27.04.1986 - Kıyamet Alametleri

27.04.1986 - Kıyamet Alametleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Vellezi beğasenî bi'l-hakkı lâ tenkadî hâzihi'd-dünyâ hattâ yekaa bihimü'l-hasfu ve'l-meshu ve'l-kazfu. Kâlu: metâ zâke yâ Nebiyyallah? Kâle: izâ raeytümü'n-nisâe kad rakibne's-sürûce ve kesreti'l-kaynâtü ve şühide şehâdâtu'z-zûri ve şüribe'l-hamru lâ yüstahfâ bihî ve şeribe'l-musallûne fî âniyeti ehli'ş-şirki'z-zehebi fe'l-fıddati ve'stağne'r-ricâlü bi'r-ricâli en-nisâu bi'n-nisâi fe'stedfirû ve'steiddû ve't-teku'l-kazfe mine's-semâi.
Bu hadîs-i şerîf 458. sayfanın hadîs-i şerîflerinden. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten Müstedrek'te, Beyhakî'de kaydedilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ifadesi şöyle:
"Beni hak olarak gönderene and olsun ki..."
"Beni hak peygamber olarak gönderen, ba'seden, insanlara peygamber olarak gönderen Allah'a and olsun, yemin olsun ki..."
Lâ tenkadî hâzihi'd-dünyâ. "Bu dünya hayatı sona ermeyecek." Hattâ yekaa bihimü'l-hasfu ve'l-meshu ve'l-kazfu. "Bu insanların başına yere batmak, sûretlerinin tebdil edilmesi felaketleri gelmeden dünya sona ermeyecek."
Kâlu: Metâ zâke yâ Nebiyyallah? Dediler ki: "Bu ne zaman olacak? Ümmetin yere batması, sûretlerinin tebdil olması, başlarına taş yağması ne zaman olacak yâ Resûlallah?" diye sordular.
Zaman olarak sene söylemedi, "Şu kötülükler olduğu zaman." diye kötülükleri saydı.
Saydığı kötülükler şunlar: Kâle. "Buyurdu ki;"
İzâ raeytümü'n-nisâe kad rakibne's-sürûce. "Kadınları eyerlerin üstüne binmiş gördüğünüz zaman." Ve kesreti'l-kaynâtü. "Şarkıcı, muganniye kadınların çoğaldığı zaman." Ve şühide şehâdâtu'z-zûri. "Yalan yere şahitlikler yapıldığı zaman." Ve şüribe'l-hamru. "İçki içildiği zaman." Lâ yüstahfâ bihî. "Çekinilmeden, sakınılmadan şarıl şarıl, şıkır şıkır, şıpır şıpır içildiği zaman." Ve şeribe'l-musallûne fî âniyeti ehli'ş-şirki'z-zehebi fe'l-fıddati. "Namaz kılan insanlar bile müşriklerin meşrubat kaplarından, yani altın ve gümüş kaplardan içki içtiği zaman..."
"Ve erkeklerin erkeklerle işini görüp kadınlara ihtiyaç kalmaması, müstağnî olduğu zaman; kadınların kadınlarla işini görüp erkeklere ihtiyaç kalmadan ihtiyacını giderdiği zaman. O zaman hakir olmayı, hor olmayı bekleyiniz. Allah tarafından bir horluğa uğramayı bekleyiniz."
Fe'stedfirû, yani hakir ve zelil, hor, aşağı olmak.
"O zaman hor olmayı bekleyin."
Ve'steiddû. "Ve başınıza gelecek felaketlere hazırlanın." Ve't-teku'l-kazfe mine's-semâi. "Ve gökten başınıza taşlar yağmasından sakının."
"Bekleyin ki bunlar olacak."
Bunları biraz izah edelim.
Kadınların eyerlere binmesi; yani kadınlar çekinmiyorlar, sakınmıyorlar, kendi başlarına seyahate çıkmaktan endişeleri yok, bineklere biniyorlar, gidiyorlar. Kendi başına buyruk öyle gezdiği zaman... Mâlum, kadınlar eskiden ata filan pek binmek yerine devenin hevdecinde, üstüne koydukları mahfede dururlardı. Burada biraz da erkeklere benzeme gibi bir hal var. "Erkekleşip, erkek gibi erkekvâri atlara bindikleri zaman" gibi bir mâna da olabilir.
