17.09.1989 - Peygamber Efendimiz Dua, Kalp

17.09.1989 - Peygamber Efendimiz Dua, Kalp
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne eksere duâihî yâ mukallibe'l-kulûb sebbit kalbî alâ dînik.
Sözlerin en doğrusu en güzeli, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kelamıdır. Yolların en güzeli onun elçisi numune-i imtisâlimiz rehberimiz Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yoludur. Bunun dışındaki yolların hepsi yanlıştır, bid'atler ve sahipleri cehennemdedir. Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi sünnet-i seniyye-i nebeviyeden ayırmasın. Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesini şu asırda ihya eyleyip canlandırıp şehit sevapları kazanmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin. Peygamber Efendimiz' in âdet-i seniyyeleri ve itiyatları hakkındaki rivayetleri Râmuzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının son bölümünden okumaya devam ediyoruz.
Ümmü Seleme radıyallahu teâlâ anhâ validemizden, Tirmizî'nin rivayet ettiğine göre metnini okuduğumuz rivayette Peygamber Efendimiz hakkında şöyle buyuruluyor:
Kâne eksere duâihî yâ mukallibe'l-kulûb sebbit kalbî alâ dînike. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ekseriyetle duası yâ mukallibe'l-kulûb sebbit kalbî alâ dînike demek olurdu. Böyle dua ederdi, ekseriya bu duayı yapardı."
Duanın mânası şöyle:
"Ey kalpleri bir yandan o yana çevirip döndüren Rabbim! Benim kalbimi senin dinin yolunda, senin dinin istikametinde, senin dinine uygun olarak sabit kıl. Yanlış yollara saptırma, yanlış fikirlere düşürme, yanlış yollara sokma, benim gönlümü yolunda sabit eyle!"
Fe-kîle lehû fî zâlike. "Niye böyle diyorsun, bunun mânası nedir?" diye anlamak için kendisine soranlara Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
İnnehû leyse âdemiyyün illâ ve kalbühû beyne isbaayni min-asâbi'l-lâhi fe-men şâe ekâme ve men şâe ezâğa. "Hiçbir âdemoğlu yoktur ki; Hz. Âdem'in soyundan, neslinden gelip de yeryüzünde yaşayan hiçbir insan yoktur ki onun kalbi, gönlü Allah'ın iki parmağı arasında olmasın. Allah-u Teâlâ hazretleri dilediği kimsenin kalbini doğrultur. Dilediği kimsenin kalbini de eğriltir saptırır."
Aziz ve muhterem kardeşlerim! İnsanoğlu hakikaten çok mükemmel bir yaratıktır, çok muhteşem bir varlıktır. Allah'tan gayrıya tapınan insanlara hitaben Kur'ân-ı Kerîm'de deniliyor ki:
"Onlar bir sineğin kanadını bile yaratamazlar."
Çok olduğunu gördüğümüz için "basit bir sinek" diyoruz. Fakat onun kanadında bile nice ibret vardır, saniyede kaç defa pırpır yapar. Onun o inceliği ne kadar mükemmel bir inceliktir. Yakıtını nereden alır, nasıl o kadar saatlerce uçar. Bir sineğin kanadını bile yapamayan insanoğlu. Allah, insanoğluna çok meziyetler, kabiliyetler vermiştir. Kendisinin yaratılışına baktığı zaman harika bir yaratılışı vardır.
Ve bu yaratılışı bir hücreden oluşmuştur. Tıp ilminden, biyoloji ilminden biliyoruz ki Allah-u Teâlâ hazretleri;
Sübhânallâh, tebâreka'l-lâhu ahsenü'l-halikîn ne muhteşem kudret ne hikmetli ne bilgili bir tasarruf ki bir tek hücreden muhteşem bir varlık, bir insan meydana getiriyor. Bir çekirdekten bir ağaç, bir çiçek, bir meyve meydana getiriyor fakat insan çok daha muhteşem bir varlık.
