Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem:
Hadis-i şerif, Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş:
''Peygamber Efendimiz şüphe üzerine bir iş yapmazdı. Zan ile şüphe ile iş yapmazdı.'' Kesin delil olacak, hüccet olacak, vesika olacak, burhan olacak; iş, ayan beyan belli olacak. Ona göre yapardı. Biz ne yapıyoruz? Zan üzerine. Özel sohbetlerde, gittiğim ülkelerde, şehirlerde arkadaşlarımı şöyle bir inceliyorum. Mesela Ankara'dayım, arkadaşlar ziyaretime geliyor, konuşuyoruz. Bursa'ya, İnegöl'e, Balıkesir'e gidiyoruz. Arkadaşlarla konuşuyorum. Şöyle muhakemelerinin sıhhatine bakıyorum. Akılları nasıl çalışıyor? Muhakeme yürütme tarzları nasıl? Nasıl delillere dayanıp onlardan nasıl sonuç çıkarıyorlar?
Muhterem kardeşlerim! Bu da bir büyük kabiliyettir. İnsanın doğru düşünmesi bir kabiliyettir. Düşünmek, doğruyu bulmak bir sanattır. İki tane cümlenin okunmasından sonra ondan üçüncü sonucu çıkarmak bir sanattır; mantık işidir, tefekkür işidir. Bakıyorum, çoğu kimse sözlerini delile dayandırmıyor. Zan üzerine, tahmin üzerine büyük büyük sonuçlar çıkarıyorlar.
''Şu şöyle yapmıştır binaenaleyh bu adam iyi adam değildir. Şu şöyledir binaenaleyh şu adam kötüdür.''
Yahu günah, suizanda bulunmak günah; iftira etmek, gıybet etmek günah. Daha hiçbir şeyini bilmiyorsun.
''Gördün mü?'' diyorum, ''Görmedim.''
''Duydun mu?'' ''Duymadım, tahmin ediyorum.''
''O adam milyonlar kazandı.''
''Kazanabilir, haramdan kazandığına dair delilin var mı?'' ''Yok.''
Herkes anasından zengin doğmuyor ki maydanoz satmaktan başlıyor, sonra fabrikatör olabiliyor. Çobanlıktan başlıyor, atom alimi olabiliyor. Tarladan çıkıyor, geliyor, vezir oluyor, şimdiki zamanın tabirine göre bakan oluyor. İnsan çalışırsa bir şey elde edebilir.
Mühim olan; işin içinde haram var mı, gayrimeşru şey var mı?
Bakıyorum arkadaşlarımın çoğu gıybette, çoğu zanla hareket ediyor.
Peki Peygamber Efendimiz nasıl yapardı?
Efendimiz zanna itibar etmezdi. Zan üzerine, şek üzerine, tereddüt üzerine iş yapmazdı. Sağlam, pırıl pırıl bir mantık, ışıl ışıl bir projektör altında muhakeme tarzı sapasağlam bir sonuç. Çok güzel. Müslümanların böyle olması lazım. Delilsiz, mesnetsiz konuşmaması lazım.
Mekke-i Mükerreme'ye gittim. Orada baktım, onların büyük alimlerinden birisi -eskisi makamından ayrılırsa neredeyse yeni Diyanet İşleri Başkanı olacak- talebeleri topluyor; bizim buradaki gibi hep genç talebeler, hep üniversite talebeleri. Bakıyorum sabah namazından sonra işrak vaktine kadar bir buçuk, iki saat ders yapıyorlar; ben de kenarda dinliyorum. Tane tane Arapça konuşuyor ve talebelerine soru soruyor; ''Bu hususta sen ne dersin? Delilin nedir?'' diyor. Onlar da ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle delillendiriyor.
