gelmesi lazım. O sabah görülen hilal eski ayın son günlerini gösterir.
Müslümanlar bunları bilmiyorlar. Hilalin nereden doğup nereden battığını da bilmiyorlar. Sanıyorlar ki güneşin battığı yerden hilal bir çıkıyor, sonra dalıyor aşağıya…
Öyle değil. Hilal, güneş gibi hareket eder. Doğudan doğar, batıdan batar. Görürsen görürsün, göremezsen göremezsin. Hep hareketi o tarafa doğrudur. Çünkü bu dünyanın kendi etrafında, ekseni etrafında dönmesiyle ilgili bir hadisedir. Hasılı sabahleyin hilali gördüm dedin mi, yeni ay gelmiş olmaz. Daha o eski ay demektir. Şimdi millet bu işleri bilmiyor.
Hacı hanımın bir tanesi Allah’a dua etmiş gece gündüz:
Aman ya Rabbi bana hilali göster. diye.
Hah, perşembe günü hilali gördüm! diyor.
Perşembe günü sen de gördün, ben de gördüm, herkes gördü. O daha Ramazan’ın hilali. Bayramı göstermez o. Perşembe gördüğün hilal cuma geçecek, cumartesi geçecek, pazar geçecek, pazartesi günü ancak akşam görünecek mesela.
Onu bilmiyor millet, “Hilâli gördüm, bayram yapın!” diyor. Daha Ramazan çıkmadı ki, bayram yapıyorsunuz. Hilâli bilmediği için insanlar böyle hatalar yapıyorlar. Bilmiyorlarsa bilmedikleri şeylere karışmasınlar, bilenlere tabi olsunlar. Oyuncak değil, Ramazan başlıyor, bayram başlıyor, mühim işler bunlar.
Gelelim cümlenin öbür tarafına bu hadis-i şerifte.
Ve men hafera bi-zimmetin, lem yeruh râihate’l-cenneh. Kim ahdini bozarsa, cennetin kokusunu koklayamaz.
Cennetin kokusunu koklayamaz sözü büyük bir tehdittir. Çünkü cennetin kokusu, cennetin duvarlarından öbür taraflara da yayılır, 500 yıllık mesafeden duyulur, cennetin kokusu. Demek ki cennetin yanına bile yaklaşmayacak demektir o.
Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemizi ahdine, sözüne olanlardan eylesin. Ahdini bozmayanlardan eylesin. Müslümanları da ahdini, verdiği sözü çiğnemeyenlerden eylesin.
Demek ki, İslâm’da ahdine sadık olmak, İslâm’ın hukukuna riayet etmek önemli bir şey oluyor. Döneklik yapan kimse; cennete girmek şöyle dursun, cennetin yanına bile yaklaşamıyor, kokusunu bile duyamıyor.
Lâ advâ, velâ tıyerete, yu’cibunî el-fa’lu’s-sâlihu, ve’l-fa’lu’s-sâlihu el-kelimetü’l-haseneh.
Ahmed ibn-i Hanbel’de, Müslim’de, Buharî’de, Ebû Dâvud’da, Tirmizî’de yani sahih kaynaklarda Enes radıyallahu anh’dan rivayet edilmiş bu hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Lâ advâ. Hastalığın oradan oraya insanlara atlayıp sirayeti yoktur. Allah’ın izniyledir. Uğursuzluk yoktur. Uğursuzluk yoktur ama ,sâlih fa’l benim hoşuma gider.
Sâlih fa’l ne demek?
Güzel söz söylemek, güzele yormak.
Meselâ, Hudeybiye musâlehasında, Peygamber Efendimiz’in yanına karşı taraftan Sehl adında birisi geldi. Sehl, kolaylık demek Arapça’da.
Hah, Sehl geliyor, işimiz kolay olacak inşallah! dedi.
Yâni bir güzel yorum yaptı. O ismin mânâsından faydalanarak güzel bir yorum yaptı. “İşte böyle güzel yorum, hayra yormak, güzel bir şekilde tevil etmek vardır ama; uğursuzluk, şomluk yoktur.” diye Efendimiz bildiriyor.
