26.10.1986 - Ümmetin Durumu, Kıyamet Alametleri

26.10.1986 - Ümmetin Durumu, Kıyamet Alametleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tezâlü'l-ümmetü alâ şerîatin hasenetin mâ lem yezhar fîhim selâsün: Mâ lem yukbad minhümü'l-ilmu ve yeksür fîhim veledü'l-hubsi ve yezhar fîhimü's-sakkârûne. Kâlû: Ve me's-sakkârûne? Kâle: Neşvün yekûnûne fî âhiri'z-zamâni tekûnu tahiyyetühüm beynehüm izâ telâku't-telâun.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okumuş olduğumuz hadis-i şerifin izahına başlıyoruz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden Ahmed b. Hanbel ve Taberânî ve Hâkim kitaplarında rivayet etmişler. Muaz b. Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;
Lâ tezâlü'l-ümmetü alâ şerîatin hasenetin. "Şu ümmet -Ümmet-i Muhammed- güzel bir yol üzeredir, doğru bir yol üzerindedir, doğru bir yol üzerinde gitmeye devam etmektedir."
Şeriat, şir'at ve şer', hepsi "yol, tutturulmuş usül, metot" mânasına gelen bir kelime. "Din" mânasına da oradan geliyor.
Ümmet güzel bir yol üzerindedir.
Ne zaman? "İçlerinde şu üç durum çıkmadıkça..."
"Şu sayılacak üç durum çıkmadığı müddetçe Ümmet-i Muhammed doğru yol üzerinde, sağlam cadde-i kübrâda, sırât-ı müstakimde yürüyüp gitmekte devam eder dururlar."
Ama bu üçü çıktı mı iş ne olur?
İş bozulur. O zaman işler tersine gider ve hayırlar şer olur ve Ümmet-i Muhammed'in başına çeşitli sıkıntılar gelir.
Neymiş bu şeyler?
Bir... "Bir" demiyor ama biz hatırda kolay kalsın diye, "bir" diyoruz;
Mâ lem yukbad minhümü'l-ilmü. "İlim Müslümanların içinden çekilip alınmadığı müddetçe Müslümanlar doğru yolda giderler."
İkincisi ve yeksür fîhim veledü'l-habesi. "Kötülük çocukları içlerinde çoğalmadığı müddetçe..."
Kötülük çocukları, "velet-i zina" demek.
Onlar çoğalmadığı müddetçe, onlar hâsıl olmadığı müddetçe, ilim alınmadığı müddetçe...
Üçüncüsü ve yezhar fîhimü's-sakkârûne. "İçlerinde sakkarlar meydana gelmedikçe, teşekkül etmedikçe, görülmedikçe..."
"Bu sakkarlar kimlerdir?" diye sordular.
Kâlû: Ve me's-sakkârûne?
Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
Kâle: Neşvün. "Bunlar böyle bir sarhoş takımdır ki..." Yekûnûne fî âhiri'z-zamâni. "Ahir zamanda ortaya çıkarlar..."
Ümmet-i Muhammed'in içinden çıkarlar maalesef...
Tekûnu tahiyyetühüm beynehüm izâ telâku't-telâun. "Karşılaştıkları zaman aralarındaki selâmlaşmaları, et-telâun birbirleri ile lanetleşme olur."
"Allah belanı versin!" filan diyerek böyle selâmlaşırlar, diyor Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Şimdi izah edelim.
Muhterem kardeşlerim! Allah-u Teâlâ hazretleri bu dini dünyanın pek ayak uğramaz, tenha bir köşesinden zuhur ettirdi. Bu din Mekke gibi her tarafı ekin bitmez, taşlardan ibaret olan, sıcağı sıcak, ulaşımı güç olan bir yerde doğdu. Çöllerde gelişti. Çok düşmanlar gördü. Eski dinlerin mensupları olan Yahudiler düşmanlık ettiler, Hristiyanlar düşmanlık ettiler, eskiden putlara tapmakta olan müşrikler onlar düşmanlık ettiler. Bu din o düşmanların hepsine galebe çaldı. Gelişti gelişti, büyüdü büyüdü, deryaları taştı, deryaların üstünden dalgalandı, dünyanın bütün öbür kıtalarına yayıldı. İngiltere'ye kadar vardı, Afrika'ya kadar vardı, Asya'ya kadar vardı. Çin'e ulaştı, Hindistan'a vardı, Hindiçin'e vardı.
