03.09.1989 - Peygamber Efendimiz Hilâli Gördüğünde Okuduğu Dua

03.09.1989 - Peygamber Efendimiz Hilâli Gördüğünde Okuduğu Dua
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Bi adedi ilmh. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi’s sıdkı ve’l vefâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû
İzâ nazara ile'l-hilâli kâle: Allahümmec'alhu hilâle yümnin ve rüşdin. Âmentü billezî halekake fe-adeleke tebâreka'llâhu ahsenü'l-hâlikîn.
Hz. Enes radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz az önce Arapça metnini okumuş olduğumuz rivayette hilâli gördüğü zaman, ona baktığı zaman buyururmuş ki;
Allahümmec'alhu hilâle yümnin ve rüşdin. Âmentü bi'llezî halekake fe-adeleke tebâreka'llâhu ahsenü'l-hâlikîn.
Arapça ifadesi bu. Mânasını da söyleyeceğim.
Hilâli biraz açıklayayım.
Şimdi artık "Delik demir çıktı mertlik bozuldu." dediği gibi Köroğlu'nun... Hani eskiden iş bilek gücüne, pehlivanlığa, babayiğitliğe bağlıydı; herkes er meydanına çıkardı, "Var mı benim bileğimi bükecek, benim sırtımı yere getirecek?" derdi. Sonra delik demir çıkınca, yani tüfek çıkınca; adam pusu kuruyor, kayanın arkasından, çalının dibinden 'pat' diye bir tane patlatıyor, dağ gibi yiğidi daha yanına varmadan deviriyor. Mertlik bozuldu. "Nerede kaldı mertlik, pehlivanlık..." dediği gibi...
Şimdi takvimler çıktı, -tabii o hesapları yapanlardan da Allah razı olsun- ne hilâlden haberimiz var ne güneşin doğmasından, batmasından haberimiz var. Zaten apartmanların arasından gökyüzünü bile göremez bir duruma geldik; hayat değişti.
Ama aslında Müslümanın yeryüzüyle, gökyüzüyle çok yakın alışverişi, alâkası var. Yani Müslümanın vakitlerle, güneşin doğuşuyla batışıyla, içinde bulunduğu saatle, zamanla çok yakın ilişkisi var. Müslüman zamanın içinde, zamanla kaynaşmış, zamanla el ele, zamanla omuz omuza, zamanla yan yana, böyle bir durumda.
Tabii bu umumî manzaranın zarurî neticesi, sonucu nedir?
"Müslüman zamanın kıymetini bilir, gözünü açar; vaktini boşa harcamaz, ömrünü heba etmez, sonunda pişman olacak gafletler içinde hareket etmez" demek.
Ama zamanın da kıymetini unuttuk, zamanla ilişkimizin de ipinin ucunu kaçırdık. Müslüman ümmetler böyle bir derbeder hayat içine düştü.
Allah uyanıklık nasip etsin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hilâli gördüğü zaman böyle dua edermiş.
Müslümanlara Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ hazretleri bazı surelerde, ayet-i kerimelerde göklere bakmasını, yerlere bakmasını, onlardan ibret almasını tavsiye ediyor.
İnne fî halki's-semâvâti ve'l-ardi ve'htilâfi'l-leyli ve'n-nehâri le-âyâtin li-üli'l-elbâb. "Gönül sahibi, duygu sahibi, akıl sahibi, fikir sahibi insanlar için şu yerlere göklere bakmakta, yıldızları, ayları, güneşleri, geceyi, gündüzü incelemekte, etrafında olan hadiselere dikkat etmekte büyük faydalar var." buyuruyor.
Biz ana zihniyet olarak bu zihniyeti bir kere tekrar almalıyız. Çevremizi de Allah yaratmış, o dekor da bizim bir parçamız. Allah-u Teâlâ hazretlerinin kudretinin eserleri orada zahir. Ve çevremizde, etrafımızda Allah'a deliller var. O gözle bakmayı tekrar kazanalım inşaallah.
