29.05.1988 - Sadaka Vermek

29.05.1988 - Sadaka Vermek
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidil evvelîne ve’l âhirîn. Şefîi zünûbina ve tabîbi kulubinâ ve üsvetine’l haseneti Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yusbihu alâ-külli sülâmâ min ehadiküm fî-külli yevmin sadakatün. Fe-lehû bi-külli salâtin sadakatün ve sıyâmin sadakatün ve haccin sadakatün ve tesbîhin sadakatün ve tekbîrin sadakatün ve tahmîdin sadakatün. Ve yeczî ehadüküm min zâlike rek'ata'd-duhâ.
Sadaka resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah hepinizden razı olsun. Dünya ve ahiretin hayırlarına cümlemizi dâhil eylesin. Cenneti ile cemâli ile müşerref eylesin.
Bugün okumayı düşündüğümüz hadis-i şerif Râmûzü'l-ehâdîs isimli Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız tarafından cem ve telif edilmiş olan hadis kitabının 511. sayfasının 5. hadis-i şerifi olacak.
Allah cümlemizi hayırlı ilimlerle mücehhez eylesin. Sünnet-i seniyye-i Nebeviyye'ye vâkıf ve aşina eylesin. Herkesin bir yola gittiği şu şaşkınlık asrında bizlere sünnet-i seniyye-i Nebevî'yi icra ve ihya etmek suretiyle, yüzlerce şehit sevabı kazanmayı Rabbimiz nasip eylesin.
Metnini az önce okuduğumuz hadis-i şerif meşhur sahabe Ebu Zer el-Gıfârî hazretlerinden rivayet edilmiş, Ebu Dâvud kitabına kaydetmiş, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Sizden birinizin her mafsalı üzerine her gün sadaka gerekir. Kaç tane kemiği varsa, bu kemiklerin kaç tane eklem yeri, mafsalı varsa buna bir sadaka gerekir."
Zengin var fakir var, bu kadar sadakayı nasıl verecek?
Fe-lehû bi-külli salâtin sadakatün. "O kişinin kılmış olduğu her namaz için bir sadaka sevabı verilir, bir sadaka vermiş gibi olur." Ve sıyâmin sadakatün. "Oruç tutmak da sadakadır."
Sadaka sadece para ile verilmiş olmuyor. Sadaka insanın Allah'a bağlılığının, sıdkının, ihlâsının işareti olan bir davranışı demek. Namaz da sadakadır, oruç da sadakadır.
Ve haccin sadakatün. "Hac da sadakadır." Ve tesbîhin sadakatün. "Sübhanallah demek de sadakadır, tesbih çekmek de sadakadır." Ve tekbîrin sadakatün. "Tekbir de sadakadır."
Allah-u Ekber demek, Allah'ın azametini düşünüp, dile getirip yâd etmek.
Ve tahmîdin sadakatün. "Elhamdülillah demek, Allah'a hamd etmek, büyüklüğünü, azametini lütfunu, ihsanını, ikramını, düşünüp de elhamdülillah demek de sadakadır."
Her mafsalına bir sadaka lazım ama böylece yapmış olduğumuz ibadetlerle de bir kısmı ödeniyor. Onu anlıyoruz. Bir borcumuzu öğreniyoruz. Bir de borcumuzun nasıl yavaş yavaş ödendiğini hadislerden anlıyoruz. En son cümle çok önemli.
Ve yeczî ehadüküm min zâlike rek'ata'd-duhâ. "Sizden birinizin, bu borçları ödemesine, iki rekât Duhâ namazı kılması kifayet eder."
Büyüklerimiz niye bize "Duhâ namazı kılın." diye emretmişler?
Niye biz tesbih vazifesi alan genç kardeşlerimize "İşrak namazı kılın, Duhâ namazı kılın." diyoruz?
