El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr.
Kâne'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem izâ rae'l-hilâle sarafe vechehû 'anhu.
Sadaka Resûlullah.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, hilali gördüğü zaman yüzünü ondan çevirirlerdi."
Enne hikmete sarfi vechihî anhu el-cünûhu ilâ kavli ebîhi ibrahîme lâ uhibbu'l-âfilîn. Hz. İbrahim aleyhisselam'ın kavmi, zamanındaki cahiller, müşrikler, gafiller aya, güneşe, yıldızlara, puta tapıyordu. İbrahim aleyhisselam onların hep taptığı şeyleri göz önünde bulundurdu, hepsine bir göz attı, baktı. Aya baktı, güneşe baktı; bir müddet gökyüzünde duruyorlar, ondan sonra batıp gidiyorlar. "Ben batıp giden şeyleri, öyle âciz yaratıkları sevmiyorum, sevmem." dedi. Bütün bunların tapındığı varlıkları, gökcisimlerini inceledikten sonra dedi ki;
"Bunlar kulların tapınmasına liyakatli varlıklar olamaz. Ben bunların hepsini yaratan Allah-u Teâlâ hazretlerine bağlandım, yönümü O'na döndüm, ancak O'na ibadet ederim." dedi. Hepsinden sarf-ı nazar etti; yüz çevirdi.
İbrahim aleyhisselam'ın mantıkî muhakemesiyle, müşahedesiyle anlıyoruz ki insanoğlu aklıyla, muhakemesiyle Cenâb-ı Hakk'ın varlığını ve birliğini anlayabilir. Çevresine baktığı zaman hem varlığını sezer, anlar, hem de birliğini anlar. İki üç, beş tane olamayacağını gayet net olarak akıl ve muhakeme ile anlar.
Levkâne fî-himââlihetünillallâhu le-fedetâ. Eğer Allah'tan gayri ilahlar olsaydı o zaman Yunanlıların hikayelerine dönerdi iş. Zeüs kızıyor, yıldırımlar yağdırıyor. Şarap tanrısı öbür tarafta bir şey yapıyor. Deniz tanrısı başka bir şey yapıyor. Bir sürü saçma sapan tanrılar birbirleriyle kavga ediyor, çekişiyor. Öyle olur. Gücün, kuvvetin sahibi; lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm, ancak bir tanedir. Birkaç tane otorite oldu mu darmadağın olur. Yerde, gökte nizam kalmaz. Oradan da anlayabilir insan.
Etrafını dikkatle incelediği zamanda bu kâinatın boş olamadığını, sahipsiz olmadığını ve intizamsız olmadığını anlar. İntizamsız gibi görünen şeylerin bile incelendiği zaman altında bir intizam, bir incelik olduğunu sezer. Dünya güneşin etrafında eliptik bir yörünge ile yörünge takip ederek dönüyor. Yani güneşin etrafında dairevî olarak muntazam bir şekilde dönmüyor, şöyle yamuk bir tarzda dönüyor. Bazen güneşe yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor.
Bu intizamsızlık niye? Güneşe hep aynı mesafede olsa ya?
Güneşe hep aynı mesafede olsa mevsimler olmayacak; yaz olmayacak, kış olmayacak, bitkilerin tohumlarının soğuklaması, yeşermesi olmayacak. Dünyanın her tarafı kavrulur. Düşünün, yazın bütün sene boyunca kesiksiz devam ettiğini ne su ne bitki kalır, ne rahat, ne huzur kalır. Onun öyle bir elips şekli çizecek tarzda… Elipsin bir odağında güneş var; bir yakına geliyor, bir uzağa gidiyor. Sonra Dünya güneşin etrafında dönerken şöyle yamuk durup öyle dönüyor, dik dönmüyor, 23 derece meyilli dönüyor. 90 derece dik değil de 23 derece daha yatık olarak dönüyor. Öyle döndükçe o zaman da bir güney küre, bir kuzey küre, mevsimden ve güneşten istifade ediyor. Hepsi hikmetli. O eğriliğin, o yamuk dönüşün hikmeti var, her şeyin hikmeti var.
