12.11.1989 - Peygamber Efendimizin Tedavide Kına Koyması, Gülümsemesi, Eve Erken Gelmesi

12.11.1989 - Peygamber Efendimizin Tedavide Kına Koyması, Gülümsemesi, Eve Erken Gelmesi
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Ve şefîi’l müznibîn. Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâne:
Lâ yusîbuhû kurhatun ve lâ şevketun illâ vada'a aleyhe'l-hinnâ'.
Metnini az önce okumuş olduğumuz rivayet;
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in kendi zatına, vücuduna ne zaman bir yara arız olsa veyahut bir diken batıp kanamış olsa, muhakkak ona kına koyardı, tedavisini kına koymak suretiyle yapardı. Efendimiz' in itiyadı.
Kınanın hakikaten bizim ecdadımız tarafından geniş bir kullanım sahası olmuştur. Şimdi yaygın olan; ayak parmakların arasındaki kaşıntı ve kanama durumu veyahut beyazlanma ve çürüme durumu, kokma durumu var; ona karşı da yine kınayı tavsiye ediyorlar. "Aralarına kına konulur, kına ile tedavi edilebilir." diyorlar. Hanımların zaten bir ziynet olarak kullanmalarının dışında, kınanın bir ilaç olarak kullanılması deriyi kalınlaştırıcı, takviye edici bir tesiri var. Deri sağlamlaşıyor, kalınlaşıyor, güçleniyor, hastalıklara karşı mukavim oluyor.
Kınanın kendisinin -tabip kardeşlerimiz, eczacı kardeşlerimiz ayrıca incelemeli- içinde hangi madde var ki böyle kırmızı renge boyuyor? Acaba bu tentürdiyottaki madde gibi bir madde mi, yoksa daha başka bir şey mi? O bizim kendi sahamızın dışında. Sadece biz bu bilgiyi buradan naklediyoruz ki Peygamber Efendimiz yarasına ve diken batan yerine tedavi etmek maksadıyla kına koyarmış. Bunun hikmetini ve kınanın içindeki müessir maddelerin tespitini artık eczacı kardeşlerimiz araştırsınlar, yazsınlar, mecmualarda biz de neşredelim.
Osmanlı ordusu Balkanlar'a giderken köylere uğrayıp küflü peynirleri toplaya toplaya öyle giderlermiş.
Ne olacak bu küflü peynirler?
Kılıç yaralarına, ok yaralarına o küflü peyniri ilaç olarak koyarlarmış. Şimdi anlıyoruz; o küflü peynirin penisilin, antibiyotik tesiri var, yani o yaranın çabuk kapanmasına, mikroplanmışsa onun mikroplarının öldürülmesine faydası olduğunu biliyoruz. Diyorlar ki:
"Penisilini İngiliz falanca ilim adamı bulmuş."
İyi güzel ama pattadak nereden buluyor bu şeyi?
Bunların birçok buluşları, "buluş" dedikleri şeyler... Bazısı tabii laboratuvarlar kurmuşlar, çalışmışlar. Çalışan insana Allah çalıştığı sahada bir şeyler kazandırıyor. Kim olsa, çalışana çalıştığını Allah veriyor. Bu bir çalışma kanunu.
Müslümanların da boş durmaması lazım. Ciddi çalışması lazım. Gayret etmesi lazım. Tuttuğu işi sağlam tutması lazım. Üzerine dikkatli eğilmesi lazım. Titiz iş yapması lazım. Zaten bize Peygamber Efendimiz' in emri bu. Müteaddit hadis-i şerifler geçti, bu vesilelerle de söyledik ki; Allah-u Teâlâ hazretleri hangi iş olursa olsun, üzerine aldığı o işi güzel yapan kulunu sever ve onu rahmetine mazhar eder. Hangi işi yaparsa güzel yapacak.
"Ben çobanım." Tamam, çobanlığını güzel yap.
"Ben ekmekçiyim."