Efendimiz hilâli görünce böyle dua edermiş.
Hilâl ne demek?
Hilâl, "yeni ay" demek. İki tane hilâl vardır. Eskiler birisine nev hilâl derler, "yeni hilâl" demek. Nev, Farsça "yeni" demek. Birisine köhne hilâl derler. Köhne de "eskimiş" demek; eski, yıpranmış hilâl.
O ne demek?
Bu gökyüzündeki ay, ilk başta incecik görünür.
Eğer böyle apartmanlar olmasaydı, ufkumuz açık olsaydı biz de yeni hilâli dün akşam görecektik; "Aa yeni ay gelmiş, yeni bir ay girmiş..." diye anlayacaktık.
Güneşin doğduğu tarafta değil, güneş battıktan sonra güneşin battığı tarafta, güneş batar batmaz o tarafa bakarken orada incecik bir hilâl görüyorsan, bu nedir?
Yeni bir ayın başlangıcının alâmetidir. "Ha, yeni bir Arabî ay girmiş. Adı nedir?" diye arayıp sor.
Güneşin battığı yere bakacaksın; incecik bir hilâl gördün mü, ip gibi, kaş gibi, kıvrık yay gibi bir şey gördün mü, o hilâl yeni hilâldir.
Bu yeni hilâl gittikçe büyür. Ertesi gün bakarsan eskisinden daha kalın görürsün. Daha ertesi gün bakarsan daha kalın görürsün. Yedi gün oldu mu yarım görürsün, yani bir tepsinin yarısı gibi görünür. 14-15 gün oldu mu yusyuvarlak bir tepsi gibi görünür, "dolunay" diyoruz. Üçüncü haftası oldu mu yine yarım olur. Demek ki dolunaydan sonra bu sefer de küçülmeye başlıyor. Dolunaya doğru büyüyor, büyüyor, büyüyor, yuvarlak oluyor; dolunaydan sonra, ayın 15'i geçtikten sonra, mehtaplı gecelerden sonra da gittikçe kenarından, köşesinden eksilmeye başlıyor, inceliyor, inceliyor; artık onu yatsıda, yatsıdan çıktıktan sonra, gece yarısı misafirlikten dönerken görmeye başlıyorsun. Yani gittikçe akşam görünmekten gecede görünmeye başlıyor. Ve nihâyet sabah namazına gelirken görmeye başlıyorsun. Gökyüzünde bakıyorsun, mavi bir zeminde pırıl pırıl sevimli bir -ince- hilâl. Gittikçe inceliyor.
Sabahleyin gördüğün artık dolunaydan sonra gittikçe eksilen, incelen hilâl olduğu için ona ne derler?
"Köhne hilâl" derler. Çünkü ay bitiyor. Arabî ay yavaş yavaş bitiyor, bitiyor, sonunda tamamen bitecek; artık akşamüstü tekrar güneşin battığı taraftan görebilirsen o zaman yeni bir ay girmiş olacak.
Müslümanların ay hesapları bu kadar basit bir sisteme bağlıdır. Çok güzel bir sistemdir. Sevimli, tatlı bir sistemdir. Müşahedeye dayanır. Yani isterse cebinde takvim alacak paran olmasın, isterse okuma yazma bilme ister dağ başında ol ister ovada ol ister denizde ol; yalnız gözün oldu mu, ufka baktın mı hilâli görürsen biter. Yani bu sisteme bağlamış. Her şey kolay.
Alet edevatta da ne kadar sade olursa alet, o kadar dayanıklı olur; ne kadar alengirli olursa, girdili çıktılı olursa, 'çat' orası kırılır, 'pat' burası kopar, kullanışı zor olur. Yani bir şeyin sade olması güzeldir. Ustalar da herhangi bir sanatta ilerlemiş insanlar da yaptıkları eseri mümkün olduğu kadar sade fakat maksada en uygun tarzda yapmaya çalışırlar. Aç sanat tarihi sayfalarını, öyle görürsün.