Hadis-i şeriflerden çıktığı için. Bir insanın dinde olmayan bir şeyi, kendi başına, dinde varmış gibi ortaya çıkartması, aklı başında bir insanın işi değildir. Ona bid'at derler. İtikatta da olsa, amelde de olsa uygun değildir. Büyük tehlikedir. Bid'atler dalalet, dalaletler cehenneme gitmeye sebep olurlar.
Bizim büyüklerimiz, takva ehli insanlar, mallarını canlarını vermişler şehit olmuşlar. Allah'ın rızası nerede, onu kazanmaya çalışmışlar. Bir taraftan harp etmişler; harp etmek zaten sevap. Bir taraftan da harp ederken de Allah Allah diye zikrederek harp etmişler. İbret almamız lazım. Bir zamanını boş geçirmemişler. Büyüklerimizden bir tanesi diyor ki:
"Her nefes kaçan bir hazinedir."
"Kaçan bir liradır. Kaçan bir dolardır, bir marktır." demiyor.
Onlar nefeslerini öyle değerlendirmişler. Bu ölümlü dünyada, Allah'ın rızasını kazanmak için ne yapmak gerekirse yapmışlar.
İnsanın felaketine sebep olan yanlış işi yapmak isterler mi? Hiç istemezler.
En garantili işi ölçmüşler biçmişler, tarafeyni dinlemişler, herkesin sözünü tezini güzelce anlamışlar. Takvaya en uygun yolu seçmişler.
Ben kitapları okudukça, derinleştikçe onu öyle görüyorum, hayran kalıyorum. Cümle cihan hayran zaten.
"Osmanlı!" deyince akan sular duruyor. "Osmanlı!" deyince, milyonlarca insan; tulumbacısı da var, itfaiyecisi de var, kahvehanede çubuk tüttüreni de var. "Osmanlı" dediğimiz böyle kaliteli, numune, tahsil terbiye görmüş bir şey. Bugün de "Türk" dediğimiz zaman, "Türkiyeli" dediğimiz zaman, gidip de batakhaneden, çok müstesna kıyıdan köşeden, bir numune almayız, genel görünümü itibariyle; "Türkler merttir, Türkler cömerttir." deriz.
Ama içinde cimri yok mu? Var.
Genel hüküm olarak bu böyle. Dedelerimiz, elhamdülillah, İslâm'ı güzel öğrendikleri gibi hayatlarına da güzel tatbik etmişler. Bizi de güzel yetiştirmişler. Allah razı olsun.
Dedelerimizi anlayabilmek büyük bir nimettir. Büyük bir ilimdir. Çok derin ilim sahibi olmak lazım. Aleyhte konuşmak kolay ama bir insanın haklılığını haksızlığını anlamak, hüküm vermek, hâkimlik yapmak, kadılık yapmak kolay değil. Hele doğruyu bulmak [hiç] kolay değil.
Demek ki Duhâ namazını tavsiye etmelerinin delili buymuş.
Muhterem kardeşlerim!
Demek ki Duhâ namazını kılacağız. Duhâ namazı, "Kuşluk namazı" demek. Güneş doğduktan, yükseldikten, etrafı ışıttıktan, ısıttıktan, aydınlattıktan sonra kılınan bir namaz...
Güneşin yeni doğduğu sırada, daha baktığın zaman, gözünü almadığı sırada; bakıyorsun, kırmızı top gibi görüyorsun ama gözünü almıyor, bakabiliyorsun, Doğu'dan yeni yükselmiş, şöyle birazcık, bir minare boyu... İşte o zaman, daha bakabildiğin zaman, bir namaz kılınır, ona da "İşrak namazı" denilir. Güneş Şark'tan doğdu, yeni bir aydınlık gün başladı, Allah-u Ekber, iki rekât İşrak namazı.
Ondan sonra rub'u nehâr geçince diyorlar, gündüzün dörtte biri geçtiğinde Duhâ namazı, Kuşluk namazı. Çünkü sabahla öğle namazı arasında geniş vakit var.