Kadınların huyu değişecek. Kadınlar İslâmî, bizim anladığımız mânada takva ehli, beyaz namaz başörtülü, eli tesbihli, ağzı dualı, ciddi, Müslüman sâliha hatunlar yerine eyerlere binip, gezme tozma veyahut erkeklere özenip ortaya dökülme durumuna düştüğü zaman...
Fazlasıyla olmuştur… Allah İslâm'dan kopardı mı insanı, hayâ damarı çatladı mı her şey beklenir. Boğaz kesen çetesi [yakalandı.] Şoförleri kıstırıyorlar, boğazlarını kesiyorlar. Bir tanesi kurtulmuş ellerinden de demiş ki:
"Ya ne param varsa vereyim, kesmeyin beni!"
"Hayır!"
"Arabamı vereyim, arabam da sizin olsun, kesmeyin beni!"
"Hayır!"
"Neden kesiyorsunuz?"
"Keyif için kesiyoruz." Zevk için, keyif için kesiyor!
Neden?
Bu gazete hâdiselerini orada merakla okuyup ibretle, dehşetle bakmak mesele değil. İlgililerin bunun sebepleri üzerinde durması lazım. Bir insan nasıl oluyor da bu kadar canavarlaşıyor? Bunun tahlilinin yapılması lazım. Bu adamların ruh hâletinin, hangi duygularla nasıl yetiştiğinin, bunların hangi odaklarda yetiştiğinin, hangi tarzda bu noktaya geldiğinin tahlil edilmesi lazım. O yolun kapanması lazım. O yol kapanmazsa her türlü kötülük olur. Polisi çok uğraştırır, mahkemeyi çok uğraştırır, devletin askerini çok uğraştırır...
İnsanı insan olarak kâmil, olgun, edepli, haysiyetli, saygılı, başkasının hakkını çiğnemeyen, başkasının canını incitmeyen, karınca ezmeyen, çelebi, ârif, kâmil bir insan yapan İslâm'dır. Çocuklarımıza bu İslâmî terbiyeyi vermiyoruz, öğretmiyoruz, verenlere çelme takıyoruz, mâni oluyoruz, "Bu yüzyılda bu geri kafalılık nedir?" diyoruz; ondan sonra ortaya çıkan şahıslar bunlar işte! 80 tane ev basıp, 90 tane kadına sarkıntılık eden, şu kadar teyp [çalıp] 700 bilmem kaç senelik hapsi hak eden, bilmem kaç tane şoförün boğazını kesip bilmem kaç tanesini öldürüp de birkaç tanesi ellerinden kurtulan, afyon çeken, esrar çeken, içki içen, araba çalan, keyif için zevk için hırsızlık yapan bir nesil ortaya çıkıyor.
Neden? Sebebi ne?
Her gazete havâdisini, hâdisesini karşınıza [alın;] o tipin nasıl o tip hâline geldiğini, hangi şartların beslediğini tespit edin, o şartları ortadan kaldırmaya çalışın. Onları ortadan kaldırmadıktan sonra sivrisinekleri tek tek yakalamakla sivrisinek mücadelesi olmaz. Bataklığı kurutmazsan sivrisinekle mücadele olmaz. Çünkü milyonlarca; daima ürer. Bataklıkta, o pis suyun içinde sivrisineklerin üremesine müsaade ettiğin zaman, sivrisinekleri gazete kâğıdını kıvırıp da duvarda çat pat tek tek öldürüp kanlı izini duvarda bırakmakla sivrisinek mücadelesi olmaz. Kökünü kurutmak lazım!
Bu kökü de biz söylüyoruz: İslâm'dan uzaklaşmak. Bu hadiselerin kökü, İslâm'dan uzaklaşmaktır. İnsanları rüşvete, hırsızlığa, zulme, gadre, haksızlığa, terbiyesizliğe, edepsizliğe, yüzsüzlüğe sevk eden, İslâm'dan uzak yetişmeleridir.
Bak, müslümanlarda var mı? Elhamdülillah! Aç kalıyor, harama el uzatmıyor. Komşunun evine gidip bir şey alacağı vereceği zaman kız gibi yüzü kızarıyor.
Neden? İslâmî terbiye almış.
Hayırlı evlat, hayırlı vatandaş İslâm'a bağlı insanlardan çıkıyor. Bunu anlamak zamanı geldi, geçiyor. Dünya üzerinde binlerce misal var.