Süleymaniye, Mimar Sinan'ın en olgun eseri, bakarsın; sapsade. Allah Allah, duvarlarına bak, üstünde bir kubbe var... Ama bir mimar şöyle geriye çekilip baktığı zaman onun çizgilerine hayran olur. Edirnekapı'dan, Topkapı'dan Mihrimah Sultan camiine bir bakın; çizgilerine hayran olursunuz. Herkes cami yapar ama Mimar Sinan'ın Mihrimah Sultan camiinin siluetinde bir şiiriyet vardır, bir güzellik vardır. Erbabı anlar; "Allah Allah, çizgileri ne kadar güzel yapmış." der. Bazı çizgilerden de -usta olmayan insanların yaptığında da- insan rahatsız olur; "Allah Allah, şurası ne kadar yanlış ne kadar sevimsiz..." der.
Hâsılı, İslâm her şeyi, en güç, en zor, en derin şeyleri bile, filozofların zor anlayacakları derin meseleleri bile sade bir kalıba koymayı başarmış harika bir dindir. Çok sade bir üsluba bağlamıştır.
Beş vakit namaz kılıyorsun. Bunu dağdaki çoban da kılar, üniversitedeki profesör de kılar, saraydaki de kılar, herkes kılar. Ama hepsinin ondan anlayışı farklıdır.
Ana sistem nedir?
Günde beş vakit kulu Rabbinin huzuruna getirmek, O'nun kulu olduğunu kula hatırlatmak, böylece hayatı Allah'ın rızasına uygun çizgide yaşamayı sağlayacak pratik bir ilaç ortaya koymuş olmak.
İslâm budur. İslâm'ın her çaresi böyle mükemmeldir.
Ramazan boyu bir ay oruç tutuyoruz.
"Ya oruç tutmasak da perhiz yapsak olmaz mı?" Olmaz.
"Bir ay yapmasak da her ayın içinde üçer gün yapsak olmaz mı?" Olmaz.
Her şeyin ince hesabı var. Bir ay kampa gireceksin, perhiz yapacaksın, zayıflayacaksın, ibadet edeceksin, uykusuz kalacaksın; o zaman bu nefsin terbiye olacak.
Kad eflaha men zekkâhâ. "Nefsini terbiye eden felah buldu."
"Nasıl terbiye edeyim nefsimi?"
Nasıl terbiye edeceksin; Müslüman ol, terbiye olursun. Farkına varmadan olursun. İş kendiliğinden doğrulur da sen farkına bile varmazsın. İslâm'ın kuruluş sistemi güzel olduğundan akar seni oraya götürür. Bir derenin akış istikametini tutturursan nereye varacaksın, bil bakalım. Denize varırsın, besbelli bir şey. Dere insanı aka aka gayet güzel bir tarzda denize götürür. Gideceğin yer orası. İşin kuruluşu öyledir.
İslâm'ın bütün sistemi güzeldir, sadedir, basittir. Karmaşık şeylere hacet bırakmamıştır.
Takvim de öyledir. Gökyüzüne bakarsın, incelersin. Allah ibret alasın, etrafını inceleyesin diye sana göz vermiş. Hem de bir tane vermemiş, iki tane vermiş; çifte çifte vermiş ki işin derinliğini anlayasın diye. Tek gözlü olsan derinliğini anlayamazsın. Ne hikmetler vardır iki tane olmasında... İki tane göz vermiştir, iki tane kulak vermiştir de bir tane ağız vermiştir.
Neden? Şaka yapıyorlar, diyorlar ki:
"İki gör, iki dinle, bir söyle."
Yani "Çok müşahede yap, iyice düşün de ondan sonra konuş." diyorlar.
İşin latife tarafı ama her şeyde hikmet var.