Mübarek insanlar o vakti ibadetsiz geçirirler mi?
O bizim eski büyüklerimiz arasında öyle insanlar var ki dükkânları varmış, dükkâna giderlermiş, "İlk önce bana ahiret kârı lazım." diye; bilmem 100 rekât namaz kılmadan dükkânın kepengini açmazmış. Öyle insanlar var ki "Bugünkü rızkı kazandıktan sonra bana dünyalık bu kadar yeter." [Der] kepengi kapatırmış ibadete gidermiş
Hayatlarını geçirme tarzı nasıl? İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî.
"Yâ Rabbi! Maksadım, maksudum sensin, ben senin rızanın peşindeyim."
"Onu elde etmeye çalışıyorum, her şeyi ona göre düşünüyorum. Konuşmalarım, çalışmalarım, ticaretlerim, ziraatlarım ona göre[dir].
Öyleleri var ki "Hayvanın bile hakkı üzerime geçmesin." diye, tarlayı kendisi sürmüş. Buğdayı kendisi ekmiş, el değirmeninde kendisi öğütmüş, ekmeği kendisi yapmış, kendisi yemiş. Bir kulun, canlının hakkı geçmesin diye. Öyle takvalı insan. Öylesi var ki ticaretine bir zarar gelmesin diye sermayesini tasadduk etmiş; İmam-ı Azam hazretlerinden başlıyor. Küçücük şüpheli bir şeyi, tembih ettiği halde sattıkları için; soruyor,
"Hani şüpheli, sakat bir kumaş vardı, onu ayırın, müşteriye satmayın, söyleyin dedim ya!"
"Unuttuk onu, satılmış."
Bütün malını sermayesinin hepsini tasadduk ediyor. Öyle yaşamış insanlar, mübarek insanlar. Duhâ namazını da kılarlarmış.
Allah bize de nasip etsin.
Biz onlardan daha büyük nimetlere mazharız. Bizim gecemiz gündüz gibi elektrikle aydınlanıyor. Kışımız yaz gibi sobalarla, kaloriferlerle ısınıyor. Fırınlarda kabarmış, kızarmış, çıtır çıtır, buram buram ekmekler, çeşit çeşit nimetler, meyveler. Ben zengin bir manav dükkânının önünden geçmeye bayılıyorum. Hele bir de sebze çarşısına gitmeye bayılıyorum. Çok zevk alıyorum, hani el âlem gezmeye tozmaya gider. Ben sebze meyve çarşısına daldım mı mest oluyorum. Sübhanallah. Kırmızı portakal, sarı limon, salkım salkım üzüm, şu rengi, bu rengi, kavunlar, karpuzlar, şeftaliler, erikler, tatlılar, tuzlular... İnsan bayılır.
Allah'ın verdiği nimetlere hamd-ü senalar olsun.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;
"İnsanın kemikleri var, kemiklerinde mafsalları var. Her mafsal için sadaka lazım." [Buyuruyor.]
Muhterem kardeşlerim! Demek ki sözü derinlemesine düşünecek olursak her mafsal bizim için bir nimet. Kolunuzu düşünün, tarladaki kargaları kaçırmak için yapılmış korkuluk gibi hiç kıpırdamadan duruyor.
Bu kolla ne yaparsın?
Allah kolu yaratmış, mafsalı yok.
Kargaları mı kışlayacaksın? Kışlayamazsın ki.
Bir ayak olsa, bükülmese, kıvrılmasa… Nitekim bazen rahatsızlanıyor, romatizma oluyor, kıvıramıyorsun. Şu parmaklar, her biri kıvrılıyor, her bir kıvrılmanın ne hikmeti var! Şu parmak küçük olmuş, sebebi var. Bu parmak biraz yana gelmiş sebebi var.
Tebârekallâhu ahsenü'l-Hâlıkîn.