Bugün Avrupa feryat ediyor. İsveç'ten, Fransa'dan, şuradan buradan insanlar geliyorlar; "Bizim adamlarımız, parası cebinde, intihar ediyor. Bunun çaresi nedir?" İsveçli bulamıyor. Sosyal adalet var. Çalışmayana dahi maaş veriyorlar. Bu adam niye intihar ediyor? Cinsî özgürlük var. Niye bu kadar cinsî suçlar işleniyor? Hani, tatmin olduğu zaman olmayacaktı?.. Daha beter oluyor.
Bunları görmek lazım. Gördükten sonra da kitaba yazmak lazım. Bir hakikati bin defa, 10 bin defa, 100 bin defa tekrara lüzum yok ki! Kim denenmiş işi tekrar tekrar denemeye kalkarsa onun boynundan pişmanlık, nedâmet hiç ayrılmaz, daima pişman olur. Tarih boyunca bu böyle gelmiş, böyle gidiyor, hâdiseleri görüyorsun. Kanunu da çıkarttın ortaya ki... Bu "nefis" denilen azgın nesne verdikçe şımarır. Bunu engellemek lazım. "Bu nefsi acaba ne yola getirir?" diye bir araştır bakalım.
Bu nefsi yola getirme yolu İslâm'da, Kur'an'da, Ramazan'da, oruçta, namazda, halvette, zikirde, tesbihte, Allah sevgisinin insanın gönlüne yerleştirilmesinde.
Bunu idrak et artık, ne diye kaçıp duruyorsun? Niye aklını başına hâlâ toplamıyorsun? Memleket batsın da ondan sonra mı [aklın başına gelecek?] Tüy mü dikeceksin üstüne?
Sonra;
Ve kesüret el-kaynâtu. "Şarkıcılar, muganniyeler çoğalacak."
Ne kadar çok...
Ve şühide şehâdâti'z-zûr. "Yalan yere şahitlikler yapıldığı zaman."
Yalan yere şahitlik o kadar -hâkim dostlarımız bilirler- yaygınmış ki adamlar mahkemenin kapısında dolaşıyorlarmış. Yukarıdan birisi aşağı insin;
"Yok mu benim için bir şahitlik yapıverecek?"
"Tamam, ben varım."
"Hadi gel yukarıya."
Hiç tanımadığı [kişiye;] "Tamam, bunu ben böyle gördüm." diye şahitlik ediyormuş.
Halbuki şahitlik Allah indinde o kadar veballi, o kadar mesuliyetli, o kadar önemli bir iş ki yalancı şahit dünyada da âhirette de iflah olmaz. Hayrını görmez. Ömrünün de hayrını görmez, parasının da hayrını görmez.
İslâm yalancı şahitliğin o kadar şiddetle karşısındadır, kimse yalancı şahitlik yapmamıştır. İslâm'da hiç kimse de müşahede etmiş olduğu bir olayda hakkı söyleyip şahitlik etmekten kaçamaz! Onu da söylemesi lazım. Gördüğü şeyi de "görmedim" diyemez.
Şimdi işler değişmiş. Hadi bakalım, bu kadar yalancı şahidin arasında adaleti sen tahakkuk ettir. Adam 20 sene hapis yatıyor, 20 sene sonra dışarı çıkıyor, kendisi dedektiflik yapıyor, hakiki suçluyu buluyor, getiriyor; tamam, anlaşılıyor ki şu suçluymuş. Bu adamcağız 20 sene niye yattı?
Yalancı şahitlerden, rüşvetlerden...
Adalet mekanizmasını dejenere ediyor. Müslümanların hiç yapmadığı bir şey. Padişah gelse, "Tamam, bu padişahın elinin kesilmesi lazım." diye eskiler hükmetmiş.
İstanbul'un ilk kadısı kimdir? Hızır Çelebi'dir.
Kabri nerede? Kimse bilmez. Unkapanı'na giderken yolun sağ tarafında.
Büyük şahıs... Ona çok büyük âbideler yapmak lazım. Fatih Sultan Mehmet'i, İstanbul'u fetheden, büyük, devir açan devir kapayan sultanı karşısında muhakeme ediyor ve haksız çıkartıyor! Öyle bir devir gelmiş geçmiş.
Fatih Sultan Mehmet Fatih camisinin etrafına sekiz tane medrese yapıyor, şart koyuyor, diyor ki:
"Buraya talebe kaydolacakların şu şu şu şartlara sahip olması lazım."
Tabii kendisi vakfettiği için "Peki." deniliyor. Vakfedenin şartı bu.
Sonradan, ilme olan muhabbetinden diyor ki:
"Bana da bir oda verseniz de benim de şurada bir odacığım olsun. Talebe-i ulûmun oturup medrese odasında ders çalıştığı gibi benim de bir odacığım olsun, ben de medresede bulunsam."