Birkaç sene evvel çağırdılar, Avustralya'ya gitmiştim. Avustralya'nın çok eski yerlileri var, kendilerine "Aborjinler" deniliyor. Onların âdetlerini incelemiş birisi de Müslümanlığa benzer âdetler sezmiş. Demek ki İslâm'ın ilk devirlerinde İslâm oralara kadar bile gitmiş. Onlara bile tebliğ etmiş oldukları anlaşılıyor.
İngiltere kralı Müslüman olmuş da lâ ilâhe illallah diye sikke bastırmış, para bastırmış, 700 küsur senesinde. Daha Türkler Anadolu'ya gelmeden önce, daha Malazgirt harbi olmadan önce... Öyle bir erken zamanda ki hayret eder insan... Daha Abbasîlerin zamanında, Emeviler hemen biter bitmez, o devirde oraya kadar gitmiş de, İngiltere kralı Müslüman olmuş da lâ ilâhe illallah diye sikke bastırmış.
İtalya'ya atlamışlar, Sicilya'ya Malta'ya geçmişler, İspanya'yı fethetmişler, Fransa'nın ortasına kadar gelmişler. Afrika'nın bilmediğimiz taraflarına kadar gitmişler. Sonradan Avrupalılar on altıncı, on yedinci yüzyılda korsanlık yolu ile gemileri ile oralara gittikleri zaman oradaki İslâm şehirlerini yakmışlar, yıkmışlar. Çünkü ahşap yapılmış, bizim bu eski İstanbul gibi, ahşap yapılmış. O şehirleri yakmışlar yıkmışlar. Son tetkiklerden anlıyoruz. Mecmualarımızda neşrediyoruz bunları ki çok erken devirlerde Afrika'nın en umulmayan yerlerine kadar İslâmiyet'i büyükler tebliğ etmiş. Her tarafa yayıldı; tanındı, bilindi ve sevildi, tutuldu. Her yerde tutuldu İslâmiyet!
Muhterem kardeşlerim! İslâm hürriyetin olduğu her yerde gelişir, bunu herkes böyle bilsin.
Hürriyet oldu mu, ortalığı serbest bıraktılar mı İslâm gelişir. Ruslar, erkekse Rusya'da hürriyeti ilan etsinler. Görelim bakalım, hadi! Hürriyet ilan edildi mi Rusya bugün Müslümandır, gitti!
Mâni olmasınlar, ileri gelen liderlerini ona buna kurşunlattırıp öldürmesinler... Müslümanlık Amerika'da hızla yayılıyor. Kaç tanesini şehit ettiler... Liderler biraz büyüyor... Kendi reisicumhurlarını da öldürüyorlar onlar... Teksas'tan herhalde ders almışlar, tabancayı çeken bir tarafı devirip gidiyor...
Hürriyet oldu mu İslâm yayılır.
Neden?
İslâm, hak din. Papaz okuyor, Müslüman oluyor. Haham okuyor, Müslüman oluyor. Japon okuyor, Müslüman oluyor. Çinli okuyor, Müslüman oluyor. Hepsinden isim verebilirim. Tanıştığım kimseler var. Kanadalı okuyor, Müslüman oluyor.
Neden? Gönüllere hitap ediyor.
Neden? Sen mi çalıştın?
Daha evimizin sofrasını tanzim etmeye gücümüz yok. Biz kim, Kanada'da Müslümanlığı yaymak için çalışmak kim? Japonya'da Müslümanlığı yaymak için çalışmak kim?
Allah celle celâlüh yayıyor!
"Kur'ân-ı Kerîm'i okudum, Müslüman oldum." diyor adam, çok dikkatimi çekti!
Arkadaşlar araştırıyor, röportaj yapan arkadaşlar soruyorlar:
"Niye Müslüman oldun?"
