Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Ve şefîi’l müznibîn. Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâne:
Lâ yutîlu'l-mev'izate yevme'l-cumuati.
Ebu Dâvud ve Hâkim Müstedrek'te yine Câbir b. Semûre radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Cuma hutbesini, vaazını çok uzatmazlardı."
Hutbeye çıktığı zaman ölçülü bir miktarda -hutbeleri elimizde, rivayetleri kitaplarımızda yazılı, okuyoruz- çok uzun boylu hutbe îrâd etmezlerdi. Kısa keserlerdi. Genel olarak mev'izaları, nasihatleri kısaydı. Bazen iki defa, üç defa sözü tane tane tekrar ederlerdi. Zaten konuşması hızlı değildi; harfleri sayılacak gibi, kelimeleri sayılacak gibi, anlaşılacak gibiydi. Çünkü karşısında ihtiyar var, ağır işiten var, sözü anlayamayan kimse olabilir. Yanlış anlarsa olmaz. Karşısındaki, sözünü dinlediği şahıs peygamber, Allah'ın sevgili kulu. Onun her sözü senet. "Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu." diyecek, delil olacak. Öyle hızlı söylenecek şey değil onun sözleri. Onun her sözü kanun hükmünde olduğu için sindire sindire, anlaşılacak tarzda söylenmesi lazım. Öyle söylerdi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Ve sözü çok uzatmazdı.
Bizim de buradaki vaazlarımızda genel prensibimiz...
İnsan zihninin, dikkatinin bir şeye teksif olması...
"Çok dikkatli bakıyorum hocam."
Kaşlarını çatmış, pür dikkat seyrediyor. Biraz sonra, biraz gevşemiş; biraz daha sonra, biraz daha gevşemiş; biraz sonra, biraz daha gevşemiş. Sonuna bakarsın, "horr horr" ses gelmeye başladı.
Neden?
Bu insanın dikkati aynı seviyede durmaz; gittikçe azalır, azalır, sonunda gözleri kapanmaya başlayabilir. Hele hele öğleden sonra vaazlarında... Hele hele üniversitede talebeye biz bir ders verirdik... Öğle yemeğini yemiştir. Tabii dışarıda yeme şeyleri evindeki gibi değildir; gider, lokantada bir yerde bir yemek yer. Yağı mı ağırdır, yediği mi ağırdır, belli olmaz. Çocuk size bakarken yavaş yavaş gözleri süzülür. Bilirsin ki senin dediklerini dinlemiyor, şekerleme yapıyor. Yavaş yavaş... Hatta yanındaki dürtmese horlar bile. Yanındaki dürter de öyle uyanır.
Ekseriyetle cuma gününde bu horlama, bu uyuma öyle bastırır ki... Cemaat şöyle bir rahat oturdu mu... Rahat oturması tam uykuya hazırlık oluyor. Ondan sonra da bakarsın, uyumaya başlamış.
Onun için insan dikkatin dağılmadığı, dikkatin çok kesif olduğu, yoğun olduğu bir zamanda sözlerini söylemeli, daha dikkati varken kesmeli.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem büyük bir dinleme iştiyakı varken konuşurdu, o dinleme iştiyakı kesilmeden sözünü keserdi.
Yemek tavsiyesi de öyle.
Nasıl yemek yiyeceğiz? Acıktığın zaman, iyice iştahan olduğu zaman yiyeceksin.
Ne zaman kalkacak? Daha iştihası varken kalkacak.
"Şunu da ye."
"Getir, sıyırayım."
"Bunu da ye."
"Getir, sıyırayım."
"Ondan sonra şunu da ye..."
"Yok, bende takat kalmadı, başkasına ver." Olmaz, bu sünnete uygun değil.
Nasıl kesecek? Daha yemeğe ihtiyacı varken ve iştihası varken kesecek. O zaman sıhhate uygun oluyor.
Midenin üçte biri yemekle dolacak, üçte biri suyla dolacak, üçte biri de boş kalacak; bir hareket payı olsun, döndürme payı olsun.
