12.10.1986 - Akşam Ezandan Sonra Dışarı Çıkmamak, Tevhid, Gemi Yolcuğu

12.10.1986 - Akşam Ezandan Sonra Dışarı Çıkmamak, Tevhid, Gemi Yolcuğu
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ türsilû fevaşîküm ve sıbyâneküm izâ gâbeti’ş-şemsü, hatta tezhebe fahmetü’l-işâi, feinne’ş-şeyâtîne tenbaisu izâ gâbeti’ş-şemsü, hattâ tezhebe fahmetü’l-işâi.
Ahmed ibn-i Hanbel’de ve Müslim’de, Ebû Dâvud’da, Câbir radıyallahu anh’dan rivayet edilmiş. Burada da Peygamber sallalahu aleyhi vessellem Hazretleri buyuruyor ki:
Lâ türsilû fevaşîküm ve sıbyâneküm. Beslediğiniz,baktığınız sürü hayvanlarını ve çoluk çocuğunuzu, yavrularınızı, evlatlarınızı güneş battıktan sonra salıvermeyin araziye; akşamın karanlığı bastırmadıktan sonra. Yani akşamın aydınlığı bitip yatsı gelmedikten sonra onları salıvermeyin. O arada salıvermeyin!
Çünkü şeytanlar; güneş batar batmaz ortalığı doldururlar, çıkarlar, boşanırlar ortalığa ve yatsının o vakti gelip çökünceye kadar ortalıkta onlar dolaşırlar. O bakımdan o arada, güneşin batması sırasında, ortalığa çocuğunuzu, hayvanlarınızı salıvermeyiniz! tavsiyesi var.
La terfaûnî fevka hakkî, feinna’llâhe teâlâ kad ittehazenî abden, kable en yettahızenî rasûlâ.
Taberânî, Müstedrek ve Hennad Ali ibn-i Hüseyin radıya’llâhu anhüm ecmainden, o da babasından nakletmiş.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri tevazu ile buyuruyor ki:
Beni hakkımdan fazla yükseltmeyin. Çünkü Allah-u Teala beni peygamber seçmeden evvel kul olarak seçti, yarattı. Yani benim kul olduğumu ey ümmetim sakın hatırınızdan çıkarmayın!
Başka hadis-i şerif hatırlıyorum, Efendimiz buyuruyor ki:
Ben Ademoğullarının, Hz. Ademin yer yüzündeki evladı olan şu insan neslinin en şereflisiyim. Ve lâ fahra. övünmek yok. Hakikati ifade etmek için söylüyorum.
Seyyidü’l-evvelîne ve’l-âhirîn diyoruz ya hem geçmişlerin hem geleceklerin cümle insanların Efendisi Allahın en sevgili kulu.
Diyor ki:
Cennette bir makam vardır ki, o Makam-ı Mahmud diye adlandırılır. O makama beşerden sadece bir kişi çıkacak. Bir kişi çıkabilecek o kadar yüksek makama, en yüksek makam. Sanıyorum ki o bir kişi benim diyor, tevazu ile. Üslubu böyle yani. Bir kişi çıkacak, sanıyorum ki O benim diyor.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem hazretleri cenneti alanın kapısına geldiği zaman; kıyamet koptu, mahşer oldu, ehli cennet ehli cehennem ayrıldı, cennetin kapısına geldiği zaman işler bittikten sonra cennetin bekçisi, Rıdvân melek soracak kimsin sen?
Kapı çalındığı zaman diyecek ki ben, Muhammedim ,sallallahu aleyhi vessellem. diyecek ki:
Bike ümirtü en lâ efteha kableke. Yâ Rasûlallah! Ben senden önce bu kapıyı açmamak için tembihlenmiş bir meleğim. Sen gireceksin önce onun için soruyorum diyecek.
Senden evvel bu kapıyı başka birisine açmamakla emrolunmuştum. Buyur, gir!” diyecek.
İlk önce cennete dahil olan Peygamber Efendimiz. Kabrinden ilk kalkan Peygamber Efendimiz. Yani insanların en üstünü, mahlukatın en şereflisi, eşrefi mahlukât olduğundan hiç şek şüphe yok.
Amma bir tehlike var, bir tehlike var ki onun büyüklüğünün derecesini anlayamayıp, itikadı bozmak. İtikadı bozma tehlikesi var. İtikad bozuldu mu, her şey gider elden. Çünkü Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı Kerim’inde buyuruyor ki:
Ben her günahı affederim, şirk müstesna.