Adam profesör, Amerika'da. Her şeyi yerli yerinde; parası var pulu var, aklı var fikri var, felsefe okumuş, tarih okumuş, dünyayı tanıyor, modern cihazların hepsine sahip, televizyon, radyo, teyp, vs. vs. Her şeye sahip adam. Allah Allah...
"Ailende Müslüman mı var?"
"Yok. Anam tarafı Alman, babam tarafı İtalyan, İspanyol... Hiç ailemde Müslüman yok."
"Niye Müslüman oldun?" Kurcalıyor:
"Ailenden birisi mi var? Şöyle bir tesir mi var, böyle bir tesir mi var?.."
O tesiri yok, bu tesiri yok... Fazla kurcalayınca arkadaş, anlıyor, o da diyor ki:
"Boşuna araştırma, Kur'an'ı okudum, Müslüman oldum!"
Kur'an'ı okumuş! Nasıl okumuş?
Profesör, anamın memleketi diye Almanya'ya gitmiş... Anası Alman asıllı olduğundan, kendisi Amerikalı ama Almanya'ya gitmiş.
"Almanya'da ilk dikkatimi çeken şey, Almanların çok kitap okuması oldu. Halbuki bizim Amerika'da spor önemlidir..."
Delikanlı biraz büyüdü mü, yer içer, adeleler, pazular... Hemen jimnastik, koşu, gezi, halter, şunu bunu... Temiz hava, bol güneş, yiyip içip yan gelip yatmak... Amerika'nın [kültürü] bu; keyfine düşkün adamlar.
Ütülü pantolonu kim giyecek? Blucin pantolonu onlar çıkarttı. Ütüyle kim uğraşıyor?
Avrupa biraz daha muhafazakâr, biraz daha [tutucu oluyor]. O kravatı bir tarafa atmış, giymiş; ütülü pantolonu bir tarafa atmış, blucini giymiş. Rahatına düşkün adamlar. Bara da toplantıya da lüks otele de vesaireye de... Öyle oteller var ki papyon kravat takmazsan kapıdan almıyorlar. Amerikalı cebine paraları, dolarları doldurmuş, o dolarlarla her yere giriyor. O serbest giriş kartı ucunu gösterdi mi, dolarların ucunu gösterdi mi girmediği yer yok, her yere giriyor. Ama nasıl giriyor? Blucinle, rahat kıyafetle. Rahatına düşkün insanlar.
Bakmış, Almanlar çok kitap okuyor, oradan "Allah Allah, ben de biraz kitap okuyayım." demiş. Almanya'daki gezisini tamamladıktan sonra bir kitapçı dükkânına girmiş. O kitaptan, bu kitaptan, hani çiçek toplar gibi, aklına hoş gelen gözüne takılan kitaplardan oradan oradan almış. Budizm'den kitaplar almış, Hint dinlerinden bahseden...
Bir de Kur'ân-ı Kerîm görmüş oradan; "Bir de şunu alayım ya, şu Müslümanların kitabı nasıl bir kitap?" diye bir de onu almış. Amerikalı ya, serbest fikirli adam, öyle belli bir taassubu yok. Dine bağlılığı da yok. Öyle aşırı bir Hristiyanlık [taassubu] da yok. Hepsinden almış, doldurtmuş kutuya, Amerika'ya dönmüş.
Bir müddet bakmamış. Sonra, "Ya şu aldığım kitaplara bir bakayım." diye kitapları karıştırırken Kur'ân-ı Kerîm'i almış, başından okumaya başlamış. Allah Allah... Biraz daha okumuş, biraz daha okumuş, biraz daha okumuş...
"İşte okudum, Müslüman oldum!" diyor.
Kur'an Müslüman ediyor! Allah Müslüman ediyor! Nasibi oldu mu insanın, Müslüman oluyor.
İngiltere'de bir insanı, bizim buradaki bir mebus arkadaş anlattı, İngiltere'de tahsil görmüş kendisi, oradan tanıdığı kimse, belki adresini bile verebilecek kadar tanıyor. Bir adam Hristiyanlığın bu hâlini bozuk görüyor, makul görmüyor, din değiştirmeye karar veriyor. Soruyor, soruşturuyor, inceliyor. Diyorlar ki:
"En makul din Budizm'dir, insancıl bir dindir; git Budist ol."