Talebelerini yetiştirme tarzı hoşuma gitti. Delilli, mesnetli. Her şeyin bir ayete, bir hadise dayanması lazım. Li-yehlike men heleke an beyyinetin ve yahyâ men hayye an beyyine. ''Yaşayan, bir delil üzere yaşasın, mesnedi olsun. Ölen; bir mesnedi olsun, öyle ölsün. Her işimiz Allah'ın rızasına uygun olsun, bir şer'î delile dayansın. Çoğu kimse affedersiniz işkembe-i kübrâdan palavra atıyor. Bir gazetede okudum. Okuyucu;
''Tesbihin üzerine üflemek var mı?'' diye soruyor, ötekisi de cevap yazmış. Zilli düdük gazetenin köşesine geçmiş, orada bir yer elde etmiş. Oradan düdük gibi ötüyor;
''Evet vardır. Peygamber Efendimiz zamanında da öyle olmuştur.'' diyor.
Peygamber Efendimiz bizim bugün kullandığımız tesbih gibi tesbih kullanmadı ki. O zaman bu işi çakıl taşlarıyla, hurma çekirdekleriyle yahut ipe düğüm atarak yaptılar. O üflemek tesbihin üzerine değil ki be adam! Lafının neresini düzelteyim. Mesela âyete'l-kürsîyi okuyor. Âyete'l-kürsînin hıfz-u himayeyi, Allah'ın insanın korumasını ifade eden bir mânası var: ''Yerin göğün hıfz-u himayesi Allah'a zor gelmez.'' diyor ya o da kendisine üflüyor; ''Yâ Rabbi! Sen beni de şeytanın şerrinden, nefsin şerrinden; içerdeki, dışarıdaki düşmanlardan koru.'' diye dua ediyor. Onun tesbihe üfürmekle ilgisi yok ki be adam! Bir de delil olarak; ''Peygamber Efendimiz zamanında da böyle yapılırdı.'' diye atıyor.
Onun için bazı kimselerin; ''Bu hususta delilin var mı?'' demeleri hoşuma gidiyor.
Eski alimlerden birisi baskı devrinde Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerini makasla kesmiş. Ahkâm ayetlerini kenara atmış, ahlâk ayetlerini bu tarafa almış. Öyle ayrım yapmaya senin hakkın var mı? Allah'ın ahkâmını dinlemeyecek, çiğneyecek onun için onları kesiyor, makaslıyor, dışarı atıyor. Ahlâkla ilgili hadisler, ayetler duruyor. Öyle saçma şey mi olur?
''İslâm hoşgörü dinidir!''
Kime hoşgörü? Ne zaman hoşgörü? Allah'ın haramlarına karşı hoşgörü var mı? Söyle bakalım; yarısını saklayıp yarısını söyleme. Öyle şey yok, milleti uyutmak yok! Söyleyeceksen tam söyle, her tarafını söyle; yarısını söyle yarısını söyleme olmaz! Ayetleri atla, beri tarafta hadislerle milleti uyut. Sözün yarısını söyle, öteki yarısını söyleme. O zaman bu Bektaşî'nin oyununa benzer.
Bektaşî namaz kılmıyormuş;
''Erenler, niye namaz kılmıyorsun?'' demişler. Diyor ki:
''Kur'ân-ı Kerîm'de Allah ‘namaza yaklaşma' dedi de ondan.'' Diyorlar ki:
Tamam, Kur'ân-ı Kerîm'de böyle bir cümle var ama bu kısım cümlenin tamamı değil, yarısı. Tamamı şöyle: Lâ takrabu's-salâte ve entüm sükârâ. ''Sarhoşken namaza yaklaşmayın. Ne söylediğinizi bilmez bir durumdayken namaza yaklaşmayın.''
Yarısını söyleyip yarısını söylememek bilimsel bir yaklaşım değildir.
''İslâm'ın ahlâkla ilgili hükümlerini uygulayalım, ötekileri kırpıştıralım.''
Olmaz! Bir Müslümanın gönlü buna razı olmaz, öyle şey olmaz! Allah'ın emri emirdir, yasakları yasaktır; hepsini uygulayacağız. Kim bunun aksine hareket eder, başka türlü davranırsa çok büyük hata etmiş olur.
''Efendimiz zan üzerine hareket etmezdi, kesindi, her şeyi ayan beyan belliydi, pırıl pırıldı.'' dedik. Ve lâ yakbelu kavle ehadin alâ ahadin. ''Bir kimsenin öteki kimsenin aleyhindeki sözünü asla kabul etmezdi.'' Yani gıybet ettirmezdi, dedikodu yaptırmazdı, aleyhte konuşturmazdı. Neden? Çünkü cemiyetler bundan mahvoluyor, topluluklar bundan parça parça, grup grup oluyor, insanlar bundan birbirine küsüyor, düşman oluyor.
