22.01.1989 - Peygamber Efendimizin Dua Ederken Dikkat Ettikleri

22.01.1989 - Peygamber Efendimizin Dua Ederken Dikkat Ettikleri
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû:
Kâne izâ de'â bede'e bi nefsihî.
Ebu Eyyûb el-Ensari hazretlerinden. Yani şu Haliç'te, surların kenarından metfun olup da üstüne sonradan Eyüp Sultan Camii yapılmış olan mübarek mihmandar-ı peygamberi Hâlid b. Zeyd el-Ensari hazretleri rivayet etmişler. Kendisi orada yatıyorlar, sözü burada anılıyor, Allah şefaatine nail eylesin.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, o mübarek, dua ettikleri zaman ilk önce kendisinden başlarlardı duaya. Yani duada ilk önce kendisinin zikri ile başlarlardı." diyor. Mesela bir vesile ile söylemiş;
Rahmetullahi aleynâ ve alâ Mûsâ.
"Allah'ın rahmeti üzerimize olsun ve Musa aleyhisselâm'ın üzerine olsun; şu şöyle şöyle yapmıştı, böyle böyle etmişti" diye başlamış söze.
Yani aleynâ demiş. Sonra iki Müslüman karşılaşıp musafaha ediyorlar, ellerini sıkıyorlar. Muhabbetle birbirlerinin yüzüne bakıyorlar. Elleri samimiyetle birbirlerine tutulmuş, kardeşçe diyor ki;
Allahümmağfirlî ve li ehî hâzâ. "Ya Rabbi beni mağfiret eyle, şu kardeşimi de mağfiret eyle."
Yani ilk önce kendisine dua ediyor, ondan sonra karşısındaki kardeşine dua ediyor. Yani duanın şekli… Böyle yaparmış Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Kur'ân-ı Kerîm'den de buna misaller var. Bu, peygamberlerin sünneti, âdet-i seniyyeleri olmuş oluyor.
Mesela Nuh aleyhisselâm Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiğine göre nasıl dua ediyor;
Rabbi'ğfirlî ve li vâlideyye ve li men dehale beytî mü'minen ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. "Ya Rabbi sen bana mağfiret eyle." Rabbi'ğfirlî. Önce kendisini zikrediyor. "Bana mağfiret eyle." Ve li vâlideyye. "Benim ana ve babama mağfiret eyle." Ve li men dehale beytî mü'minen. "Benim şu yaptığım beytime, ibadethaneme mü'min, inanmış olarak giren kimselere…" Ve li'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. " Ve sair ziyaretime gelemez, buraya giremez ama Allah'ın mü'min kuludur; diğer mü'min erkeklere mü'min kadınlara mağfiret eyle." diye duasında sıralamaya bakılınca görüyoruz ki;
Rabbi'ğfirlî, diyor.
"Önce beni mağfiret eyle yâ Rabbi, ondan sonra ana babamı…" diye böyle sıralıyor.
Demek ki yakınından başlayarak, tertip üzere, şöyle çevreye doğru duasının hedefini genişletiyor.
Sonra Halîlü'r-Rahmân İbrahim aleyhisselâm nasıl dua etmişti? Yine Kur'ân-ı Kerîm'den hatırlayacağız;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve'cnübnî ve beniyye en na'bude'l-asnâm.
"Yâ Rabbi beni koru, hıfz eyle, sakla ve evlâd-ü ıyâlimi, soyumu, zürriyetimi sakla. Bizi, putlara tapınmamızdan koru!"
"Allah saklasın! Öyle bir duruma bizi düşürme yâ Rabbi. Sakın ben ve soyum sopum putlara tapmasınlar. Senin vahdaniyetini kabul etmiş, anlamış, arif kimseler olarak, yalnız sana ibadet etsinler. Bu etraftaki müşriklerin, kâfirlerin tesirine kapılıp da benim soyumdan, zürriyetimden gelenler öyle şeylere tapınmasınlar!" diye dua etmişti. İbrahim aleyhisselâm'ın da öyle duası vardı.
Başka bir ayet-i kerimeden yine hatırlayacağız;
Rabbi'calnî mukîme's-salâti ve min zürriyyetî rabbenâ ve tekabbel du'â.
"Yâ Rabbi beni namaz kılıcı bir kimse eyle ve benim zürriyetimden gelen insanları da namaz kılıcı kimseler eyle!" diye.