Gözü bir âlem. Göz beynin devamı imiş, yani beynin kenara doğru gelmiş, beyinle çok sıkı ilişkili bir uzvu; dışarıyı görüyor, dışarıdan gördüklerini mercekten geçirip arkadaki sarı noktaya düşürüp sarı noktada bir elektrik uyarısı meydana getirip beyne gönderiyor, beyin bu elektrik uyarılarından dışarıyı anlıyor.
Ne muhteşem bir sistem! İnsanlar elektriği daha on dokuzuncu asırda, yirminci asırda buldular. Hz. Âdem atamız zamanından beri bu böyle devam edip duruyor. İnsanın vücudu, kalbi elektrik akımlarıyla elektrik üretiyor, elektrik uyarısı üretiyor. Kalbinin "süveydâ-i kalb" dediğimiz, sinus punktum dediğimiz yeri kendi kendine atıyor, iki atışı arasında dinleniyor. Ömür boyu çalışıyor.
Siz hiç ömür boyu çalışan, 80 yıl çalışan bir makine duydunuz mu?
Ömür boyu çalışan; 80 yıl, 100 yıl, 120 yıl çalışan makine durduğu zaman hayat bitiyor. Allah-u Teâlâ hazretleri bir et parçasına bu mükemmelliği vermiş. Bir beyin var, ilim adamları esrarını henüz anlayabilmiş değil. Neresinin ne işe yaradığını bilebilmiş değil.
Deniliyor ki şurası hafıza merkezidir; Allah-u Teâlâ hazretleri bir ömrün bilgilerini mercimek kadar bir yerde depo ediyor. "Küçükken ben şuradaydım da şuraya giderdim de o zaman şöyle bir amca vardı da bana şöyle demişti de" 40 yıl, 50 yıl, 60 yıl önceden depo ettiği bilgileri istediği zaman beyinden diline döküyor, anlatıyor.
Yâ Rabbi! Bu etin içine bunu nasıl yazdın, nasıl yerleştirdin, nasıl muhafaza ettin? Bu etin, bu kanların arasında nasıl durdu bu bilgiler, nasıl bozulmadı?
Nasıl insan aradığı zaman çıkarıp getiriyor, o rafları nasıl karıştırıyor da buluyor.
Elektronik beyin mi?
Elektronik beyin solda sıfır kalır. İnsanoğlunun yaptıkları yanında, başarıların yanında elektronik beynin yaptığı nedir ki? İnsanoğlunun konuşması bir harikadır; görmesi, işitmesi, düşünmesi, hafızası, zekâsı bir harikadır ve gönlü harikalar harikasıdır.
Allah, insanoğluna gönül diye emsalsiz bir varlık vermiş. Gönül dediğimiz, kalp dediğimiz muhteşem bir alet vermiş.
Muhterem kardeşlerim! Kalp dediğimiz şey Türkçe' de iki mânaya gelir. Bir yürek;
"Hadi evladım, git ciğerciye bir dana yüreği al."
"Olur annecim."
Gidiyor şöyle kocaman bir şey alıyor, şu kadar para veriyor. Ortasını kestiriyor, zarını çıkarttırıyor, tavada pişiriyor, yiyor. Yürek, et parçası. Bir bu mânaya gelir. Bir de Türkçe' de gönül dediğimiz şey var.
Gönül nasıl bir şey? Yenilir mi, içilir mi, kırmızı mı, sarı mı, beyaz mı, mavi mi? Uzun mu, kısa mı, yuvarlak mı, dört köşe mi?
Görünmüş bir şey değil ki gönül insanın içindeki bir manevi varlık. Kalp bir de o mânaya gelir.
Allah-u Teâlâ hazretleri insana bir gönül vermiştir. Bu ikinci mânasıyla et parçası, her şeyde var. Kuşun da tavuğun da bir kalpçiği var. İnsanın da bir kalbi var. Öldükten sonra da bir kalbi var; orada duruyor, çalışmıyor. Fakat bir de gönül dediğimiz şey var, çok muhteşem bir varlık. Allah-u Teâlâ hazretlerini bilme vasıtamız da insanın gönlüdür.
