Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kane ekserü duâihî yevme arefete lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü bi-yedihi'l-hayru ve hüve alâ külli şey'in kadîr.
Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallahu anh'ten Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh rivayet etmiş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin umumiyetle Arefe günü, Arafat’ta yaptığı dua şu olurdu:
Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh lehü'l-mülkü ve lehü'l ve'l-hamdü bi-yedihi'l-hayru ve hüve alâ külli şey'in kadîr.
Herhalde aşağı yukarı hepinizin ezberindedir.
Ekseriya böyle dua ederdi.
Ne zaman? Arefe gününde.
Arefe günü ne demek?
Hacıların Arafat'a çıktığı, Kurban Bayramının bir gün öncesine "arefe günü" derler. "Arefe gününde duası ekseriya böyle olurdu. Çoklukla bu duayla meşgul olurdu." mânasına da gelir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Arafat'a çıkmıştır ama bir defa haccını biliyoruz. Arafat'ta böyle dua ettiğini öğrenmiş oluyoruz. İnsan Hicaz'da olmasa hac yapıyor olmasa, Arafat'ta olmasa, kendi memleketinde olsa bile Kurban Bayramının arefesi mübarek bir zamandır. O vakitte oruç tutmanın sevabı çoktur.
Arafat'ta tutmak mekruhtur. Çünkü orası çok sıcak olur ve Arafat'taki vazifeler yüklü vazifelerdir. Mina'dan kalkıp oraya kadar yürüyecek. Orada da akşama kadar ibadet edecek. Akşam namazından sonra Müzdelife'ye dönecek olduğu için oruç tutmak mekruh.
"Hocam ben kuvvetliyim, tutarım."
Hayır, mekruh. Kuvvetten düşersin ibadeti zevkle, şevkle yapamazsın. Ama Hicaz'da olmayan insanın o günde oruç tutması çok sevaptır. O gün çok kıymetli, çok sevaplı bir gündür. Allah'ın kullarına rahmetini saçtığı, ikramlar yaptığı bir gündür. Peygamber Efendimiz ekseriya böyle dua ederdi.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in başka bir hadis-i şerifini daha biliyoruz:
"Bir kimse günde yüz defa lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerike leh lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr dese –bi-yedihi'l-hayr- kısmı hariç ötekilerin hepsini dese, İmam Nevevî'nin Riyâzu's-salihîn'inde yazdığı hadis-i şerifinde- on köle azat etmiş gibi sevap alır." On tane köle.
Köle kaça alınır, kaça satılır? Bu devrin insanına köleliği nasıl anlatabiliriz?
Diyelim ki on tane güzel araba alıyorsun; onu tasadduk ediyorsun, sevap kazanıyorsun. Bir araba 25 bin olsa on tanesi 250 bin olur. İnsanın kıymeti arabayla da ölçülmez ama bu devirde insan satın almak veya esirlik, kölelik durumu olmadığı için böyle bir misalle anlatıyoruz, az buz bir şey değil.
"10 köle azat etmiş gibi sevap alır." Bir.
100 günahı silinir, iki.
Kendisine 100 hasene verilir, üç.
Medine'ye gidenler Şark tarafına doğru baktılar mı uzun, yüksek, sevimli, muhteşem bir dağ görürler. O dağa "Uhud dağı" denilir çünkü ovanın ortasında, etrafında başka dağ yoktur. Uzunlamasına, ihtişamla uzanmıştır. "Uhud dağını biz severiz, o dağ da bizi sever." diyor Peygamber Efendimiz. Onun için hakikaten baktığı zaman insan bir sevgi duyuyor, gözüne tatlı geliyor.
Uhud dağını niye söylüyorum?
İnsanın bir hasenesi öyle Uhud dağı gibi kıymetli, büyük bir sevaptır.