Demek ki Arapçanın sıralanış şekli, lisan mantığı, zevki, duanın edebi, icabı; Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de böylece ilk önce kendisinden duaya başlardı. Ondan sonra ötekilere geçerdi.
Boş bir eve girdiği zaman da insan nasıl selam verecek?
Es-Selâmu aleynâ. "Selam bize olsun." Ve alâ ibâdillâhi's-sâlihîn. "Allah'ın salih kullarına olsun." diye. Boş eve girdiği zaman…
İçinde insan varsa, muhatabı varsa, kendisinin sözünü duyan bir kimse varsa o zaman es-selâmu aleyküm diye girer ama boş bir eve girdikleri zaman…
Fe sellimû alâ enfüsiküm tahiyyeten min indillâhi mübâreketen tayyibeten.
Yani Kur'ân-ı Kerîm'de de onun öyle olması emrediliyor bir ayet-i kerimede. Orada da önce kendisinin zikri var. Siz de o zaman dua ederken demek ki;
"Ya Rabbi beni de yakınlarımı da ana babamı da…" diye sıralamada önce kendinizi alın. Duayı öyle çevreye doğru genişletin; sevdiklerinize doğru...
Dua bahis konusu olmuşken hemen hatırlatayım ki mü'minin, mü'min kardeşine, o yokken, onun gıyabında yaptığı dua en süratle kabul olan dualardandır. Allah'ın bir ikramiyesidir bu, bir hediyesidir ki mü'min mü'min kardeşine o yokken, onun gıyabında dua ederse o duayı hemen, çok çabuk kabul ediyor.
Bu nedir? Bu ikramiye neden veriliyor?
"Kardeşinizi düşünün, onun iyiliğini isteyin, onun için dua edin" diye. Bizi teşvik var burada yani.
"Peki, ben onun için dua edeceğim, ya ben? Ya ben ne olacağım? Ben açıkta mı kalacağım?"
Hayır! Bir melek de o dua edenin başının ucunda durur da der ki:
Âmîn ve leke misluhû.
"Âmîn! Bir mislini de Allah sana versin. Ona ne istiyorsan aynısını da Allah sana versin." diye bir melek de öyle dua eder.
Melek günahsız;
Lâ ya'sûnallâhe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yü'merûn, zümresinden bir mahluk. Yani Allah'a âsi olmayan, duası makbul olan… Meleğin duası makbuldür. Meleklerin salât-ü selâmı, duası makbuldür. O melek de öyle dua eder.
Demek ki insan mahrum kalmaz. Nekesliğe, cimriliğe, ince hesaplara lüzum yok. Veyahut bezirgânlığa derler değil mi? Hani fazla tüccar zihniyetli olmaya lüzum yok.
Sen kardeşinin iyiliğini iste, senin ne olacağını Allah senden daha iyi bilir. Sana daha âlâsını ikram eder. Senin kalbin temiz olsun da sen Allah'a saygı ve sevgide, kullukta kusur etme de Allah seni mahrum bırakmaz.
Hatta bir insan elini açsa; sübhanallâh yâ Rabbi, elhamdülillah, Allah-u Ekber, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billlâh dese, bu cümlelerin hiç birisi dua cümlesi değil, hepsi Allah'ı sena cümlesi.
Sübhanallâh. "Yâ Rabbi sen her türlü noksandan münezzehsin!"
Elhamdülillah. "Hamd sanadır, her türlü övgü sanadır yâ Rabbi!"
Allah-u Ekber. "Sen ulular ulususun, hiçbir şeyle mukayese etmeyecek kadar ulusun, büyüksün yâ Rabbi!"
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billlâh. "Allah'tan gayrı hiç güç, kuvvet yoktur; ne dilerse O'nun dediği olur."
Her şey O'nun müsaadesiyle oluyor. Rızasıyla değil bazen ama müsaadesiyle oluyor.
Kâfir küfrünü yapıyor. Allah'ın rızası var mı; yok ama müsaadesi olmasa yapamaz. Yani serbest bırakmış; "Bakalım bu kâfircik ne yapacak?" diye serbest bırakmış. Yarın rûz-ı mahşerde onun aleyhine delil olsun; "Bak ben seni serbest bıraktım da sen öyle yapacaksın" diye ondan ne isterse yaptırtıyor. İsterse yaptırtmaz yani.