"Sana oda veremeyiz." diyorlar.
Ya sekiz tane medreseyi o padişah vermedi mi?
Verdi ama şart koştu ya... "Sen o şarta sahip olmadığından sana oda veremeyiz." diyorlar. Diyebiliyorlar!
Neden? İslâm var, hak sevgisi var, mesuliyet duygusu var, Allah'tan korkmak var, ciddiyet var.
Bunu kaybetmişiz. Bulamadan böyle perişan olsaydık, "Eskiden beri zaten böyle geldik, böyle gideriz..." deseydik, o zaman insanın çok yüreği yanmaz. Bu hâli kaybetmişiz de şu hâle düşmüşüz. Adalet dejenere olmuş, kadınlar dejenere olmuş, cemiyet dejenere olmuş... Bu iyi hâli nasıl dejenere ettik biz, nasıl kaçırdık elden? Bunun tetkik edilmesi gerekmez mi?
Gerekir.
Bunu bulamaz mıyız biz? Bizim cemiyetimizdeki ilim adamları o kadar akılsız mı?
Bilirler, bulurlar. Hatta bulmuş olanlar var, söyleyenler var. Ama bilmiyorum...
Bir de ben şu noktaya geldim ki: İyilerin yaptırım gücü olması lazım!
"Şunu şöyle yapmak iyidir, bunu böyle yapmak kötüdür. Tamam mı, müttefik miyiz?"
"Müttefikiz."
"Bu mahallede sokağa çöp dökmek yasaktır. Tamam mı? Doğru değildir, sokak pisleniyor. Sokağı temiz tutacağız."
Tamam, dökenin canına okuyabilmeliyiz. Yani döktürtmemeyi de sağlayabilmeliyiz. Onu yapamadığımız zaman hakikati bilmek yetmiyor. Hakikat erbâbının hakkı yaptırım gücü ve kuvveti de olması lazım.
Bu da nasıl olur? Söylersin, takip edersin, peşini bırakmazsın.
Bizim bir hâkim dostumuz vardı, -Allah rahmet eylesin, vefat etti, mekânı cennet olsun. Temyiz mahkemesi hâkimi oldu.- çok dürüst bir kimseydi, diyordu ki:
"Meslek hayatımda çok iftiralara uğradım, çok sıkıntılara uğradım."
Neden? Dürüst. Dürüst giderken bir doğru sözü söyleyeceği, hükmü vereceği zaman eğriler insana iftira eder.
"Çok iftira ettiler, çok iftiraya uğradım, çok sıkıntıya uğradım. Diyar diyar sürüldüm. Hakkârilere, Şemdinlilere sürüldüm. Çok şükür hâlime, her hâdiseden yüz akıyla çıkmayı Allah bana nasip etti." diyor.
"Bir prensibim vardı; asla kızıp istifa etmedim. Kızmak yok. Şemdinli'ye sürdüler, orası da benim memleketimin bir köşesi değil mi? Giderim. Filanca dağın tepesine sürdüler; kuş uçmaz, kervan geçmez, yolsuz, çamurlu, topraklı, taşlı yerlere gittim. Ama peşini bırakmadım, çiğnedim, çiğnendim, hakkı ortaya koydum." diyor.
Müslüman öyle olacak.
Müslüman İslâmî yolda yürürken sıkıntı çekebilir, çeker. Başta Peygamber Efendimiz çekti, herkes çekecek, herkes çeker. İslâm'dan dolayı insana sıkıntı gelir. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Tamam, kovsunlar; onlar da onuncu köye gitsinler, onuncu köyü kursunlar. Hiç olmazsa dokuz köyün yanında bir tane iyi bir köy olmuş olur. Öyle hareket etmesi lazım.
Demek ki yalan yere şahitlik de olacak; kıyamet alâmeti. Ne alâmeti?
Yer yarılıp da insanların yerin dibine geçirilme cezasının başlarına geleceği gün bunlar olduktan sonra olacak. Hasif, yani yer yarılıp insanların içine girmesi. Ve'l-mesh, sûreti değiştirilip insan sûretinden çıkıp maymun olması, domuz olması. Bu şartlar olduğu zaman böyle olacak. Kazf, üzerlerine semadan taş yağdırılması. Bu hadiselerin oluş şartlarını söylüyoruz.