"100 sevap veriliyor, 100 günahı siliniyor, 10 tane köle azat etmiş gibi kendisine sevap veriliyor, bir de bunu söylediği gün akşama kadar şeytandan korunmasına vesile oluyor."
Şeytan sokulamıyor.
Neden?
"Bu mübarek böyle söyledi." diye şeytan yanına sokulamıyor, vesvese veremiyor, günaha sokamıyor, yanlış iş yaptıramıyor. O bakımdan bu sözler çok kıymetli sözlerdir. Kıymetli olduğundan duaların makbul olduğu en mübarek günde de en mübarek mahal olan Arafat'ta da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ekseriya bu sözleri söyleyerek dua edermiş.
"Kendisine ibadet edilen varlık" demek. Allah'tan gayrı kendisine ibadete layık hiçbir varlık yoktur. İnsanlar şaşkınlıklarından, sapıklıklarından kimisi aya tapmış, kimisi güneşe tapmış, kimisi yıldıza tapmış, kimisi dağa tapmış; kimisi bugün hâlâ tapıyor.
Japonlarca "Hiroşima dağı" kutsalmış, başına çalınsın senin. Bilmem "güneş imparatorları güneşin oğluymuş." Güneşin oğlu dediğin o imparatorun oğlu güneşin yanına 100 kilometre daha yaklaşsa çatır çatır yanar da buhar olur.
Nereden güneşin oğlu oluyor? Hiç mi aklın yok? Hiç mi ilim irfan sahibi değilsin? Hiç mi mürekkep yalamadın? Güneşin harareti hakkında hiç mi fikrin yok?
Güneşin oğluymuş!
Kimisi öküze tapıyor. O bizim boynuzlu sapana sürdüğümüz, biraz canımız istediği zaman kestiğimiz; etini Kayserililerin pastırma yaptıkları, üstüne çemen sürdükleri, ince ince doğrayıp da yumurtayla pişirdikleri, kahvaltı ettikleri şeye, möö diye bağıran hayvana tapınıyor. Eski Mısırlılar da tapınmış. Ne görmüşlerse bu hayvanda. Şeytan nasıl yapmışsa eski Mısırlıların da ilâhlarından, putlarından birisi öküz.
Bugünkü Hintliler de biz Müslümanların kardeşleriyle, Hindistan'da yaşayan kardeşleriyle "Bizim putumuza, bizim ilahımıza dokunuyorlar." diye kavga gürültü kıyamet koparıyorlar.
Allah insanı şaşırtmasın. Yahu bu hakikaten böyle meziyetli bir şey olsaydı dünyanın her tarafında en hor işlerde kullanılmazdı. Zavallı hayvan, yanından bir tren geçse tren Pendik'e vardığı zaman yerinden kıpırdıyor; bu kadar ağır bir hayvan. Sürati, intikali bu kadar ağır. İnsanoğlu bunun nesini beğenir, ne sanır ki buna tapar.
Muhterem kardeşlerim! Bizim memleketimizde de iyi çalışmamışız, vebalimiz çok. Memleketimizde "Yezidîler" diye bir zümre insan var, şeytana tapıyorlar. Şeytana; kuyruklu, boynuzlu, kıllı bacaklı şeytana tapıyor. Allah bu insanoğlunu şaşırtmasın. İnsanın aklı var ama bir kaşığın içi kadar. Aklı bazen böyle şeyler yaptırıyor.
Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan gayrı tapınılacak hiçbir ilâh yoktur. Ancak Allah'a tapılır."
İfadenin şekli nasıl?
Lâ ilâhe. "Hiçbir ilâh yoktur."
Hepsini kesip atıyor, doğruyor. Bir anda silip süpürüyor, yuvarlayıp atıyor.
İllallâh. "Ancak Allah vardır."
İfade tarzı böyle. "Hiçbir ilâh yoktur ancak Allah vardır."