Tamam, ekmeğin içinden olmadık maddeler, malzemeler çıkmasın; pişkin olsun, hamur olmasın. İşte şöyle olsun, böyle olsun, neyse yani; senin mesleğinle ilgili incelikler sana ait. Ama sen bu mesleğini en mükemmel tarzda yap.
Ecdadımız kılıç yaparmış; kılıcı Almanlar bizden öğrenmiş. Şu meşhur solingen kılıcını... Türkiye'ye gelmiş, esir düşmüş olan Alman ustası kılıç yapmayı, çelik yapmanın inceliklerini öğrenmiş de buradan Almanya'ya döndüğü zaman atölye kurmuş. Almanya'da çelik sanayiinde meşhur bir isim; Solingen çelikleri, çakı bıçak vesaire, herkesin bildiği bir isim oluyor.
Üç kıtaya hâkim olmuş koca bir kültürün mirasçısı durumunda bulunduğu için Osmanlı'nın yaptığı bir şeyde bir fayda var.
Mimar Sinan rahmetullahi aleyh hazretleri, -çok seviyorum- Süleymaniye camiini yapmış, geçmiş içine, otururmuş, fokur fokur nargile fokurdatırmış. Padişaha şikâyet etmişler;
"Bu senin mimarbaşın ne biçim adam ki caminin içinde nargile fokurdatıyor?" diye. Tabi kendisine bir sorgu sual açılmış.
"Efendim fokurtu bile olsa, fısıltı bile olsa sesin bu mekân içinde nasıl dağıldığını tespit etmek için. Bunun içine tütün, herhangi bir keyfiyet malzemesi koymuş değilim. Mühim olan sesi bakalım her yerden eşit duyulabiliyor mu?"
İmam çıkacak, tabii ihtiyar, mübarek ak sakallı bir insan olacak.
"Efendim buyurun, imamlık zât-ı âlinize layık, geçin ön tarafa." diyeceksiniz.
Adamın sesi mahdut. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Camide, namazda önünüze geçireceğiz şahsa, imamınıza dikkat edin. O çünkü Allah huzurunda sizin elçiniz, sözcünüz."
Tabi en mübarek insan geçecek. Yani "En gür sesli geçsin." denmiyor; en mübarek insan geçecek. Orada Kur'an okuyacak. Sesi mahdut olabilir. Ne olacak o zaman?
Koca Süleymaniye camiinde ses duyulmayacak. İmam ne söylemiş; tekbir mi getirmiş, rükûdan mı kalkmış, secdeye mi varmış, belli olmayacak.
Ama oturmuş, "Nereden nereye ses gidiyor?" diye sesin kontrolünü yapıyor.
Sonra duvarların içine küpler koymuş, sesi yankılandırsın, büyütsün, canlandırsın diye duvarların arasına, sıvanın altına yer yer şeyler koymuş.
Telli sazlı aletlerin, dümdüz tel olsa da bir tahtanın üstüne tel takılsa da dımbır dımbır yapılsa olmaz mı? Olmaz.
Altında bir hazne olacak, boşluk olacak; ses orada kalitelenecek, büyüyecek. Dımp yaptığı zaman o içindeki şey... Hatta "O yapılan tahtanın damarlarının bile sese tesiri var." diyorlar. Bu ince bir iş.
Bizim ecdadımızın yaptığı şeylerde derin bir düşünce var.
Mihrap yapmış; niye mihrabın üstünü öyle yapmış, niye iki tarafını kenara doğru şey yapmış?
Bunlar sesin aksetmesi için; ses buradan çıktığı zaman bu tarafa çarpacak, bu tarafa aksedecek, bu taraf duyacak; bu tarafa çarpacak, şu taraf duyacak. Onların hepsi bir tecrübeye dayanıyor. Osmanlı, ecdadımız yaptığı şeyi yedi asırlık, on asırlık eski tecrübeleri de biriktirerek yapmış.