Çamaşır makinesini tıklım tıklım doldurursan çamaşır yıkanır mı, döner mi? Dönmez, hemen arızalanır. Hadi bakalım ustasını getir.
Bu vücut da 80, 100, 120 sene yaşayacak inşaallah, Allah hayırlı uzun ömür versin; insanın bir tane midesi var.
"Yeni model bir mide çıkmış, getir onu takalım." deme durumu da yok.
Buna iyi bakması lazım. Vücudunun sıhhatine dikkat etmesi lazım. Kalbi de öyle, diğer uzuvları da öyle ölçülü ve dikkatli kullanmak gerekiyor.
O bakımdan Peygamber Efendimiz' in her şeydeki güzelliği, ölçülülüğü hepimize örnek olmalı. Peygamber Efendimiz ölçülü konuşurdu. Zaten kendisinin konuşma konusunda ana meziyeti; az kelime kullanarak çok derin mânaları anlatma kabiliyetiydi.
Ûtîtu cevâmiu'l-kelîm. "Bana az söz ile derin mâna ifade etme kabiliyetini Allah bahşetti." buyuruyor Peygamber Efendimiz.
O Peygamber Efendimiz' in özelliği. Bir hadis-i şeriftir, iki kelimeden, üç kelimeden ibarettir; dinleyen anlayabilir, anlayan başkasına nakledebilir, nakledilen kimse de "Tamam, anladım." der, iş biter.
Uzun paragraflar, koca makaleler, büyük kitaplar; kimse okumuyor, okuyamıyor, herkesin işi var, gücü var. Hele hele bu zamanda Peygamber Efendimiz' in bu nasihatine herkes çok muhtaç. Az konuş, öz konuş. Yazışmalarda da öyle. Daireler arası yazışma, senin devlet dairesine dilekçe vermen, mahkemeye müracaat etmen, avukatlık, müdafaa vesaire; her şey ölçülü, özlü olmalı. Yani dinleyenin de zamanı önemli, okuyanın da zamanı önemli. Az ve öz yazmak, açık ve seçik yazmak, her şeyi böyle yapmak; bu da bizim bir prensibimiz olsun inşaallah. Uzun sayfalar, uzun saatler, konuş babam konuş; böyle olmamalı.
Kâne lâ yeûdu marîdan illâ ba'de selâsin.
Bu haberi Enes radıyallahu anh'ten İbn Mâce rahmetullahi aleyh rivayet etmiş.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir kimseyi, ancak üç gün hasta olduğu anlaşıldıktan sonra, üç günden sonra ziyaret ederdi."
Ondan öncesi küçük bir rahatsızlıktır, basit bir yorgunluktur, midesi bozulmuştur, başı ağrıyıvermiştir, üşütüvermiştir, kalkar şey yapar; bu önemli değil. Ama üç gün durmuş, camiye gelemiyor. Haa bir şey var, o zaman ziyaret ederdi. Üç günden sonra hasta ziyaretini yapardı. Üç günden öncekiler mühim bir şey sayılmadığı için onlarda bir ziyaret mecburiyeti olmuyor.
Müslümanın Müslüman üzerindeki haklarından birisidir aslında. Hastanın, senin üzerinde hakkıdır; ziyaret edeceksin.
Allah kusurlarımızı affetsin. Biz çok kusurluyuz. Yani cumartesilerimizi, pazarlarımızı bu gibi şeylere ayırmamız lazım. Sevap var. Hastanın duası makbul. Sana bir dua ediverse, "Hay Allah razı olsun." dese Allah razı olur, ihya olur gidersin. Sen şifa bulur gidersin. Senin manevi dertlerin şifa bulur. Onun için hasta ziyaretine önem vermemiz lazım. Yapamıyorsak, eksiklerimiz kusurlarımız varsa Allah affetsin.
