01.02.1990 - Yemek Adabı, Humma Hastalığı, Tüccarlık, Yemen

01.02.1990 - Yemek Adabı, Humma Hastalığı, Tüccarlık, Yemen
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübareken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ-yevmi’d-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuha ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-sennedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ebridû bi't-taâmi fe-innehû a'zamu li'l-berekâti.
Esmâ b. Ebû Bekir-i Sıddîk radıyallahu anhümâ'dan, Hz. Ebû Bekir Efendimiz'in mübarek kızlarından, Hz. Âişe validemizin kardeşi olan Esmâ radıyallahu teâlâ anhünne rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
Ebridû bi't-taâmi. "Yemeği sıcak yemeyin, soğutun." Fe-innehû a'zamu li'l-berekâti." Çünkü böyle hareket etmek yemeğin bereketli olmasına daha büyük tesir eder."
Yemek bereketli olur, soğutun. Sıcak sıcak, hararetli hararetli yemeyin. Çorbayı, yemeği vs. soğutun, öyle yiyin. Çünkü bereketi daha çok olur, diye buyurmuş.
Sıcak şeyi kaşığa alıp da üflemek filan doğru değildir. Serinletecek, soğutacak, içilebilecek yenilebilecek hâle gelecek, öyle yenilecek.
Ebşir fe-innallâhe teâlâ yekûlu hiye nârî usallituhâ alâ abdiye'l-mü'mini fid-dünyâ li-tekûne hazzahû mine'n-nâri yevme'l-kıyâmeti.
An Ebî Hüreyrete. "Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet olunmuş."
Enne Resûlallâhi sallallahu aleyhi ve sellem âde racülen bi-hî hümmâ kâle fe-zekerehû.
Peygamber Efendimiz hummaya tutulmuş olan, çok ateşli bir hastalığa tutulmuş, cayır cayır yanan bir zatı ziyarete gitmiş, hasta ziyaretine gitmiş ve ona şu sözleri buyurmuşlar:
Ebşir. "Sana müjde olsun, müjdelen, müjde olsun sana!" Fe-innallâhe teâlâ yekûlu hiye nârî usallituhâ alâ abdiye’l-mü'mini. "Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki: Humma denilen ateşli hastalık benim bir ateşimdir, bunu mü'min kuluma musallat ederim!" Fid-dünyâ. "Dünyadayken hasta olur, böylece humma ateşinden cayır cayır yanar." Li-tekûne hazzahû mine'n-nâri yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde öteki insanlar öteki ateşlerde yanacakları zaman bu dünyada böyle çektiğinden orada çekmesin diyedir. O ateş hissesini dünyadayken tadıp da kurtulması, âhirette rahat etmesi içindir." diye teselli etmiş.
Muhterem kardeşlerim!
Hayret edilecek hadîs-i şerîflerdendir. Tabii hastalık temenni edilen bir şey değil. Allah hepimize âfiyet versin. Sıhhatli eylesin, kuvvetli güçlü eylesin. Malî bakımdan kuvvetli olalım, bedenî bakımdan kuvvetli, fikrî bakımdan kuvvetli olalım… Bu güzel bir şey!
Peki insan hastalandı; ateşli bir hastalığa tutuldu, salgın bir hastalığa tutuldu, ne olacak?
Hastalık da insanın çok sevap kazanmasına sebep olan bir hâldir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
"Hastanın iniltisi tesbihtir."
"Aaa, aman, oh oh!.." filan yaptıkça sanki bu Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber diyormuş gibi, tesbih çekiyormuş gibi sevap alır. İniltisi bile tesbihtir. Hastanın iniltisi tesbihtir.
"Uykusu ibadettir."
Uyuyor, aman dokunmayın. Bütün gece cayır cayır yandı, şimdi bayıldı yatıyor, uyuyor. Derin bir uykuda. Uykusu bile ibadet. Sonra;
"Duası makbuldür."
Hasta, dua etse duası makbuldür.