Allah istemeden bir kimse bir şey yapabilir mi; mümkün değil! Ezer geçer, mahveder, yok eder, biter!
Bir insan elini açtığı zaman Allah'ın medh-ü senasıyla, hamdiyle şükrüyle meşgul olsa da hiç duaya vakit bulamasa;
"Hay Allah, tam ben elimi açtım, sübhanallâh, elhamdülillah dedim, imam da elini yüzüne sürüverdi, dua vakti bitti dua edemedim!"
Korkma bir insan hamd ile, sena ile, tesbih ile, tehlil ile meşgul olurken istemeye vakit bulamasa Allah isteyeceği zaman alacağından âlâsını verir ona. Daha âlâsını verir. Yani sen kul ol da sen Rabbimizin büyüklüğünü bil de sen O'nun karşısında hürmetkâr ol da gerisine karışma!
Birisi elini açarmış da başka hiçbir şey demezmiş; "Sen bilirsin yâ Rabbi" dermiş. O bilirse iyi bilir. "Sen ne verirsen ver yâ Rabbi." O verirse iyi verir.
Büyüklerden bir tanesine diyorlar ki:
"Ya dua etsene, bir şey istesene, ihtiyar eylesene…"
İhtiyar etmek, "seçmek" yani, "tercih etmek".
"Şunu şöyle yap yâ Rabbi, bunu böyle yapma."
"Yok, ben hiçbir şeye karışmam. Rabbim ne yaparsa ona razıyım."
Hiçbir şey istemiyor.
"Ya ille istemek lazım, bir şey iste, bir şey ihtiyar et."
"Hiçbir şey ihtiyar etmem ama ille çok zorlarsanız bir şey ihtiyar et diye; hiçbir şeyi ihtiyar etmemeyi ihtiyar ederim." diyor. O da bir yol...
İsterse dua eder insan, isterse teslim olur.
"Teslim olmayı tercih ederim." demiş oluyor. O da arifane bir şey.
"Sen bilirsin. Geldim kapına, âsi, mücrim, boynu bükük, yüzü kara, eli boş…"
Teslim!
"İşte ne yaparsan yap. Diler öldür, diler koy. Hüküm, hükmündür, re'y, re'yindir. Neylersen, geldim işte kapına yâ Rabbi!" dedin mi; o azamet sahibi, kerem sahibi Rabbimiz kendisine gelenin elini boş çevirmez. Kapısından yüzünü döndürtmez, boş çevirtmez. Kendisine teslim olanı bırakmaz. Kendisine tevekkül edene kifayet eder.
Keşke öyle olabilsek!
"İnsanlar Allah'a hakkıyla tevekkül etmeyi becerebilselerdi, kuşların yuvada beslendiği gibi Allah onları beslerdi." diyor Peygamber Efendimiz.
Tevekkül etmesini bilmiyoruz, acele ediyoruz. Haramlara dalıyor millet.
"Kazanacağım; rızık, kazanç, para, pul…"
Dur bakalım, zaten kısmetinden fazlasını alamazsın!
Bu bir taksim işi. Allah ne kadar nasip etmişse o kadar alacaksın.
Ne acele ediyorsun? Gelecek merak etme.
Rızkuke yatlubuke kemâ tatlubuhû.
"Sen rızkını aradığın gibi, o da seni karşıdan arıyor."
Nasıl olsa bir yerde toslaşacaksınız. O bu tarafa doğru geliyor, sen o tarafa doğru gidiyorsun. Nasıl olsa bir yerde karşılaşacaksınız. O bu taraftan tırıs geçmez. Nasıl olsa çarpışacaksınız, nasıl olsa karşılaşacaksınız.
Ne telaş ediyorsun? Ne harama dalıyorsun? Ne korkuyorsun? Niye faiz yiyorsun? Niye içki satıyorsun? Niye rüşvet alıyorsun? Niye hırsızlık yapıyorsun? Niye gadrediyorsun? Niye haram mala el uzatıyorsun? Neden?
Allah'a imanının, tevekkülünün azlığından!...
Yoksa aynı şey gelecek eline. Dursa bile gelecek! Dursa bile gelecek! Allah onun o rızkını nasıl olsa gönderecek.
Nasipse gelir Hint’ten, Yemen'den
Nasip değilse düşer gider çenenden.