Müşrikliği, Allah’ı tanımamayı, Allah’ı yanlış tanımayı affetmiyor, Rabbimiz Teâlâ. Dikkat edin; inançsızlığı değil, müşrikliği bile affetmiyor. Ne fark var inançsızlık ile müşriklik arasında? Müşrik, bir inanca sahip ama yanlış inanca sahip. Allah’a şirk koşuyor, yanlış tanıyor. Allah’ın sıfatlarını yanlış biliyor. Onun vâhid ü ehad olduğunu idrak edememiş. Gene bir Allah inancı var, yetmez!
Bütün dinler kutsaldır.
Öyle şey yok. Hak din İslâm’dır. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimizin bize bildirdiği, Kur’an-ı Kerim’in yazdığı itikattan başka bir tarzda, itikada sahip olmuşsa, geçmiş ola. O insanın bir kâr etmesi mümkün değildir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnna’llâhe lâ yağfiru en yüşreke bihî şey’en.
Allah-u Teâlâ Hazretleri hiçbir şeyin kendisine eş ve şerik ve ortak koşulmasına razı gelmez. Bunu afv u mağfiret etmez. Bunun dışındaki günahları affeder. Arsızlık etmiş, hırsızlık etmiş, huysuzluk etmiş, edepsizlik etmiş, günah işlemiş, gaflete düşmüş, hata etmiş, cahillik eylemiş. Affedebilir, hepsini affedebilir. Müşrikliği affetmiyor.
En yüşreke bihî şey’en. Kendisine bir şeyin ortak koşulmasını, şerik koşulmasını affetmiyor. Nerede kaldı ki kıpkızıl inkârcılık?
Canım benim inancım var, kendime göre inancım var.
Yani senin kendine göre inancın makbul mü? Sen inancı, kime kabul ettireceksin? Allah-u Teâlâ Hazretlerine... Allah kabul etmedikten sonra inancın ne kıymeti var? Allah kabul etmedikten sonra, yapılan ibadet denilen nesnenin ne kıymeti var? Hayrın ne kıymeti var? Ömrün ne kıymeti var? Mühim olan Allah’ın kabul etmesi.
Allah-u Teâlâ Hazretleri kendisinin doğru düzgün bilinmesini istiyor. Doğru bilinmediği zaman, eğri bilindiği zaman kabul etmiyor.
Muhterem kardeşlerim, bu çok mühim bir nokta. Onun için üzerinde döne döne duruyorum.
Benim bir inancım var. Nasıl inancın var? Allah’ı nasıl bilirsin söyle bakalım.
Allah baba.
Haşa, sümme haşa, sümme haşa. Yahu hiç Kul huva’llah okumadın mı?
Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin evladı yok, anası yok, babası yok. (Kul hüva’llâhu ehad). Vâhid demiyor, ehad diyor. Onun ötekisinden daha inceliği var. Öyle bir bir ki, hiç öteki birlere benzemez. Öyle bir bir.
Sen ona Allah baba nasıl dersin?
Öyle şey olur mu? Olmaz. Olmaz ama inanıyor.
Onun için, büyüğüne söz söylemek istediği zaman Allah baba diyor. Sen Hristiyan ağzını neden kullanırsın? Cahillikten kullanıyor. Aslında Hıristiyanın inancında değil ama cahilliğinden, “Allah baba affeder.” diyor. Allah baba yok, öyle şey olmaz!
Allah-u Teâlâ Hazretlerini nasıl bilmek gerekiyorsa, öyle bileceksin. Bilmezsen sadece içinde kuru bir inancın olması, “Ben inançsız insan değilim, inançlı insanım, maneviyatım var.” yetmez. Maneviyatın olması yetmez.
Allah’a inanıyorum.
O da yetmez. Allah’a doğru inanacaksın bir.
Allah’a dosdoğru inandım hocam, çok bastırdın madem, çok zorladın. Kabul, Allah’ın varlığına da inanıyorum, bir olduğuna da inanıyorum. Başka bir şey kabul etmem, gayrı benden bir şey isteme!
Gene yaya kalırsın. Gene yaya kalırsın, gene yolda kalırsın, gene bir işe yaramaz. Çünkü, “Lâ ilâhe illa’llah, Muhammedün Rasûlü’llah” diyeceksin. Muhammedün rasûlü’llah”.
Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vessellem’in, Allah-u Teâlâ Hazretleri tarafından gönderilmiş peygamber olduğunu bilemediysen, anlayamadıysan gene geçmiş ola. Yani fırsat geçmiş ola. Geçti gitti fırsat, gene kaçırdın. Olmaz. Neden Allah-u Teâlâ Hazretleri kendi birliğini, Peygamber sallallahu aleyhi vessellem’nin peygamberliğinin şehadetine bağlamış?
Eşhedü en lâ ilâhe illa’llah diyeceksin, iman kâmil olmuyor; ve eşhedu enne muhammeden abduhû ve rasûlühû demen gerekiyor arkasından.
Şu sebepten kardeşim: Sen Allah’a inandım dersin ama, hiçbir şey bilmiyorsun, kafanın içi bomboş. Sadece teslimiyetin var, Allah’a inandım diyorsun. Senin o kafanın içini güzel inançlarla dolduracak, hakkı hakikati öğretecek olan Peygamber SAS Efendimiz. Sen ondan öğreneceksin bu işin inceliğini. Yaşamayı ondan öğreneceksin. Edebi ondan öğreneceksin. Allah’ın rızası yolunu ondan öğreneceksin.
Onu kabul etmezsen, sen nasıl Allah’ıın makbul kulu olursun? Gene hata edersin bir yerde. Gene bir günaha düşersin, gene bir suça düşersin. Gene mahvolursun, gene cehenneme gidersin. Onun için, Lâ ilâhe illa’llah, muhammedün rasûlü’llah demek. Tamam beni yaradan Allah-u Teâlâ Hazretleridir, kabul ettim. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin varlığına, birliğine inandım. İşin teferruatını Peygamber Efendimiz’e uyacağım, ondan öğreneceğim!” demek o. Teferruatını ondan öğreneceğim demek.
Askere alıyorlar seni, kaydoluyorsun askerlik şubesine. Tamam, asker oldun. Ondan sonra gideceksin, öğreneceksin teferruatını. Tamam Türk ordusunun neferi oldun, kaydoldun. Daha subay oluncaya kadar, yedek subay okulunu bitirinceye kadar daha ne kadar okuyacaksın, ne talimlerden geçeceksin. Onun için Lâ ilâhe illa’llah diyeceksin, Muhammedün rasûlü’llah diyeceksin. Bu şeye sahip olacaksın. Peygamber Efendimizin,peygamber olduğunu kabul edeceksin.
Kabul ederken eğer şaşırırsan, eğer yanılırsan, eğer cahillik edersen,
Onun için Peygamber Efendimiz; eski bir acı tecrübe olduğu için dinler tarihinde, diyor ki:
Beni, olduğum dereceden daha fazla yükseltmeyiniz. Benim Allah’ın kulu olmam, bana şeref olarak yeter. Allah, bana kulum demiş. Kulum demiş, ondan büyük şeref mi olur! O yeter. Beni eğer böyle uluhiyete şirk koşmak tarzında, yanlış bir itikatla yanlış kabul edip haddinden fazla değişik bir tarzda düşünürseniz, imanınız gider, demek istiyor.
Benim peygamber olduğumu bilin, tamam. Seyyidü’l-evvelîne ve’l-âhirîn olduğumu bilin, tamam. Allah’ın en sevdiği kul olduğumu bilin, tamam. Benî Adem’in en üstünü olduğumu bilin, tamam. Tamam, tamam, tamam… Amma bana uluhiyet payesi vermeyin! Ben kulum.
Eşhedü enne muhammeden abdühû. Şehadet ederim ki Muhammed kuludur Allah’ın; (ve rasûlühû) ve elçisidir.” Allah’ın kuludur ve rasûlüdür. Başka bir şey değil. Melek değil, insan.
Çarşıda pazarda alışveriş yapmıştır. Borç almıştır, borç vermiştir, harbe girmiştir, sıkıntı çekmiştir. Dişleri kırılmıştır, şehid olmuştur Uhud harbinde. Üzüntülere uğramıştır. Kendi yavrusu ölmüş, vefat etmiştir. Onu kucağına alıp defnetmiştir. Acılar çekmiştir. Müslümanlar için sıkıntılara uğramıştır. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin kendisinin omuzuna yüklemiş olduğu büyük peygamberlik vazifesini, hakkıyla ifa etmek için ömrü boyunca rahat uyku uyumamış, geceli gündüzlü çalışmıştır.
Cemaate dedi ki:
Bildirdim mi, tebliğ ettim mi Allah’ın emirlerini?
Tebliğ ettin ya Rasûlallah! dediler.