Mimar Sinan, Mimar Sinan olmuş ama Şam'ı da görmüş, Avrupa'yı da görmüş, Anadolu'yu da görmüş. Her tarafta herkes başka türlü geçerken, o köprüye iner bakarmış, "Bu köprü neden yapıldı?" Bir binaya gittiği zaman onu incelermiş, "Bu bina nasıl yapıldı?" Koca mimar öyle olmuş.
Barbaros bir denizci olmuş, levent olmuş ama diyorlar ki:
"Aman İzmir'in körfezinden çıkıverirsin, deniz patlar, hadi devrilirsin..." Bu koca denizlerde bunlar nasıl hâkimiyet kurmuşlar da oralarda o küçük, şimdiki zamanın büyük şileplerine, kocaman gemilerine göre nasıl at oynatmışlar, düşmanla savaşmışlar da düşmanı İtalya'nın, Fransa'nın, İspanya’nın kenarına sıkıştırmışlar, bu tarafta sözleri kalmamış? Tabii büyük bilgisi var.
Piri Reis'in haritası, bugün hâlâ ilim adamlarını terletiyor. "Bu adam bu haritayı nasıl yaptı? Nereden bildi? Nasıl topladı bu bilgileri? Amerika'nın kıyılarını, Güney Amerika'yı, Kuzey Amerika'yı, o zamanda, o tarihte nasıl öğrendi de nasıl bu kadar isabetli işledi? Nasıl haritayı bu kadar hatasız, kusursuz yaptı?" diye herkes parmağını ısırıyor. Hâlâ anlayabilmiş değil.
O bakımdan yaptığımız şeyi güzel yapacağız.
Dönelim buradaki rivayete.
Efendimiz' in tedavi maksadıyla kullandığı malzemelerin her birisinde nice nice sırlar, nice nice şifalar gizlidir.
"Çörek otu ihtiyarlıktan ve ölümden başka her derde şifadır." diyor.
Çörek otu, siyah, o çöreklerin üstüne konulan, susam kadar küçük küçük olan şeyler. Bunun çok şifası var, belli.
Almanya'da doktorlar birisinin elini ve ayağını kesmeye karar vermişler. Müslüman, gitmiş, rahatsızlığı derinmiş, incelemişler, demişler ki:
"Başka çaresi yok. Kesmezsek de kangren olur, kanser olur, daha beter olur, ölürsün. Onun için ölmemen için ayağını feda edeceksin."
O da düşünmüş, taşınmış; azasını kesmek keyfine pek hoş gelmemiş. Demiş ki:
"Peygamber Efendimiz 'her derde deva' demedi mi? Dedi."
Çörek otuna devam etmiş, ne kadar müddet devam ettiyse... Gitmiş, tekrar doktorlara bir görünmüş. Doktorlar demişler ki:
"Ne yaptın sen buna? Nasıl oldu da geçti bu?"
Ameliyattan başka hiçbir çare yok denilen şu hastalık nasıl geçti, hayret etmişler.
Bunu başından geçenlerden duyanlar bize naklediyorlar. Onun için bunları iyice inceleyelim.
Büyük İslâm tarihçilerinin kitaplarını okuyordum, tarih kaynaklarında; "Hicrî bilmem kaçıncı tarihte Hicaz tarafında büyük bir ateş zuhur etti, yedi gün devam etti."
Orada orman yok, ot yok. Ne yandı da yedi gün devam etti? Biz o rivayeti atlayıp geçmişiz. Yani düşünmemişiz. Ama neyin işareti o?
Suudi Arabistan'da petrolün olduğunun işareti işte. Mübarek, o rivayetin peşine düş, araştır bu meseleyi; petrolü Avrupalıdan önce bul, Avrupalıdan önce kullan, cihana hâkim ol.
Osmanlı'nın elinde petrol olsaydı, ötekilerin elinde hiç böyle bir imkân olmasaydı, Osmanlı ne yapardı? Yıkılır mıydı böyle? Kolu kanadı kırılır mıydı? Mindere sırtı gelir miydi? Gelmezdi.