"Hay Allah razı olsun, hoş geldin, hastanede yalnız kalmıştım, hiç kimse de gelmiyor diye üzülüyordum. Sen geldin şenlendim…" Sana dua ediyor. Ne mutlu, çünkü duası makbul! Uykusu ibadet, duası makbuldür.
"Yapmadığı ameli yapmış gibi yazılır."
"Bu sıhhatliyken ne yapardı?"
"Teheccüde kalkardı.
"Yazın meleklerim sevabı."
"Bu sıhhatliyken ne yapardı?"
"Namazı camide kılardı, cemaatle kılardı, yirmi yedi kat sevaplı."
"Şimdi hasta, gidemiyor ama camiye gitmiş gibi sevabını yazın."
"Bu sıhhatli olduğu zaman ne yapardı?"
"Herkesin yardımına koşardı, sevaplı işlere koştururdu, hayırda hasenatta cevval bir insandı."
"Tamam, onları yapıyor gibi sevabı yazın…"
Yapamadığı bütün hayırlı işleri yapıyormuş gibi sevap yazılır. Bir de hastalık bitip de iyi olup kalktığı zaman kendisine denilir ki;
"Defter-i âmâlindeki bütün günahların hepsi silindi. İşe yeniden başla, defterinde kirli bir sayfa yok, bir günah yok! Feste'nifi'l-amel. "Hadi bakalım, artık bundan sonraki ömründe günahlara bulaşmamaya dikkat et, çünkü temizlendin!"
O bakımdan sabrederse hastalık bir nimettir. Allah'tan geldiğini bilirse tahammül ederse hüsn-ü sabır ile karşılarsa o zaman çok büyük sevap kazanır. Nitekim bunun için de Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
"Sana müjdeler olsun. Bu hummalı hastalığa tutulmuşsun ama âhirette yanmayacaksın!"
Bu dünyada bu sıkıntıyı çekiyorsun ama âhirette inşaallah rahat edeceksin, demek oluyor.
Ebşir fe-inne'l-câlibe ilâ sûkinâ ke'l-mücâhidi fî sebîlillâhi ve'l-muhtekkiru fî-sûkinâ ke'l-mülhidi fî-kitâbillâhi.
Hadîs-i şerîf ticaretle ilgili. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Ebşir. "Müjdeler olsun sana, müjdelen!" demek. Ama müjdelen sözünü biz kullanmıyoruz, daha ziyade; "Müjde sana! Müjde müjde!" diyoruz.
Ebşir; "Müjdelen, kendi içinden müjde almış gibi sevin!" mânasına gelen bir kelimedir. "Sana müjde olsun, ne mutlu sana, müjdeler olsun sana…"
Neden, kime demiş?
Anlaşılan bir tüccara söylemiş.
Fe inne'l-câlibe ilâ sûkinâ. "Bizim pazarımıza, çarşımıza, uzak yerlerden mal getiren, mal sevk eden, yiyecek içecek ihtiyaç maddesini sevk eden kimse; sana müjdeler olsun!" Ke'l-mücâhidi fî sebîlillâhi. "Çarşımıza pazarımıza mal getiren kimse Allah yolunda cihat eden kimse gibi sevap kazanır."
Neden?
Zahmet çekti; falanca yere gitti, Yemen'e gitti, Yemen'den kumaşları aldı, buraya getirdi. Şam'a gitti, Şam'dan zeytinyağlarını küplere doldurdu, yiyecek maddelerini, buğdayları doldurdu Medine-i Münevvere'ye getirdi. Kolay değil, kaç aylık yol! Yollarda nice zahmetler çekti, malları buraya getirdi. İşte böyle bir kimse.
"Bizim çarşımıza pazarımıza mal celp eden, yiyecek içecek ihtiyaç maddesi, bu halkın ihtiyacını görecek şeyleri celbeden kimse Allah yolunda cihat eden kimse gibidir."
Sevabı ne kadar büyük!
Bunu teyit eden başka rivayetler var mı?