Bütün varlıkların, maddelerin istifade ettiği su, acayip bir madde! Her şeyi eritiyor. Sonra donduğu zaman katısı üstüne çıkıyor, hafif oluyor. Su donduğu zaman, katı hâli sıvı hâlinden daha hafif oluyor. Halbuki demiri eritseniz, içine erimemiş demir atsanız dibine çöker. Başka bütün maddelerin katı hâli dibine çöker, sıvısı daha hafiftir. Ondan sonra daha da ısıtırsanız, buhar olur gider. O daha hafiftir. Suda öyle değil.
Onu da "Neden acaba böyle?" diye düşünüp taşınıyorsunuz. Bakıyorsunuz ki bütün varlıkların istifade ettiği, hayatın üzerine kurulmuş olduğu bu kıymetli su maddesinin böyle acayipliğinde fayda var, hikmet var. Çünkü donan kısmı üste çıktığı zaman altı sıcak kalıyor. +4 derecede en ağır oluyor. Ağır olan kısmı dibe gidiyor, sıcak, yaşam için müsait. Donduğu zaman, sıfır dereceyi bulduğu zaman üste çıkıyor. Böylece su dibine kadar donmaktan ve içindeki varlıkların ölmesinden korunmuş oluyor. Bir kış geçse, suyunda katısı olan buz ağır olsa dibine çökecek, dibine çökecek... On bin metre okyanus derinliği aşağıdan yukarıya kadar buz olacak. Erimez artık o; okyanusta hayat bitti. Ne deniz kalır ne hayat kalır...
Her şeyde bir intizam var. Onun için;
İnnemâ yahşallâhe min-'ıbâdihi'l-ulemâ. "Allah'tan en çok alim kulları, O'nun varlığını, kudretini sezer de O'ndan korkar. "En çok alimler korkar.
Bakın, biz "dağ taş" diyoruz; bunların hepsinin içi gayet muntazammış. Molekülleri, atomları varmış; hepsi belli bir düzen, intizam içinde o maddeleri teşkil ediyorlarmış. Gecenin, gündüzün peş peşe gelmesinde, rüzgarlarda, yağmurlarda, denizlerde, bulutlarda, yeryüzündeki suların miktarında, havanın içindeki azotun oksijenin miktarında, hepsinde hikmet vardır. Alimler bir inceliyor, bakıyorlar ki eğer oksijen biraz daha fazla olsa yandık. Biraz daha azot fazla olsa başka türlü zararlar olacak.
Demek ki aklı olan insan için, ne kadar derin olursa aklı o kadar iyi, o kadar faydalı. Ne kadar aklı çoksa ne kadar görgüsü, bilgisi ileri ise, âlet yapabiliyor da daha derin inceleyebiliyorsa... Buyur geç mikroskobun başına... Teleskopun geç karşısına... Buyur, en ince cihazların içinde incele; bakacaksın ki her şeyde bir düzen var. Bir sanat, bir kanun, bir hikmet, bir güzellik var. O zaman o kanunun koyucusuna, o hikmetin yaratıcısına, o düzenin sahibine bu kâinatı böyle güzel, böyle hikmetle yöneten, o kudret-i külliye sahibi Halik’a insan hemen inanacak, hayran kalacak ve gözyaşları içinde secdeler edecek... Onun için akıl ve mantık Allah'ın varlığını ve birliğini anlayabilir. Anlamamışsa, adam akıllı değil; adam yarım akıllı. Yarım akıl da fenadır.
Neden fenadır?
İnsan tamamen ahmak, aptal olsa, "benim aklım ermez" diye gider bilenlere sorar, yine onun işi yürür. Ona buna sorar, "zavallı, acizdir" diye başkaları yardımına gelirler, yine adamın işi yürür. Ama yarım akıllı oldu mu hem kendisini akıllı sanır hem de yanlış işler yapar bütün işleri berbat eder. Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder. Yarım akıl işte insanı böyle orta yerde mânasız, anlamsız bir durumda, kibirli, ucublu bir halde bırakır.