Ağzına kadar uzatırken, hop, bir elin sarsılır; "Hay Allah, döküldü." Gelir birisi bir çarpar; "Hay Allah daha dondurmayı yalayamadan yere düştü." Hadi al yerden de ye bakalım!
Nasip değil! Nasip olmayınca yalayamazsın bile. Nasip olduğu zaman da "Nerden geliyor?" dersin.
Şimdi bizim burada yediğimiz yemekleri bir düşünsek, gelen gıdaları; kimisi Türkiye içinden geliyor, Adana'dan, Mersin'den, Tarsus'tan, Doğu Anadolu'dan, Batı Anadolu'dan, Trakya'dan gelir…
Ayçiçeği yağı oradan çıkar, zeytin buradan çıkar, muz memleketten gelir. Yani her şey her yerden geliyor.
Bulutlar, güneşler, yağmurlar, rüzgarlar; hepsi sen rızık yiyesin diye harıl harıl çalışıyor. Kâinat fabrikası harıl harıl çalışıyor. Güneş ısıtıyor. Rüzgâr bulutları taşıyor, itiyor. Ihlaya ıhlaya denizlerin üzerinden nemleri topluyor. Şöyle üfüre üfüre dağların tepesinden şakır şakır yağmurları döktürüyor. Bunların hepsi dökülürse yazın bunlar susuz kalır diye kimisini kar olarak döktürtüyor Allah. Orada depo ettirtiyor. Kimisi yerin altına sindire sindire giriyor. Yerin içindeki pınarlardan, aşağılardan buz gibi sular olarak çıkıyor. Yere dökülen tohumlar bitiyor, filizleniyor. Karın altından başını çıkartıyor yemyeşil. Vahdehû lâ şerîke leh der gibi, parmağını, şehadet parmağını yukarı kaldırır gibi toprağın içinden, bakıyorsun bir filiz yükselmiş;
"Allah'tan gayrı ilah yok. Bir'dir. Şeriki, naziri yoktur, Hallâk'tır, Rezzak’tır işte!" diye çıkıyor o oradan.
Bir tane dalın üzerinden yetmiş tane, yedi yüz tane bitiyor. Sen o taneleri yiyorsun. Güneş senin için çalışıyor. Yağmur senin için çalışıyor. Toprak senin için çalışıyor.
Hepsini Allah ayarlıyor. Sen, bunlardan bir tanesini Allah vermese nerede bulacaksın? Nasıl sağlayacaksın?
Trakya'da bütün tohumları ekmişler, o radyasyon olduğu zaman, Çernobil hadisesi olduğu zaman: Hiçbir tohum bitmemiş. Çürüyüvermiş. Buyur! Radyasyonun miktarı fazla olduğu zaman tohumlar bitmiyor.
Allah saklasın, Allah cezalandırmasın. Bütün dünyayı, Allah uzaydan bir radyasyona maruz bıraksa bütün tohumları kapkara buruşturuverse…
Kırıyorsun, içi boş. Buruşmuş, bozulmuş.
Hiçbir tohum bitmese ne yiyeceksin? Hiçbir ağaç büyümese ne yapacaksın? Hiçbir pınardan su çıkmasa ne yapacaksın?
O zaten senin içi için her şeyi, kâinatı ayarlamış. Yerler, gökler senin için çalışıyor. Sana bu kadar izzet etmiş;
"Bu benim akıllı kulum, beni tanır, beni bilir de bana ibadet eder." diye. Sen de kalkıyorsun haramlara dalıyorsun. Sen veya ben.
Allah affetsin. Yani "ben", "sen" derken söz olsun diye söylüyorum. Belki siz benden daha iyisiniz. Belki ben sizden daha kusurluyum. Yani insanoğlu olarak böyle bir duygusuzluğumuz, böyle bir şaşkınlığımız var.
Allah bize insaf versin. Gerçekleri görmeyi nasip eylesin. Kendisinin Rubûbiyeti'ni, ikramını, ihsanını, cömertliğini, sehâvetini sezmeyi nasip eylesin. O'na severek, âşık olarak, gözyaşı dökerek kulluk etmeyi nasip eylesin.
Çünkü bu kadar nimetin karşısında insanın eli kolu bağlı durması mümkün değil. Deli divane olması lazım.
Mevlâ'nın delisi olması lazım herkesin ama aklı olmadığı için deli olmuyor! Bu mânada deli olmuyor.
Neden?