Hastanın uykusu ibadettir, iniltisi tesbihtir, yapamadığı ibadetleri yapıyor gibi kendisine yazılır. Hastanın bir meziyeti de duası makbuldür. Onun için elini tutacaksın, alnını tutacaksın, sakalını okşayacaksın, gönlünü alacaksın. Hediye götüreceksin; çiçek mi olur, yiyecek mi olur, içecek mi olur, gönlünü alacak bir şey götüreceksin. Ondan sonra bir de dua ettirtirsen kendine, "Bizi de duadan unutma." diye; ne mutlu sana! Bunları yapmalıyız. Bu ziyaretlerde çok sevaplar var.
Hasta olmasa da arkadaş ziyareti olsa olmaz mı? Olur, o da çok güzel.
Hakkat mehabbetî li'l-mütezâvirîne fiyye. "Birbirlerini benim rızamı kazanmak için, benim uğrumda ziyaret eden kimseleri benim sevmem hak olur. Ben onları mutlaka severim." buyuruyor Allah-u Teâlâ hazretleri.
Onun için bence; pazartesi, salı, çarşamba, perşembe, cuma çalışıyoruz, cumartesi, pazar tatiliz; tamam Cumartesi, pazar da vaktimizi çok kazançlı geçirelim.
Ne yapalım?
Arkadaş ziyaret edelim, hasta ziyaret edelim, sevap kazalım. Bunların büyük ecirleri, sevapları var. Karşı tarafa da büyük moral gücü veriyor; canına can katıyor, içi açılıyor, neşeleniyor, iyi olmasına sebep oluyor. Belki ihtiyacı vardır. Sen gidersin;
"Bir ihtiyacın var mı?"
"Eh, Allah razı olsun, Hızır gibi imdadıma yetiştin, şu ihtiyacım vardı."
Belki çocuğunun, ailesinin ihtiyacı vardır, onları görüverirsin. Çünkü o çalışamayınca kim bilir ne gibi sıkıntılar oluyordur. Müslümanın Müslümanın halinden anlaması lazım.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri iniyordu, vahiy hâli kendisinde beliriyordu. Herkes onun o halini biliyor. Değişti Peygamber Efendimiz. Seslerini keserlerdi, beklerlerdi. Vahiy iniyor, anlarlardı. Dış görünüşünden Efendimiz' in kendisine vahiy indiği o anda belli olurdu. Peygamber Efendimiz' e gelen vahiyler vahiy kâtipleri tarafından kaydedilirdi, yazılırdı, hepsi tespit edilirdi. Bundan sonra "Şuraya konulacak, buraya konulacak." diye sıraya konulurdu.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir surenin bittiğini yeni bir surenin başladığını ancak Bismillâhirrahmânirrahîm nazil olduktan sonra, o indikten sonra bilirdi. Kendisine Bismillâhirrahmânirrahîm nazil olduktan sonra sure başının geldiğini, yeni bir surenin olduğunu oradan anlardı.
Demek ki bu rivayet bize neyi gösteriyor?
Surelerin başındaki Bismillâhirrahmânirrahîmler acaba Kur'ân-ı Kerîm'in kendisinden midir, yoksa sureleri ayırmak için mi oraya derc edilmiştir? Alimler arasında, Kur'ân-ı Kerîm bilgisi veren kitaplarda böyle bir bahis vardır. Bismillâhirrahmânirrahîm sözlerinin kelime kelime, kelimeler olarak Kur'ân-ı Kerîm'den bir ayet parçası olduğu belli, onu biliyoruz.
İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahîm.
Sabâ melikesi Belkıs radıyallahu anhâ, geldi Süleyman aleyhisselam'a iman etti, bağlandı, onun sahabiyesi oldu. Süleyman aleyhisselam zamanında. Süleyman aleyhisselam ona bir mektup gönderdi;
"Sizin güneşe taptığınızı duydum. Öyle şey olur mu? Allah'a ibadet edin. Allah'ın yaratıklarına ibadet edilir mi? Bırakın putu. Bırakın şirki." diye bir mektup yazdı.