Kadınların eyerlere binip keyif sürüp gezmesi, erkeklere benzemesi. Şarkıcıların, muganniyelerin, keyif ehli insanları eğlendiren orta malı kadınların çoğalması. Yalan yere şahitlikler yapılması, üç.
Ve şüribe'l-hamru ve lâ yüstahfâ bihî. "Çekinilmeden, korkulmadan, şişe saklanmadan, kadeh saklanmadan, âşikâre, alenî içki içilmesi."
Peygamber Efendimiz' in zamanına göre o kadar şaşırılacak bir şey ki, "Allah Allah, olur mu böyle şey?" Şimdi hiç kimse buna şaşmaz. Çünkü her yerde alenen yapılıyor, gayet normal.
" Sen ne karışıyorsun?" Fabrikası var ama trafik polisi şoförleri muayene ederken sarhoşu yakaladı mı ne yapıyor? Cezayı basmıyor mu? Kazaların çoğu sarhoşun [araba kullanmasından] olmuyor mu?
İçmişler içmişler de ölçüyü kaçırmışlar, birbirlerine girmişler, bilmem neyi kutlama günü, içkiyi kaçırmışlar... Şişede durduğu gibi durmaz ki...
Ben olaylara bakarım. İçki içildiği zaman direğe toslayıp, arabayı hurdahaş kendisinin de canını telef ediyor mu? Ediyor.
İçki içildiği zaman bıçaklar, tabancalar çekilip hırsızlıklar, katiller oluyor mu? Oluyor.
Ben ona bakarım.
İçki içildiği zaman sarhoşun çocuğunda birtakım hastalıklar, sakatlıklar, şuur gerilikleri, akıl noksanlıkları oluyor mu? Oluyor.
Ben ona bakarım.
Çocukcağızı getiriyorlar; kolu bir tarafta, ayağı bir tarafta, gözü bir tarafta, zekâsı geri... Neden?
"Babası ayyaştı hocam."
Babası ayyaş olan çocuk böyle oluyorsa ben içkiyi metih mi ederim? Edebilir miyim? Vicdanım el verir mi?
İçki içmese insanlar ölür mü? Meyve suyu, portakal suyu, elma suyu içsinler. Elmalar sebil, çürüyüp duruyor. Bir elma suyu ne kadar şifalı [içecek.] Bir portakal suyu, kanseri engelliyormuş. Onları içsinler. Hem ucuz. Ötekisi dünyanın parası, berikisi sudan ucuz. Meyve yesinler. Bu kadar helal var. Haramın peşinde ne koşuyorlar?
Koşuyor.
Konuştuğumuz zaman da [kötü] oluyoruz... Biz hakkı söyleriz. Çünkü neticesi kötüye gidiyor. Hayra gitse de bizim dinimizde hayra giden bir şey engellenmiş olsa "Aman şuna bak!" derler, o zaman diyebilirler, demeye hakları var. Dünya bu tarafa gidiyor, bunlar tersine gidiyor. Bunlar çağdışı, bunların çağla ilgisi yok. Biz çağın üstündeyiz, çağ bizim peşimizden geliyor. Çağ bizim peşimizden döndü, dolaştı da şimdi İslâm'ın peşine takıldı.
İlim, medeniyet on dokuzuncu yüzyılda burnunu havaya kaldırıyordu. Yirminci yüzyılda biraz aklı başına geldi; döndü, çark etti, 180 derece yolunu döndürdü de şimdi İslâm'ın peşine takılıyor. Avrupa'da profesörler Müslüman oluyor. Hayal değil! İstanbul'a geliyorlar, konuşuyoruz, beraber sempozyumlara, toplantılara katılıyoruz.
İslâm "Domuz eti kötü." mü demiş, ilimde domuzun kötülüğü ispat ediliyor. İslâm içkiye "kötü" mü demiş, içkinin kötülüğü ispat ediliyor, nesli bozduğu ispat ediliyor, sıhhati bozduğu ispat ediliyor. İslâm sigaraya "mekruh" mu demiş, sigaranın kötülükleri ortaya çıkıyor. İslâm kadının namuslu olmasının, bir erkekle yaşamasının önemini mi vurguluyor, ailenin önemini mi vurguluyor, onun önemi ortaya çıkmış durumda.
Biz hep Avrupalılara 'şak şak' etmiyoruz ki... Çok zaman Avrupalıların karşısına çıktık. "İlim adamıyız" diyen adamlar birtakım sözler söylerken; "Hayır, öyle değildir, İslâm böyle diyor." dedik. Biz ayak direttik de onlar çark ettiler, bizim peşimize geliyorlar, dikkatinizi çekerim. Biz onların peşinden gitmiyoruz. Elhamdülillah! Hak yolda olduğumuz için...