Duygusu eksik de ondan. Yoksa aklı olanlar ne hallere geliyorlar?... Ne makamlara eriyorlar?...
Allah bize de o güzel duygulardan bir koklam ihsan eylesin.
Kâne izâ de'â refe'a yedeyhi meseha vechehû yedeyhi.
"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dua ederken ellerini kaldırırdı ve ellerini yüzüne sürerdi."
"E biz de öyle yapıyoruz zaten."
İşte sen, Peygamber Efendimiz öyle yaptı diye dedelerimiz yapmış, yapmış da onlardan gördüğün için öyle yapıyorsun. Kaynağı bu.
Dedelerimiz senin benim gibi değildi, tembel değildi. Hayatının her şeyini İslâm'a göre ayarlamıştı.
Sen evde her şeyi hazır gördün. Muhitinde hazır gördün. Bir yabancı diyarda yetişseydin de göreydin bakalım! Yürümesini beceremezdin.
Allah hepsinden razı olsun, mekânları cennet olsun. Bize her şeyi öğretmişler, biz okumadan alim olmuşuz.
Neden? E dedelerimizin yanında yetiştik, dizinin dibinde yetiştik. Her şeyi gördük.
Dua ederken el açıyoruz, yüzümüze sürüyoruz.
Neden? Efendimiz el açardı da ondan.
"E Efendimiz' in öyle yaptığını ben şimdi okudum."
Olsun. Dedeler daha önceden okudular da onu tatbik ettiler de sen de oradan öğrendin! İşte şimdi de kaynağını gördün. Efendimiz böyle yaparmış.
Kâne izâ de'â ce'ale bâtıne keffeyhi ilâ vechihî.
"Dua ettiği zaman ellerinin iç yüzlerini yüzüne doğru döndürürdü. -Şöyle yani-. Öyle anlaşılıyor ki yani hem havaya hem yüzüne, hafif meyilli tutardı elini. Yüzüne doğru çevirirdi ellerini."
Kâne izâ denâ min minberihî yevme'l-cumu'ati selleme alâ men indehû mine'l-culûsi fe izâ sa'ide'l-minbere istekbelen li'n-nâsi bi vechihî sümme selleme kable en yeclise.
İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre;
"Cuma günü de Peygamber Efendimiz şu minbere çıkacağı zaman, minbere yaklaştı mı; o çevredeki kimselere selam verirdi. 'Selamun aleyküm' derdi, minberin çevresinde olanlara selam verirdi. Minbere gelirdi, merdivenlerinden yukarıya çıkardı, Cuma hutbesi okuyacak ya, yukarı çıkardı, yüzünü insanlara doğru dönerdi. Kıble arkada kaldı, yüzünü insanlara doğru dönerdi."
Ondan sonra da fe izâ sa'ide'l-minbere. "Çıktığı zaman da yüzünü insanlara dönerdi."
İstekbelen li'n-nâsi bi vechihî sümme selleme kalbe en yeclise.
"Oraya oturmadan insanlara topluca es-selâmu aleyküm diye selam verirdi, yukarıda. Daha yerine oturmadan selam verirdi."
Suud'a gittiğimiz zaman filan orada görüyoruz, Cuma namazı filan kılındığı zaman. Orada hatipler çıkınca yukarıya, es-selâmu aleyküm diyorlar Cuma'da filan. Bu sünnete uyuyorlar.
Biz de uygulayabiliriz. Uygulamalıyız. Bir burada oturmuş olanlara yaklaştığı zaman "selamun aleyküm" derdi, bir de yukarıya çıktığı zaman, tâ yukarıya çıkardı, dönerdi insanlara, onlara da es-selâmu aleyküm derdi, öyle otururdu.
Niye oturuyor?
Oturacak, ezan okuyacaklar. Ondan sonra, ezan bittikten sonra hutbesine başlayacak. İşte o ezanı oturarak dinleyecek. Oturmadan evvel selam verirdi.
Selleme alâ men indehû mine'l-culûsi, demek, cülûs burada fu'ûl vezninde mastar değildir, câlis kelimesinin cem'idir. Yani "oturanlar" demek. Cülûs, "oturanlar" demek. Ku'ûd yine "oturanlar" demek. Duhûl, "dâhil olanlar" demek. Rukka' "rükû edenler" demek. Sücûd, "secde edenler" demek.