Allah hepimize kâmil akıl ihsan eylesin. Akl-ı selim, zevk-i selim, hiss-i selim ihsan eylesin. Güzellikleri görmeyi nasip eylesin.
Allah göz vermiş görülsün diye; görmezse demek ki manevi bakımdan kör. Demek ki aklını çalıştırmıyor göremiyor. Bak Avrupalılar nasıl nice nice incelikleri görmüşler. Avrupalılar, Japonlar, daha başka bir sürü milletler ne çeşit aletler yapıyorlar! Ne çeşit aletler yapıyorlar hayret ediyoruz. Hiç tahmin edebilir miydiniz demirin, madenin böyle havalarda uçacağını? İçine de yüzlerce insan,300-500 insan binecek de havalarda uçacak. Düşünür müydünüz, tahmin eder miydiniz görüntünün bir yerden bir yere gideceğini, sesin bir yerden bir yere gideceğini, çok uzaklardaki insanlarla tık diye aleti açtığınız zaman görüşebileceğinizi, yüz yüze görüşebileceğinizi, konuşabileceğinizi tahmin eder miydiniz?..
Akıl bu yaradılışın, şu kâinatın sırlarını arayıp bulduğu zaman insan ne kadar istifade ediyor. Bak Batılılılar, bizim hasımlarımız, bizim dışımızdaki insanlar istifade etmişler, memleketlerine nizam, işlerine düzen getirmişler. Onlardan mecbur kalıyoruz, istifade etmek zorunda kalıyoruz. Onları eksper olarak, uzman olarak, "Gel, şu işin yapılmasında yardımcı ol." diye çağırmak zorunda kalıyoruz. Bazılarını bizde yapabiliriz, birbirimize salahiyet versek ama içimizde onurumuzu da kaybetmişiz. "Ben müslümanım, kimseye muhtaç olmadan Allah'ın izniyle bu işleri yaparım." diye o düşünceyi de kaybetmişiz.
Bir baraja gittim. Barajın yetkilileri beni aldılar, gezdirdiler. Elektrik üreten kısımlarını gezdirdiler. Muazzam makineler... Kaç katlı, yerin altına iniliyor, demir parmaklıklardan merdivenlerden görüyorsun; güldür güldür, güldür güldür suyun döndürdüğü tribünlerden elektrik hâsıl oluyor. Nice şehirler, nice fabrikalar istifade ediyor. Dedim:
"Ne muazzam şeyler, bunları kimler yaptı?"
"Almanlar yaptı." dediler.
"Biz yapamaz mıyız?"
"Yaparız hocam." dedi.
"Hatta aynen böyle bir şeyi tamamen yerli malzeme ile biz yaparız diye teklif ettik ama kabul etmediler." dedi.
Cesaret vermek, fırsat vermek lazım. Yapılsın; bir kusurlu olur, ikincisi daha güzel, üçüncüsü daha güzel olur, en mükemmeli bulursun. Sonunda kimseye muhtaç olmadan yaşarsın.
Allah insana iman verirse zevk de verir. Düşüncede de doğru yolu gösterir. Kimseye de muhtaç etmez. Alnı açık yaşar insan.
Rabbimiz bizi şerefli, haysiyetli, alnı açık, aklı yerinde kullar eylesin.
Her şeyin başı iman olduğundan, her şeyin başı Allah'ın varlığını, birliğini anlamak olduğundan, Efendimiz ona çok önem vermiştir. Aya, güneşe bile, -evet, gördüğü zaman dua ediyor ama bazen de- sırtını çeviriyor, bakmıyor.
Neden?
O da bir mahlukat. Rabbî ve rabbukallâh."Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah'tır." derdi. Yani onlara tapılmayacağını söylüyor. Ümmeti de bilsin diye kendisi de içindeki duygusunu ifade ediyor. "Benim de senin de Rabbin Allah'tır. " Yani, "Sen tapılmaya, ibadet edilmeye layık değilsin, ancak bir yaratıksın." diye söylüyordu. Onun için yüzünü de döndürürdü, şerrinden sığınmak, şerrine uğramamak düşüncesiyle.