Demek ki, biz de bazı hadiseleri güzele yorabiliriz.
Bugün sabah hava güzel, pırıl pırıl güneş var. İnşallah bugün de Müslümanlığım pırıl pırıl, güzel olur; hiç günah işlemem! falan diye insan, o güneşin pırıltısından böyle bir yorum yapsa, bu güzel bir temennidir.Bunun bir zararı yoktur. Uğursuzluk yoktur.
Eskiden, yola çıkacak adam. Sağ tarafından bir kuş geçermiş.
Hangi kuş geçti?
Falanca kuş.
Dön geri!
Niye dönüyorsun?
Kuş geçti. Yâni uğursuzluk var diye seyahatinden dönüyorlarmış.”
Arapların bu çeşit böyle kuşlara bakarak uğursuzluk vehmetmelerinin doğru olmadığını Efendimiz bu hadis-i şerifinde bildiriyor. Ama güzel sözle söyleyerek, yorum yapmak olabilir. diye bildirmiş, kendisi de yapmıştır.
Lâ advâ, velâ tıyerete, velâ hâmete, velâ safere; firre mine’l-meczûmi, kemâ tefirrü mine’l-esed.
Buhârî’de ve Ahmed ibn-i Hanbel’de Ebû Hüreyre radıyallahu anh’dan rivayet edilmiş bu sonuncusu.
Diyor ki Peygamber Efendimiz:
Sirayeti yoktur hastalığın birden bire kendiliğinden kendi başına sirayeti yoktur, atlaması yoktur, uğursuzlukta yoktur. O uğursuz kuşun kuş ötmesinin öyle bir menfi manaya gelmesi de yoktur. Vay vay kuş öttü benim işim rast gitmeyecek filan gibi şeylere yorumlara lüzum yoktur. Saferin uğursuz olduğuna dair kanaatte yerli yerinde değildir. Safer ayının yerini değiştirmekte yoktur bunlar batıl inançlardır.
Firre mine’l-meczûm. Cüzzamlı hastadan kaç; kemâ tefirrü mine’l-esed. Aslandan kaçar gibi kaç. Yani cüzzamlı insandan kaç!
Tabii bu hususta şeyler var. Peygamber Efendimizin başka hadis-i şerifleri var. Onları hatırlatmamız lazım iyi anlaşılsın diye. Peygamber Efendimiz diyor ki:
Taun hastalığı olan yere gitmeyiniz.Taun ,salgın bir hastalık ki insanları kırıp geçiriyor. Taun hastalığı olan yere gitmeyiniz. Emri böyle. Taun hastalığı olan yerden çıkıp ayrılmayınız! Emri böyle, neyse o.
Amma cüzzamlı bir insanı gördüğünüz zaman, ondan da sakınınız.
Şimdi bu cüzzam hastalığı bir amansız hastalıktır ki, insanı ölüme götürür. Mikrobu uzun zaman kuluçka devresi yaşar. Altı sene, sekiz seneymiş galiba. Uzun zaman sonra kendi tesirini göstermeye başlar.
Çaresi yok onları bir yere kapatıyorlar o kendi halinde ne olacaksa oluyor. Yani çaresi dua Allaha dua edersen, Allah dilerse şifa verirde ilacı bilinmiyor yani bu zaman insanları tarafından ilacı bilinmiyor. Tabi ondan insan kendisini koruyacak onun yanına gitmeyecek.
Bazı alimler demişler ki bu cüzzam mikrobu arslana benziyor. Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimizin bir mucizesi var. Bu arslana benzediğini temsil ediyor. Arslandan kaçar gibi kaç, mikrobu da zaten aslana benziyor yeleli meleli diye, onun için söylemiştir diye, işin esrarengiz tarafına da işaret ediyorlar.
Lâ akle ke’t-tedbîri fî rıda’llâh, ve lâ verâa ke’l-keffi an mehârimi’llâh, ve lâ hasebe kehüsni’l-hulükı.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
Lâ akle ke’t-tedbîri fî rıda’llâh. Allah’ın rızasını kazanan.