Var. Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde de buyurdu ki:
Et-tâcirü's-sadûku'l-emîn. "Ticaret yapan ama dosdoğru sözlü, sözüne hiç yalan katmayan ve güvenilir, hiç hilesi, yalanı, yanlış işi aldatmacası olmayan tüccar. Mea'n-nebiyyîne ve'ş-şühedâ. Kıyamet gününde peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle beraber olacak ve Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecek!"
Benim Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecek insanlara karşı bir merakım var.
Kimler kıyamet gününde güneşin alnında kalmayacak, terlemeyecek, sıkıntı çekmeyecek?
Allah onları Arş-ı Âlâ'sının gölgesinde nurdan minberlerde oturtacak. Onlar mahşer gününün korkularını çekmeyecekler, mahzun olmayacaklar, rahat edecekler, vaktin nasıl geçtiğini anlamayacaklar. Ötekiler telaşta, terde, sıkıntıda, üzüntüde…
Düşünün ki mesela hacda tünelin içinde insanlar sıkışmış, üç buçuk-dört saat kalmışlar. Ter dökmüşler, kıpırdayamamışlar. Ölen ayakta kalmış veyahut aşağıda canlı kalan insan yukarıya başını çıkartamamış. Üstlerine torbayla su atıyorlarmış, bir insan torbayı alıp birkaç damla su içebilecek. Biraz o içiyormuş biraz ötekisi ondan alıp o çekiştiriyormuş, o içiyormuş; o sıkıntıları düşünün. Ben hep bunlardan mahşer gününü hatırladım.
Mahşer gününde de öyle izdiham olacakmış ki insanlar iğne atsan yere düşmeyecek gibi! Güneş tepelerine yaklaştırılacakmış, terden yerin içi yetmiş arşın aşağıya ıslanacakmış. O ter, o sıkıntı…
Bu sıkıntıda olmak mı iyi? Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde sefa sürmek mi iyi?
Allah sevdiği için Arş-ı Âlâ'nın gölgesine alıyor, bir de orada rahat var; sıkışma yok, güneş yok, üzüntü, sıkıntı yok. Ötekiler elli bin yıl bekleşecekler, beklerken ne kadar sıkıntı çekecekler?!.. Mesela insan üç buçuk saat orada sıkışmış, sonradan kurtulmuş. O üç buçuk saat onlara üç buçuk asır gibi gelmiştir. Orada o kadar durmak! İşte o Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenenlerden olmak iyi bir şey!
Onun için onlar kimlerdir, nasıl öyle olabiliriz filan diye merak ediyorum. Onları da sıralayıvereyim:
Bir; adaletli hükümdar! Ama adaletli, Hz. Ömer gibi, Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenecek!
Genç yaşından beri dine imana bağlı, Allah yolunda olan gençler!
Sonra; aklı fikri ibadette, mescitte, namazda olan, ibadeti seven âbid kimseler! Namazdan çıkıyor, bir dahaki namaza gelinceye kadar aklı mescitte oluyor.
Sonra; birbirleriyle Allah rızası için kardeş olmuş, ihvan olmuş, arkadaş olmuş birbirlerini sevdikleri için bir araya geliyorlar. Ayrılırken birbirlerini seve seve ayrılıyorlar, sevgiyle hasretle ayrılıyorlar. Böyle âhiret kardeşi, ihvan olmak!
Sonra; bir adam yaptığı iyiliği gösterişsiz yapıyor, hiç sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak gibi hayrı gizlice yapıyor. Kimse bilmiyor. Hayır yapılıyor ama kimin yaptığı belli değil, öyle gizli gösterişsiz iş yapanlar!
Sonra; tenhalarda Allah'ı zikredip gözyaşı dökenler! Dervişlik, Allah Allah diyecek gözünden yaşlar dökülen bu kimseler!
Sonra; bir kadın kendisini kötü bir işe çağırsa; "Ben Allah'tan korkarım, namussuzluk yapmam, günaha dalmam…" diye namusunu koruyan, o tarafa kaymayan insan. Yusuf aleyhisselam gibi.
Hadîs-i şerîf yedi sınıf insanı saymış, Buhârî'de ve diğer sahih kitaplarda var.