Kâne izârae'l-hilâle, kâle: Hilâlu hayrin ve rüşdin. Allahümme innî es'elüke min-hayri hâzâ selâsen. Allahümme innî es'elüke min-hayri hâze'ş-şehri ve hayri'l-kaderi ve eûzubi-ke min-şerrihî selâse merrâtin.
Hilali gördüğü zaman derdi ki; "Hayır ve rüşt hilali olsun bu. 'Yâ Rabbi! Ben senden bunun hayrını isterim.'" diye üç defa söylerdi. Yani o bir yeni ayın girişini gösterdiği için, "senenin ayları" diyoruz ya, "on iki ay" diyoruz; o ayların yenisini gösteriyor. Yeni bir ay girdiğini gösteriyor. Recep, Ramazan veya Şevval, neyse… O ayın hayrını isterdi; "Yâ Rabbi! Ben bu ayın senden hayrını isterim ve hayırlı takdirler takdir buyurmanı, mukadderatımın hayırlı olmasını dilerim ve bu ayın şerrinden sana sığınırım." diye üç defa söylerdi. Yeni bir mevsime, yeni bir aya giriliyor diye başında dua ediyor. Peygamber Efendimiz bize yeni bir aya girildiği zaman oruç tutmayı da tavsiye etmiştir. Yeni bir aya giriyorsun, gördüğün zaman böyle dua edersin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yaptığı gibi.
Peygamber Efendimiz yeni bir aya girildiği zaman oruç tutmayı da tavsiye ediyor. Başında bir oruç tutarsın, bir gün; ortasında bir oruç tutarsın, iki gün; sonunda bir gün daha tutarsın, üç gün. Üç gün tutarsan, el-Hasenetü bi-aşri emsâlihâ. "İyiliği Allah-u Teâlâ en aşağı on misli ile mükâfatlandırır. "Demek ki üç gün tutarsın, on misli ile otuz gün kadar oruç tutmuş gibi olursun. Her ayda böyle yaparsan bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap kazanırsın. Onun için her Arabî-kamerî ayın başında, ortasında, sonunda oruç tutmayı tavsiye etmiş.
Ayın ortasında mehtap oluyor biliyorsunuz, ayın on üçü, on dördü, on beşi… O günlerde de oruç tutmayı tavsiye etmiş. Başında da "Bu ayın şerrinden sana sığınıyorum yâ Rabbi! Bu ayın hayrını senden isterim yâ Rabbi! Hayırlı şeyler takdir eyle." diye dua etmiş. Sizde zamanı böyle kollayın, zaman dönemlerini, değişmelerini böyle dua ile karşılayın. Allah'tan her şeyin hayırlısını isteyin, her şeyin şerrinden Allah'a sığının.
Talha radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, hilali gördüğü zaman bazen de şöyle dua edermiş;" Yâ Rabbi! Bu ayı sen bizim başımıza bereket ayı, uğurluluk ayı olarak getir. Bu aya bizi böyle başlat, böyle sürdür bu ayımızı. Uğurluluk olsun ve iman ayı, selamet ve İslâm ayı olsun." Yani içinde imana, İslâm'a uygun yaşayalım; her türlü elemlerden, kederlerden salim olalım, hayırlara, bereketlere erelim." diye dua edermiş.
Sonunda da "Ey hilal! Benim de Rabbim, senin de Rabbin Allah'tır." diye ona da hitap ederek öyle söylerdi.
Kâne izâra e'l-hilâle, kâle: Allah-u Ekber, Allah-u Ekber. Elhamdülillah. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. Allahümme innî es'elüke min-hayri hâze'ş-şehri ve e'ûzu bi-ke min-şerri'l-kaderi ve min-şerri yevmi’l haşr.