Allah-u Teâlâ hazretlerini görebilir miyiz?
Lâ tüdrikühü'l-ebsâr. "Gözler ona bakmaya tahammül getiremez."
Musa aleyhisselam Tur dağına çıkıp da münacatta bulununca şevkinden, aşkından, saygısından, sevgisinden, hayranlığından, muhabbetinden, merakından dedi ki;
Rabbi erinî enzur ileyk. "Yâ Rabbi! Müsaade et, cemalini göster de göreyim."
Yunus Emre'nin o mübarek köylü ifadesiyle;
İşitirem sözünü, göremezem yüzünü,
Yüzünü görmekliğe cânım viresim gelir.
Yunus bunu köylü diliyle -elinde belki sazı var belki yok bilmiyoruz- böyle söylemiş. Hakikaten insan bir şeyin sesini işitir de kendisini göremezse meraklanır.
İşitirem sözünü, göremezem yüzünü,
Yüzünü görmekliğe cânım viresim gelir.
Yunus'un telaffuzuyla böyle.
Yani "Ah bir yüzünü görsem!" diyor. Hani "yüz görümlüğü" diyoruz ya, gelinin peçesini kaldırıyorlar, yüz görümlüğü olarak şu kadar para, bu kadar bilezik, altın takılıyor. Yunus da nükte yapıyor, edebî sanat yapıyor.
"Yüzünü görmek için canımı vermeye razıyım." diyor. "Bir görmeye canım feda olsun." diyor.
Musa aleyhisselam ulu'l-azm peygamberlerden, muhteşem bir peygamber. Musa aleyhisselam mübarek bir zât. Koca Musa aleyhisselam Firavun' un karşısına çıkmış, onunla mücadele etmiş, Allah'ın emrini tutmuş dinlemiş koca peygamber. Diyor ki:
"Yâ Rabbi! Müsaade et, cemalini göreyim."
Sesini işitiyor, vahiy geliyor, görmeyi diliyor. Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki:
"Yâ Musa! Len-terânî göremezsin, beni görmen mümkün değil, tahammül edemezsin."
Her şeyin bir takati var. Elektrik teli bile bakırdansa voltajı biraz fazla verdi mi eriyor, yanıyor.
Onun için len-terânî. "Göremezsin, mümkün değil!"
Velâkin unzur ile'l-cebeli. "Şu karşıdaki Tur dağına bak. Eğer ben o Tur dağına cemalimle tecelli ettiğim zaman o koca muhteşem dağ, benim tecellime tahammül edebilirse, koca koca kayalar çatır çatır koskocaman dağ benim tecellime tahammül ederse fe-sevfe terânî "o zaman sen de görürsün, göreceksin" demektir."
Fe-lemmâ tecellâ rabbühû li'l-cebeli cealehû dekken ve harra Mûsâ saikâ. "Rabbi Tur dağına tecelli edince dağ parça parça parçalandı ve Musa aleyhisselam o muhteşem, harika hadise karşısında bayıldı, yığıldı kaldı."
Dağların tahammül edemediği bir tecelli. Taşların çatır çatır çatladığı, parça parça parçalandığı, darmadağın dağıldığı bir muhteşem tecelli. Allah-u Teâlâ hazretleri, insanın gönlüne tecelli eder de gönlü o tecelliyi kaldırır.
İnsan o zevki gönlüyle idrak eder. Allah-u Teâlâ hazretlerinin aşkından, muhabbetinden mecnun olur, dağlara düşer. Yani gönül, Allah'ı bilme vasıtası. Gözle görülmez, kulakla duyulmaz, elle tutulmaz; akıllar ve vehimler onun künhünü idrake erişemezler, yetişemezler, kısa kalırlar, eksik kalırlar fakat kulunun gönlüne tecelli eder; aşkını verir, muhabbetini verir, şevkini verir. Kulu Rabbi uğrunda canını verir hale gelir. O irfanı elde ettiği, o zevki o şevki kazandığı zaman gözüne ne para görünür ne ölüm ona mâni olur ne kimseden korkar çekinir ne başka hesap yapar. Hakkı söyler, hakkı işler, Hakk'ın rızasını kazanmaya çalışır.