O da eşyasını, evini barkını satıyor, bir Range Rover alıyor, sağlam araba. Ailesini bindiriyor, Hindistan'a gidecek, Budist olacak. Çünkü "Hak din o." diye düşündüğü için oraya gidiyor. Türkiye'ye gelmiş. Üç defa üç gece arka arkaya, "Hindistan'a gitme, hak din İslâm'dır. Müslüman ol." diye rüyada görüyor. Üç defa; "Boşuna oraya gitme. Hak din İslâm'dır. Burada Müslüman ol." diye... Geliyor, burada Müslüman oluyor. Arkadaşlar tanıyorlar, ben ismini şu anda söyleyecek durumda değilim.
Allah Müslüman ediyor kardeşlerim. Nasıl Müslüman ediyor?
Eğer insanın kalbi temizse, terbiyesi yerindeyse, zalim değilse, hain değilse, fâsık değilse, inatçı, müşrik, muannit değilse, hakikati gerçekten arıyorsa Allah ona hidayetin kapılarını açıyor. Edepsize açmıyor. Edepsiz her zaman Allah'ın lütfundan mahrum olur.
Onun için bir yerde hürriyet oldu mu, hak din olduğundan, bizde bir şey olduğundan değil...
Hürriyeti kesersen, engellersen, gırtlağına basarsan insanların, belki engelleyebilirsin ama onu da duyuyoruz ki engellenmiyormuş. Rusya'da bile aldığımız raporlara, İngiliz gazetelerinin, falanca gazetelerin, Amerikalıların verdikleri [bilgilere] göre gizliden gizliye, sessiz sedasız Müslümanlık yine sapasağlam duruyormuş. Ne yapsınlar? Baskı var ama yine İslâmî hayatını yaşıyorlarmış. Aradan asırlar geçtiği halde İslâmiyet'ini yine sürdürüyorlarmış.
Hürriyet oldu mu İslâm yayılır, gelişir. Gelişti, fakat dünyanın zevkleri de çoğaldı. Eskiden bir edepsizliği insan yapacağı zaman insanlardan uzaklarda yapardı.
Mesela bilmiyorum, sizin memleketinizde var mıdır? Hep duyarız; bekâr deresi.
Dere, bekârlıkla ne ilgisi var?
Bekârlar kasabanın içinde edepsizlik yapamayacakları için içkilerini alıp gidip orada içiyorlarmış, "bekâr deresi" demek o; "Sazı sözü, eğlenceyi orada yapıyorlar." demek.
Azap deresi. Azab-a'zeb, "bekâr" demek. Azeb deresi; bekârların gidip de kafayı çektikleri [dere]. Gizli yapıyor. Aşikâre yapsa dedesi döver, dedesi bastonu kafasında parçalar. Ondan korktuğundan dedesinin gidemediği yere gidiyor, kabahati orada yapıyor.
Şimdi öyle değil. Tabii nefse bu kadar taviz verilirse, nefsin hoşuna gidecek şeyler, şeytanın insanları aldattığı tuzaklar bu kadar cazip hâle getirilirse, ilanları yapılırsa, reklamları yapılırsa, teşvikleri yapılırsa, resimleri konulursa...
İnsanoğlu böyle, insanoğlunun umumî yapısı bu. Nefsi şeytanın istediği yollara gitmeye hevesli.
Şimdi o heves çok olduğundan herkes bir yola gidiyor. Serbest bıraksalar, şartlar eşit olsa kimse oraya gitmez. Ama eşit değil. Müslüman %8 arttı diye ödleri patlıyor.
Ya korkacak ne var?
İşte sen ben... Fena mı, içki içmez. Fena mı, rüşvet yemez. Fena mı, hırsızlık yapmaz. Fena mı, adam öldürmez. Fena mı, kimsenin malını almaz. Fena mı, haksızlık yapmaz. Başkasının karısına kızına bakmaz. Daha ne istiyorsun?
Yukbad minhümü'l-ilmu, ilim alınacak.