Herkese yasak. Yasaksa herkese yasak, yasaksa her zaman yasak, yasaksa her yerde yasak. Şimdi bizim cemiyetimizde ne oluyor? Okulda öğretmen çocuğun kulağını büküyor; ''Sakın ha, yalan söyleme!'' diyor. Günah işlemekte, yalan söylemekte, iftira atmakta dokunulmazdır.
Böyle saçma şey mi olur? Belki olur, belki Batı'da da böyledir.
Ha, gel bakalım. Batı'da böyle değil.
Peygamber Efendimiz prensibi koyuyor; İslâm'ın güzel tarafı, öteki nizamlara hiç benzemeyen tarafı budur. İslâm samimidir ve bütündür. Hiçbir parçasını ayırmaz.
İçki yasak mı? Yasak. Tamam; içki yasaksa her yerde yasak, herkese yasak. Taşımak bile yasak, içkiyi taşıyamaz.
''Hocam muhtacım, hamalın biriyim, gecekonduda oturuyorum. Ben ne yapayım şimdi? Şu bira şişelerini kamyona taşıyamayacak mıyım?''
Taşıyamayacaksın, taşıyamazsın, öyle bir yardım bile yapamazsın. Yaptırmıyor İslâm. Dedikodunun da aleyhinde ol! Hiç kimseyi konuşturma. Peygamber Efendimiz; ''Bir yerde birisi aleyhine dedikodu olursa dedikodu yapanı sustur; dedikodusu yapılan, orada olmayan kimsenin yardımcısı ol, müdafaasını yap ve orada durma, kalk git. Çünkü orada hayır, bereket kalmadı.'' diyor.
Yasaksa yasak, güzelse güzel, iyiyse iyi. Yapacaksak yapalım, yapmayacaksak hiçbir yerde yapmayalım. Bu iş bu kadar basit. İftira da yine öyle.
İşte İslâm'ın güzelliği burada. Beşerî sistemlerin tutarsızlığı burada. Beşerî sistemler insanı yarı yolda bırakıyor; denizin ortasına kadar kayıkla getiriyor ama keşke sahilde atsaydı. Adam iki kulaçta kenara çıkabilirdi. Denizin ortasına, kurtulamayacağı yere kadar getiriyor getiriyor ondan sonra denize atıyor. Öyle şey mi olur? Uçağa bindiriyor; yukarılara çıkarıyor çıkarıyor, oradan aşağı atıyor. Bindirmeseydi bir şey olmayacaktı; bindirip ondan sonra atıyor, böyle saçma şey olmaz! Bir şey güzelse güzeldir, çirkinse çirkindir. Söyle bakalım güzel mi çirkin mi? Güzel değil, sıhhate zararlı. İnsan alkolik oldu mu şöyle olur, böyle olur. Tamam o zaman bu içkiyi içmeyeceksin, içirtmeyeceksin, imal ettirmeyeceksin, taşımayacaksın.
Kâne lâ ye'külü's-sûme ve le'l-basale ve le'l-kürrâse min ecli enne'l-melâikete te'tîhi ve ennehû yükellimü Cibrîle.
Rivayet yine Enes radıyallahu anh'ten. ''Peygamber Efendimiz sarımsak yemezdi, soğan yemezdi, pırasa yemezdi çünkü kendisine melekler geliyordu. Melekler bunların kokusundan müteezzi olduklarından, hoşlanmadıklarından bunları yemezdi. Ve kendisi Cebrail aleyhisselam ile konuşuyordu, ona vahiy geliyordu. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunları yemezdi ve ötekileri rahatsız ediyor diye; ‘Bunları yiyenler bizim mescidimize, namaz kılma mahallerimize gelmesin.' derdi.''