"Ya benim sözümü dinlersiniz ya da şöyle olur, böyle olur..." başlarına gelecek şeyleri yazdı. O mektup nasıl başlıyormuş, ayet-i kerimede bize bildirildiğine göre;
İnnehû min Süleymâne.
Mektubu aldı Sabâ melikesi, açtı, baktı ki Süleyman peygamberden, Suriye'den geliyor, Sabâ ülkesine, Yemen'e.
Neyle başlamış? Bismillâhirrahmânirrahîm. "Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla, namıyla başlarım." diye.
Tamam, bu ayet-i kerimenin içinde olduğundan Kur'ân-ı Kerîm olduğu belli. Bu hadis-i şeriften de "Sureyle beraber besmelesi de iniyor da oradan sure olduğu anlaşılıyor." diye o rivayetler, o alimler arasındaki müzakerede; bu besmelenin surenin kendisinin birinci ayeti midir, ondan mıdır, fasl için mi koyulmuştur meselesinde bu da değerlendirilmesi gereken bir rivayet oluyor.
Mesela Fatiha suresini ele alalım. Fatiha suresinin birinci ayeti Bismillâhirrahmânirrahîm midir Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemin midir?
Bizim alimlerimiz Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn birincidir, er-rahmani'r-rahîm ikincidir, mâliki yevmi'd-dîn üçüncüdür. Besmele Kur'ânî bir cümle olmakla beraber başına şeyden konulmuştur. Onun için biz içimizden okuruz. Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn diye imam yüksek sesle okur.
Bazı mezheplerde Bismillâhirrahmânirrahîm ilk ayeti olduğundan, mesela Libya'ya gitseniz, Maliki mezhebinden olan yerlerde Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn diye besmelesiyle başlar. -Müçtehitlerin o ilk ayet olduğu kanaatinde olduklarından.-
"Peygamber Efendimiz fıtır günü yani Ramazan Bayramı günü yedi hurma yemedikçe camiye gitmezdi."
Evde yedi lokmayı atıştırıp, yiyip camiye öyle giderdi.
Ramazan oluyor, hep oruçlu, oruçlu, mide ona alışmış oluyor. Ondan sonra bayram geliyor. Bayram günü herkes kalkıyor, gusül abdestini alıyor, hazırlıklarını yapıyor. Güzel, temiz, pak elbiselerini giyiyor, Ramazan Bayramı’na gidiyor. Hakikaten bir bayramdır. 30 gün sıkı ibadetler yapılmış, yapılmış; ondan sonra Allah büyük mükâfata erdiriyor. Güzel bir Ramazan'ın, iyi, hakkıyla eda edilmiş bir Ramazan'ın çok sevabı var; insanın günahları afv-u mağfiret oluyor, anasından doğduğu gibi temiz, pak oluyor. Bayram. Tabii o bayrama giderken Peygamber Efendimiz hurma yiyip öyle gidermiş. Artık oruç yok. Bayram günü namaza hurma yiyerek giderdi.
Hz. Âişe-i Sıddîka radıyallahu teâlâ anhâ validemizden rivayet olunmuş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hem yolculukta hem yolcu olmadığı zaman, normal, Medine'de durduğu zamanda, yani hazarda ve seferde yanından beş şeyi eksik olmazdı:
El-Mir'atü; aynası.
İkincisi; mikhala yani sürmedanlık, gözlerine sürme çekmek için kullanılan -sürmedan deniliyor veya sürmedanlık diye galat olarak söyleniyor- sürme malzemesinin konulduğu küçücük şey. Bir çubuğu var, gözlere onunla sürme çekiliyor. O da yanında olurdu.
Ve'l-müşt; saçlarını taramak için tarak.
Ve's-sivâk. Dişlerini temizlemek, fırçalamak için misvak.
Bir de sakalını taramak için sakal tarağı.
Bunlarsız olmazdı. Hem seferde hem hazarda yanında bunlar bulunurdu.
Dikkat ettiğimiz zaman görüyoruz ki bunların hep insanın dış görünümüne çekidüzen vermekle ilgili malzeme olduğu anlaşılıyor. Sıhhat malzemesi, sıhhî malzeme gibi olduğu anlaşılıyor. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in dış görünüşe değer verdiğini, onun da ihmal edilmemesi gerektiğini buradan çıkartabiliriz.