Demek ki muhterem kardeşlerim, yaptığımız işi güzel yapacağız. İyi çalışacağız. Araştırma yapacağız. İnceleme yapacağız. Tetkikat yapacağız. Allah kim çalışırsa çalışsın onu mahrum bırakmıyor. Bir de çalışan kendisinin sevgili kulu olursa, mü'min kulu olursa, mütedeyyin kulu olursa ona çok daha büyük fütuhat, çok daha büyük imkânlar verir, çok daha büyük ikramlarda bulunur. O bakımdan, aman iyi çalışalım.
Avrupa'yı, Amerika'yı gördük. Siz de görmüşünüzdür. Bugün dünyayı gezmeyen insan yok. Bazen işçi diye geziyor, bazen ticaret diye geziyor, herkes görebiliyor. Tüccarlar bakıyorsunuz, Ticaret Odası bir gezi tertiplemiş; kalkmış, gitmiş. Kumaş tüccarı, Kafkasya'yı görmüş, Rusya'yı görmüş, Semerkant’ı görmüş; ballandıra ballandıra anlatıyor. Beri tarafta burada tarih okutan, işin mütehassısı insan hiç oralara gitmemiş mesela. Bugün herkes görebiliyor.
Gördüğümüz şu ki; adamlar kılı kırka yarıyorlar. Ne demek?
Kırk parçaya bölecek kadar ince, işleye işleye, inceleye inceleye her şeyi araştırıyorlar. Hatta bizim tarihimizle ilgili eserleri araştırıyorlar. Hatta bizim dinimizle ilgili eserleri araştırıyorlar. Bazı gerçekleri bizim Müslümanlar bilmiyor da onlar biliyor, öğreniyor, keşfediyor. Araştırdığı için buluyor ve ondan istifade ediyor, bizim aleyhimize kullanabiliyor.
O bakımdan yan gelip yatmakla, keyif çatmakla, nefse hizmet etmekle iyi Müslümanlık da olmuyor. Başarı kazanamıyorsun. Geri kalmış bir ülke durumuna düşüyorsun. Onun arkasından din de gidiyor, iman da gidiyor. Hürriyet gidiyor. Hürriyet gidince adam baskı yapıyor; din de gidiyor, iman da gidiyor. "Hoppala, hiç ben bu işin böyle olacağını tahmin etmemiştim ama bak benim tembellik nereye dayandı." diyor adam mesela.
Neden?
Sen çalışmadın, iş şöyle gitti, böyle gitti derken…
Onun için, ideal Müslüman nasıl olmalı? Hakiki mü'min nasıl olmalı?
Hakiki mü'min, sahasının tek elemanı olmalı! Bir tane. Kılıç yaptı mı tamam; onun kılıcı kılıçtır, onun üstüne kılıç yoktur. Lokum yaptı mı tamam; onun lokumu üstüne lokum yoktur, kaymaklı lokumu bir tane o usta yapar.
Höşmerim... Edremit'ten geçiyoruz. "Ya şurada bir sürü höşmerimci dükkânı var, alsana."
"Yok. Falanca yerde bir ustası var, çok da nazlıdır, herkese de mal vermez. Ancak kendi dükkanında eliyle yapar."
Hakikaten çok farkı var. Nerede o, nerede ötekisi?
Aman yapacağımız işi güzel yapalım. İyi araştıralım. İyi çalışalım. Titiz olalım. Düzenli olalım. Kendi sahamızda her şeyi bilelim, en iyi şekilde bilelim. O sahanın birinci sınıf ehli olalım, mütehassısı olalım. Herkes bize gelsin, bizden sorsun.