Avrupalı bir profesör diyor ki:
"Kur'an'ın 1400 yıl önce söylemiş olduğu şeyi biz şimdi 1400 yıl sonra öğreniyoruz. Aklımız yeni başımıza geliyor."
Kur'an çağların üstünde. İslâm çağların üstünde... Çağlar dönsün, yanlış yolunu bıraksın, İslâm'ın yoluna girsin! Biz kimseye "eyvallah" etmiyoruz, dalkavukluk etmiyoruz. İlme de şakşakçılık etmiyoruz. Medeniyete de şakşakçılık etmiyoruz. Medeniyetin çok şeylerinin medeniyet değil deniyet olduğunu görüyoruz, alçaklık olduğunu görüyoruz. İlim denilen şeylerin çoğunun ilim değil de hokkabazlık, madrabazlık olduğunu görüyoruz. Yolumuzda sabitiz. Biz kimseye göre hareket etmiyoruz. Biz Müslümanız, İslâm yolunda yürüyoruz, hakikati anlayan peşimize takılıyor, geliyor. Anlamayana Allah akıl fikir versin. Nasibi yok demek ki... Anlayan anlıyor.
Sonra;
Ve şeribe'l-musallûne fî âniyeti ehli'ş-şirki'z-zehebi fe'l-fıddati. Bir de hayret edilecek bir başka şey: "Namaz kılanlar bile..." diyor Peygamber Efendimiz, "şirk ehlinin kaplarından meşrubat içerler." Su içerler, şunu içerler bunu içerler...
Neymiş onların kapları? Altın, gümüş. Altın taslar, gümüş taslar...
Niye onu kötülüyor? Bizde gösteriş yok, bizim dinimiz tevazu dini. Avrupalılar bir yalan ortaya attılar, dediler ki:
"Din afyondur. Din zengin insanların fakirleri, yoksulları sömürmek için ortaya koyduğu bir düzendir. Sömürme vasıtasıdır. Burjuvazinin proletaryayı sömürmek için ortaya attığı uydurma bir vasıtadır, düzendir, dolaptır."
Hayır! İslâm Müslümanların, yoksulların arasından çıktı. Yoksulların içinden yetişti. Yoksulların feryadını dile getirdi. Zenginlerin kaprislerinin karşısına çıktı. Bak, bizde altın ve gümüş kaplardan içmek doğru değil. Ne lüzum var? Toprak kaptan içerim, öbür çanaktan içerim, cam bardaktan içerim. Altın, gümüş öyle fiyaka satmak, keyif yapmak, debdebe, saltanat; İslâm bunun karşısında.
"Namaz kılanlar bile sularını ehli şirkin kapları ile, altınla, gümüşle içecekler." diye, Peygamber Efendimiz kıyamet alâmeti, bu cezaların başa gelme alâmeti olarak zikrediyor.
Sonra iş cinsî konulara geliyor;
Ve'stağne'r-ricâlü bi'r-ricâli. "Adamlar adamlarla işini görüyor, iktifa ediyor." Lûtîlik yapıyor, Lut kavminin amelini işliyor. Ve'n-nisâu bi'n-nisâ. "Kadınlar kadınlarla cinsî ilişkilerini sürdürüyor."
O şey şâyi oldu mu öyle mazarratlar ortaya çıkar ki onun yapılmasından daha kötü olur. Şâyi ediyorlar, yani her tarafa yayıyorlar, herkesin aklına o fesadı sokuyorlar, yaptırmaya çalışıyorlar.
Bizim onlardan alacağımız sadece ibret var. Bizim alacağımız ibret olarak onların yaptıkları mülevvesâttan, rezaletten tiksinme var. Bizim onlara bir ihtiyacımız yok ki! Bir ilimde, teknolojide geri kalmışız. Allah bize akıl fikir versin, o sahadaki açığı da kapatalım. Başka bir şeyimiz yok.
"İşte böyle olduğu zaman bekleyin." diyor Peygamber Efendimiz; "Horluğu, hakareti bekleyin." Yani bunlar olduğu zaman hor olursunuz, zelil olursunuz, hakir olursunuz. Cemiyetin izzeti, şerefi, itibarı, haysiyeti kalmaz. Sizin de hayatınızın bir tadı, tuzu, şerefi, haysiyeti kalmaz. Alnı açık insanlar olmaktan düşersiniz, horluğa hakarete uğrarsınız.