Demek ki fu'ûl vezni, Arapça bilenler için söylüyorum, bir mastar olur fu'ûl veznindeki kelimeler, bir de ism-i fâilin cem'i de olabilir. Onu iyi bilsinler. Mesela;
"Yâ Rabbi sen bizi duhûl-i evvelîn ile cennetine dâhil eyle."
Ne demek? Buradaki "duhûl"ün mânası ne?
"Dâhil" kelimesinin ism-i fâilin cem'i. Yani;
"Cennete ilk girenlerle beraber bizi de dâhil eyle."
Yoksa "girmek" mânasına mastar değil. Yani bu fu'ûl veznini bilsinler kardeşlerimiz.
Rukkei's-sücûd ne demek? "Rükû ediciler ve secde ediciler" demek. Burada da öyle.
Selleme alâ men indehû mine'l-culûsi.
"O minberin etrafında oturan kimselere selam verirdi, minbere çıktığı zaman da yönünü insanlara dönerdi, yüzünü çevirirdi mübarek simasını, cephesini çevirirdi, sonra oturmadan evvel yine bir daha bir selam verirdi."
Kâne izâ zekera ehaden fe de'â lehû bede'e bi nefsihî.
"Bir insanı anarsa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, yani bir kimse hakkında bir şeyler söylerse." Fe de'â lehû. "Ona bir duada bulunursa…"
Yani mesela biz ne diyoruz; "Hz. Ebu Bekir, Peygamber Efendimiz' in çok yakın sahabesiydi, onu malıyla canıyla, çok desteklemişti." deyip geçmiyoruz. Hz. Ebu Bekir deyince radyallahu anh diyoruz, dua ediyoruz.
İmam-ı Azam hazretleri, çok fıkıh bilgisi, mübarek çok zeki olan bir kimseymiş, diye geçmiyoruz: İmam-ı Azam rahmetullahi aleyh diyoruz. Hocamızı anarken; "rahmetullahi aleyh hazretleri şöyleydi, böyleydi" diyoruz. "Çok güleç yüzlüydü, bize böyle mütebbessim bir çehreyle, lütufla, ikramla şey yapardı" filan diyoruz.
"Peygamber Efendimiz de birisini anıp da onun hakkında dua edeceği zaman, andı mı arkasından duayı ekleyeceği zaman; kendisinden başlar, Peygamberimiz kendi nefsine duadan başlar, ondan sonra ona da dua ederdi."
Bunu demin söylemiştik. Kur'ân-ı Kerîm'den böyle birtakım ayetler de okuyarak bildirmiştik. Kendisinden başladığını dualardan öğrenmiştik.
Kâne izâ zebeha'ş-şâte yekûlu; ersilû bihâ ilâ asdikâi Hadîcete.
Hz. Âişe anamız radıyallahu anhâ bildirmiş. Diyor ki:
"Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem koyun kestiği zaman derdi ki 'bunun etlerini Hatice'nin arkadaşlarına gönderin.'"
Hatice'nin arkadaşlarına… Hatice kim?
Hatice, Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz' in ilk zevcesi. Hz. Hatice anamız…
İlk defa Peygamber Efendimiz onunla evlendi. Kendisinden kaç yaş büyüktü.
Şimdi birisini birisiyle evlendirmek istiyoruz, yani biz istemiyoruz da nikâhta aracı olmak sevap diye birisine; "İşte uygun, bu dindar bir insan, bu da iyi bir insan" filan diyoruz… Hadi bu ikisi yuva kururlarsa dünyaları ve ahiretleri mamur olur, mutlu olurlar, sevaplı işler yaparlar filan…
Yaşını beğenmez, boyunu beğenmez, gözünün rengini beğenmez, teninin şeklini beğenmez; o zaman fabrikaya ısmarla! Mühendise, teknik ressama resmini çizdir, ebadını robota, o zaman fabrikaya ısmarla, torna tezgâhından sana uygun bir tane çıkartsınlar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisinden 15 yaş büyük bir kimseyle evlendi. Vefaya bak. Peygamber vefası nasıl olur bak!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Hatice vefat ettikten sonra aradan nice zaman geçiyor, bir koyun kesilince; "Bunu Hatice'nin arkadaşlarına gönderin." diyor.
Demek bir insan bir kimseyi sevdi mi; onun arkadaşlarına da riayet edecek, Peygamber Efendimiz' den öğreniyoruz.