Bunu neyle yapıyor?
Gönül denilen Allah'ın verdiği o kabiliyetiyle, o iç varlığıyla yapıyor. Onun için insanın en kıymetli varlığı, gönlüdür. Bu gönül bazen körleşir bazen karalaşır, katılaşır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
"İnsan bir günah işledi mi gönlünde, kalbinde bir kara nokta meydana gelir. Bir günah daha işledi mi bir kara nokta daha meydana gelir, bir günah daha işlerse bir kara nokta daha meydana gelir. Günahları çok işledi mi -alın elinize bir kâğıdı her tarafına damla damla mürekkep saçın, kâğıt kapkara olur- gönlü kapkara olur. Bununla kalmaz kaskatı, taş gibi olur. Taştan da katı olur.
Ülâike ke'l-en'âmi belhüm edal. -Böyle bir katı kalbin sahibi- "Hayvandan da aşağı olur."
Çünkü hayvanların da duygusu vardır, hassaslığı vardır.
Eskiden ecdadımız atı sevmiş, ata hürmet etmiş, gönül bağlamışlar. "Bu cihat aletidir." diye at yetiştirmişler, atla senli benli olmuşlar. Bir ıslık çalar, at yanına gelir; üzüntüsünde atı üzülür, şevkinde atı şevklenir, konuştuğu zaman anlar, yelesini okşadığı zaman olduğu yerde kişner. Okuyorsunuz, biliyorsunuz hayvanın da duygulusu vardır. Bir kedinin, bir köpeğin öyle bir vefası vardır ki keşke insanların bazısında Allah'ın yoluna o kadar vefa olsa.
Bütün ömür boyu gözü vermiş, aklı vermiş, güzelliği, boyu posu, endamı vermiş, zenginliği vermiş, hanım vermiş, çoluk çocuk vermiş, ev vermiş, araba vermiş, beyzâde hâlâ asi.
Bu kalbin makbul olanı, canlı olanı, parlak olanı, nurlu olanı, kararmamış olanı.
Kalp neyle canlanır?
Kalp marifet suyuyla sulandığı zaman canlanır, yeşerir, çiçeklenir, güzelleşir; güller açar sümbüller açar.
Marifet dediğimiz nedir?
İlim irfan dediğimiz şey; işte bu Kur'ân-ı Kerîm'den, hadis-i şeriflerden alınan nice nice hikmetler, ibretler gönle yerleşti mi insanın gönül âlemi canlanır, güzelleşir, emsalsiz bir âlem olur.
Şeyh Sadi;
"Arkadaşlarımdan biri başını eğdi, yanımda durdu durdu sonra gözlerini açtı. Ona sordum; ‘O gezdiğin bostanlardan bize ne ikram edeceksin ne hediye getirdin?' dedim." diyor.
Öyledir. Bu gönül bahçelerinin gezintisine doyum olmaz. Ne boğaz sefasına benzer ne deniz sefasına ne mehtap sefasına. Ama gönlü canlı, gönlü aydın, gönlü nurlu ise.
Kapkaranlık oldu mu ne göreceksin? İnsan bastığı yeri göremez.
Kaskatı olduğu zaman ne olacak? Hiçbir şey olmaz.
Gönle bu hayatı kim veriyor?
Allah veriyor. İnsanın gönlüne bir güzel duygu gelir, Allah bir sevgi verir anaya, evladına ömür boyu bakar. Uyumaz; yemez yedirir, giymez giydirir, canını feda etmeye razı, üstüne titrer. Bir âciz tavuk civcivini korumak için insana saldırır. "Civcivime zarar gelmesin." diye kendi canını feda etmeye razı olur. Allah bir sevgi verdi mi, bir güzel duygu verdi mi böyle olur.