Akıllı insan kimdir?
Akıllı insan Allah’ın rızasını kazanan insandır.
Bir profesör, eğer kendisini Allah’ın rızasından uzak durumlara düşürüyorsa, ahiretini mahvediyorsa, cehennemde çatır çatır yanmasına sebep olacak işler yapıyorsa, onun ilmi kendisine fayda vermiyor demektir.
Bir insan haramdan para kazanıp da köşkler, saraylar sahibi oluyorsa, zulümden kazanıyorsa, binlerce insanı ezerek elde etmişse. Servetinin haddi hesabı yok ama insanların gözyaşlarından, insanlara yapılan zulümlerden hasıl olan paraya para demeyin. İnsanların omuzlarına basarak, dostlukları çiğneyerek, kalleşlikler yaparak yükseldiği mevkiye, mevki demeyin! Ahiretini kazanmaya yardımcı olmayacak bir bilgiye bilgi demeyin!
İnsan Allah’ın rızasını kazanamadıktan sonra bu dünyada altmış yetmiş sene yaşar, biter. Altmış sene yaşadı. Hadi diyelim %100 zamlı, 120 sene yaşadın sen. Hadi %150 zamlı 120 sene yaşadın sen. Zaro Ağa, 156 sene yaşamış. Bu adam neden yaşadı, nasıl yaşadı diye beynini çıkartmışlar, sağlık müzesinde duruyor. Benim beynim benden ayrıldıktan sonra, ben ne anladım bu işten. Adamın azasını almışlar, oraya koymuşlar. 156 sene yaşamış, ne olacak. O da ölmüş.
Ne kadar uzun yaşarsan yaşa, ahir çe, sonu ne? Yani Farsça soralım. Sonu ne? Ölüm. Nuh aleyhisselam 950 sene yaşamış. Eski ümmetlerde yaş daha uzunmuş. Sonu ne? Ölüm. Ahiret hayatı ebedi, sonsuz.
Hüm fîhâ hâlidûn. Ebedî olarak kalacaklar, Ehl-i cennet cennette, ehli cehennem, müslüman olanlar çıktıktan sonra.
İnsan Allah’ın rızasını bulamadıktan sonra, ben o akla akıl demem, Peygamber Efendimiz demiyor çünkü.
Lâ akle ke’t-tedbîri fî rıda’llâh. Allah’ın rızasını kazanmak hususunda tedbir almak, düşünüp taşınıp bu işi becermekten daha büyük bir akıl yoktur.
Bir adam büyük veli olabilmiş mi, Allah’ın sevgili kulu olabilmiş mi? Ahireti kazanmış mı? En akıllı insan odur. En akıllı insan odur. İsterse dağda çoban olsun. Çünkü Allah’ın rızasını kazanmış, cennetlik olmuş. Daha ne istiyorsun?
Cennette ne var? Köşkler var, ırmaklar var, bahçeler var, hizmetçiler var, huriler var, gılman var; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin aklına, hatırına, hayaline gelmeyen, sığmayan, bilinmeyen, görülmeyen çeşitli nimetler var. Onları Peygamber Efendimiz oturup anlatmış.
Biz de bir şehirde o hadis-i şeriflerden bir tanesini oturduk, bir saat ballandıra ballandıra, ben onlara anlattım. Onlar böyle mest oldular. Ben de mest oldum. Dünyayı gözü görmez insanın. Cennet o kadar güzel. Cenneti kazandıktan sonra, bu dünyada çekilen zahmete değer.
Zaten bu dünyanın yarısı zahmet. Otuz yaşına geliyor adam. Ne oluyor? Otuz yaşından sonra rahat edeceğim, meslek sahibi olacağım diye gece uyku yok, gündüz dinlenme yok. E tamam, meslek sahibi oldun. Hadi gel şuraya otur, tamam. Ondan sonra rahat mı? Hayır.
Gece gündüz çalışarak mevki sahibi oluyor. Bir yere oturduktan sonra, bari paralar cebine bedavadan aksa ya. Hayır. Gece gündüz gene çalışması gerekiyor. Çalışmak, çabalamak zorunda kalıyor. Gene meşakkat.