İlim; Kur'ân-ı Kerîm ilmi, hadis-i şerif ilmi, fıkıh ilmi, akaid ilmi, manevi gerçeklerin ilmi, dünyanın ne olduğu, ahiretin ne olduğuna dair ilim. Bu alındı mı, insanların bir şeyden haberi yok; vur patlasın çal oynasın bir ömür geçiyor.
Ondan sonra; "Hay Allah! Ya hayatın mânası bu muymuş? Ben anlayamadım. Azrail Efendi bana müsaade et de daha 50 yıl yaşayayım..."
Olmaz! Vakit geldi mi tehir olmaz. Bu hayatı anlatan, ahiret hayatını anlatan, öldükten sonra başa gelecekleri bildiren ilim var, din var.
Bu ilim alındığı zaman, Allah'tan korku kalktığı zaman, ahlâk bozulduğu zaman insanların birbirlerine karşı vecibeleri kabul edilmemeye başlanır, cemiyetler çöker, her şey ters duruma gider.
Her şeyin başı ilim. Her şeyin başı sağlam bir bilgi.
Nefis mesela; şeytanın peşinde gidiyor, gidiyor, gidiyor, çeşitli günahları işliyor.
Nefsin en iyi ilacı nedir, doğru yola gelmesi için? Tezekkür-i mevt; ölümü düşünmektir.
Ölümü düşünürse, ölümden sonrasını düşünürse nefis yola gelir. "Haa demek ki bu işin sonu böyleymiş, o halde tedbir alayım." der.
İlim gitti mi her şey gider.
Roger Garaudy Müslüman oluyor, Kaptan Kusto Müslüman oluyor, falanca Müslüman oluyor... Sağır sultanın duyacağı, davulla gümbür gümbür gümbürdetsen duyuramayacağın isimler Müslüman oluyor. Hiç duymayan kalmayacak isimler Müslüman oluyor.
İlim yürüdü mü korkma. İlim hâkim oldu mu korkma. İlim alındı mı o zaman kork! Cahil her türlü şeyi yapar. Babasını da keser, vatanını da satar.
İlim oldu mu korkma. İlim olmadı mı o zaman iş zor.
İkincisi ve yeksür fîhim veledü'l-hubs. Habes demiş burada ama hubs daha uygun. "Kötülük çocuğu çoğaldığı zaman, o zaman kork."
Muhterem kardeşlerim! Her şey helal lokmadan başlıyor. İnsan helal lokma yedi mi işi helal helal gider. Haram lokma yedi mi kendisi bile eğri eğri gidişine şaşar;
"Ya ben niye bu kötülüğü yaptım? Niye böyle?"
Tabii ya; geçen akşam yediğin lokmadan haberin var mı? Kazancından haberin var mı?
Falancayı aldattın, yalan yere yemin ettin, şöyle yaptın böyle yaptın, lokmana haram karıştırdın, filancanın hakkını yedin. Bu çocuk sana ondan âsi geliyor. Sen bu günahı ondan işliyorsun. Bu yanlış yola onun için düştün. İnsan bile bile düşer.
Evladı da velet-i zina olursa, gayrimeşru olursa, gayrimeşru alâkalardan çocuklar türerse; ana yok, baba yok, uğur yok, bereket yok, hayır yok. Herif çıktı mı [dışarıya] bakacak, gözü dini imanı para; "Ben parayı nereden kazanayım?" diye, onu arayacak. "Dolandırıcılıktan mı kazanayım? Piyasayı mı çalıp çırpayım? Eroin ticareti mi yapayım? Falanca mı yapayım?"
Birden pat diye zengin olan bir sürü insan var, gazetelerde hep görüyoruz, şaşıyoruz;
"Allah Allah! Dünkü sümüklü çocuk bakıyorsun milyarder olmuş."
Nasıl oldu?
Yolu var, kolay; Edepsiz oldun mu, terbiyesiz oldun mu, haram yemeye alıştın mı, karar verdin mi, çal, çırp, ayart, aldat; ondan sonra paraların hepsi senin oluyor.