Bir de bunların arasında; doğru sözlü ve güvenilir tüccar var. Onun için insan ticareti böyle yapmalı. Tam doğru sözlü ve tam güvenilir tarzda yapmalı.
Evliyâullahtan, çok sevdiğim bir büyük alim var: Abdullah b. Mübârek. Bu zât-ı muhterem hakikaten hayatının romanı yazılacak, resimli romanı yazılacak bir insan!
Nasıl?
Birinci sınıf silahşor. Birinci sınıf mücahit. Kahraman; ata binmesi, kılıç kullanması, mızrağı oku filan şahane bir insan, kahraman. Birinci sınıf bir hadis alimi; hadis kitapları var, hadis toplamış, hepsi ezberinde. Şahane, zamanının önderi, bilimde yegâne bir insan. Son derece cömert bir insan. Şahane cömertliği olan bir insan… Şiir filan yazan, son derece edîb bir insan. Eli kalem tutan sözü sohbeti tatlı olan bir insan.
Bir sene hacca gidermiş, bir sene cihada gidermiş, bir sene ticaret yaparmış.
Neden bu adam hacca giderken, cihada giderken, sevaplı işlerin arasında bir sene de ticarete gidiyor?
Diyebilir ki;
"Adam geçinecek bir geçime ihtiyacı var, para kazanmak için yapıyordur."
Sanmıyorum. Ticareti de oradan da sevap kazanmak için yapıyor. Benim tahminime göre ticarette de sâdık tüccar olmak için, doğru sözlü tüccar, emniyetli tüccar olmak için, onu tatbik edip de o sevabı da alayım diye yapıyor. Benim tahminime göre kurnazlığından yapıyor.
Biz de bu zât-ı muhteremler gibi her yaptığımız işi Allah'ın rızasını kazanmak niyetiyle yapalım. Tüccarlık bakın ne kadar önemli.
Allah uyanıklık versin. Allah insanın helal parasını harama döndürtmesin, helal işini harama döndürtmesin. Dükkân çalıştırmak güzel, ticaret yapmak sevap ama aldatmak haram, ihtikâr haram. Günah şeylerden korunmayı nasip etsin.
Adam zengin, iki paralık yalana tenezzül ediyor.
Ya mezara mı götüreceksin?
Bu kadar malları mezarına sığdıramazsın ki! Sığmaz, mezara götüremeyeceksin ya! Biraz cömert ol, biraz dürüst, biraz mert, biraz eli açık ol. Biraz müslümanların derdiyle dertlen, biraz yardım et, biraz gayret et.
Âcizane şurada hadîs-i şerîf okuyorum, emekli üniversite profesörüyüm, istesem kendim daha başka meslekler seçebilirim. Hadîs-i şerîf sevaplı olduğundan okuyoruz.
Müslümanlar için en faydalı gördüğüm işlerden birisi basın hayatında söz sahibi olmak!
Allah sevaplı işleri anlayıp, onlara koşmayı, onlar için çalışmayı cümlemize cümlenize nasip eylesin.
Demek ki bizim çarşımıza pazarımıza halkın ihtiyacı olan malzemeyi getiren, Allah yolunda cihat eden kimsedir diye söylediği başka hadîs-i şerîflerle de sabit. Peygamber Efendimiz böyle tüccarı methediyor.
Sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri;
Ve'l-muhtekira fî sûkinâ kel-mülhidi fî kitâbillah. "Bizim pazarımızda ihtikâr yapan ise bozuk ticaret yapan, malı revaçlandırmak için depo eden, pahalandığı zaman satacağım diye satışa arz etmeyen ihtiyaç maddelerinde halkı kıvrandıran Allah'ın kitabında küfür ve ilhad yapmış kimse gibidir. Kitabından sapan, kitabını inkâr eden, Allah'ın kitabına karşı gelen kimse gibidir." diye bildirmiş.
Muhtekir: İhtikâr yapmak.
O hâlde ticaret yapabiliriz ama ne niyetle yapacağız?
Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelenen insanlardan biri olabilirim diye dürüst ticaret yapalım. Doğru düzgün, yalan söylemeden, kendi malımızı methetmeden, alacağımız malı kötülemeden, yerin dibine batırmadan, vaat ettiği zaman vaadini yerine getirerek, borcu olduğu zaman ödeyerek, alacağı olduğu zaman sıkmayarak, İslâmî ahlâka uygun ticaret yapalım ama ihtikâr yapmayalım!
Bir keresinde Peygamber Efendimiz çarşıya girdi, dolaştı. Bir çuvalın başına geldi. Üst tarafında güzel malzeme var. Elini alt tarafına soktu ters çevirdi, ıslak; üstü kuru, altı ıslak. Malı ıslatmış, alt tarafı ıslak; fazla kilo çeksin diye mi yaptı veyahut neden yaptı bilmiyoruz. Peygamber Efendimiz o durumu beğenmedi, sevmedi:
"Bu ne?" dedi.
Men gaşşânâ fe leyse minnâ. "Bizi aldatan bizden değildir!" dedi.
Evet, o adam orada hileyle birazcık malı ağır tarttırarak biraz fazla para kazanıyor ama Resûlullah ne dedi?
"Bizden değildir, iyi Müslüman değildir, bizim zümremizden değildir." dedi. Peygamber Efendimiz sildi attı, defterden sildi.
Onun için dürüst olmaya dikkat edelim. Kaliteli mal yapalım, kaliteli mal üretelim.
Temiz helal kazanç!
Helal kazançla evler alınır, mülkler alınır, evlatlar yetiştirilir, kızlar gelin edilir, helal malla her şey olur. Küçücük bir dükkânla, helal bir kazançla bakarsın hepsi olur. Koca müesseselerle, faizle, haramla, aldatmacayla, ihtikârla çok paralar gelir, çok paralar gider. Bir günde gelir, bir günde gelir; haydan gelir huya gider! O bakımdan Allah'ın yolunda, Allah'ın istediği gibi kul olmaya çok dikkat etmemiz icap ediyor. Allah ticareti de o şuurla o tarzda yapmayı nasip eylesin.
Mülhid ne demek, diye [Ahmed Ziyâüddin] Hocamız rahmetullâhi aleyh altına, el yazısıyla onun izahını yazmış.
Ve hüve'l-mâilu ani'l-hak.
Mülhid demek, "haktan sapmış kimse" demek. Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabındaki emirlere uymamış, oradan sapmış, yanlış iş yapmış kimse olmuş oluyor. Kâfir gibi oluyor, ötekisi mücahit gibi oluyor, ötekisi Allah'ın kitabını inkâr eden kimse gibi oluyor. Allah saklasın.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Ebşirû fevallâhi le-ene min kesreti şey'i ahvefü aleyküm min kılletihî vallâhi lâ yezâlü hâza'l-emrü fîkum hattâ tuftehaleküm ardu fârise ve'r-rûme ve ardu himyere hattâ tekûnû ecnâden selâsete cünden bi'ş-şâmi ve cünden bi'l-irâki ve cünden bi'l-yemeni ve hattâ yu'ta'r-racülü'l-mîete dînârin fe yetesehhatühâ.
Bu hadîs-i şerîf Hulvanî tarafından Abdullah b. Havâle tarafından rivayet edilmiş, oraya kaydedilmiş.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ne diyor?
Ebşirû. "Size müjdeler olsun, müjdelenin, içiniz müjde dolsun, şenlenin, şen olun müjdeler olsun. Size bazı bilgiler vereceğim, ondan sevineceksiniz, sevinin müjdeler olsun!" Fevallâhi le-ene min kesreti şey'i ahvefü aleyküm min kılletihî. "Ama Allah'a yemin ederim ki ben size karşı sizin hakkınızda bir şeyin çok olmasından, elinize çok geçmesinden, az olmasından daha ziyade korkuyorum!"
Evet, müjdeler olsun çok nimetlere mazhar olacaksınız ama vallahi ben çok şeylere nail olmanızdan daha çok korkuyorum. Az şeyin içinde olmanızdan, çok şeylere sahip olmanızdan daha çok korkuyorum. Keşke az olsa da sapıtmasanız, çoğu görüp de şımarmasanız demek istiyor gibi.