Bak bizim bu İsmail Saib Hoca Efendi, rahmetli, Beyazıt camiinin yanındaki Umumî Kütüphane'nin müdürüymüş. Birkaç eseri var, kaynak kitap; herkes kütüphanesinde bulundurmak zorunda kalıyor, istifade ediyor. Yani bu zât, mütedeyyinmiş. Avrupalılar gelirlermiş, kendisinden "Aman hocam bizi talebeliğe kabul et." diye -İslâm ilimlerini öğrenecekler ya- yanına girip talebe olmak isterlermiş. O da diretirmiş;
"Yok. Ben Müslümana ders veririm, gayrıya ders vermem." dermiş.
"Tamam, Müslüman olduk." derlermiş. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû resûluhû. İsmini değiştirirmiş, Müslüman olurmuş, girermiş.
Ama hoca mesuliyetten kurtuluyor. O hakiki Müslüman olduysa ne âlâ; hakiki Müslüman olmadı da sahte Müslüman olduysa onun da hesabını Allah ona sorar. Ama bak, kendisine müracaata mecbur ediyor. Elhamdülillah, işte Müslüman öyle olmalı. Allah hepimizi kendi sahamızda böyle çalışan kimse etsin.
Mesleğin cinsi mühim değil. Yani tahta oymacısı olabilirsin, beton kalıpçısı olabilirsin, demirci olabilirsin, ne olursan ol; mesleği güzel yapmak önemli. Kaliteli, zevkine uygun, halis, güzel bir şey yapmak önemli.
Sandalye yapıyorlar, oturuyorsun, "Bir gerineyim." diyorsun; sandalye çatur çutur ek yerlerinden ayrılıyor. Neden?
Dizaynı, modeli, çizgisi bilimsel gerçeklere uygun yapılmamış. Kuvvet hesapları yanlış yapılmış. Sandalyeye bir yaslandı mı eklem yerlerinden ayrılıyor, pot oturuyorsun olduğun yere...
"Hay Allah, kusura bakma hocam, bu sandalye böyle."
Hadi onu götür, başkasını getir. Neden?
Bu sandalyenin yapılışında kusur var; sandalyenin eklenti yerleri, ayaklarının duruşu, şekli şemaili...
Vazo yapıyor, çat kırıldı. Yanından eteklerini rüzgarlandıra rüzgarlandıra çocuk fırt geçiyor; vazo devrildi. Eskiler vazoyu ince yapmış, altını biraz geniş yapmış. Neden?
Dayandığı yer geniş olmazsa devrilir. Her şeyin hesabı, tedbiri var.
Onun için siz bu kadar sözün gerisini anlarsınız, kendi mesleğinizle ilgili öbür taraflarını... Her birimiz, kendimizden iş geçmişse -geçebilir, doğru, mümkün- kendimizden sonra çoluk çocuğunuzu bir sahanın mütehassısı yetiştirelim. Korkmasın.
"Aman ben doktor olmazsam aç kalırım. Aman ben mühendis olmazsam aç kalırım. Aman ben ille şu mesleği..."
Böyle bir şey yok. Her mesleğin erbabına ihtiyaç var. Birinci sınıf erbabını herkes arayıp buluyor. Saraylara alıp götürüyorlar.
Suudi Arabistan'dan geliyor;
"Gel, biz şurada cami yapıyoruz. Hadi şunun yazılarını sen yaz." diyor.
Ya bu yazı sizin yazınız, biz milletçe o yazıyı bırakmışız, Latin harflerini almışız. Sen kendi adamlarına yazdırsana bu yazıyı...
Hayır, Türkiye'den hattat çağırıyor. Mesela Mescid-i Küba’nın yazılarını bizim kardeşlerimizden bir kardeşimiz yazdı.
Neden? İşte bu bileğinin gücüyle, sanatıyla takdir topluyor.
"Kim yapabilir bunu? Yapsa yapsa o yapar." diyorlar, dünyanın neresinde olsa gelip buluyorlar. Allah hepimizi öyle yaptığı işi güzel yapanlardan eylesin.
Kâne lâ yedhaku illâ tebessümen.