Yarısı uyku zaten. Yarısı uyku, yarısı çalışma, yarısı meşakkat, yarısı ihtiyarlık. Bunun neresi kaldı? Kılçıklı balık gibi bir şey. Yani eti yok, her tarafı kılçık. Neresini atsan ağzına gırtlağına batacak, diline batacak. Kılçıklı bir dünya yani bu.Bir rahat tarafı yok. Asıl akıl, ahireti kazanmak.
Allah’ın o veli kulları ne yapmışlar?
Allah’ın o veli kulları bu dünyaya sırtını döndürmüşler, ahiret için çalışmışlar. Allah hem dünyalarını hem ahiretlerini mâmur eylemiş. Dedelerimiz, “Ölelim Allah yolunda” diye buralara gelmişler, Allah ne güzel diyarlar vermiş. Şu Boğaziçi’ne dünyanın bütün milletleri hayran. Ne güzel bir memleket. Haliç şu tarafa doğru gitmiş, Boğaz şuradan kıvrılarak gidiyor. Adalar şurada, Çamlar burada. Çamlıca şurası. Bilmem ne burası. Bozdur bozdur harca.
Nereden? Allah yolunda ölmek için yola çıkmış olan; Orta Asya’dan, bilmem nereden gelmiş olan dedelerimize Allah’ın mükâfatı. Başka bir şey değil. Daha başka nereleri vermiş. Avusturya’ya kadar gitmişler. Viyana’yı kuşatmışlar. Almanya’nın Bavyera eyaletine dayanmışlar. İtalya’nın aşağısını almışlar.
Neden? Allah, ölelim dedikçe yaşatmış. “Yâ Rabbi, müsaade et senin yolunda öleyim!” dedikçe Allah yaşatmış. “İstemem dünyayı yâ Rabbi!” dedikçe, Allah vermiş.
İsterim dedikçe alıyor. “Yâ Rabbi, bana dünyayı ver, isterim!” dedikçe tiril tiril fakir fukarayız, abamızda kırk tane yama. Amerika para verse de karnımızı doyursak. Allah’ın yolundan ayrıldıkça durum böyle oluyor.
Akıl, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Tamam mı? Peygamber Efendimiz böyle buyuruyor. Çok doğru.
Biz de her işimizde Allah’ın rızasını düşünelim. Diyelim ki:
İlâhî ente maksûdî, ve rıdâke matlûbî. Yâ Rabbi! Sen benim maksudumsun, ben senin rızanın peşimdeyim.
Araştırıp, uğraşıp, didinip elde etmek istediğim gayem senin rızandır! Şu işi yaparsam razı gelir misin yâ Rabbi? Gelirsin galiba, yapayım. Şu işi yapsam Allah acaba razı gelir mi? Gelmez galiba, o zaman yapmayım!
Her işimizi buna göre yapalım. Sözümüzü ona göre söyleyelim. İşimizi ona göre yapalım. Her işimizde bir şey düşüneceğiz. Neyi düşüneceğiz? Kolay: Allah’ın rızasını düşüneceğiz. Şu işi yapsam Allah razı gelir mi? Gelir, yap o zaman.
Geceleyin uykumu bölsem, kalksam abdest alsam, bir namaz kılsam. Günahlarıma ağlasam, ağlasam, ağlasam, seccadenin baş tarafı ıslansa. Uykuyu bölüyorsun. Razı gelir mi? Hadislere göre çok kıymetli bir şey. Yap.
Yarın oruç tutsam, yemekleri yemesem, Allah için sabretsem. Harama bakmasam, dilimi tutsam, kimseyi incitmesem; biraz aç kalacağım, öğleden sonra biraz gözüm kararır ama yaparsam Allah sever mi? Sever, yap. Yani Allah’ın seveceğine kanaat getirdiğin işi yap.