Biz 29, 30, 31 gün olan zaman birimine "ay" diyoruz ya; Arapça' da ona şehr derler. Şehr-i Ramadan, şehr-i Receb, şehr-i Şa'ban gibi şehr derler, bu "ay" demektir. Bizde "ay" iki mânaya gelir; bir bu "30 gün" demek oluyor, bir de gökteki "kamer" veya "hilal" demek oluyor, iş karışıyor. Onlar ayırmışlar. Yani gökteki o parlak gördüğümüz şeye, inceyse "hilal" diyorlar, yuvarlaksa "kamer" diyorlar, ayrılıyor iş. O zaman birimi olan "30 günlük" dilime de şehr diyorlar, ayrılıyor.
Peygamber Efendimiz yeni bir hilali gördüğü zaman böyle dua edermiş;
Allah-u Ekber, Allah-u Ekber. "Allah hiçbir yaratıkla, hiçbir şeyle mukayese edilmeyecek kadar uludur, yücedir. "Elhamdülillah. "O'na hamd olsun. Her türlü hamd, övgü, metih, sena, şükür O'nadır. " Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. "Güç ve kuvvetin sahibi ancak O'dur. O'ndan başka güç kuvvet sahibi yoktur. O'nun emrindeki güçten, kuvvetten başka güç kuvvet de yoktur. O hâkim-i mutlaktır. Her şeye gücü yeter, ne dilerse onu yapar."
Allahümme innî es'elüke min-hayri hâze'ş-şehri. "Yâ Rabbi! Ben bu ayın hayrını senden isterim." diyor. Ve eûzubi-ke min-şerri'l-kaderi. "Ve kaderin kötüsünden sana sığınırım. "Ve min-şerri yevmi'l-haşri. "Mahşer gününün şerrinden sana sığınırım." derdi.
Bu zaman değişiminden ahireti de hatırlayıp Allah'tan hayırlar takdir etmesini, eylemesini dilerdi, dua ederdi. Bir de mahşer gününün şerrinden, şerrine uğramaktan yani orada kötü bir duruma düşmekten Allah'a sığınırdı.
Tabii kendisi Allah'ın en sevgili kulu da biz öğrenelim diye bu duayı böyle talim ediyor, ondan söylüyor. Bir de işte böyle iyi kul olunuyor, onu anlıyoruz. Yani o peygamber, Allah kendisine çok yüksek makam vermiş, insanların en şereflisi kılmış; ama ne kadar mütevazı! Yani hani bir insan yüksek bir mevkiye çıksa, çalımından yanına yaklaşılmaz, yanına sokulamazsın; yüzüne bakmaz insanın, tepeden bakar. Çalımlı çalımlı dolaşır ortalıkta. Peygamber Efendimiz padişahların, paşaların, ağaların, gelmişin, geçmişin, herkesin üstünde en yüksek makama çıkmış; ama ne kadar mütevazı, nasıl dualı ve nasıl istikbalini garantili diye, garantiye alıp da böyle gevşemiyor da nasıl Allah'a sığınıyor!
Bak ne diyor?
"Yâ Rabbi! Şer takdirden, mukadderattan, mukadderatın kötü-şer olmasından sana sığınırım." Yani, "Bana iyi şeyler takdir et." diyor. Bir de "Mahşer gününün, kıyamet gününün şerrinden de sana sığınırım." diyor. Kendisinin öyle olacağını bildiği halde, ona rağmen tevazu ile ve mahviyetkarâne hareket ederek kibirlenmeden, böbürlenmeden böyle söylüyor.
Bize de onun ümmeti olarak, ondan edebi, erkanı, usulü, adabı, ahlâkı öğrenen kimseler olarak daima mütevazı olmak yakışır. Mevkiimiz ne olursa olsun ne kadar zengin ne kadar yüksek itibarlı ne kadar soylu olursak olalım işte Peygamber Efendimiz' in yanında tabii solda sıfır kalacağımız muhakkak. Onun hareketi ortada. Nasıl mütevazı, nasıl boynu bükük, nasıl dualı, nasıl böyle sade bir kul olarak kendisini görüyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemde zaten hadis-i şerifinde buyurmuş;
Men tevâda'a rafe'ahullâh. "Kim mütevazı olursa Allah onu yükseltir, aziz kılar." Ve men tekebbera vada'ahullâh. "Kim kibirli olursa-'Herkes bana saygı göstersin. Var mı benim gibisi?' filan diye dolaşırsa- Allah onu alçaltır." diyor. Yani hor bir duruma düşürür, başına bir şey getirir, rezil bir duruma düşürür. Yukarıya bakıp dururken çukura düşürür, çamura batırır. Yani onun o kibrinin cezasını çektirtir.