"Vallahi…" Yine yeminle söylüyor:
Vallâhi lâ yezâlü hâza'l-emrü fîkum. "Bu iş sizin içinizde devam edecek. Bu din sönmeyecek. Bu benim attığım temel yükselecek. İslâm ilerleyecek, Müslümanlık boğulmayacak, İslâm yayılacak!"
Peygamber Efendimiz öyle diyor.
"Bu iş içinizde devam edecek; benim size öğrettiğim İslâm, bu iman sönmeyecek, devam edecek, yayılacak.
Hattâ tuftehaleküm ardu fârise. "Persler'in Sasanîler'in toprakları size açılacak, fetholunacak." Ve'r-rûm. "Anadolu'daki Bizanslar'ın toprakları sizlere fetholunacak, açılacak. Siz oraları fethedeceksiniz."
Fetih: Allah size oraların kapılarını açacak, oralara sahip olacaksınız. Ama cihatla ama anlaşmayla!
Ve ardu himyere. "Yemen tarafları!"
Peygamber Efendimiz; "Şu anda Mekke'de Medine'desiniz ama bu iş sönmeyecek, gelişecek. Şam'ı fethedeceksiniz, İran'ı fethedeceksiniz, Anadolu'yu fethedeceksiniz, Yemen'i fethedeceksiniz." diyor.
Daha bir avuç iken. O zamandan, hem de nasıl söylüyor?
"Vallahi!" diye yeminle söylüyor. Çünkü Allah bildirmiş, O da onun öyle olacağını gözüyle görmüş, gönlüyle bilmiş inanmış, onun için öyle yeminle söylüyor.
Hattâ tekûnû ecnâden selâsete. "Üç ordu, üç bölük olacaksınız. Bir bölüğünüz Şam'da, bir bölüğünüz Irak'ta olacak, bir bölüğünüz bir ordunuz Yemen'de olacak. Bir ordu yetmeyecek de, üç bir tarafa ordularınız yerleşecek. Çeşit çeşit ordugâhlar kuracaksınız, oralardan fütûhât ilerleyecek.
Hakikaten öyle oldu. Hakikaten Irak'a geldiler. Mesela Bağdat şehrini o zaman kurdular. Bağdat yoktu, Müslümanlar tarafından kuruldu. Kûfe'yi kurdular. Yuvarlak bir planla kurdular. Etrafını kale gibi çevirdiler, o şehirleri öyle kurdular. Ordularını yerleştirdiler. İran'da birçok yerler fethettiler, oraları ordugâh yaptılar. Horasan'ı fethettiler, oralarda ordugâhlar yaptılar. Bu tarafta da Şam'da Mısır'ı fethettiler, Libya'yı fethettiler, Tunus'u, Cezayir'i, İfrikiye eyaletini, bütün oraları fethettiler. Ta Atlas okyanusuna kadar vardılar.
Ukbet b. Nâfî hazretlerinin hâli hiç gözümün önünden gitmiyor. Devesini atlas okyanusuna sürmüş. Dehlemiş, deve gitmiş gitmiş. Tabii denizin içinde kenar biraz sığ ama gittikçe derinleşiyor. Devenin de ayakları yüksek. Deve gidebildiği kadar gitmiş aşağısı daha derin olduğu için bir noktada durmuş. Orada denizin içinde ellerini kaldırmış, demiş ki;
"Yâ Rabbi! Şu karşıma uçsuz bucaksız deryayı çıkartmasaydın senin dinini daha ötelere de götürecektim."
Koca Afrika dar gelmiş!
O atların develerin adımlarıyla o mesafeler biter mi?
Ama bitmiş, koca Afrika dar gelmiş, Atlas okyanusuna devesini sürmüş. Diyor ki;
"Yâ Rabbi! Senin dinini yaymak için daha uzağa da giderdim ama önüme şu uçsuz bucaksız deryayı çıkarttın, takıldım kaldım. İşte devem buradan öteye gidemiyor, ötesi de uçsuz bucaksız derya!" Oraları fethettiler.