Bence, âcizane naçizane kanaatime göre, İslâm âleminin bugünkü horluğu şu şartların meydana gelmesi dolayısıyla Allah'ın cezasıdır; yoksa Allah müsaade etmese Müslümana bir zarar vermesi mümkün olur mu?
Olmaz!
Allah kâfirle tedîb ediyor, terbiye ediyor. Hak yoldan ayrılan, kitaplarını okumayan, öğrenmeyen, Allah'ın yolunda gitmeyen, Resûlullah'ı tanımayan, Resûlullah'ın ahlâkıyla ahlaklanmayan, duygusuz, hissiz, eksikli, kusurlu Müslümanları öyle terbiye ediyor. Çünkü; "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir." Sopa atacak bir kimse lazım. Allah sopayı kime attırtıyor?
Müşrike attırtıyor, kâfire attırtıyor. O da cezanın en büyüklerinden biri.
Hiç olmazsa bir Müslüman bir Müslümanı dövse de gam yemez. Dini aşağılık, hor, kafası akidesi bozuk insana Allah cezayı yaptırtıyor.
Rabbimiz yolundan ayırmasın. Salih kul olmayı nasip eylesin. Salih ameller işlemeyi nasip eylesin. Bu âhir zaman alâmeti, başa cezanın, belanın yağması, taş yağması alâmeti olan hallerden bizleri korusun. İçimizdeki cahillerin yaptığından dolayı belayı bizim de üzerimize yaymasın.
Ama hadîs-i şerîflerde bu beladan kurtulmanın bir şartı var: Siz hem yapmayacaksınız hem de yapılmasını engellemek için gayret ve çalışma içinde olacaksınız. O çalışma olmazsa ceza müşterek gelir. Çalışacaksınız!
Benî İsrail'in ulemâsı, kötülük yaptığı zaman ilk önce demişler ki:
"Yapmayın, bu kötülüktür, günahtır."
Ondan sonra dememişler.
Onların o kötülükte devam etmesi, onların 'merhaba'sına, selam vermesine, onlarla sohbet etmesine, düşüp kalkmasına, alışverişte bulunmasına engel teşkil etmemiş. Allah kalplerini birbirlerine benzetmiş; ceza umumî, hepsinin tepesine birden gelmiş.
Çalışacaksınız. Zulme razı olmayacaksınız. Gadre razı olmayacaksınız. Edepsizliğe razı olmayacaksınız. Müstehcenliğe razı olmayacaksınız. Terbiyesizliğe, namussuzluğa razı olmayacaksınız. Hakkı, hayrı, güzeli, iyiyi, temizi, pakı tutup onu hâkim kılmaya çalışacaksınız.
Fakir olabiliriz. Gecekonduda oturuyor olabiliriz. Kalbimiz pırıl pırıl olacak, evimiz pırıl pırıl olacak. Sokağımız eğri büğrü olur; ama temiz olacak, bal döksen yalanacak gibi olacak. Müslümanın [özelliği] budur. Müslümanlıkta gösteriş önemli değil, malzemenin altın, gümüş olması makbul değil, hatta merdût. Mühim olan temizliktir. Maddî ve mânevî bakımdan temiz olacağız. Her türlü kötülüğün de engellenmesi için çalışacağız, aktif olacağız.
Bu dünyanın işi bizden sorulur. Biz bu dünyada -tabiri câizse- Allah'ın vazifeli zabıta memurlarıyız. Biz hayrı temsil edeceğiz, tutacağız. Yan cebine parayı koyduğu zaman susar. Allah'tan korkmaz. Hakkı takip etmeyi, bâtılı engellemeyi biz yaparız. Onun için hepiniz vazifenizi bilin. Hepinizi vazifeye davet ederim. Canlı Müslüman olun. Gayretli Müslüman olun.
Vellezî nefsî bi-yedihî lekadi'btederehâ aşeretü emlâkin küllühüm harîsun alâ en yektübehâ fe-mâ derev keyfe yektübûnehâ hattâ refeû ilâ zi'l-izzeti fe-kâle: Üktübûhâ kemâ kâle abdî.
Bu hadîs-i şerîf, çok kaynaklarda var. Mesela Ahmed b. Hanbel'de var, İbn Hibbân'da var, Neseî'de var ki bunlarda olması zaten hadisin sağlam olduğunun bir garantisi gibidir, muteber kitaplardır.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Vellezî nefsî bi-yedihî. "Nefsim, canım elinde olan Zât'a yemin olsun ki." Lekadi'btederehâ aşeretü emlâkin. "Bunun peşine on tane melek koştu."