Hilâli gördün mü yeni ay başlar. Nev hilâli gördün mü yeni ay başlar. Böylece yeni ayın doğduğunu anlarsın, zamanlarını ayarlarsın.
"Ramazan geldi, Şevval geldi, Zilkâde geldi, Zilhicce geldi, Muharrem geldi; hoş geldi, safa geldi." dersin.
Peygamber Efendimiz de hilâle böyle bakarmış. Müslüman Allah'ın kendisine emretmiş olduğu gibi aya bakar, yıldızlara bakar, güneşe bakar, onlardan ibret alır; gökyüzünün derinliğinden, yedi kat semavâttan ibret alır.
Ne diyor Peygamber Efendimiz?
Allahümmec'alhu hilâle yümnin ve rüşdin. "Yâ Rabbi bu hilâli sen bereket ve salah hilâli eyle."
Yani yeni başlıyor. Belli ki, nev hilâl çıktı, yeni bir takvim önümüze açılıyor, yeni bir aya girmiş oluyoruz. "Bu ayı bizim için bereketli eyle." demek. "Bu yeni açılan devreyi hayreyle, salah eyle, felah eyle, işlerimiz doğru gitsin, hayırlı olsun, bereketli olsun." diye Allah'a dua ediyor.
Neden?
Mü'minin duası ibadettir ve ibadetin özüdür, iliğidir. Dua, mü'minin en kıymetli ibadetlerinden birisidir. Konuşuyorsun Rabbinle, münâcaat ediyorsun, istiyorsun. O da veriyor. Ne güzel bir şey. Yeni modern tabirle "diyalog" dediğimiz şey. Sen gafil kalmıyorsun, cahil kalmıyorsun, uzak kalmıyorsun; Rabbinin varlığından, birliğinden haberdarsın; "Aman yâ Rabbi, isterim; lutfeyle, kerem eyle, ihsan eyle, ikram eyle..." diye istiyorsun.
Dua, imandan doğan bir faaliyet. Çok güzel bir şey.
Ve mü'minin dualı olması lazım. Duacı olması lazım.
Efendimiz, buradaki rivayetlerde görüyoruz, her vesileyle dua ediyor. Camiye girerken dua ediyor, çıkarken dua ediyor, elbise giyerken dua ediyor, çıkartırken dua ediyor, hilâli gördüğü zaman dua ediyor... Her şeyde dua ediyor.
Daha başka ne dualar ettiği de ileride gelecek.
Bu dualar da makbuldür. Allah-u Teâlâ hazretleri vaat etmiştir ki;
Ve kâle rabbukumud'ûnî estecib leküm. "Bana dua edin ey kullarım, ben sizin duanızı karşılıksız komam; ona karşılık veririm, ihsan ederim." diye vaadi vardır.
Bu karşılık üç şekilde olur.
Bir, senin istediğini aynen verir.
İki, senin istediğinden âlâsını verir. Senin maksadına en uygun olarak âlâsını verir.
Üç, senin istediğin olmayacak bir şeyse o zaman onun yerine ahirette sevap verir. Yine dua ettiğin için kâr edersin. En üstünü de odur. Ahirette kendisinin böyle çok sevaplar kazandığını gören insanlar; "Keşke hep dualarımız böyle ahirette sevap olarak bize verilseymiş..." diye temenni edecekler, diye bildiriyor Peygamber Efendimiz.
Demek ki duanın mutlaka kârı var; hiç boşu yok, hiç zararı yok.
Efendimiz böyle dua ederdi, bir.
İkincisi, ne diyor arkasından?
"Yâ Rabbi! Sen bu yeni açılan devreyi hakkımda hayırlı, mübarek eyle; salah vesilesi olsun, bereket vesilesi olsun, bolluk olsun..."
Ondan sonra diyor ki;
Âmentü bi'llezî halekake fe-adeleke. "Seni yaratan ve varlığına bir intizam, güzellik bahşetmiş olan Rabbime inandım, iman getirdim."