Bir de insanın nurunu bir aldı mı, ceza olarak gönlünü öldürdü mü, gönlü katılaştı mı o gaddarın, o hainin, o zalimin de yapamayacağı kötülük olmaz. Anasını döver, babasını döver bir de nâra atar; "Anamı kesen ben, babamı kesen ben, var mı bana yan bakan?" diye elinde şişe, sağa sola yalpalar, her türlü günahı işler.
Ne olacak? Çare ne?
Her işin çaresi; Allah'a kulluk etmekte, Allah'a yalvarmaktadır.
Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadis-i şerifinde ne güzel buyurmuş. Peygamber Efendimiz' in ekseriyetle duası şöyle olurmuş:
"Ey gönülleri o yana bu yana çeviren, döndüren Allah'ım! Benim kalbimi yanlış yerlere, yanlış yönlere döndürme! Senin dinin yolunda dosdoğru sabit eyle; sapasağlam dursun, eğilmesin, bükülmesin, şaşırmasın, sapıtmasın." demek.
Adam doğru düzgün yaparken, yaparken aklına bir yanlış fikir geliyor ya bir gazeteden okuyor ya bir kötü arkadaştan alıyor, bakıyorsun…
Hani namaz kılardı, hani iyilikseverdi, hani sakalı vardı?
Allah Allah! Buldozer mi geçti, ne oldu?
Sakal yok, namaz yok. Gece teheccüde kalkardı, geçmiş ola, onlar da yok.
Ne oldu? İşte böyle bir hal geldi, böyle bir duruma düştü. Vah, yazık!
Bu neden olur?
Muhterem kardeşlerim! Ekseriyetle bir edepsizlikten dolayı Allah tarafından bir şamar gelir de ondan olur.
"Seni edepsiz seni! Sen misin benim verdiğim nimetin kadrini bilmeyen? Sen misin kibirlenen, ucuplanan? Sen misin kendinde bir varlık, benlik gören? Sen misin haddini bilmeyen? Al bakalım!"
Bir cezaya uğrar, o cezadan sonra öyle olur.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin kullarına ihtiyacı yok. Kulların Rabbine ihtiyacı var. Kulun her şeyi Allah'ındır, her şeyi Allah'tandır. Sıhhati veren Allah'tır. Sıhhatini alsa cihanın tabipleri bir araya toplansa o hastayı kimse iyi edemez. Aklını bir alsa cihanın tabipleri toplansa o mecnunu kimse iyi edemez.
"Ne yapalım, dağ gibi adamdı ama zavallıcık fıttırdı işte, saptı gitti. Artık öldürsen öldürmeye yaramaz, yaşasa bir işe yaramaz işte böyle çekecek." denilir.
Her şey Allah'tan olduğundan Efendimiz bize bunun güzel bir misalini veriyor: İnsanın;
"Ey kalpleri oradan oraya döndüren Rabbim! Tabi kul kusursuz olmaz, hatam olabilir. Beni cezaya uğratma, kalbimi yanlış yola döndürme; ben senin kapının kuluyum, beni bu kapıdan ayırma yâ Rabbi! Kapından kovma yâ Rabbi! Beni kulluğundan ayırma yâ Rabbi!" diye iltica etmekten başka hiçbir çaresi yoktur.
En çaresiz insan, hiçbir yerde hiçbir imkânı olmayan insanın ne yapması lazım?
Allah'a iltica etmesi lazım.
Çaresizin çâresâzı, çare bulucusu Allah'tır. İnsan darda kalsa; yardımsız, yapayalnız kalsa bir Allah'a iltica etse bir "Yâ Allah!" dese, "Yâ Rabbe'l-âlemîn!" dese, bir nida etse, bir yalvarsa Allah-u Teâlâ hazretleri imdadına yetişir, Hızır'ı gönderir, Cebrail'ini gönderir.
Salihlerden bir kimse yolda gidiyormuş, haramî yolunu çevirmiş;
"Seni öldüreceğim." demiş.