Falanca kimse dedikodumu yapmış, aleyhimde bulunmuş. Benim gözüme kestirdiğim bir adam. Ben 1,85’im, o 1,65. Benim pazımın çapı şu kadar, onunki şu kadar. Köşede onu ben bir sıkıştırayım, bir ıslata ıslata döveyim, bir daha bakalım benim aleyhimde konuşmak nasılmış? Yapabilir miyim? Yaparım. Ama yapsam Allah razı gelir mi, gelmez mi? Gelmez. Adam dövmekle, zorbalıkla bu iş olmaz. “Hadi Allah’a havale ettim. Allah hakkından gelsin!” de. Allah rızası için vazgeçiyorsun, Allah rızası için yapıyorsun!
Efendim caminin yan tarafı yapılacak, hoca para istiyor. Bu hoca da hep para ister. Bu sıcacık paraları da cebimden nasıl çıkartıp vereceğim? Bayağı da o bana alışmıştı, ben de ona alışmıştım. Versem mi acaba, içimden bir ses verme diyor:
Verme ya, ne yapacaksın? Ne zorlukla kazandın? Ne diye veriyorsun?
Ama verirsem sevap galiba, camiye harcamak sevaptır. O zaman ver. Yani insanın içinden böyle sesler gelir. Onları tasvir etmeye çalışıyorum. Şeytan insana yap der:
Bak şu kadına, ne kadar güzel! Ne de güzel giyinmiş. Boyu da maşallah fidan gibi. Osmanlı şairleri de ne kadar güzel şiirler yazmışlar, gazeller yazmışlardır, selvi boylum bilmem ne diye. Bak şuna!
Ama bakarsam günah olur. Hadi bakmayayım.
Bakmadığın zaman sevap, baktığın zaman günah.
Şu içki nasıl bir şey acaba, bir tadına baksam. İşte şöyle keyifli oluyormuş. Bir kere şu tozu çekersen çok hayal görüyormuşsun.
Ama günah. Yapma!
Filanca yerde çok beleşten, bedavadan kolay bir para var. Şöyle yaparsan çok para geliyor. Ama haram, yapma!
Yani her şeyini ölçeceksin. Bazı şeyler güzel olabilir ama haram olabilir. Zaten haramları şeytan süsler, ziynetlendirir, allandırır, pullandırır. Hani gelini süsledikleri gibi, haramı sana yutturmak için şeytan biraz süsler. Hatta ne der?
İz kâle li’l-insâni’kfur. İnsana boyuna gelir gelir kafir ol der. Ne var ya bu imanda? Der çık şu dinden, çık şu imandan dobra dobra kâfir olmayı telkin eder. Allah’a karşı gelmeyi telkin eder.
Adam mesela ayağı topalmış, münkir olmuş. Neden?
Allah beni niye topal yaptı? diye.
Topal yerine kötürüm de yapabilirdi. Kör de yapabilirdi. Sadece bir ayağını almış, sabredersen bir sevap kazanacaksın ondan. Allah’ın bir hikmeti.
Ondan Allah’a küsüyor, kafir oluyor. Şeytan kışkırtıyor. Küs, kafir ol, bilmem ne filan diye. Kitaplara yazıyorlar, mecmualar çıkartıyorlar. Efendim ateistler, inançsızlar bayrak açmışlar. Şeytan kışkırtıyor. Ha babam ha körüklüyor böyle demirci körüğü gibi. Huh huh huh yaptığı gibi böyle ateşe. Onların kömürlerini alevlendirmek için şeytan kışkırtıyor.
Tamam, ama düşün taşın. Hadi Allah’ı inkar ettin. Peki şu kainattaki, bu nizam nasıl olmuş? Bunca varlık, bunca intizam, bunca güzellik, bunca canlılık, bunca işler. Her bir intizam, o intizamı kuranın varlığına delalet eder. Her bir varlık ya kendisinden vardır ya da başkası yaratmıştır. Eğer sen kendini kendin yaratmadıysan bil ki yaratılmışsın. Seni yaratan Allah’tır. Halîk diyoruz.
Yani çok basittir. Allah’ın varlığını hiç kimse inkâr edemez. Allah’ın varlığını, birliğini inkarın yolları tıkalıdır ama insanlar şeytan aldattıkça inadına şey yaparlar, giderler, cehennemi boylarlar.