"Ya biz hocam kendi arkadaşlarımıza bile riayet etmiyoruz. Bize kırk yıl iyilik yapan insana bile iyiliğini hiç düşünmüyoruz. Bir fırsat geçti mi elimize, bir ters bir şeyini gördük mü; hemen yırtıp parçalayıp gidiyoruz, arkadaşlığı tepip gidiyoruz, ayaklar altına alıveriyoruz."
Ama işte Peygamber Efendimiz; Allah'ın numune insanı, seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn, böyleydi. Hz. Hatice'yi hiç unutmazdı. Hatta Hz. Âişe validemiz yarı haset etmek, kıskanmak gibi bir tarzda bazen sitem ederdi. O'na vefası var Peygamber Efendimiz' in.
Her şeye vefası var. Her şeye vefası var, her huyu güzel. Vefat etmiş olan hanımını aslâ unutmazdı. Hanımının arkadaşlarını da unutmazdı. Koyundan, bak, onlara hisse gönderiyor. "Hatice'nin arkadaşlarını da unutmayın!" diye tembih ederdi ev halkına.
Güzel huylardan örnek alalım da biz de huylarımızı güzelleştirelim!
Vefalı olalım. Sâdık, has arkadaşlar olalım. Baba dostlarını, ana dostlarını, akrabamızı unutmayalım. Sıla-i rahîm, akrabayı gözetmek, ziyaret etmek ömrü arttırır. Ömrü uzar insanın. Ömrüne ömür katılır.
Eğer bir insan, vefat etmiş; babasını, ziyaret etmek istiyorsa kabrinde… Yani istemez mi mesela gitse;
"Selamün aleyküm babacığım." dese;
"Hoş geldin evladım." dese, elini öpse, boynuna sarılsa filan hani, o güzel bir durumda, hoş bir halde, tamam, bak cennetlik elhamdülillah, güzel, ona öyle gitse, ziyaret etse, onun duasını alsa iltifatını alsa istemez mi! İster.
"Kabirde babasını ziyaret etmek isteyen, babasının arkadaşlarını ziyaret etsin!" diyor Peygamber Efendimiz. Baba dostlarını unutmayacak.
"Amca sen benim babamın yakın dostuydun; selamun aleyküm, nasılsın, iyi misin bir duanı almaya geldim, ver elini öpeyim, bir isteğin var mı, bir yardımım dokunabilir mi sana, işte biz şuralardayız, şu işleri yapıyoruz, siz nasılsınız, sıhhatiniz iyi mi filan!"
Nerde böyle bir şey!
Yani böyle bir şeyi görse ihtiyarlar nasıl memnun olurlar! Dinçleşirler.
"Demek ki insanlık ölmemiş, demek daha nice Müslümanlar var, daha ne kadar hayırlı insanlar, gençler var, bu gençlerin içinde de hepsi böyle zırt pırt dansçı şeyci değil ki mübarek insanlar da var…" filan diye canına can katılır.
Unutmayın baba dostlarını ziyaret edin. Ana dostlarını ziyaret edin, hukukuna riayet edin, akrabaları ziyaret edin, kendi arkadaşlarınıza arkadaşlığı sağlam yapın. Hocamız kendi üslûbuyla, kendi telaffuzuyla ne diyor;
"Arkadaşlık pekey demekle kâimdir."
Ne demek?
Sen onun arkadaşıysan bir şey söyleyeceği zaman "peki" diyeceksin. İtiraz, itiraz…
Öyle arkadaşlık olmaz!
İki kimse birbiriyle arkadaşlık edeceği zaman öyle pek soru bile sormayacak.
Musa aleyhisselâm;
"Yâ Rabbi bana ilm-i ledünnîyi öğret." dedi. Manevi ilimleri istiyor yani. Esrar ilmini, manevi, esrar, sırların ilmini öğrenmek istiyor.
"Eh pekâlâ!"
Hızır aleyhisselâm'a öğrettirecek ona.
"Hızır aleyhisselâm'la filanca yerde buluş." Diyor, buluşuyorlar.
"Sana Allah'ın öğrettiği o ilm-iledünnîden bana da öğretir misin?" diye soruyor Musa aleyhisselâm.
"Öğretirim. Ama sen bana bir şey sormayacaksın!" diyor.
"Fazla soru sordun mu, fazla itiraz ettin mi olmaz bu iş. Esrar-ı İlâhî çünkü bu, sormayacaksın'" diyor.