Kötü insan arttı mı fena. Asil insanlar oldu mu; namuslu, memleketin hakiki sahibi, soylu insan, sözü senet, borcunu öder, sözünde durur, vaadini yerine getirir, başkasına merhametli; ondan korkma.
Ve bir de sakkâr denilen insanlar türeyecek. "Bu sakkâr ne demek?" diye merak etmişler sahabe-i kiram da sormuşlar:
"Kimdir bunlar ya Resûlallah?"
"Bunlar ahir zamanda yetişen bir çeşit, bir nesildir ki; bir araya geldikleri zaman 'merhaba'ları birbirleriyle lanetleşmek oluyor."
Hakikaten de bunu akıldan çok uzak görmeyin. Bugün mahalle arasında delikanlıların konuşmalarına biraz kulak verin; birbirlerine böyle yaparlar.
"Allah kahretsin! Nerelerdeydin ya? Çok özledim seni! Gel bir öpeyim!"
E niye "Allah kahretsin!" dedin, madem seviyordun?
Selâmlaşması öyle. "Allah kahretsin!" dediği, bilmem ne dediği iltifat ona... Böyle yetişiyorlar.
Bu neyi gösterir? Törenin bozulduğunu, ahlâkın bozulduğunu gösterir.
Eski kitaplarımızı okuyun, anaya nasıl saygı varmış? On dördüncü, on beşinci yüzyıldan kitapları okuyun; anneye saygı, babaya saygı, büyüğe saygı, töre nasılmış ne kadar sağlammış, görürsünüz.
O bozulduğu zaman işte artık doğru yoldan çıkacak, Ümmet-i Muhammed'in işi sarpa saracak demek.
O halde bunları duyduğumuz zaman biz ne yapalım?
Bizim yapacağımız şey, bunlar kötü şey olduğuna göre bunların zıddını yapmak…
İlme sarılacağız! Kur'an öğreneceğiz, hadis-i şerif öğreneceğiz, fıkıh öğreneceğiz, akâid öğreneceğiz, doğruyu eğriyi öğreneceğiz. Hayrı şerri bileceğiz. Şerri de bilelim, hayrı da bilelim. Şerri yapmamak için bilelim, hayrı yapmak için bilelim. İkisini de bilmek lazım.
Çünkü büyüklerimiz demişler ki;
Men lem ya'rifi'ş-şerre yeka' fîhi. "Şerri bilmeyen kazara içine düşer." Bilmeden âlet olur, aldanır. Onun için hayrı şerri bileceğiz. Zeki olacağız. Gözünüzün ucuyla şöyle bir baktık mı adamın ciğerinin köşesini bileceğiz, aldanmayacağız. Yanlış yola girmeyeceğiz.
İlme sarılacağız, bir.
İkincisi; namusa, iffete çok dikkat edeceğiz. Kızımızın namusu önemlidir. Gözümüzün önünde kimsenin namusuna tecavüz ve sataşma yaptırmayız.
Bundan 80 sene kadar önce Fransızlardan bir turist gurubu Türkiye'ye gelmiş. Kapalıçarşı'yı gezmek istemişler. Fransızlar "İstanbul'da bir üstü örtülü sokaklar varmış, çarşı varmış, çok antika şeyler varmış..." diye duyuyorlar. Fransızlar gelmiş, çarşıyı pazarı, Kapalıçarşı'yı geziyorlar. Fransız sefaretinden adamlar da var. Tabii Fransızlar bizim o zamanki kadınlarımızın örtündüğü gibi örtülü değil. O zaman peçesi de vardı, her tarafı da örtülüydü, kadınlar görünmüyordu. Tabii o kadınların öyle güle oynaya yürüdüğünü görünce çarşıdaki pazardaki aşağı takım, hamallar vesaireler, laf atmaya başlamışlar, bıyık burmaya başlamışlar. O sefaretteki kadınlar... Çünkü eskiden kadının çarşıya çıkması yoktu. Çarşıda onu görünce biraz anlaşılan sataşmaya kalkmışlar.
"Fakat" diyor, Fransız hatırasına yazmış; "Türkler namusa o kadar düşkün ki, kendileri başkasının namusuna sataşmadıkları gibi, kendi namuslarına başkasını sataştırmadıkları gibi, gözlerinin önünde velev bir yabancı da olsa yabancıya dahi sataşılmasına razı olmuyorlar." diyor.