Söyleyiş tarzı böyle. Lâ ilâhe. Bir kılıç gibi hepsini kesip doğrayıp atıyor, illallah. Ancak Allah'ın varlığı kalıyor ortada. Her şey yıkılıp gidiyor. Mü'min Allah-u Teâlâ hazretlerinin varlığını kabul ediyor. Bu söz öyle kıymetli bir sözdür ki insanlar işte bu sözle cennete giriyor. Bu hâlis muhlis inançla kim "Allah'tan gayrı tapınılacak bir varlık yoktur ancak Allah'a ibadet edilebilir, ancak odur bizim Rabbimiz, Mabudumuz, Halikımız, Râzıkımız, kâinatın sahibi, mutasarrıfı, bizim yaratanımız, yaşatanımız, öldüğümüz zaman huzuruna varacağımız." derse, bu inanca sahip olursa, bununla ebedî saadeti kazanıyor.
Ebedî saadetin anahtarı Lâ ilâhe illallah. Bununla yeryüzündeki bütün batıl fikirlerin hepsini silmiş oluyoruz.
Kızılderililer, vadilerin ulu ruhuna tapınırlarmış! Eskimolar beyaz ayıya tapınırlarmış! Hintliler kara öküze tapınırlarmış! Afrika kabileleri toteme tapınırlarmış. Japonlar güneşe tapınırlarmış.
Hıristiyanlar bir beşer olan, beyaz kırmızı yüzlü, tomurcuk tomurcuk terler döken mübarek Hz. İsa peygambere tapınır; hâşâ sümme hâşâ! İnsanoğulları, Allah'ın peygamberini ne kadar saçma bir şekilde telakki ediyorlar. Biz onların hepsinin üstüne bir çizgi, bir sünger çekiyoruz. "Bunların hepsi yanlıştır, doğrusu olan Allah'a ibadet etmektir." diyoruz. Çok önemli bir söz. Bizi bütün dünyadaki, kâinattaki öteki insanlardan ayıran, bizi yükselten, yücelten, bizi cennetlik eden, bizi Allah indinde sevgili kul eden bu söz.
Allâhu veliyyü'l-mü'minîn. "Allah bütün müminlerin dostudur." muhterem kardeşlerim!
Yüzü ne kadar kara olursa olsun ne kadar kusurlu olursa olsun ne kadar eksikli olursa olsun ne kadar suçlu da olursa olsun Allah bütün mü'minlerin dostudur. Allah bütün mü'minleri cennete sokacak.
Men kâle lâ ilâhe illallâh dehale'l-cenneh. "Hepsi cennete girecek."
Çok kıymetli, çok önemli bir söz. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu imandan, bu bağlılıktan, bu duygudan, bu sağlam görüşten, bu bilimsel sonuçtan ayırmasın.
Vahdehû. "O bir tektir, yegânedir, eşsizdir." Lâ şerike leh. "O'nun şeriki, naziri, ortağı yoktur."
Allah-u Teâlâ hazretleri tarih boyunca peygamber göndermiş. Hepsi gelmişler; "Biz Allah'ın peygamberiyiz. Allah'a inanın, Allah'tan gayrıya tapınmayın." diye tebliğ etmişler. Bu kavganın mâzisi çok eski; ta Sümerliler zamanında, ta Mezopotamya sitelerinde geçer. Hz. İbrahim'in macerasını biliyorsunuz; "Bu putlara tapmayın. Bunları yaratan Allah'a tapın." diye orada mücadele vermiş de kendisini ateşe atmaya, öldürmeye çalışmışlar.
Musa aleyhisselam'ın Firavun' la mücadelesi: Firavun; "Ben sizin Rabbinizim, bana tapınacaksınız." diyor. Firavun, o koca piramitleri yaptıran vicdansız, "Bana tapınacaksınız." diyor.
Sen nesin ya? Sen adam olsaydın ölmezdin. Sen de ölüp gittikten sonra ne işe yararsın, sen nesin ki?