Kime hitap ediyor?
Hilâle hitap ediyor. Resûlullah Efendimiz hilâlle konuşuyor. "Seni yaratan ve seni böyle güzel bir halde, iyi bir formda, biçimde, ölçülü, biçimli, güzel tarzda, itidalli, mutedil, hoş endamlı, şekilli yaratmış olan Allah'a inandım, imanım kuvvetlendi, bağlılığımı ikrar ve ifade ederim." diyor.
Yani her baktığı şeyden Yaradan'ını düşünüyor. Her gördüğü şeyden onu yaratanın varlığına aklı derhal geçiyor.
Resûlullah Efendimiz Allah-u Teâlâ hazretlerinden hiçbir an gafil değil. Hiçbir anda uzakta değil. Her anında Rabbiyle bağlantısı var. Her şeyde Rabbinin kudretini, kemâlini, kudretinin asarını görüyor, hikmetini görüyor. Ve bunu dille ifade ediyor. Dilinden bu ifadeler dökülüyor.
"Seni yaratan Rabbime imanımı ifade ederim."
Demek ki bizim Yunusumuz Resûlullah'a iyi uymuş ki o mübarek de eline sarıçiçeği alıyor, konuşuyor. Geçiyor dertli dolabın karşısına, konuşuyor. Seherlerde kuşlar ile, dağlar ile, taşlar ile zikrediyor...
Yunus bu işi bizden daha iyi anlamış.
Biz kendimizi "üniversiteliyiz" diye, "okuduk, tahsilliyiz" diye iyi anladık sanıyorduk ama Yunus bu işin kestirme yolunu bulmuş da bizden önce patikadan yolun önüne geçmiş. Biz ana caddeden yürüyeceğiz diye ışıklarda takılmışız, durlarda kalklarda vakit kaybetmişiz; Yunus da öbür tarafa varmış, mâşaallah. Dağlar ile, taşlar ile Allah'ı zikrediyor.
E mübarek, nereden bildin dağın taşın Allah'ı zikrettiğini?
Resûlullah Efendimiz' in ahlâkıyla ahlaklanmış. Resûlullah Efendimiz hilâle bakıyor, onunla konuşuyor. O da dağın taşın, kuşun ağacın, çiçeğin zikrini, tesbihini, hâlini seziyor. Arifliğinden seziyor. Ne güzel ittiba etmiş.
Allah bize de o güzellikleri sezme kabiliyeti ihsan etsin.
Abdulehad-i Nuri hazretleri var, hocalarımızın hocalarının hocalarından mübarek bir zât. Allah şefaatine erdirsin. Padişahın huzurunda bir münakaşaya tutuşmuşlar. Mesela ayet-i kerimelerde buyuruluyor ki;
Yüsebbihu lillâhi mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ardi. "Yerlerde, göklerde ne varlık varsa hepsi Allah'ı tesbih eder."
Ediyor! Muzârî siygasıyla, şimdiki zaman siygasıyla söylüyor Allah. Sebbaha da var, "tesbih etti" diye bazı ayetlerde mazi siygasıyla, geçmiş zaman siygasıyla da geçiyor. Bazı ayetlerde de bir de "Hey! Gözünü aç; tesbih edip duruyor." diyor, yüsebbihu diyor; tesbih edip durmakta, devam ediyor. Yani onun o halde olduğunu ifade eden ayetler var.
Tutuşmuşlar padişahın huzurunda;
"Varlıkların bu tesbihleri lisan-ı hâl ile midir yoksa sübhanallah, sübhanallah, sübhanallah... diye sözle midir?" diye.
O mübarek zât diyor ki:
"Sözledir."
Sözle de söyler ama duyan kulak lazım.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri peygamber olduğu zaman hangi ağacın, hangi taşın yanından geçse kendisine es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah dendiğini oradan duyardı.
Tabii sen kim, Resûlullah'ın hâlini anlamak nerede...