Sarımsak fena bir gıda değildir, soğan fena bir gıda değildir; faydaları vardır. Sarımsak tansiyonu tanzim eder, fevkalade güzeldir. Soğanın birçok besleyici, güzel tarafları vardır. Ama İslâm temizliğe önem veriyor, cemaate önem veriyor; başkasını üzmemeye, taciz etmemeye rahatsız etmemeye, gönül yapmaya, gönül hoş etmeye, insanları sevindirmeye çok önem veriyor. Onun için; ''Yerse yesin ama camimize gelmesin.'' diyor. O zaman da tabi mümkün olduğu kadar yememek gerekiyor. Yani cami vaktinde yememek, dikkat etmek gerekiyor. Ama hiç yememek gibi bir yasak değil, haramlık değil de cemaati taciz etmesi bakımından uygun olmayan bir şey.
Kâne lâ ye'külü'l-cerâde ve lâ külveteyni ve le'd-dâbbe min ğayri en yuharrimehâ. ''Peygamber Efendimiz çekirge, dalak, böbrek ve kertenkelenin büyüğü keler denilen çöl hayvanının etini yemezdi fakat haram da etmezdi.''
Efendimiz bunları yemiyordu. Çekirgenin yenilebileceğine dair hadis-i şerif vardır. Çekirge parmak gibi iri olur. O diyarlarda toplanıp kurutulur. Yenilebiliyor. Tabiri caizse bizim hamsi kızartması, kavurması, kurutması gibi bir şey oluyor. Çekirge yenilebilir. İki ölü hayvanın, ölü olmasına rağmen yenilmesine İslâm cevaz vermiştir. Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde müsaade etmiştir. ''Balık ve çekirge.'' Bu iki balık da ölmüştür ama yenilir. Yani çiroz değil her balık yenilir, denizden çıkan her balık yenilebilir, çekirge de yenilebilir. Dalak, böbrek gibi şeyler de yenilebilir. Ama Peygamber Efendimiz yemezdi. Kertenkelenin irisi bir hayvan var, onun gibi yürüyor; keler deniliyor. Çölde onu avlarlarmış, bayağı bir eti olurmuş, bedevîler yerlermiş ama Efendimiz yemiyor.
Kâne lâ ye'külü müttekien ve lâ yeta'u akıbehû racülâni. ''Peygamber Efendimiz yemek yerken yaslanmazdı.''
Arkasına dayanıp yastığa kurulup divana uzanıp da yatanları bilirsiniz, duyarsınız. Tarihten Romalıları okuyoruz; divanların üzerinde otururlar, yatar vaziyette çeşitli meyveleri yiyecekleri yerlermiş. Tıka basa doyunca boğazlarını gıcıklattırır, onları çıkarır yine yerlermiş. Bu İslâm dışı şeyin ne kadar çirkin olduğunu buradan anlayabilirsiniz. Efendimiz yaslanarak yemezdi. Yemek yerken önünde, arkasında yürünmesine müsaade etmezdi. Hani muhafız gibi, koruma gibi arkasından yürünmesine müsaade etmezdi. Ashabını önünden gönderir, kendisi arkadan yürürdü. Hani bazı ileri gelenler önde çalımlı çalımlı yürürler ya, Efendimiz' in öyle bir hali yoktu.
Kâne lâ ye'kulü min hediyyetin hattâ ye'mure sâhibehâ en ye'küle minhâ li'ş-şâti'lletî ühdiyet lehû.
Ammar radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz kendisine getirilmiş bir yiyecek hediyesini getiren kimseye; ''Buyur, sen ye.'' demeden yemezdi. Çünkü Hayberli bir Yahudi kadın ona zehirli bir koyun getirmişti. Ondan ağzına bir aldı; Cebrail aleyhisselam onun zehirli olduğunu bildirince çıkardı. Öyle bir zehirleme durumu Peygamber Efendimiz' in başından geçmişti. Hatta vefatının o zehrin uzun zaman devam eden tesiriyle olduğuna dair rivayetler vardır. ''O Hayber'deki etin çiğnemiş olduğum lokmasının acısını şuramda her zaman hissederim.'' derdi. Demek ki içinde öyle bir izi, tesiri kalmış. Onun için birisi kendisine bir hediye getirdiği zaman; ''Buyur önce sen tat, ye bakalım.'' diye ona yedirtirdi. Bu; ''Herhangi bir suikast bahis konusu olmasın.'' diye yapılması gereken şeylerden biridir. Bazen böyle şeyler oluyor. İnsanın yiyeceğine çeşitli şeyler koyabiliyorlar. Çeşitli suikastlar olabilir. Tabi bunlara karşı böyle büyük, tanınmış kimselerin tedbirler alması gerekiyor.