"Sen kendinden bile ölümü uzaklaştıramadıktan sonra neyin var?" diyememiş Mısırlılar ama Musa aleyhisselam çıkmış, hakikati söylemiş. İbrahim aleyhisselam çıkmış, Nuh aleyhisselam çıkmış, öteki peygamberler gelmiş, her birisi; "Şu putları bırakın, tapınmayın." demişler, gece gündüz nasihat etmişler, anlatmışlar anlatmışlar, dinleyen dinlemiş, kurtulmuş. Gemiye binen tufanda boğulmaktan kurtulmuş, inanmayan helâk olmuş. Tarih boyunca helâk olmuşlardır.
Ad kavmi, Semûd kavmi, Firavun' un kavmi, öteki putperest kavimler hepsi hem dünyada hem ahirette helak olmuşlardır. Peygamberler gelip ta eskiden beri bildirdiği için tabi Allah'ı biliyorlar fakat şeytan bu sefer de onları başka türlü aldatıyor.
"Tamam, Allah en büyük olarak var da bir de şu var, bir de bu var." diyor.
Yunanlıları biliyorsunuz, birçok puta tapıyorlar, bir sürü tanrıları var. Heykeller yapmışlar; aşk tanrısı Venüs, şarap tanrısı Baküs, hepsinin başında karmaşık sakallı Zeus. Böyle saçma sapan şeylere, bir sürü puta tapıyorlar. Bâbilliler öyle, Hristiyanlar teslis akidesine kail olmuşlar. Yahudiler;
Ve kâleti'l-yehûdü Uzeyrünü'bnü'l-lâh. "Üzeyir, Allah'ın oğlu." demişler. Şeytan, her birisini başka türlü şaşırtmış, aldatmış. Vahdehû lâ şerike lehû. "Tektir, şeriki, naziri yok."
Kur'ân-ı Kerîm bir de güzel muhakeme veriyor ki hepsinin fikrini doğru yola getirmeye yeter.
Lev kâne fîhimâ âlihetün illa'l-lâhu lefesedetâ. "Birkaç tane tanrı olsaydı; bir tanesi "şunu şöyle yapın" diyecekti, ötekisi "şunu şöyle yapın" diyecekti, ikisi birbiriyle çatışacaktı. Düşünün ki bir trafik noktasına üç tane polis gelmiş; otomobillere birisi "geç" diyor, birisi "dur diyor, ötekisi bu yoldakilere "geç" diyor.
Birbirleriyle bağlantılı olmadan ne olur?
Vasıtalar birbirine çarpar. Ortalık karmakarışık olur, perişan olur.
"Hüküm elinde, söz onun" demek. Yönetim, hükümranlık da "hüküm sürmek" demek.
Yönetmek, buyurmak, yaptırmak yaptırmamak onun salâhiyeti.
"Hocam şimdi aklım biraz karıştı. Sen Türkçe bir kelime kullandın, ‘egemenlik' dedin, ‘Egemenlik Allah'ındır.' dedin. Biz 23 Nisanlarda ‘Egemenlik ulusundur.' diye okuyorduk."
Ulusların öyle hakiki bir egemenliği olsaydı başlarına zalimler gelip de zulüm yapabilirler miydi? Tarih boyunca Firavunlar, Şahlar, Şeddatlar, Nemrutlar, Kisrâlar, Kayserler ve şimdiki zamanda da Markoslar, Kastrolar, zalimler; bir sürü zıpır, bir sürü deli halkların başına geçip zulümler yapabilir miydi? Onların öyle hüküm sürmesini halk istiyor mu?
İstemiyor ama ne yapsın, koyun gibi, bir şey yapamıyor.
Zelzele olduğu zaman hangisi durdurabiliyor? Tufan olduğu zaman hangisi engel olabiliyor? Kuraklık olduğu zaman kim yağdırabiliyor? Demek ki kâinatın egemenliği kimin?