Bir keresinde bir iş yapıyor, dayanamıyor soruyor; bir keresinde bir iş daha yapıyor, dayanamıyor soruyor. Sorunca da;
"Hani sormayacaktın?"
Üçüncüde de sorunca diyor ki;
Hâza firâkun beynî ve beynike.
"Bu aramızdaki arkadaşlığın bitmesidir." diyor, "bitti" diyor artık.
"Üç defa sözümü dinlemedin, 'sorma' dedim; sordun, tamam, arkadaşlık burada bitiyor. Şimdi o sorduğun meselelerin cevabını vereyim." diyor.
"O gemiyi niye deldin? Yazık değil mi, içindeki insanları boğacak mısın, niye bu gemiyi deliyorsun?"
Evet, zahirde bir gemiyi delersen, içi su alırsa gemidekiler boğulma tehlikesiyle karşılaşabilir. Musa aleyhisselâm zahirde dürüstlüğünden söylüyor. Ama Hızır aleyhisselâm da diyor ki:
"İleride zalim, cebbar hükümdar var, yolu kesmiş, gelen gemilere el koyuyor."
Bu bindiği gemi de kayık da yelkenli de salih kimselerin kayığı, kusurlu olursa el koymaz diye mahsustan deliyor sağını, solunu ki hükümdar;
"Ben böyle kusurlu gemiyi ne yapayım, bana sağlam gemi lazım!" diyecek geçecek gidecek. İşte o "ilm-i ledünnî".
Yani işin sonunu bilen insanın tavrı başka olur, bilmeyen insanın tavrı başka olur. İlm-i ledünnîye sahip olan insanın hali başka olur, sahip olmayanın hali başka olur.
Onun için evliyâullahtan senin aklına sığmayan herhangi bir şey gördüysen, eğer evliyâullahsa; pek işlerine karışma. Açıklarsa anlarsın da yani karışırsan da işte;
Hâza firâkun beynî ve beynike, olur. Yani; "Aramızda tamam, ahbaplık, arkadaşlık bitti, yeter artık, buradan öteye yok." mânasına bir duruma gelebilir insan. Arkadaşlıkta soru sormak yok, itiraz etmek yok, arkadaşın gönlünü üzmek yok, arkadaşını kendisine tercih edecek, "îsâr" ahlâkıyla ahlâklı olacak.
"Îsâr" ne demek?
Ve yü'sirûne alâ enfüsihim ve lev kâne bihim hasâsetün.
"Kendisinin ihtiyacı olsa bile arkadaşının ihtiyacını öne alacak, kendisi muhtaç bile olsa ilk önce onun işini görecek".
Arkadaşlık bu!
Yani Medine-i Münevvere' ye gelen muhacirleri, Medine-i Münevvere'nin kahramanları o ensar, Allah şefaatlerin nail eylesin, nasıl bağırlarına bastılar?
Kendilerine tercih ettiler. Kendilerinden önde tuttular; "Bunlar Resûlullah'ın hemşehrileri" diye. "Yurtlarını terk etmiş gelmiş bunlar, gariban, diyar-ı gurbette insanlar" diye…
Arkadaşlık öyle olur! İhvanlık öyle olur!
Nerde şimdi?
Yani kitaplarda var, Kur'an'da var, hadis-i şerifte var ama nerde?
Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' in güzel âdetlerinden ibretler alıp hisseler alıp her işimizi bizim de böyle dualı, güzel yapmayı bizlere nasip eylesin. Her ânımızda Rabbimizin zikrinde, yâdında, şuurunda olmamızı nasip eylesin. Ömrümüzü Rabbimizin rızasına uygun, edepli, temiz, safi, hâlis, kâmil, salih bir Müslüman olarak geçirmeyi nasip eylesin.
Bu ömür elbet bir gün bitecek, bittiği zaman da biteceği zaman da sevdiği bir halde sevdiği bir ibadeti işlerken, sevdiği bir kul olarak ve buyurun;
Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlühû, diye diye, kelime-i şehadet getire getire şu emanetimizi vermeyi, huzuruna; sevdiği, razı olduğu kul olarak varmayı, cennetine Cemali’ne ermeyi nasip eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
22.10.1989 -
Peygamber Efendimizin Ahlakından
20.08.1989 -
Peygamberimizin Adeti, Sünnet-i