Allah-u Teâlâ hazretleri yaratmış, bildiği var, sebebi var. Bütün parmaklar bu tarafta olsa, tutma işi kolay olmaz. İyi ki bu parmak bu tarafa gelmiş. Hikmetli.
Bir göz yaratmış görsün diye, kullarım ibret alsın diye; üstünü kirpiklerle donatmış, ışığı süzmek için; kapakla kapatmış, tehlikelerden korumak için. Bir sinek gelse gözümüz iki saat sulanır. Oğuştura oğuştura bir hâl oluruz. Bir toz kaçsa, bir hâl oluruz, şıp kapanıyor, otomatik. Hem bize sormadan kapanıyor. Otomatiğe bağlanmış.
Ne dersin, karşıdan göze doğru bir tehlike geliyor, "Kepenkleri kapatayım mı, kapatmayayım mı?"
"Hele bir düşüneyim, bugün git yarın gel."
Devlet dairesi gibi "yarın gel" deyinceye kadar gözün içine neler girer. Şıp kendisi kapanıyor, kimseye bir şey sormuyor.
Neden?
Allah, göz korunsun diye otomatik sisteme bağlamış. Suyu gitmesin, susuz kalmasın diye göz suyu yaratmış. Bunun üzerine gelir de mikroplar yapışır diye… Hassas bir uzuv; zerreler yapışır diye göz suyunun içine antiseptik maddeler koymuş, mikrop öldürücü özelliği var. Gözü biraz iç tarafta, kafatası kemiğinin mahfuz bir yerinde yaratmış. Patlak bir gözümüz olsaydı, çoktan zedelenirdi. Biz onu bir yere vururduk. Çizerdik, bozardık. Ama kuytu bir yerde. Mahfuz bir yerde. Üstten de ter gelmesin diye yukarıya bir çit yapmış, yukarıdan gelen terler kaşlardan meyilli akıyor.
Bir göze baksa insan, hayran olur. Bir ağza baksa hayran olur. Dudak yapmış; alt dudak var, üst dudak var. Çenemiz var, Allah güzel yolda kullanmayı nasip etsin, sıra sıra dişlerimiz var. Dilimiz var, kürek gibi her tarafa döner, konuşmayı sağlar; boğazımız, küçük dilimiz, ses tellerimiz var. Bilmem ilmin gelişmediği zamanda bunları kim düşünmüş. Şimdi yirminci yüzyılda anlıyoruz.
Tamam, otomobil var, tayyare var vs. Ama insanların ilkel devirlerinde insanlar yine böyle değil miydi?
Yine böyleydi.
Yaratan mübarek Allah'ım ne güzel yaratmış ne hoş yaratmış, her şey güzel; hepsinden güzeli akıl nimeti vermiş. Akıl nimeti vermiş ki akıl erdiremezsin. Öyle büyük bir nimet ki esrarına akıl erdiremezsin. Bir hafıza nimeti vermiş tâ bebeklik çağından "Rahmetli annem beni kucağına alırdı da şöyle yapardı da böyle yapardı da." Alfabeden, tâ o zamandan bu zamana kadar her şeyleri hafızana yerleştiriyorsun.
Nereye yerleştiriyorsun?
Raf lazım olsa o bilgilerin hepsi için İstanbul şehri kadar raf yapmak lazım. Kitapları yazmak gerekse ciltler dolusu kitap yazmak gerek. Ondan da hantal yürüyemez insan. Etrafımıza Mısır'daki piramitler gibi kitap yığılır o bilgileri yazacak olsak.
Nereye sığdırmış biliyor musunuz Tebârekallâhu ahsenü'l-Hâlıkîn?