Resûlullah Efendimiz şaşırıyor. Şaşırdığına göre normal insan. Anormal değil, normal bir insan. "Allah Allah, ağaç da konuşur mu?" diye şaşırıyor. Şaşırması bizim gibi olduğunu gösteriyor, normal olduğunu gösteriyor. Ama Allah onu duyacak kulak verince duyuyor.
İlerledi mi, büyüklerinin sözlerini dinledi mi, bu yolda istenen raya oturdu mu, istenen çizgiye geldi mi, edep noktasında, terbiye noktasında, ahlâk noktasında o güzel hâle sahip oldu mu, o da duyuyor. Yunus da duyuyor.
"Hadi bakalım, gidin çiçek toplayın." diyor hocası; hangi çiçeğin başına gitse koparmaya kıyamıyor.
"Niye koparmadın?" diye soruyor hocası. Diyor ki:
"Tesbih edip duruyordu, kıyamadım tesbihini kesmeye..."
Hani insan birisi güzel konuşurken veya Kur'an okurken veya ilahi söylerken kesmek istemez ya, "Hadi bakalım, dinleyeyim..." gibi... O onu duyduğu için onun boynunu vurup da 'çat' diye kıramıyor, kopartamıyor o çiçeği.
Neden? Duygulu da ondan. Senin duymadığını duyuyor da ondan.
Muhterem kardeşlerim!
Biz kendimiz insanız filan diye çok böbürlenmeyelim, kendimizi yükseklerde, burnu havalarda sanmayalım. Bizim duymadığımız pek çok sesleri kuşlar duyar. Pek çok sesleri atlar duyar. At durduğu yerde kişner, şaha kalkar. Sahibi şaşırır;
"Ya ne oluyor buna?"
Köpek durduğu yerden bir kalkar, kulaklarını diker, başlar havlamaya.
Neden?
Senin duymadığın sesi duydu. Senin kulağın daha zayıf, onun kulağı daha kuvvetli. Senin görmediğin şeyi falanca hayvan görür, senin duymadığın sesi filanca hayvan duyar. Sen birçok konularda onlardan geridesin ama bir üstünlüğün var.
O üstünlüğün nedir?
Allah'ı bilme ve nefsine, şeytana rağmen Allah yoluna girme kabiliyetin var. İrade gücün var. İşte senin insanlığın orada.
Yoksa sen eğer iman edemiyorsan, şerri bırakıp hayrı seçemiyorsan, yanlış yolu bırakıp doğru yola giremiyorsan hayvandan da aşağısın. Bir meziyetin oydu, o da yok elinde... Hadi innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, bizimki ölmüş. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de... Yasin suresini hep okuyoruz ama okuyunca kelimelerine dikkat etmemiz lazım.
Li-yünzire men kâne hayyen ve yehıkka'l-kavlü ale'l-kâfirîn.
Bu Kur'ân-ı Kerîm, hay olan, diri olanları uyarmak için!
Ölüye istediğin kadar çimdik at; ayağını mı çekecek, hoplayacak mı, zıplayacak mı? İstersen iğne batır, istersen çuvaldız batır; kıpırdar mı ölü?
Öldü, kıpırdamaz. Ölü olduğu için çuvaldız da batırsan iğne de batırsan kıpırdamaz.
Li-yünzire men kâne hayyen.
"Bu Kur'an'dan ben bir şey anlamadım."
Sen o zaman ölülüğünü ilan ediyorsun, ölmüşsün de sende hayat yok arkadaş. Sende hayat yok da sen ondan bir şey anlamıyorsun. Dikkat etsen anlarsın. Azametini o zaman kavrarsın. Kavrayanlar olmuş, kitaplara da yazılmış, onları da okumuyorsun. Arapça bilmezsin, kitap okumazsın, söz dinlemezsin, nasihatten anlamazsın, alimlere itimat etmezsin. Bu kalın kafayla sen ne anlayacaksın? Böyle giderse yazık olacak sana...