Şahit ol ya Rabbi! dedi. Arafat dağında “Şahit ol ya Rabbi, bak bu kullarına soruyorum, tebliğ ettin diyorlar. Şahit ol ya Rabbi!” dedi. O şuur içinde, yaşadı ömrünün sonuna kadar. Küçüklükten, en son demine kadar ümmetim, ümmetim diye bizim için çırpındı. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin kendisine vermiş olduğu, risalet vazifesini en güzel tarzda yaptı.
Rasûl olmadan evvel Allah’ın kuluydu, beşerdi. Evlendi.
Peygamber evlenir mi?
Evlenir. Ekseriyeti evlenmiştir. Evlenmeyen peygamber var ama, peygamberlik tarihi içinde. Peygamber Efendimiz evlendi. Çoluk çocuğu oldu. Nikâh oldu sünnet üzere. Nikâh yapmak, evlenmek hepimizin de görevi. Onun yolu olmuş oluyor.
Hatta benim yolumdan gitmeyen ,benden değildir diye buyurmuş.
Tabii bir hayat. Ama bu tabii hayatın en mükemmel şekli, nümune insan. Yani nesine baksan güzel. Aile hayatına baksan şahane. Kocalığına baksan şahane. Akrabalarına muamelesine baksan şahane. Erkekliğine baksan şahane. Cesaretine baksan şahane. Kahramanlığına baksan şahane. Korkusuzluğuna baksan şahane. Gücüne kuvvetine baksan şahane. Yüzüne baksan şahane. Her şeyinde ,insanların en güzeli. En büyüğü, en mükemmeli. Numune insan, ama kul. Amma kul. İnsan. Senin benim gibi.
Yani in misin cin misin derler ya masallarda. Birisi karşısına çıkmış, hemen ötekisi padişahın oğlu sormuş:
İn misin cin misin?
Ne inim, ne cinim; senin gibi ademim! dediği gibi, senin benim gibi bir adem ama,
Muhammedün beşeren lâ ke’l-beşer, Muhammed bir beşerdir, sallallahu aleyhi vessellem, Allah’ın bir kulu ama, insanlar gibi değil ki müstesnâ.
Ke’l-ya’kûti beyne’l-hacer.
Sanki o, taşlar arasında yakut taşı gibidir.”
O da taş, o da taş. O da dağdan çıkıyor, o da dağdan çıkıyor; ikisi de taş. Bu granit taşı, bu kaldırım taşı, bu mermer taşı; ha bu da yakut. Yakut dediğin zaman herkesin hali değişiyor, onun gibi.
Allah-u Teâlâ Hazretleri Peygamber Efendimizi, kendisinin sevdiği sıfatlar ile tanımayı ve ona güzel ümmetlik etmeyi, cümlemize nasib eylesin. Fazla sevgiden dolayı; itikatta bir yanlış tarafa saplanmamayı veyahut fazla cahillikten dolayı saygısız bir duruma düşmemeyi cümlemize Allah nasip eylesin.
Kimisi de “Peygamber Efendimiz kuldur!” sözünün manasını anlayamıyor da senin, benim gibi sanıyor. Peygamber Efendimiz diyor ki:
Ben arkamdan da görürüm!
Allah gösterince görür. Sen görür müsün?
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Efendimiz’in gölgesi yere düşmedi. Peygamber sallallahu aleyhi vessellem efendimizin parmakları arasından, su kaynadı da pınar gibi üç yüz küsür kişi o sudan kendileri içti, abdest aldı, hayvanlarını suladı. Yapabilir misin? Yapılmaz. Mucizeleri var. Beşer ama öyle beşer. Ne haddinden aşağı düşünüp de saygısızlık edeceksin, ne de haddini aşıp, aşırıp, ona uluhiyetten bir parça bir paye verip de imandan, itikattan çıkıp; doğru yoldan sapıp uçuruma düşeceksin. Bu terazinin orta yerinde duracaksın, fikren adalet terazisinin ortasında duracaksın.
Canlar feda olacak kadar güzel bir kimse. Diyor ki “Öyle insanlar gelecek ki benden sonra ashabına anlatıyor. Beni görmek için evlatlarını, mallarını, canlarını vermeye razı gelecekler. “Ah Rasulüllahı bir görsem!” diye razı gelecekler. O kadar güzel.