Yemen tarafları fethedildi, Afrika'nın aşağı tarafları fethedildi. Tarihini bilemiyoruz, kimler oralarda ne zamanlar ne hükümdarlıklar kurmuşlar, ne işler yapmışlar… Ben Amerika'ya gittiğim zaman orada yeni yeni makaleler topladım, oradan öğrendim:
Müslümanlar Afrika'da çok büyük bir imparatorluk kurmuş. Bu imparatorlardan bir tanesinin oğlu bilmem kaç yüz tane gemiyle deniz içindeki nehirlerden faydalanarak garba doğru gitmiş. "Deniz içindeki nehir" dediği akıntılar. Akıntılardan faydalanarak garba doğru, Atlas okyanusunun ötesine doğru, bakalım nereye gideceğiz diye gitmiş. Karşı tarafı bulmuşlar ve oradan bazı gemiler geriye gelmiş. Büyük bir imparatorluk! Bu imparatorluğun konak yerleri varmış, yolları, ticaret yolları varmış filan. Ne medeniyetler kurulmuş da bu Avrupalılar oraları yakıp yıktıktan sonra esir aldılar, Amerika'ya götürdüler tarlalarda ırgat olarak çalıştırdılar. Kimsenin haberi yok! Müslümanların Müslümanlardan haberi olmaması, kardeşlik olmaması, haberleşme olmaması, yardımlaşma olmaması yüzünden o hâller oldu.
Hadîs-i şerîf:
"Vallahi ben sizin çok şeylere sahip olmanızdan daha çok korkuyorum, fakirliğinizden daha çok korkuyorum. Azlığınızdan daha çok, çok şeylere sahip olmanızdan korkuyorum. Bu iş gelişecek içinizde ve Persler'in toprakları İranlılar'ın toprakları size fetholunacak. Romalılar'ın toprakları size fetholunacak. Yemenliler'in toprakları size fetholunacak. Bir ordugâh Şam'da olacak, bir ordugâh Irak'ta, bir ordugâh Yemen'de olacak. Ve içinizden bir adama yüz dinar -sarı sarı şıkır şıkır altın para- verilecek de bu kadar az para verilir mi, diye yine kızacak, sinirlenecek tepesi atacak. O kadar bollukta olacaksınız. Gelecek bu günler...Çok rahatlıklara ereceksiniz ama ben sizin bolluk içinde olmanızdan daha çok korkuyorum!" diyor.
Neden?
İnne'l-insâne le yedğâ er-reâhü'steğnâ. "İnsanoğlu zengin oldu mu şımarır!"
Öteki fakir çocuğu mum ışığında okulu bitireceğim diye uğraşır; bitirir, doktor olur, mühendis olur, aileme yardım edeceğim diye çalışır… Berikisi o kadar nimet içinde [kıymet bilmez].
Neden?
Çok oldu mu insan şaşırır, şeytan insanı azdırır. Azdırmak da âhirette zarar verdiğinden Efendimiz sevmiyor. Çokluk yerine, şaşırtacak, tuğyan ettirecek çokluk yerine ölçülü bir miktarda az olsa razı. Peygamber Efendimiz onu tercih ediyor.
Muhterem kardeşlerim!
Buradan şu ders çıkıyor: Malın çokluğuna heves etmeyin. Malı helalden kazanmaya gayret edin. Harama sapmayın. Dünyaya meyletmeyin. Allah zaten nasibiniz olan rızkı verecek, malı verecek. Ne aç kalırsınız ne açık kalırsınız. Âhiretiniz mahvolmasın. ‘Çok kazanacağım, şöyle olacak böyle olacak’ diye haramlara günahlara bulaşmayın.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi helal rızıklarla beslesin, salih amellerle meşgul eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirmeyi nasip eylesin. Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak yüzü ak, alnı açık varmayı nasip eylesin. Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin.
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
29.01.1989 -
Peygamberimizin Hilali Gördüğünde
29.01.1989 -
Peygamber Efendimizin Hilali