Peygamber Efendimiz' in çok güzel tedbirleri vardır. Mesela birisini komutan tayin ediyor, emrine askerler veriyor, bir de mektup veriyor. ''Medine'den üç gün yola gideceksin, filanca yere gelince bu mektubu açacaksın.'' diyor. Mektupta talimat var, vazife var. Vazifeyi nerede yapacaklarına, nereye gideceklerine dair bilgi mektubun içinde. Ne güzel tedbir. Medine'den söylese, adam açsa öğrense, karısına söyleyecek, akrabasına söyleyecek. Oradan oraya yayılacak. Onun için üç günlük mesafeden sonra açmasını söylüyor; Efendimiz' in güzel tedbirlerinden.
Kâne lâ yetetayyeru ve lâkin yetefe'elü. ''Peygamber Efendimiz bir şeyin uğursuzluğunu ileri sürmezdi. ‘Bu şey uğursuzdur. Bundan şöyle kötülük olacak.' diye şomluk yapmazdı, fenaya yormazdı. Hayr yorumu yapardı, güzel şeye yorardı.''
Halk arasında uğursuzlukla ilgili çeşitli söylentiler vardır. Mesela;
''Bir yere giderken insanın önünden kedi veya köpek geçerse o gideceği iş iyi olmayacak.''
Bunu nereden çıkardın?
Şuradan bu tarafa kedi geçti. ''Tam gideceği sırada yukarıdan baykuş öttü; tamam bu iş fena oldu, eyvah bugün uğursuz olacak. Tam da böyle dolunay halindeyken baykuş öttü, eyvah yarın yandık.''
Ne yanması ya! Hiçbir şey yok, nereden çıkarıyorsun bu uğursuzlukları. İnsanoğullarının böyle tarihten birikmiş saçma sapan batıl itikatları, inançları vardır çeşitli uğursuzluk inanışları vardır. Efendimiz böyle yapmazdı. Yalnız tatlıya, güzele, iyiye yorardı. Mesela Hudeybiye anlaşması yapılacağı zaman Kureyşli taraf Kureyşliler'in başında Sehl isminde bir zatı gönderdiler. Sehl adındaki şahsın emrinde bir heyet geldi, Peygamber Efendimiz' le anlaşma yaptılar. Ondan sonra Hudeybiye anlaşmasına göre Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere' ye döndü. Peygamber Efendimiz; ''Gelen kimsenin adı Sehl. Sehl kolay demek. İnşaallah işimiz kolay olacak.'' dedi. Güzele yormak dediğimiz şey bu. Efendimiz hayra, güzele yorardı; şomluk, uğursuzluk yapmazdı, söylemezdi. Bu da bize bir ibrettir.
İbni Ömer radıyallahu anhümâdan rivayet edilmiş. ''Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem geceleyin uyandı mı muhakkak dişlerine misvak sürerdi. Geceleyin uyandığı zaman mutlaka ağzını misvaklardı.''
Peygamber Efendimiz' in dişleri pırıl pırıl parlardı. Ağzını açtığı zaman inci gibi parıldardı, etrafa ışıkları saçılırdı; dişleri çok güzel, çok temizdi. Peygamber Efendimiz ağız temizliğine öyle büyük bir ehemmiyet vermişti. Bu meselenin üstüne o kadar güzel eğilmişti ki ağaç dallarının uçlarının liflenmesiyle, ezilmesiyle, tel tel olmasıyla sahabe-i kiram dişlerini böyle fırçalarlardı ve dişlerinde hiç rahatsızlık olmazdı. Diş etleri gayet güzel olurdu.