Mercimek kadar hafıza merkezine sığdırmış. Mercimekten de küçük belki de. İnsan beyninde küçücük bir yere sığdırmış. Bu hafızanın hepsi, bütün malzemesi oraya giriyor. Şiirleri hatırlıyorsun, 6000 küsur ayet-i kerimeyi ezberliyor hafız efendi, söylüyor. İlimler, çeşitli bilgiler, Allah bize nasip etmiş. Arapçayı biliyoruz, başka dillerden harfleri görüyoruz, okuyoruz. Anlatıyoruz, dinliyorsunuz, seneler senesi konuşuyoruz, konuşmalarımız bitmiyor.
Ne sanat ne hüner! Allah-u Teâlâ hazretleri, topraktan neler yaratmış! Neler yaratmış?
Bizim bu kemiklerimizi de kemiklerimizin eklemine de o gözle bakacağız. Bu eklemler de bir nimet. Her birisi bir nimet, her bir nimete şükür lazım, sadaka lazım, ücret lazım…
Parayla olsaydı bu işler.
"Hadi sen yabancı değilsin, her ücretin sana milyonda biri kadar vermene razıyım. O kadar verdim." deseydi, "Bunun ücreti şu kadar ama sen bunun milyonda birini bari ver." deseydi bile, milyonda bir, bir milyonda dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz tenzilata rağmen biz bu nimetin ücretini ödeyemezdik. Mümkün değil. O kadar çok ki nimetler, ödeyemezdik. İşte her nimet için sadaka lazım, şükür lazım. Sonra da Rabbimiz yine lütf-u kereminden küçük bir sebebe bağlıyor. "Şöyle yaparsan kabul." diyor. "İki rekât Duhâ namazı kılarsan, kabul." diyor. "Hepsinin şükrünü ödemiş olursun, sadakasını vermiş olursun." diyor. Aslında o namazı kılmak da bizim lehimize. Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok ki. Bizi yaratan O zaten, zaten O'na yaratmak zor değil. Yaratmak Rabbimize zor gelen bir şey değil ki.
Ne demek mânası. "Edatı tahsistir."
Başka hiçbir şey gerekmez. Sadece ve sadece Rabbimiz bir şeyin olmasını istediği zaman uzun boylu bir zahmete ihtiyacı yoktur, o olması gereken şeye 'ol' der, o şey olur. İsterse olmasın. Mümkün mü olmaması? Her şey O'nun elinde, güç kuvvet O'nun elinde. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. 'Ol' der, olur. Kudretine sahip olan Allah'ın, bizim neyimize ihtiyacı var. Bizim hiçbir şeyimize ihtiyacı yok.
Vallâhu'l-ganiyyü ve entümü'l-fukarâ'. "Allah âlemlerden müstağnîdir, mahlukâttan müstağnîdir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü kemâlât ile muttasıftır."
Her şeyi var etmiş. Her şeyi O yaratmış. Biz muhtacız, ibadete de biz muhtacız; istersen ibadet etme. Mahvolursun, bunalıma düşersin. Streslere girersin. Hele ibadet etme, deli olursun. Allah sana bir gün bir duygu verir, o taraftan çırpınırsın. Bir gün başka bir duygu verir, bu taraftan çırpınırsın.
Duygularına hâkim misin? Elinde mi?
Hiçbir şeye hâkim değilsin.
"Ben düşünürüm, istediğimi yaparım." Düşünmeye hâkim misin?
Düşünmeye de hâkim değilsin.
Ve mâ teşâûne illâ en-yeşâllah. "Allah bir şeyi istemeden sen isteyemezsin bile!"
O kadar âcizsin, o kadar naçizsin, o kadar biçaresin, o kadar yoksulsun. Allah sana her şeyi vermiş, her şeyi; ondan sana muhtaç değil ve senin faydan için "şöyle yap" diyor. Yaparsan fayda sağlayacaksın, senin için iyi olacak diye, "öyle yap" diyor. Ve insanoğlu yapmıyor, ne kadar büyük edepsizlik.
Dinsizler, günahkârlar, âsiler, mücrimler, müşrikler, münafıklar, zalimler ne kadar cahil, ne kadar büyük edepsizlik, ne kadar büyük saygısızlık yapmış, ne çamlar devirmiş de yaptığı şeyin farkında değil.