Ahmed b. Hanbel rahmetullahi aleyh, hadis imamı Tirmizî, Hâkim Müstedrek'inde Câbir b. Semûre radıyallahu anh'ten rivayet etmiş ki:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz gülerse ancak tebessüm olarak gülerdi, başka bir şekilde gülmezdi. Gülüşü tebessüm tarzındaydı, başka bir şekilde değildi."
Tabi burada başlıca üzerine işaret etmemiz, bastırmamız gereken iki husus var:
Bir, Peygamber Efendimiz' in kahkahayla gülmesi yoktu. Kahkahaları salonları çınlatıyor. Kayığa binmiş, bir yerden öbür tarafa giderken iki sahilden kahkahaları duyuluyor. Yok öyle bir şey. Peygamber Efendimiz tebessüm tarzında gülerdi; gülmesi öyle fazla "kâh kâh kâh, kih kih kih..." olmazdı. O demek ki Efendimiz' in sünnet-i seniyyesi, âdet-i seniyyesi değil.
Biz de gülüşümüze hâkim olalım. Zaten Müslümanın ana vasfı, genel vasfı ciddiyettir, vakurluktur. Fazla şaka da iyi değil. Çünkü fazla şaka, fazla latife hürmeti izale eder. Fazla latife de iyi değil, fazla gülmek de iyi değil. Esas yapısı itibariyle Müslüman vakurdur, ciddidir. Ama bu vakurluk, ciddilik kaş çatıklığı demek değil. İşimiz ciddi. Hayatı ciddi olarak görüyoruz. Hayatı mühim bir imtihan olarak görüyoruz.
Hiçbir talebeyi gördün mü sen imtihanda; gelsin çaylar, gitsin bilmem neler, bacak bacak üstüne atmış...
Bu senin hayat memat meselen ya okula gireceksin ya giremeyeceksin ya bu imtihanı vereceksin ya okuldan atılacaksın. Alimallah çocuğun şakakları terler, ne yapacağını şaşırır, yanakları kıpkırmızı olur. Silgi elinde, imtihana şey yapar.
"Hocam bu imtihan bildiğin imtihan değil, çok ciddi. Bu çocuk için hayati önemi haiz."
Bizim bu ömrümüz de çok ciddi bir imtihan olduğundan, ciddiye aldığımızdan öyle boş kahkahalarla, nefsani şeylerle geçirmememiz gerektiğinden oluyor bu; kibarlık ve asalet gereği oluyor.
Efendimiz tebessüm ederdi; öyle kahkahayla sesli gülmesi yoktu. Bu da bize bir örnek olacak.
Asık suratlı da değildi. Düşünebiliriz ki o peygamber olduğuna göre her şeyi ciddiydi, hiç yüzü gülmezdi.
Hayır, öyle de değil. Hafif bir latifecilik tarafı var.
Latifeci. Etrafındakiler kendisine âşık oluyor. Sevmemek mümkün değil. Tatlı, hafifçe bir latife, fazla değil, dozajında, az bir miktarda, ölçülü, kıvamlı... Mesela yemeğin içine veyahut tatlının üstüne tarçın koyuyoruz. Bunu fazla koysan bu tarçın acıdır, [tadını] bozar. Biber ekiyoruz. Sade biber yenmez, işte biraz ekilecek, o kadar. Tuz ekiyoruz, tadı gelsin diye; fazla eksen "Ooo şap gibi tuzlu olmuş. Kaldır bunu, bana dokunur." filan diyoruz, kaldırıyoruz. Demek ki hafifçe şöyle bir baharat gibi, güzel koku verici bir şey gibi Efendimiz' in hafifçe bir latifeci tarafı var, latifeyi seven hali var. Ama gülmesi aşırı değil, hafif bir tebessüm tarzında.
Sair zamanı, ekser evkâtı -tefekkür ederek- tefekkürâne, mütefekkirâne geçerdi. Sükûtu daha çoktu, biliyoruz, öbür rivayetleri okuduk. Biz de bu hâle sahip olalım.