"Öldürmemen lazım. Ben sana ne yaptım ki"
"Olsun öldüreceğim; atını, eyerini, elbiseni, keseni, paranı pulunu alacağım, seni soyacağım."
Etrafta kimse yok.
"İnsafın var mı, müsaade eder misin, iki rekât namaz kılayım da sonra ne yapacaksan yap."
İzin vermiş. O da iki rekât namaz kılmış, Rabbine bir iltica etmiş;
"Yâ Rabbi! Meded eyle, imdat eyle, yetiş!"
Adam kılıcı kaldırmış vuracak "Dur!" diye bir ses gelmiş gökten, şöyle etrafına bir bakınmış, kimse yok. Ondan sonra tekrar kılıcı kaldırmış, işini bitirecek; "Dokunma ona!" diye tekrar bir ses gelmiş. Vadinin ortasında, kayalıkların arasında, kimse yok. "Allah Allah! Kim bu?" diye etrafına bakınmış. Üçüncüde iyice bakındığı halde kimseyi göremeyince tekrar kılıcını kaldırmış, tam vuracakken karşıdan bir beyaz atlı belirmiş, bir hamle etmiş, bir mızrak bir ok o zalimi devirmiş. Ötekisi ölmeyi beklerken kurtulmuş. Öldürmek isteyen ölüyor, ölmeyi bekleyen Allah'a iltica eden kurtuluyor.
Demiş ki:
"Yâ Mübarek! Sen kimsin? Hiç kimsenin olmadığı şu kayalık vadide, haramînin karşısında zebun iken; boynumu bükmüş, ölümü beklerken geldin bana yetiştin."
"Sen Allah-u Teâlâ hazretlerine öyle bir dua ettin, öyle bir iltica ettin ki Allah celle celâlüh beni gönderdi, ben Cebrail'im. İlk seslendiğimde yedi kat gökten seslendim, ikincide birinci semaya, dünyaya geldim üçüncüde hamle yaptım." diyor.
Muhterem kardeşlerim! İnsan Allah'a iltica etmesini bilse nelere mazhar olur, neler görür.
Olur mu olur. Çünkü her şeyi O yapıyor. Allah-u Teâlâ hazretlerinin emrinden dağlar çatır çatır çatlar da işte bu insanoğlu yola gelmez. Bu yamuk insanoğlu yola gelmez!
Neden?
İnnehû kâne zalûmen cehûlâ. "Bu insanoğlu çok zalimdir."
Bildiğin gibi değil, çok zalimdir! Sen etrafındaki Müslümanları görüyorsun; karıncayı bile ezmiyorlar, birbirlerine hediyeler veriyorlar, selam veriyorlar, musafaha ediyorlar, sarılıyorlar. Kardeşliğini görüyorsun da sen bu insanların zalimliğini bilmiyorsun.
Git bir Afrika'ya. Vietnam'daki savaşların yıl dönümleri münasebetleriyle bir resimler gösterdiler, şaşırırsınız. Kafataslarını yığmışlar. Bir zaman o kafataslarının her birisi birer insandı. Kıtır kıtır kesmişler; öbür taraflarını atmışlar, kafaları koleksiyon için oraya dizmişler. Yüzlerce, binlerce kafa.
Zalim bu insanoğlu! Zalim! Hem de çok zalim!
Ayet-i kerime "zalim" demiyor da innehû kâne zalûmen cehûlâ diyor.
"Zalûm" ne demek?
"Çok zalim, şiddetli müthiş zalim." demek. Zalim "düz bir zulümkâr" demek ama zalûm "zulmü haddi hesaba gelmez, bu işi meslek edinmiş, mübalağalı bir şekilde zalim." demek.
Cehûl de "hadsiz hesapsız, son derecede cahil" demek.
İnsanoğlu çok cahildir o cahilliğinden dolayı da çok zalimdir. Zalim, yaptığı zulmün dünyada ahirette başına ne belalar getireceğini bilmez.