Olur mu öyle şey? Bu kadar iyiliğe karşı böyle mi yapılır? Hiç mi vefa duygusu yok? Hiç mi şükran duygusu yok?
Birisi sana bir şey yaptığı zaman; İngiliz bile olsa, thank you diyoruz. Basit bir insanın bir şeyine bile "Teşekkür ederim." diyoruz. Rabbim sana her şeyi vermiş, utanmıyor musun senin faydan için emrettiği şeyi yapmamaya. Gece gündüz ağlamamız lazım. Yüzümüzü insanlardan saklamamız lazım. Elimizi örtüp kenarlara çekilip hıçkıra hıçkıra ağlamamız lazım.
"Nedir benim bu edepsizliğim yâ Rabbi! Neden ben bu kadar edepsiz oldum? Neden bu kadar duygusuz oldum? Nedir benim bu hâlim?" diye ağlamamız lazım.
Allah bize iz'an, irfan versin, edep nasip etsin, arif ve zarif kul olmayı nasip etsin. Edepsizlik çok kötü bir şey; edepsiz etmesin, günahlara bulaştırmasın, şeytana uydurmasın, nefse uydurmasın, o şeytanı bize güldürmesin. Aldatıyor, karşımıza geçiyor, kıs kıs belki de kahkaha ile gülüyor, seviniyor. İnsana;
"Kâfir ol, yap şu edepsizliği günahı. Ben senden berîyim, seninle ilgim yok, Allah'tan korkarım." der kenara çekilir.
"Kerata hani beni kışkırtan sendin ya ilk başta sen ateşledin ya bu işi."
Şeytanın maksadı kandırmak; allandırır pullandırır, süsler, boyar. Günahı işlettikten sonra da kenara çekilir. Öyle düşmana, Allah bize gülmesine izin vermesin. Düşmanının gülmesi çok fena. Kıs kıs "Bu da benimle cehenneme gidiyor." diye gülüyor.
Arif kullarına ihsan ettiği ilimleri bizlere de nasip eylesin. Sevdiği kul olmayı bizlere de nasip eylesin. Dedelerimiz gibi mayamız güzel, yolumuzu daha öncekiler çizmişler; biz de onlar gibi ömrümüzü güzel kulluk ederek geçirelim. Biz de malımızı mülkümüzü, aklımızı fikrimizi, varımızı yoğumuzu, bilgimizi, müktesebatımızı, Rabbimizin rızası yolunda geçirelim, harcayalım, sarf edelim, ömrümüzü Allah'ın istediği kul olarak yaşayalım. Huzuruna sevdiği kul olarak varalım.
Duhâ namazı iki rekât kılınır, en azı iki rekâttır; dört, sekiz, on iki olur. Bundan sonra Duhâ namazı kılın inşaallah.
"Ben esnafım hocam…" Tezgâhının kenarına bir seccade koyuver, ne olacak.
Bizim arkadaş diyor ki:
"Otobüste gidiyoruz, şoföre 'Namaz kılacağım.' diyorum, şoför veya muavin 'oturduğun yerde kıl, caizdir.' diyor."
Müftü kesiliyor.
Yahu sen şoför müsün, müftü müsün?
Fetva veriyor.
"Baktım öyle olmuyor, 'İhtiyacım var.' diyorum, hemen duruyor." diyor.
Otobüsün içine mi pislettirecek.
"İhtiyacım var diyorum hemen duruyor, el frenini çekiyor; ben de iniyorum aşağıya Allah-u Ekber namaz kılıyorum."
"Hani ihtiyacım var diyordun?"
"Bu benim ihtiyacım, Allah'a kulluk etmeye, ibadete muhtacım ben. Allah'a itaat etmeye muhtacım. O beni yarattı, emretti. Ben bu vakitte bu namazı kılacağım."