Birisi diyor ki peygamber sallallahu aleyhi vessellem efendimizin yüzü kılıç gibi parlardı. Hayır diyor ötekisi, kılıç ne demek? Mehtap gibiydi, güneş gibiydi. Pırıl pırıl parlardı yüzü. Hakikaten parlardı. Dişlerinden etrafa nur saçılırdı. Yüzüne bakan, bakamazdı devamlı da, bakan hayran kalırdı.
Bir kere sohbetine eren ondan sonra bir daha oradan ayrılamazdı. Hayranı olurdu, meftunu olurdu. Sevgiden erir giderdi. Kendisine böyle hayran hayran bakarlardı veyahut saygılarından hiç bakamazlardı.
Sahabeden birisi diyor ki:
Rasûlüllah sallallahu aleyhi vessellem Efendimize saygımdan, yüzüne doya doya bakamadım. Kimisi öyle diyor.
Kimisi de geçmiş karşısına, böyle hayran hayran bakıyor. Efendimiz diyor ki:
Hayrola, ne o? Niye öyle bakıyorsun?
Diyor ki:
Fidâke ebî ve ümmî yâ rasûla’llah. Anam, babam, hepsi, her şeyim sana feda olsun ey Allah’ın rasulü! (Etemetteu bi’n-nazari ileyke) Senin cemaline bakarak nimetleniyorum. diyor.
Ne yapıyorsun, niye öyle bakıyorsun hayran hayran?” diye soruyor Efendimiz, latife ediyor yani.
Etemetteu bi’n-nazari ileyke. Senin cemâlini seyretmekle nimetleniyorum ya Rasûlallah! diyor.
Yalnız şu var, bir şeye üzülüyorum yâ Rasûla’llah! Allah bana nasip etmiş, senin ümmetinden olmuşum, senin ashabından olmuşum. Senin asrında yaşamışım, senin meclisinde bulunmak nasip olmuş, senin cemalini görüyorum. Buna hayranım, bundan memnunum. Allah’a çok şükür. Amma ahiret olacak ya, öbür dünyaya gidilecek ya, sen peygamberlerin en üstünüsün, çıkacaksın a’lâ-yi illiyîne, Makam-ı Mahmûd’a diyor, O sahabe. Ben ise eğer cennete girersem, o da belli değil; sen nerede, ben nerelerde kim bilir, orada seni göremeyeceğim diye üzülüyorum.” diyor o sahabe.
O zaman içime, şuraya şöyle hasret çöküyor. O zaman büyük üzüntü duyuyorum!” deyince Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem teselli eylemiş, buyurmuş ki:
El-mer’ü mea men ehabbe.
Korkma, üzülme, kişi sevdiğiyle beraber olacak ahirette.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi, Rasûlüllah sevgisiyle şerefyab eylesin.
O sevgiye herkes eremiyor. Ebu Cehil; meclisinde bulunmuş, yüzünü görmüş, güzelliğini görmemiş. Bakar kör. Asrında yaşamış, sözlerinin güzelliğini anlayamamış. Vazifesinin yüceliğini sezememiş. Peygamberliğini anlayamamış. Onu sevebilmek Allah’ın bir nimeti.
Şairlerden birisi Hasan ibn-i Sabit radıyallahu anh diyor ki:
Mâ in medahtü muhammeden bi-makâletî,
Ve lâkin medahtü makâletî bi-muhammedin!
Ben sözlerimle Hz. Muhammed’i övmüyorum, benim yazdığım şiirler, kasideler Hz. Peygamberi övmek için değil. Sözlerimi O’nunla süslüyorum, diyor. Sözlerimi şereflendiriyorum.
Doğrusu o. İşin doğrusu o. Ona hangi sözü bulalım da nasıl anlatalım?
Allah-u Teâlâ Hazretleri cemalini görmekle cümlemizi şerefi yab eylesin. Öyle mübarek insanlar geçmiş ki ümmetin içinden, Rasûlüllahın siması ve sureti ve cemali gözümden bir an kaybolsa, kendimi Müslüman saymam diyor. Öyle arifler geçmiş ki devamlı Rasûlüllahın huzurunda.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bize o irfandan, o sevgiden, o huzurdan, o muhabetten, o yakınlıktan bizlere de ihsan eylesin. Bi-lütfihi ve keremihî.
Lâ terkebü’l-bahra illa hâccen, ev mutemiren, ev gâziyen fi sebîli’llâh. Feinne tahte’l-bahri nâren, ve tahte’n-nâri bahren, ve lâ teşterî min zî dağtatin min sultâni şey’en.