Bir kere aynası olacak, yüzüne bakacak; gözü çapaklı mı, yüzü iyi yıkanmış mı, yıkanmamış mı, bir yerinde kara mı var, yok mu? Daha başka kendisinin farkına varmadığı bir durum mevcut mu, değil mi? Aynası olacak.
Sonra, sürme çekmek. Sürme bizim bu memlekette pek âdet olmamış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gözlerine sürme çekerdi. Sürme çekmek orada buradakinden daha büyük bir mecburiyette oluyor. Çünkü şiddetli güneş var, çok pırıl pırıl aydınlık bir ülke. Bu şiddetli güneş -ultraviyole ışınları mı derler, radyoaktivite mi derler, ne derlerse- gözlere zarar veriyor. Ekseriya, bu sıcak ülkelerde, ekvator çevresinde sıcak yerlerdeki ülkelerde göz hastalıkları çok oluyor ve gözlerin görme kabiliyeti kaybolabiliyor. Sürme bunlara karşı iyi bir ilaç ve çare. Sürme çekildiği zaman gözün sıhhati oluyor. Oralarda peyda olan ağrılara iyi geliyor. Baş ağrılarına iyi geliyor. Onun için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in sürme çektiğini ve sürmedanı yani sürmelik aletini yanında gezdirdiğini görüyoruz. Hem sıhhî bakımdan... Tabii Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in kirpikleri uzundu. Gözleri "kudretten sürmeli" derler ya, öyleydi. Ama ayrıca kendisi ilaç olarak o sürmeyi gözlerine çekerdi. Gözleri son derece güzeldi. Kirpikleri uzun, alımlı gözleri vardı.
Sonra, tarak. İki çeşit tarak var. Bir, saçlarını taramak için müşt denilen tarak. Bir de sakallarını taramak için bir tarak. Bu iki tarağı da vardı. Sakalı da öyle derbeder, dağınık değildi. Saçları da derbeder, dağınık değildi; bakımlıydı ve güzeldi.
Bir de misvak. Ağız sıhhati için, ağzın güzelliği için. Misvağın pek çok faydası vardır, hadis-i şerifte on tane hassası sayılmıştır. Bir kere sevaptır. Misvakla kılınan namaz, misvaksız kılınan namazdan 70 kat daha sevaplı oluyor. Az değil, muazzam bir fark. Onun için misvak çok önemli. Bu işi Suudlu kardeşlerimiz, Arabistan'daki kardeşlerimiz o kadar güzel âdet haline getirmişler, yaygınlaştırmışlar ki hepsinin ağzında misvak. Hem ağızlarına, dişlerine şöyle bir baktığın zaman hayran kalıyorsun; pırıl pırıl inci gibi dişleri var.
Neden?
Misvağın antiseptik yani mikrop öldürücü özelliği de var. Dişlerin arasında herhangi bir şey de kalmıyor. Dişler de fırçalanmama dolayısıyla sararmıyor. Bir gün dişlerinizi fırçalamasanız, temizlemeseniz, şöyle bir tırnağınızı şey yaptığınız zaman üstü dolar; yenilen şeyler derhal yapışıyor.
Mutlaka Müslümanın misvakla gezmesi, dişlerini fırçalaması lazım. Mühim olan ağzın temizliği. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Parmak da bazen misvak yerine geçer."
Yanında misvağın yoksa, abdest alırken parmaklarınla ağzını güzelce yıkarsın, o da misvak yerine geçer, o sevabı kazandırır. Mühim olan dişin temizliği. Bu temizliği sağlamak için misvak denilen bir çeşit ağacın dalı veya kökü vardır. O kök de aynı zamanda şifa özelliklerine sahiptir; mikropları öldürücü, asidi söndürücü bazik özellikte bir şeydir. Onun için dişlerin çürümesine de engel oluyor. Diş kanamalarını da engelliyor. Diş etlerini sağlamlaştırıyor. Dişte piyore denilen hastalığının teşekkülünü engelliyor. Diş doktorları "Piyore hastalığı birçok insanda var fakat misvak kullananlarda yok." diyorlar. Onu da Peygamber Efendimiz yanından eksik etmezmiş.