Tabi insan az güldüğü, çok düşündüğü zaman, kendisini kontrol ettiği zaman zihni o şekilde çalışmaya başlar. Hakikaten iyi bir Müslüman olur, saygınlık uyandırır. Karşı tarafın söylediği her söze gülersin;
"Haa bunun şahsiyeti yok, karakteri yok."
Eski başvekillerden bir tanesi öyle fazlaca gülmüş de Necip Fazıl'ın ikazı var ona, diyor ki:
"Sen başvekilsin, sadrazam makamındasın, bu kadar gülemezsin!" diye hemen ikazı yapıştırmış.
O kadar hürmeti derhal izale ediveriyor. Onun için bu hususlara dikkat edelim inşaallah.
Kâne lâ yatruku ehlehû leylen.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ailesinin kapısını gece çalmazdı.
Taraka, "kapı çalmak" demek. Tak tak tak kapıyı vuruyor, kapı çalmak demek. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gece ailesinin kapısını çalmazdı. Ne demek?
Yani bir seferden, bir yolculuktan geldiği zaman eve akşamüstü gelmezdi. Akşamüstü gelmemek itiyadı idi. Tavsiyesi de böyle. Çünkü ev halkı hazırlıksız olur, perişanlık olur. Eve geceleyin bir adam girmiş, karanlıkta;
"Kim girdi ki acaba? Evin sahibi de seferdeydi. Buraya kim girdi ki?"
Mahalleden perdenin arkasından biri gördü;
"Aa komşunun evine bir adam girdi."
Ya kim girecek, işte evin sahibi döndü, o girdi. Ama ya onu anlayamazsa... Onun için her şey ayan beyan, gündüz... Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldiği zaman gündüz gelirdi. Ev halkı da hazırlıklı olur, ortalığı derlemiş toplamış olur, saçını taramış olur vs. O bakımdan, Efendimiz' in âdet-i seniyyesi böyleydi. Bize de tavsiyesi; seferden döndüğü zaman eve gece gelmemek.
İyi, güzel, tabii mümkünse bunu böyle yapalım. Ama bizim hayatımız öyle bir hızlı hayat oldu ki, öyle acayip hayat oldu ki bazı şeyler o zamanki şartlardan çok farklı. O zamanki şartlar nerede, şimdiki şartlar nerede... "Geliyoruz" diye telefonla haberdar etme imkânımız var. İnşaallah mümkün olduğu kadar vaktimiz, durumumuz müsait olduğu zaman bu adaba riayet etmeye çalışırız da... Ama haber vererek gitmek, "Geliyorum, filanca yerdeyim..."
Bizim Münih'ten bir kardeşimiz var, çok sevdiğimiz, kıymetli kardeşimiz; nasıl titiz... Sefere çıkacağı zaman gideceği yere telefonu açıyor;
"Şu anda çıktık."
Ondan sonra, gideceği yere 40-50 kilometre kaldı mı otobanın kenarına arabasını çekiyor, oradaki bir benzin istasyonundan;
"50 kilometre kaldı, size gelmek üzereyiz, şu mevkideyiz, yarım saat sonra sizin oradayız." diye bildiriyor.
Ne kadar güzel. İnsan hazırlanacaksa hazırlanır, tertibatını alır. Ev sahibi için de güzel bir şey, giden insan için de güzel bir şey. Çünkü kapıyı tak tak tak vuruyorsun, açılmıyor; tak tak tak yine vuruyorsun, açılmıyor. Bu da güzel bir şey değil. Önceden haberdar etmek hoş bir şey.
Allah-u Teâlâ hazretleri her işimizi, her halimizi, her âdetimizi Efendimiz' e uydurmayı cümlemize nasip eylesin. Peygamber Efendimiz' in sünnetini ihya eyleyip de şehit sevapları kazanmayı Rabbimiz cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l-Besmele.
13.03.1989 -
Kuran ve Sünnet,
12.11.1989 -
Peygamber Efendimizin Cuma