Biliyorsunuz misvakın çeşitli ağaçlardan yapılması mümkündür. Mesela ceviz ağacının dalından bile olur. Ama asıl çölde yetişen bir bitkinin kökü var ki o kökten çıkarttın mı misvakın; hafif tuzlu, baharlı, karabiber gibi ağza bir acılık hissi veren, çok sevimli bir tadı vardır. O asıl misvak. İnsan dişlerini öyle misvakladığı, fırçaladığı zaman o madde diş etlerinin hastalıklarına iyi gelir. Misvakın içindeki ecza diş etlerini fevkalade tedavi ediyor. Ankara'da tanıdığımız bir diş hekimi var. Araştırıcı bir diş hekimi, bu işin tetkikini yapan bir kimse, ilim adamı; o söylüyor. Diş hastalığı olan insanlar misvak kullandığı zaman geçiyormuş. Misvak kullananlarda öbür insanların yüzde doksanında görülen diş hastalıkları görülmüyor. Mesela diş köklerinde iltihap, piyore denilen bir hastalıktan bahsetti. O piyore hastalığı misvak kullananlarda olmuyor. Böyle diş kökleri iltihaplanıyor, dişi sallanıyor, ikide bir de kanama oluyor; ona gayet iyi geliyor. Misvak, çok faydalı bir ilaç.
Hocam bu misvakı kullanmasak, diş fırçası kullansak olmaz mı?
Diş fırçası da olur. Peygamber Efendimiz; parmak da olur, el-esâbiu ecri mecre's-sivâk. ''Parmaklarla dişleri temizlemek de misvak gibi sevap kazandırır.'' Misvakın yoksa parmağınla dişlerini fırçalar gibi temizleyebilirsin. Eğer diş fırçası kullanacaksan, domuz kılı olmamasına dikkat edeceksin, bir; diş macunlarının içinde de haram malzeme olmamasına dikkat edeceksin, iki. Onun için sentetik kıllı diş fırçaları daha iyi oluyor. Çünkü domuz kılı olma ihtimali yok. Eskiden kıl fırça daha iyi gibi bir laf söylüyorlardı fakat bizim burada diş tabibi kardeşlerimiz var, onlar da bilirler; kılların içinde kıl kanalı vardır. İnsanoğlunun ve başka mahlûkların kılları yekpare değildir; içinde bir ayrıcı, kılın kanalı vardır. Eğer kıldan yapılmış bir diş fırçası olursa o kanala mikroplar yerleşiyor, mikrop yuvası oluyor.
Onun için sentetik malzemeyle olması lazım veyahut doğrudan doğruya misvak kullanmak lazım. Misvak kullandığı zaman da misvakın ucunu kalem gibi ikide bir de tıraşlamak lazım. Onu da millet bilmiyor. Tıraşlamak lazım ki o eczası hep aşağı doğru yenilenmiş, kullanılmış olsun. Misvakla kılınan namaz misvaksız kılınan namazdan 70 kat daha sevaplı. Ağzının hastalıklarını geçiriyor, meleklerin hoşuna gidiyor, Allah'ın rızasını kazanmaya vesile oluyor. Misvak güzel bir şey. Bir arkadaşımızın diş etleri yaraymış, dokunsa kanıyormuş, abdest alsa bir türlü abdestini tamamlayamıyormuş, diş etlerinin rahatsızlığından dolayı acıyormuş, sonunda; ''Misvak kullandım, geçti.'' dedi. Onun üzerine o diş tabibi arkadaş; ''Otur bakalım şu koltuğa.'' dedi oturdu o da başını arkaya dayadı, ağzını bir açtı, diş tabibi dişlerine baktı, hayret etti; ''Allah Allah!'' dedi. ''Biz de görelim.'' diye eğildik, onun ağzına baktık. Ben ömrümde o kadar güzel diş, o kadar hoş renkli, sevimli, pembe, güzel diş eti görmedim. Kanayan yaralı bir diş eti varken misvak kullana kullana güzel olduğunu bizzat kendisi söyledi. Demek ki Resûlullah'ın tavsiye ettiği her şeyde bir güzellik var.
Allah-u Teâlâ hazretleri her işimizi Efendimiz' e uydurmayı bize kolaylaştırsın. Sünnet-i seniyyeyi ihya eyleyip şehit sevapları kazanmamızı nasip eylesin.