Ne olduğunu sonra söyleyeceğim, biraz merak edin.
"Bunun peşinden on tane melek koştu."
Neyin peşinden koşmuşlar? Söylemiyorum.
"Bu işin peşinden on tane melek kalkıştı, koşuştu..."
Küllühüm harîsun alâ en yektübehâ. "Hepsi bunu yazmaya hevesli ve hırslı..."
"Aman ben yazayım, aman ben yazayım..." diye kalkıştılar.
Fe-mâ derev keyfe yektübûnehâ. "Ama nasıl yazacaklarını başaramadılar, bilemediler, yazmaktan âciz kaldılar."
Hattâ refeû ilâ zi'l-izzeti. "İzzet sahibi olan Allah-u Teâlâ hazretlerine durumu arz ettiler."
Dediler ki:
"Yâ Rabbi! Ne yapacağımızı bilemedik. Nasıl yazacağız bunu?"
Fe-kâle. "Allah-u Teâlâ hazretleri buyurdu ki;"
Üktübûhâ kemâ kâle abdî. "Kulum nasıl dediyse siz öylece yazıverin, hesabına karışmayın. Onun sevabını, hesabını vermek bana ait." dedi.
Bu nedir?
Kulun birisi demiş ki;
El-Hamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi kemâ yuhibbu rabbunâ en yuhmede ve yenbeğî lehû.
Allah'ın kullarından bir kul bu sözü söyleyince öyle büyük sevap hâsıl olmuş ki on tane melek yazmaya koşuşmuşlar, hepsi yazıp, sevabı tespit edip deftere işlemek için gayretli; ama becerememişler, altından kalkamamışlar. Bu cümlenin sevabını nasıl yazacaklarını becerememişler, Allah-u Teâlâ hazretlerine arz etmişler; "Yâ Rabbi! Kulun bir söz söyledi ki biz bunu nasıl yazacağımızı, ne sevap vereceğimizi bilemedik, âciz kaldık. Bunun sevabını yazmaya takatimiz yetmedi." deyince Allah-u Teâlâ hazretleri buyurmuş ki:
"Siz, kulum nasıl dediyse 'böyle dedi' diye yazın, sevabını ben kendim vereceğim."
Bu cümleleri ezberleyelim.
Allah Hocamızdan razı olsun, şefaatlerine nâil eylesin. Cümle hocalarımızın kabirleri pürnûr olsun. Hocalarımız bize bu hadîs-i şerîflerden duaları topladılar, Evrad kitabı meydana getirdiler. Her sabah bunları, bu sevaplı [duaları] okuyoruz elhamdülillah. Hadislerden alınmış. Bu cümleyi mesela hep okuyoruz. Hiç olmazsa haftanın bir gününde denk geliyor, okuyoruz.
Gelelim bu güzel cümlenin mânasını kısaca söylemeye:
El-Hamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. "Allah'a çok, temiz, pak, mübarek bir hamd ile hamd olsun."
"Sayıca çok, temiz pak ve mübarek bir hamd ile hamd olsun."
El-Hamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yuhibbu rabbunâ en yuhmede ve yenbeğî leh. "Rabbimiz nasıl kendisine hamd edilmesini istiyorsa o tarzda hamd olsun. Ve O'nun şânına nasıl hamd etmek gerekiyorsa o tarzda bir hamd olsun."
"O'nun şanına layık bir hamd ile hamd olsun. Kendisi nasıl bir hamd etmekten hoşlanıyorsa o tarzda hamd olsun. Temiz, pak, çok, mübarek bir hamd ile Rabbimize hamd ederiz." demiş. O zât ne güzel kelimeler, cümleler kullanmış. Onun üzerine melekler nasıl sevap yazacaklarına âciz kalmışlar.
O halde bundan ne çıkıyor?
Bu hamdi biz de ezberleyelim. Defterimizin bir yerine yazalım, bu hamdi biz de söyleyelim. Biz de on tane meleği âciz bırakalım. Biz de biraz melekleri yoralım.
El-Hamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh kemâ yuhibbu rabbuna en yuhmede ve yenbeğî leh.
Bir sözden neler hâsıl oluyor... İnşaallah hatırınızda kalsın.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
03.09.1989 -
Evliliğin Önemi, Peygamberimizin
01.10.1989 -
Peygamber Efendimizin Başının