Onun için Rabbimiz bize uyanıklık nasip etsin. Allah’ın rızasını kazanmaya girişelim. Tatlı da olsa haramlardan uzak duralım. Acı da olsa helâlleri işleyelim, emirleri tutalım ki, Allah’ın rızasına vasıl olalım.
Allahu Teâlâ Hazretleri rızasını biraz meşakkatli, zorlu, acılı, üzüntülü şeylerin arkasına saklamıştır:
Cihad et, sevap kazan! Şehid ol, cennete gir! Oruç tut, fazla sevap vereyim! Sadaka ver.
Yani hep böyle nefse acı gelecek, zor gelecek şeylerin arkasına saklamıştır sevapları. Onları yapan; tamam, Allah’ın emrini tutmuş oluyor, cenneti kazanıyor. Keyfine giden, zevkine, gönlünün istediği gibi yaşamaya doğru kayan; sonunda cehennemi boylar.
Bu devirde şimdi genel kültürümüz zevk edebiyatı. Yani:
Zevkine bak, keyfine bak, hayattan kâm al, yaşayabildiğince yaşa, çılgınca yaşa, hızlı yaşa! diyorlar.
Hızlı yaşa. Tabir böyle. Hızlı yaşa, yani her türlü kötülüğü yap! Bunun altında yatan mânâ:
Aklına gelen her kötülüğü yap! Hiçbir engel tanıma, hiçbir kanun tanıma! İstediğin gibi yaşa.
Bir araya geliyorlar, kızlı erkekli, çıplak. Yani imandan sıyrıldıktan sonra, insanlar çok feci feci işler yapıyorlar. Ondan sonra hippi oluyorlar, ondan sonra hasta oluyorlar, ondan sonra mahvoluyorlar. Ama tabii o pişmanlığı sonunda anlıyorlar.
Bir kötü kadın ilk kötü yola girdiği zaman işin kötülüğünü anlamıyor da 45 yaşına gelince, buruşturulmuş bir kağıt gibi kenara atıldığını gördüğü zaman anlıyor. O zaman sokaklarda görüyorsun, parklarda görüyorsun: Kanepe üstünde yatan, eli ayağı titreyen bir kadın.Hey, hey bir zamanlar bu nasıldı diye söyleseler de duysan.
O bakımdan Allahu Teâlâ Hazretleri bizi irade sahibi eylesin. Allah’ın rızasını kazanmaya azimli eylesin ve onu başarmaya, bize tevfikini refik eylesin.
Ve lâ verâa ke’l-keffi an mehârimi’llâh.
Takva sahibi olmak, vera sahibi olmak çok güzel. Filanca adam çok takva ehli insandır filan, methederiz yani. Dürüsttür demek yani, harama el uzatmaz demek. Tamam. Yani bu vera, takvanın da ilerisidir, şüpheliden kaçınmaktır. Şüpheli mi yanına yanaşmıyor, kaçıyor. Ben hep sağlam iş yaparım, günaha hiç dalmam diyor. Ha bu vera denilen şeyin, yani ileri derecede takvanın, titiz Müslümanlığın en güzel şekli nedir? Allah’ın haramlarından kaçınmaktır. Allah’ın haramlarından sakınmak gibi bir vera yoktur, takva yoktur.
Allah’ın haramları neyse bir liste yap, onları işleme! Allah’ın haramları, büyük günahlar. Onları saymışlar ,alimlerimiz. Hocamızın kitaplarında var. Her yerde var yani.
Zina günahtır, yapma!
Tamam hocam ben hiç zina etmedim. Biliyorum, tamam, zina etmedin ama zinanın çeşitleri var kardeşim. Göz zinası var.
Peygamber Efendimiz diyor ki:
İki göz zina eder.
Neden?
Namahreme bakar, düşünür, günaha girer.
İki el de zina eder.
Neden? Eliyle tutar, o tutma elin zinası olur.