Allah'ın -celle celâlühû ve amme nevâlühû-. Allah; kahrından, gazabından bizi korusun, lütfuna, rahmetine bizi erdirsin.
Muhterem kardeşlerim! Egemenlik Allah'ın, hüküm onun. Dilediğini yaşatır, dilediğini öldürür. Dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil kılar. Şahları dilenci yapar kapı kapı dolaştırır, dilencileri padişah yapar tahta oturtur.
Bir çobanın çocuğu reisicumhur olur. Bir zenginin çocuğu sokak köşesinde soğuktan donarak ölür. Hüküm onun.
El-Hükmü li'l-lâh. "Hüküm Allah'ındır." Lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü. "Hamd de O'nundur."
Neden?
Allah-u Teâlâ hazretleri rahmeti, lütfu ve keremiyle yönetiyor. Allah-u Teâlâ hazretlerinin hükmü öyle sürüyor. Dilediyse, istese, kahredeceği halde düşmanına bile rızık veriyor.
"Sübhânallâh! Yâ Rabbi! Bu senin düşmanın. Sabah akşam sana küfreder. Asi, mücrim. Sen bunu havyarla besliyorsun yâ Rabbi! Balla, börekle besliyorsun. Şu sarayındaki debdebeye, saltanata bak!"
"Kulum, sen onun iki günlük, göz yumup açıncaya kadar süren dünya hayatındaki saltanatına aldanma! Ahirette cehennemlik olacak."
Bu dünya imtihan ama ona bile veriyor. Rızkını kesmiyor, sıhhatini bozmuyor, "Acaba tevbe edecek mi?" diye bir müddet fırsat veriyor,
İmtihan dünyası. Herkes bu sahneye gelip bu sınava girecek. Eline kâğıdı kalemi alıp imtihan müddetince, 50 dakika bir buçuk saat cevap verecek. Herkes istediğini yazmakta serbest olduğundan amel defterine ya sevap yazıyor ya günah. O kadar, başka bir şey değil. Ama Allah rahmetiyle yağmur yağdırıyor, ot bitiriyor, güneşi çıkarıyor, yazı getiriyor, kışı getiriyor. Hepsi güzel, hepsi yerli yerinde, hikmetli, faydalı.
Bir ziraatçı kardeşim, arkadaşım var. Ziraat Araştırma Enstitüsü'nde, Tarım Bakanlığı'nda çalışıyor. Bir tohum götürdüm.
"Bu tohum çok güzel bir meyvenin tohumuydu. Adını bilmiyorum, şeklini tadını unuttum. Bir şey kaldı aklımda, çok tatlıydı, çok hoş bir kokusu vardı. Saklamıştım, buraya getirdim. Yetiştirebilirseniz çok güzel bir meyve. Ilıman bir iklimde yetişirse Türkiye'ye yeni bir meyve getirmiş oluruz." dedim.
Avusturalya'dan böyle bir tohum getirdim. Bir zaman sonra o arkadaşın yanına gittim, sordum.
"Bizim tohum ne oldu? Diktiniz mi, filizlendi mi? Nasıl bir şey olduğunu anladınız mı?"
"Yok, buzdolabında duruyor." dedi.
"Niye?" dedim.
"Hocam, her tohumun bir soğuklama müddeti vardır. O soğuklama müddeti olmazsa tohum patlayıp filiz vermez."
Kışın sebebini anladınız mı?
Allah-u Teâlâ hazretleri neden ülkelerde bir yaz getiriyor, bir kış getiriyor?
Tohum kışın karın altında soğuklayacak, baharda keyifle neşeyle karın arasından bir filiz verecek, başını çıkaracak. Ondan sonra ne kadar yükselecek ne meyveler verecek ne tahıl olacak ne daneler büyüyecek!.. Her şeyi hikmetli. Kar da lazım, soğuk da lazım, rüzgâr da lazım, yağmur da lazım; her şey yerli yerinde.