Efendimiz bu gibi şeylere madem önem vermiş, biz de dikkat edelim. Hz. Âişe anamız rivayet etmiş ve sahih rivayet diye bildirilmiş.
Kâne lâ yekrau'l-kur'âne fî ekallin min selâs.
Bu hadis-i şerif de Hz. Âişe anamızdan.
"Peygamber Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'i üç günden az müddette okumazlardı."
Mesela Ömer Ziyaüddîn hocamız 6 saate Kur'ân-ı Kerîm'i hatmedermiş. Müthiş bir hafıza, şahane bir şey. Çarçabuk okuyor.
Oğlu var, Allah razı olsun, Yusuf Ziya Bey, o da "Ben de hafızım." diyor. Hem de öyle hafız ki sayfanın altından başlar, geriye doğru gidermiş. Aşağıdan yukarıya doğru geri geri... Siz bilmem okuyabilir misiniz, şu en çok bildiğiniz Fatiha’yı, vele'd-dâllîn'den başlayıp geriye gidebilir misiniz? "Nasıl oluyor?" diye babam sormuş, "Gözümüzün önüne geliyor hocam sayfa." diyormuş. "Sayfa gözümün önüne geliyor, bakarak okuyorum." diyormuş. Müthiş bir şey, kıymetli bir şey.
Tabi kısa zamanda okunması mümkün, olabilir. Bir gecede hatim indirip de teravihi bir hatimle kılanlar var, duyuyoruz, Suud'da yapıyorlar.
Ama Peygamber Efendimiz böyle üç günden daha az bir zamanda okunmasına pek kendisi şey yapmamış. O zaman iyi anlaşılmaz. Kur'ân-ı Kerîm anlaşılsın, ibret alınsın diye okunuyor. Bu kadar hızlı okuduğu zaman insan anlayamaz diye tasvip etmemiş. "Ben daha çabuk okuyabilirim." diyenlere de üç günden aşağı zamanda hatmetmesini tavsiye etmemiş. Kendisi de öyle okurmuş. Demek ki üç günde tamamlarmış.
Hiç olmasa ayda bir tamamlamak ne güzel olur, değil mi? Kardeşlerimiz her gün bir cüz okuyarak ayda bir hatmi tamamlasalar ne güzel olur.
"Ah hocam ah!" diyor bazıları içinden, biliyorum; "Şu kadar yaşa geldim, hatmedemedim." diyenler var, "Senede bir yapsak, ona bile bayram edeceğiz." diyenler var.
Kur'an Allah'ın kelamı. Bak, üç günden evvel yapabilirdi Efendimiz ama üç günden evvel hatmi, Kur'an'ı okumuyor. Demek ki biz de Kur'ân-ı Kerîm'i öyle okumalıyız, çok geciktirmemeliyiz, çok da aceleye getirmemeliyiz.
"Hocam ben çok hızlı okuyan kuvvetli bir hafızım." Üç günden aşağı okuma, sindire sindire oku.
Hz. Âişe anamızdan radıyallahu teâlâ anhâ. Bu üç rivayet de öyle geldi.
"Peygamber Efendimiz karanlık bir evde oturmazdı, kandille aydınlatılmadıkça."
Kandil yakılıp aydınlatıldığı zaman otururdu. Karanlıkta oturmazdı; kandili yaktırtırdı, aydınlattırırdı, öyle otururdu.
Allah-u Teâlâ hazretleri her işimizi, her halimizi, her âdetimizi Efendimiz' e uydurmayı cümlemize nasip eylesin. Peygamber Efendimiz' in sünnetini ihya eyleyip de şehit sevapları kazanmayı Rabbimiz cümlemize nasip ve müyesser eylesin.