Öteki işi yapmaya razı oluyor, namaz kılmaya razı olmuyor. Şoförün akılsızlığına bak.
Onunla o kıyas kabul eder mi?
İnsanoğlu çok cahil. Kafasını çalıştırmadığı için durumunun ne kadar fena olduğunu görmüyor.
Bunu bir yerden söyleseler, Merih'ten gelen bir insana söyleseler;
"Dünyada bazı insanlar vardır, öyle acayip zihniyetleri vardır ki şu işi yapmaya müsaade eder de bu işi yapmaya müsaade etmez."
Merihliler güler, kargalar da güler. Belki kargalar Allah'ın bizden daha iyi mahlûkları. Çünkü öyle yaratılmış ama insanların bir kısmı kargalardan fena.
Allah'ın en büyük nimeti hidayettir, bu nimeti bizim elimizden almasın. Nasip olmuş camisine gelmiş ibadet etmişiz, huzuruna kabul etmiş, sevine sevine gideriz.
"Rabbimin huzuruna kabul olundum, elhamdülillah dua ettim, isteklerimi sundum. O yüce dergâha gidiyorum."
Reis-i cumhurun yanına kadar gitsen, "Defol, sen kimsin?" deseler. Daha köşkün kapısından sokmasalar ne yaparsın?
Üzülürsün, ağlarsın, kızarsın, bağırırsın, köpürürsün veya edebinin durumuna göre, ağzını açarsın, gözünü yumarsın.
Allah-u Teâlâ hazretleri, huzuruna kulu kabul ediyor. Çok büyük bir nimet. Ötekisini de kabul etmemiş, kızmıyor.
Zengin adamın birisinin kölesi varmış. Beraber yolda gidiyorlarken, ezan okunuyor. Köle şöyle göz ucu ile bakıyor, efendinin öyle namazla niyazla, ibadetle ilgisi yok. Kendisinin içi gidiyor, kölenin. Ezan okundu, hayya ale's-salâh, "haydi namaza gelin, kurtuluşa gelin, burada kurtuluş var." dedi. Müezzin Allah'ın davetini sundu, bağırdı. Ağaçlar duydu, kuşlar duydu, cinler duydu, insanlar duydu. Adam namaz kılmaya yanaşmıyor.
"Efendim müsaade eder misin, ben şurada namazımı kılayım?" diyor.
Giriyor içeriye, sünnet kılıyor, farz kılıyor, dua edecek, tesbih çekecek.
Efendi dışarıda volta atıyor, bir o tarafa bir bu tarafa. Eli arkasında geç kaldı diye sinirleniyor. Kapıdan içeriye bağırıyor:
"Hey nerdesin, niye çıkmıyorsun?"
Köle de dönmüş demiş ki:
"Seni içeriye sokmayan beni de dışarı bırakmıyor."
Sen efendisin ama ahirette kim bilir ne olacaksın. Seni içeriye sokmayan beni de dışarı bırakmıyor.
Nice dünya köleleri vardır ki ahirette efendi olacak. Nice dünya zenginleri vardır ki ahirette yoksul olacak.
Belki kölesine muhtaç olacak, belki kölesinin önünde diz çökecek, belki yalvaracak, "Affet beni!" diyecek. Belki çocuğunun, karısının önünde yalvaracak. "Affet, ben ettim sen etme!" diyecek.
Allah bize akıl fikir versin. Vermiş de kullanmayı nasip etsin. O vermiş, Rabliği'ni yapmış, ikramını, ihsanını yapmış. Kullanma vebali, mesuliyeti bizde, kullanmazsak suç bizde. Çünkü "verdim" diyecek. "Dileyen, düşünen, düşündü buldu. Hakikati buldu, vazifesini yaptı." diyecek. "Sen neredeydin, sen niye yapmadın." diyecek...
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
21.06.1987 -
Din Kardeşine Yardım
19.12.1987 -
Hamd, Haya, Acıma