Peygamber sallallahu aleyhi vessellem Hazretleri buyuruyor ki, karşısındaki muhatabı olan kimseye:
Lâ terkebi’l-bahra. Denize gitme, gemiye binme! İllâ hâccen. Ancak hacca gideceksen, o vesileyle olabilir.
Habeşistan’da oturuyor, Kızıldeniz’i geçecek, haccedecek. Böyle bir vazifeyle olur.
Ev mu’temiren. Veyahut Umreye gidecek, hac mevsimi değil de başka bir zaman Kâbe’yi ziyaret ediyor. Olur.
Ev gâziyen fî sebîli’llâh. Veyahut savaş yapmak için gemiye biniyor, olur. Başka bir sebeple binme gemiye, denize açılma!
Çünkü denizin altında ateş vardır, ateşin altında tekrar bir deniz vardır diye denizin ateşli, tehlikeli olduğunu ifade etmiş. Ama meşru bir sebep olunca, bir vesile olunca gidebileceğini de bildirmiş. Bu sebeplerden üçünü zikretmiş.Hacca gitmek veya umreye gitmek veya gaza etmek.
Bu Kıbrıs’ı fethedenler, egedeki adaları fethedenler, Girit’i fethedenler, Sicilya’nın güneyinde Otranto kalesini fethedenler, hep gazi olarak o şeyle çıktılar, çalıştılar. Öyle güzel bir maksatla olunca olur.
Ondan sonra hadis-i şerifin ikinci kısmında ifade şöyle:
Sultandan, başı sıkışmış bir kimseden hiçbir şey satın alma! Yani baskıdan, tazyikten, vergi verecek, bilmem ne olacak. Elindeki maldan biraz satması lazım. Böyle sıkışmış bir insandan bir mal alma.
Neden?
Sıkışmış insan isteye isteye vermez, sıkışmış olduğu için verir. Onun o sıkışıklığından istifade etmek, merdane bir şey değildir.
Onun çoluk çocuğu ağlayacak evde:
Vay babamız evimizi sattı. Bir zamanlar bizim olan bu evden, bu bahçeden çıkıp gideceğiz. Vah, bilmem ne falan.
Yürek yanıklığı olur. Mümkünse Müslüman Müslümana sıkışık zamanında yardım eder.
Muhterem kardeşlerim,
Fakire sadaka vermekten; insanın Müslüman, sıkışmış kardeşine, karz-ı hasen vermesi çok daha fazla sevaplıdır. O sıkışık zamanda yardımcı olmak iyidir. Tepesine binmek değil. Vay bunun vergi borcu var, tamam iyice sıkıştı. Otuz milyonluk evi satıyor, yedi milyona. Hop ben alayım. Bunu tavsiye etmiyor Peygamber Efendimiz.
Sıkışmış bir kimseden sakın bir şey alma. Gönül hoşluğuyla olsun. Alan razı, veren razı tarzda ticaret tatlıdır. Onun için büyüklerimiz, çocuktan alışverişi bile uygun görmemişler. Bayram yerlerinde çocuklara şunu bunu satmayı bile uygun görmemişler. Çünkü bilmez, paranın kıymetini bilmez. Ucuz bir mala fazla para verir veyahut kendisi satıcıysa ucuza satar.
Bir keresinde, hiç unutmuyorum; otobüse bindik, bir dağ başında mola verdik. Öbür şehre gideceğiz. Herkes indi. Bir dağ lokantası, bir çocuk var. Otobüsten inen yolcular üşüştüğünde afalladı çocukcağız. Kimisi oradan tereyağından alıyor, ekmeğin üstüne sürüyor. Kimisi peynir alıyor, kimisi bilmem ne alıyor. Bir otobüs dolusu haram helal bilmez insan. Bu kaç para? Mesela diyor ki şu fiyat, ama bakıyorum hiç o fiyata verilir mi o? Yani çocuk cahilliğinden şey yapıyor. O fiyata o peynir, o tereyağı, oradaki o satılan o meyve, o sebze. Verilmez. Herkes yağmaladı, geçti gitti,yağmalarlar. Yani çocuğun eline geçen para oradaki yağmalanan malın, tahminime göre onda biri, yirmide biri değil yani. Öyle doğru değil. Fırsatı yakalayıp bir insanın aldanmasına yol açmak iyi bir yol değildir. Alan razı, veren razı bir tarzda olması uygundur.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.01.1988 -
Ticaretin Önemi
19.04.1987 -
Uğursuzluk, Hilal, Cennetin