Lütfu da hoş, kahrı da hoş.
Gelse celâlinden cefa
Yahut cemâlinden vefa,
İkisi de cana safa,
Lütfun da hoş kahrın da hoş.
Hepsi yerli yerinde. Allah-u Teâlâ hazretlerinin her şeyi güzel. Onun için lehü'l-hamdü. "Hamd de O'nundur, övülmek O'nun şanına layıktır. Şu kâinat hakikaten emsalsiz bir nizama sahip. Öyle bir güzel matematik düzeni var ki şu senin gördüğün kâinatın her birisi moleküllerden meydana gelmiş maddeler. Çeşit çeşit maddeler var. Binlerce elementten meydana gelmiş çeşitli kombinasyonlar, çeşitli mineraller, çeşitli şekillerde moleküller oluşmuş. Bunların da 100 küsur tane elementi var.
Hidrojen, radyum, oksijen, demir, karbon, vesaire çeşit çeşit elemanlardan meydana gelmiş. O elemanları alıyorsun, onların da içinde bir atom âlemi var; çekirdek var, elektronlar var, protonlar var, nötronlar var, pozitronlar var. Hokkabazın, şapkasının içine elini sokup da tavşan çıkarması gibi ilim adamları, fizikçiler boyuna bir şeyler çıkarıyor. Allah-u Teâlâ hazretleri bu kâinata öyle bir engin nizam, öyle bir eşsiz düzen koymuş ki yazı belli, kışı belli, namaz vakitleri belli, bayram zamanları belli, güneşin ne zaman doğacağı belli ne zaman batacağı belli. İklimler, mevsimler belli. Kuyruklu yıldız ne zaman nereden geçecek ne tarafa doğru gidecek, her şeyi hesaba tâbi.
Bu güzel, eşsiz kâinatı bu kadar güzel hikmetlerle yöneten Allah-u Teâlâ hazretleri. Mülk O'nun, hüküm O'nun ve hamd O'nun. Her türlü övgüye layık.
"Yâ Rabbi! Şanın ne kadar yüce, her şeyin ne kadar hikmetli, kudretin ne kadar sonsuz, bilgin ne kadar emsalsiz her işin ne kadar yerli yerince! Yâ Rabbi! Sana sonsuz hamd-ü senalar olsun, övgüler olsun." diye hamd etmekten başka çaresi kalmıyor insanın.
Sen O'na yalvarırsan, O'na kul olursan, O'nun sevdiği kul olursan hayra erersin. Hayır O'nda.
Fayda Allah'a kulluk etmekte. Kul da senin gibi âciz bir mahlûk. Sen harama, rüşvete, günaha, aldatmaya sapma. Allah'a kul ol! Hayır Allah'ın elinde.
Hayır, Allah-u Teâlâ hazretlerinin elinde. O, sevdiği kullara, dürüst kullara mükâfatını çok çok verir. Ecdadımıza nasıl verdiğini görüyorsunuz. Dedelerimiz 1071'de Malazgirt'ten bu Bizans topraklarına girmişler. Romanes Diyojenes 200 bin kişilik ordu toplamış. Hangi imparatorsa artık. O muydu bilmiyorum, galiba oydu. Bir orduyla o tarafa doğru gitmiş. Bizim Alparslan da dindar bir insan ama ordusu öteki gelen ordu kadar değil. Allah-u Teâlâ hazretleri bu mücahitleri galip etmiş, Anadolu'yu almışlar. Oradan Gelibolu'ya geçmişler, buradan İstanbul'u almışlar. Edirne'den öbür tarafa gitmişler, oradan Kosova'ya gelmişler, derken bir haçlı ordusu çıkmış karşılarına; tepeden tırnağa kadar zırhlı. Sultan Murad, Peygamber Efendimiz' in duası gibi dua ediyor. O da harpte dua etmişti;
"Savaşmak için bu kâfirlerin diyarına gelmişiz. Şimdi biz bu kâfirlere yenilirsek bu diyarlarda bir daha senin adın anılmaz, sana kulluk edecek Müslüman kulun kalmaz; müşrikler kalır, kâfirler kalır. Yâ Rabbi! Benim canımı al ama İslâm ordusu muzaffer olsun. Benim canım feda olsun ama Müslümanlar galip gelsin."