Onun için, zina etmiyorum derken her çeşidinden insan kendisini koruyacak. İçki içmiyorum derken her çeşidinden kendisini koruyacak. Şimdi eskiden biz burada söylüyorduk, kimse eslemiyordu, dinlemiyordu bizi. Geçen gün baktım duvara yazmışlar:
Alkolsüz bira biranın, ilk adımıdır diyor.
Birayı memleketimize sokmak için efendim alkolsüz bira çıkmış, zararı yoktur diyorlardı. Şimdi de yazmışlar duvarlara ki alkolik olmanın ilk adımı oymuş. Oradan başlıyor, alıştırıyor.
Peki, bu madem böyleydi neden soktunuz? Niye soktunuz önceden? Niye biz kötü olduğunu söylediğimiz zaman bizim karşımıza çıktınız, bağırdınız? Niye bizi suçladınız, şimdi kendiniz aynı şeye geliyorsunuz?
Demek ki muhterem kardeşlerim, bizde bir kusur var. Doğru bildiğimiz bir şeyi bir kere söylüyoruz, cılız, bitiyor. Bir atımlık barutumuz var, bitiyor. Üzerinde devam etmiyoruz.
Sonra sahip çıkmıyoruz meselelerimize, ondan sonra ötekiler işi alıp götürüyorlar artık konak yanıpta harabeye döndükten sonra meydan ha yaptığımız yanlışmış. Ama konak gitti iş bitti ondan sonra artık hatasını anladık diyorlar.
Demek ki sıhhatimize, meselelerimize, cemiyetimizin düzenine intizamına, örfümüze, adetimize zayıf sahip çıkıyoruz, tedbirimizi almıyoruz. Adamlar kendilerinin yemediği modası geçmiş veya radyasyonlu veyahut bilmem ne gıdayı bizim memlekete satabiliyorlar. İlaçların etiketlerini değiştirip modası geçmiş ilaçları bize satabiliyorlar. İran’a satmak istemişler İran’da laboratuvarlar iyiymiş onlar döndürmüş. Bizde dönmemiş, demek ki meselelerimize tam sahip çıkamıyoruz. Sahip çıkmayan insanları da tam takip edemiyoruz. Ondan dolayı nizam bozuluyor.
Demek ki her işimize dikkat edeceğiz. Tam iyi vatandaş olacağız yani her şeyi eli sopalı tam takip edeceğiz, suçluyu suç yaptırtmadan yakalayacağız, suçlunun cezasının verilmesini takip edeceğiz, iyilere söz hakkı tanıtacağız. Yani öyle camide otur, vaaz dinle sevabı kazan doldur çuvala sırtına yüklen git, o kadar kolay değil. Yani hakikaten iş yapacaksın.
Memleket elden gittikten sonra 7 asır İspanya İslam diyarı olarak yaşamış Müslümanların elinden çıkmış. 7 asır balkanlar İslam diyarı olarak yaşamış Müslümanların elinden çıkmış gitmiş. Daha uzun asırlar, Kafkasya Müslüman diyarı olarak yaşamış, Müslümanların elinden çıkmış gitmiş. Çok daha uzun asırlar Orta Asya Müslüman olarak bizim diyarımız olarak yaşamış Müslümanların ellerinden çıkmış. Hala uslanmadık mı? Hala akıllanmadık mı? Hala tedbir almıyor muyuz? Türkiye demi elde n gitsin? Türkiyenin de mi elden gitmesini istiyoruz? Her şey gitti, oda mı elden gitsin?
Sahip çıkacağız malımıza, dedemizin emanetine, örfümüze, adetimize, sıhhatimize, intizamımıza, temizliğimize, her şeyimize dikkat edeceğiz. Sizin hepinizi yani bu sosyal vazifelere sahiplenmeye davet ediyorum. Müslümanlık sadece camide namaz kılmak, sadece Ramazanda oruç tutmak değildir hayatı İslamca yaşamaktır.
Allahu Teâlâ Hazretleri ,sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetullaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.10.1986 -
Akşam Ezandan Sonra
23.01.1988 -
Din Konusunda Daha