Namaz için toplanmışlar. Kapalıçarşı'nın içinde namazgâhlar vardı, şimdi hâlâ var mı bilmiyorum. Belirli yerlerde namaz yerleri vardı; ezan okunur, esnaf oraya gelir, vakit namazı kılar, yine işine giderdi. Cemaat namaz için toplanmış. Orada o sataşmayı görünce namazı bırakıvermişler, o laf atanları bir kovalamışlar, kaçırtmışlar...
"İşte namussuzluğa müsaade etmez. Bu kavim öyle necip bir kavimdir ki gözünün önünde birisinin ötekisine, kendisi ile ilgili olmayan bir kimsenin bile namusuna tecavüz edilmesine, sataşılmasına müsaade etmez." diyor.
Böyleyiz. Böyle olmamız lazım. Namusa itina etmemiz lazım. Namussuzluğa da hiç yüz vermememiz lazım. Yaygınlaşmamasına çalışmamız lazım. Çünkü bu bir hastalık gibidir. Yayıldı mı her tarafa bulaşır. Kolera gibidir, her tarafa bulaşır. Namusa çok dikkat edeceğiz, ikincisi bu.
Evlatlarımızı helal sütle beslemeye, temiz pak evlatlar yetiştirmeye gayret edeceğiz.
Bir profesör arkadaşımız geldi. Geçen gün konuşuyorduk, muhterem kardeşlerim. Çok mühim bir noktaya temas etti. Diyor ki:
"Seni görüp hangi insan İslâm'a özendi de İslâm'a geldi?"
Sen Müslüman mısın? "Müslümanım."
Ben Müslüman mıyım? Müslümanım.
Tamam, "Müslümanım" diyorsun ama iyi bir Müslüman mısın? "E iyiyim tabii..."
Peki seni görüp hangi gayrimüslim, hangi yabancı, hangi bigâne, hangi dinden uzak insan; "Ah, işte bak, ne kadar iyi insan! İdeal insan böyle olur. Mükemmel insan, faziletli insan böyle olur! İşte bu Müslümanlığından dolayı, tamam ben de Müslüman olayım!" diye senden özenip de kaç kişi İslâm'a gelmek istedi? Onu söyle bakalım, diyor.
Muhterem kardeşlerim! Bu doğrudur. İslâm'ın telkini, terbiyesi, öğretilmesi asıl bu yolla olmuştur. Sahabe-i kiram gittikleri yerlerde ticaret için gittiler, bazen ticaret yapmaya gittiler. İslâm'ın Güneydoğu Asya'da vesaire yerlerde gelişmesi ticarî yolla oldu. Tüccar oraya gitti, Müslüman tüccar; baktılar sözüne sadık, ahdine vefalı, parasını tam ödüyor, malda hile yapmıyor, parada hile yapmıyor; hayran kaldılar, Müslüman oldular.
Asıl İslâm'ın yayılması budur, muhterem kardeşlerim.
Bir kardeşimiz Amerika'da ihtisas yapmış. Profesördür şimdi, tıp profesörü, Amerika'da. Profesörü onun güzel ahlâkından Müslüman olmaya kalkmış.
İşte İslâm'ı böyle yaşayacağız. Töremizle, hareket tarzımızla, hayat tarzımızla başkaları bizim İslâmî yaşayışımıza hayran olacak. İslâm böyle yayılır.
"İslâm'a gel, İslâm'a gel, İslâm'a gel! İslâm güzeldir..." Hayır, yol bu değil.
Yol; hâl dili ile İslâm'ın güzelliğini onlara gösterip onları hak yola çağırmaktır.
Allah-u Teâlâ bizi bu derecede güzel Müslüman eylesin.
Bu hadis-i şerifi iyi hatırınızda tutun. İlme sarılın, evlatlarınızı iyi yetiştirin ve töremize, İslam’a sımsıkı bağlı olalım.
01.10.1989 -
Peygamber Efendimizin Başının
01.10.1989 -
Peygamber Efendimizin Ahlakının