Böyle dua etmiş. Kosova harbinde Müslümanlar galip geliyor.
Yugoslavlar da bu sene Kosova harbini dehşetli bir şekilde kutlamışlar, anma töreni yapmışlar.
Neresini kutladılar?
Kendileri Müslümanlara mağlup oldular ama herhalde içlerinde Türklere düşmanlığı yerleştirmek için böyle bir şey yapmış olmalılar. "Türkler buraya geldiler; şöyle yaptılar, böyle yaptılar." demek için.
Muhterem kardeşlerim! Biz tarihimizi unutmuşuz. Etraftaki herkes kendi nesillerini bize düşmanlıkla yetiştiriyor. Geçtiğimiz senelerde, Viyana kuşatmasının bilmem kaçıncı yıl dönümünü Viyana'da bir kutladılar. Âdeta veryansın ettiler. Biz zaferlerimizi hiç böyle kutlamıyoruz.
Öyle şey mi olur?
İnşallah bir "Tarih Cemiyeti" kuracağım, elimden geldiğince her zafer için bir kutlama töreni yaptıracağım. Onlar yenilmişler, yenilmişler, yenilmişler. Bizim İkinci Viyana Kuşatmasında bir anlaşmazlık olmuş. Askerlerimiz arasında Kırımlılar küsmüşler, gitmişler. 30-40 kırk bin kişilik kuvvet Katerinberg tepesinin üstünde otağ kurmuş.
Düşman da fırsatı yakalamış, hücum etmiş. Bu Viyana muhasarısında Viyana'yı alamamışız, onların karşısında yenilmişiz, Belgrat'a doğru yönelmişiz. Bunu anlatıyorlar. İşlerine gelen sahneyi güzelce almışlar; allandıra ballandıra dillendire anlatıyorlar. Her taraftan davetliler ve seyircilerle müthiş bir kutlama yapıyorlar.
Ve hüve alâ külli şey'in kadîr. "Ve Allah-u Teâlâ hazretleri her şeye hakkıyla kâdirdir."
Ne dilerse onu yapmaya kâdirdir. Onun için "olmamak" mümkün değil. Bir şeyin olmasını murat etti mi "ol" buyurur, olur. "Kün fe-yekûn. "Ol." der, o da olur, başka çaresi yok.
Onun için bu kudretin sahibi, şu kâinatın mutasarrıfı, hâkimi olan; hüküm kendisinin elinde, hükümranlığı kendisi yapmakta olan ve bizi yaratan, yaşatan, Müslüman kılan ve bize Kur'an indiren, Peygamber gönderen ve mü'min kullar olarak bizi seven Rabbimize güzel kulluk etmek bizim vazifemiz. Aklımız varsa, vicdanımız varsa, kalbimiz ölmemişse, yaşıyorsak, Müslümansak ki elhamdülillah Müslümanız, O'na güzel kulluk etmek hayatımızın gayesi olmalı.
Hayatın gayesi ne? Allah'a güzel kulluk etmek.
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. "Yâ Rabbi! Benim maksudum, gayem, dileğim, isteğim sensin. Ben senin rızanı istiyorum."
İşimiz bu, asıl gayemiz bu. Rabbimiz bizi gayesini unutmayan, yanılmayan, şaşırmayanlardan eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirenlerden eylesin, sevdiği razı olduğu bir kul olarak huzuruna varanlardan eylesin. Sevdiklerimizle beraber cümlenizi, cümlemizi cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.