Neden? Öldün. Kalbin öldü.
Kur'ân-ı Kerîm diri olanlara, kalbi duygulu olanlara, canlı olanlara hitap ediyor.
İşte öyle olan insanlar da o çeşit hayatla içleri canlı olan insanlar taşın da ağacın da kuşun da, çiçeğin de hâlini anlıyor, sesini duyuyor, onunla konuşuyor demek ki...
"Bu mecaz mıdır, hakiki midir?" diye münakaşa olmuş da "Tesbih ederler, duyan duyar." demiş o mübarek zât. Ben de ona itimat ediyorum.
Duyan duyar. Allah duyurursa duyar.
Efendimiz hilâle öyle söylüyor;
"Seni yaratana, seni bu güzel şekle kavuşturan, sana bu güzel şekli verene imanımı ifade ediyorum. Ne güzel yaratmış!"
Tebâreka'llâhu ahsenü'l-hâlikîn. "En güzel tarzda yaratmış olan Allah-u Teâlâ hazretleri ne yücedir ne kadar şanı yücedir, noksandan münezzehtir." diye bir de metih cümlesiyle Allah-u Teâlâ hazretlerine [hissiyatını] ifade ediyor.
Tebâreka'llâhu ahsenü'l-hâlikîn.
Kur'ân-ı Kerîm'den de bir ayetin sonunda da fe-tebâreka'llâhu ahsenü'l-hâlikîn diye geçen bir ifadedir.
Muhterem kardeşlerim! Hakikaten Allah-u Teâlâ hazretlerinin yaratmasındaki güzelliği ancak alimler sezebilir. Şahane bir intizam, şahane bir hesap, şahane bir mükemmellik var.
Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri, tebâreke'llâhu ahsenü'l-hâlikîn, şu dünyada hayatın şartlarını ne güzel ayarlamış.
Eğer soğukluk -50 derece iki sene devam etse- biz ne oluruz?
Biter, mahvoluruz. +50-60 derece güneş sıcak oluverse ne oluruz?
Hepimiz kavruluruz. Oksijenin hava içindeki nispetinin yüzde şu kadar olması, azotun bu kadar olması, dünyanın ekseninin 27 derece yatık olması, mevsimler, geceler, gündüzler vs. vs. Hangi şeye baksan şahane bir mühendislik, şahane bir matematikçilik, şahane bir hesap, şahane bir intizam...
Kim anlıyor?
Amerikalı anlıyor, Rus anlıyor, Einstein anlıyor, filanca fizikçi anlıyor, falanca alim anlıyor. İnceliyor, hayretler içinde kalıyor. O mükemmellik karşısında hayranlığını ifade etmekten başka çare bulamıyor.
Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah-u Teâlâ hazretlerinin kendisine verdiği o irfan gözüyle, o mârifetullah gözüyle Rabbimizin yarattıklarındaki mükemmelliği görüp böyle ifade ediyor. Her şeye o gözle bakıyor.
Bizim de böyle bakmamız lazım. Bu duyguya erişmemiz lazım.
Şu hadis-i şerifteki, şu rivayetteki manzarayı göz önüne getirin; Resûlullah Efendimiz hilâli görünce şöyle dua ediyor, onunla şöyle konuşuyor, sonra Allah'ın varlığını, kudretini şu kelimelerle ifade ediyor. İşte bu duyguda, bu halde olacaksınız. Davranışlarınız böyle olacak, diye Resûlullah'a kendinizi öyle benzetin. Allah'tan gafil olmayın. Çevrenizdeki hadiselerden gafil olmayın. O olayların intizamından, güzelliğinden gözleriniz hissesini alsın. Nasipsiz kalmasın, o incelikleri görmeyenlerden olmayın.
Fatiha-i Şerife mea’l besmele.
28.12.1986 -
Kıyamet Alametleri
27.07.1986 -
Emir Olmak, Doğru