Allah hepimizi haddimizi bilenlerden eylesin. Kibre, ucuba düşmeyenlerden eylesin. Sevdiği huylara sahip eylesin. Sevmediği huylardan, hallerden, sıfatlardan berî ve pak eylesin.
Kâne izâ rae'l-hilâl, kâle: Allahümme ehillehû 'aleynâ bi'l-emni ve'l-îmân ve's-selâmeti ve'l-islâmi ve't-tevfîki li-mâ tuhibbu ve terdâ. Rabbünâ ve rabbükellâhü.
Bu da o duanın bir başka çeşidi. Demek ki zaman zaman birkaç kelimesi değişebiliyor duaların. İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan bu da.
"Hilali gördüğü zaman Peygamber Efendimiz derdi ki; 'Yâ Rabbi! Bu hilali bize emniyet, iman, selamet, İslâm ve tevfik ayı eyle. Bu ayın içinde bizi senin sevdiğin, razı olduğun şeylere uygun hareket etmeye muvaffak eyle. Bizim Rabbimiz; ey hilal, ey kamer, senin de Rabbin Allah'tır." diye, burada da kelimeler böyle geçmiş.
Allahümme ehillehû 'aleynâ bi'l-emni ve'l-îmân ve's-selâmeti ve'l-islâmi ve't-tevfîki li-mâ tuhibbu ve terdâ. Rabbünâ ve rabbükellâhü.
Bu duada da bu râvi de öyle duymuş. Demiş ki Peygamber Efendimiz;"Yâ Rabbi! Bu ayı bize emniyet, iman, selamet ve İslâm ayı eyle. Sekinet ve âfiyet ayı eyle. Helal rızık, iyi rızık ayı eyle." diye burada da rızkın güzelini, helalini istediğini bildiriyor.
Nice aylar gelir geçer hiç hatırımıza gelmez, değil mi muhterem kardeşlerim... Yani gökyüzüne bakmayız, görsek bir şey söylemek hatırımıza gelmez. Bak Efendimiz' in her seferinde ne güzel şeyler düşündüğünü anlıyoruz bu rivayetlerden. Rızkın, kaderin güzel olmasını düşünüyor; sıhhat, âfiyet düşünüyor; imanın, İslâm'ın sağlam olmasını düşünüyor; emniyet ve huzur içinde olmayı düşünüyor. Başından öyle dua ediyor.
Biliyoruz ki Allah duaları kabul edicidir. "Bana dua edin, ben duanızı kabul ederim." diye vaat etmiş, bütün kullarına. Umumi yani sadece has bazı kullarına mahsus değil. "Ey kullarım bana dua edin, ben duanızı kabul ederim." Biz dua etmiyoruz, biz kazanamıyoruz. Bak Allah'ın iyi kulları, sevgili kulları dua etmesini bildikleri için demek öyle yükselmişler.
Sizde duayı öğrenin, ağzınız dualı olsun. Her fırsattan istifade ederek aklınızı, zekânızı kullanın, Allah'tan güzel şeyleri isteyin, isteyelim beraberce.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi her halimizde Resûlullah'a uyanlardan eylesin. Sünnetini ihya edenlerden eylesin. Böylece şehit sevapları gibi, şehit dereceleri gibi yüksek dereceler kazanmayı cümlemize nasip eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin. Şu hadisleri okuyup da kendisine sevgi ve hayranlık duyduğumuz Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ahirette komşu eylesin. Dünyada kendisinden çok sonra dünyaya geldik de göremedik, ahirette onun sohbetinden, cemalinden, meclisinden bizi mahrum eylemesin.