Zalim yine bir zulme giriftar olur.
Ahir elbette olur, ev yıkanın hanesi viran.
"Sen o ev yıkanların haneleri mamur kalacak sanma. Bir zaman gelir onların da haneleri virane olur."
Zalim dünyada da çeker, ahirette de çeker. Zalûmen cehûlâ çok zalim, çok cahil olduğundan bu zulmün başına ne felaketler getireceğini düşünmez, yapar. Zulmeder; ondan sonra dünyada da ahirette de kendisine o zulüm gelir.
Ez-Zulmü zulümâtün yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde bu zulümler kapkaranlık olacak. Karanlıklar olarak o zalimin üstüne çökecek."
Hiç nuru olmayacak, orada karanlıklar içinde ne yapacağını şaşıracak.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi yaşayan bir kalbin sahibi etsin. Yeşermiş, bağlar bostanlar olmuş, çiçekler açmış, hoş kokularla dolu, emsalsiz manzaralı bir gönül âlemimiz olsun; canlı, tatlı, sevimli, engin, geniş, hoş, marifetle, irfanla ilimle, sevgiyle saygıyla dolu bir gönlümüz olsun. Rabbimiz bizim kalbimizi taş etmesin.
Kardeşlerim Yunus Emre'nin şiirini, ilahisini okuyorlar
Derviş bağrı taş gerek,
Gözü dolu yaş gerek.
Diyorum ki:
"Dervişin bağrı hiç taş olur mu?"
"Dervişin bağrı baş gerek."
Baş omzundan yukarıda olur.
"Dervişin bağrı baş olur mu hocam?"
Oradaki baş, senin bildiğin "kafa" mânasına, kelle mânasına değil. Eski Türkçe' de baş "yara" demek. "Senin başına bir merhem vurayım." Demek, "Senin yarana bir merhem süreyim." demektir.
Bağrı bâşı hak için
"Âşıkların gözü yaşı hakkı için, sadıkların gözyaşı hürmetine yâ Rabbi! Sana âşık kullarının gönül yarası hürmetine yâ Rabbi! Aşkla, hasretle, ayrılıkla kanayan gönüller hürmetine." demek istiyor.
"Baş" "yara" demek. Dervişin gönlü duygulu olacak, yaralı olacak.
"Neden yaralı hocam, sağlam olsa daha iyi değil mi?"
Bu yara başka yara. Bu hastalık başka hastalık. Bu dert başka dert.
Diyor ki Fuzuli;
Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabîb,
Kılma derman kim helâkim zehr-i dermânımdadır.
"Doktor sen şöyle kenarda dur, benim derdim senin bildiğin dertlerden değil. Ben bu dertten memnunum. Sakın beni tedavi etmeye kalkma. Ben bu dertten uzaklaşırsam, bu dert benden giderse ben adam olmaktan çıkarım. Benim derdim Allah sevgisi, aşkullah muhabbetullah. Benim hasretliğim o, benim kan ağladığım o. Ne zaman kavuşacağım? Acaba hata mı ettim, acaba rızasına uygun yaşıyor muyum? Acaba bir kusurum var mı?"
"İşitirem sözünü, göremezem yüzünü" derdi o.
"Zikrediyorum zikrediyorum, tecelliler var ama acaba Rabbimin huzuruna razı olduğu kul olarak varabilecek miyim?"
Rabbim bana hitap mı edecek, ikab mı edecek? "Ey kulum! Bunca şeyleri okudun da niye benim şu işimi yapmadın, niye benim şu kulumun imdadına koşmadın, niye paranı benim uğruma feda etmedin, niye canını vermedin?" derse.
Ben buyurdum, buyruğumu tutmadın
Derse Mevla’m ben ne cevap vereyim? dediği gibi, onun derdi başka dert.
Dünya dertlerinden değil; parası vardır veya yoktur, karnı toktur veya açtır aldırmaz.
Hoştur bana senden gelen,
Ya goncagül yahut diken diye her şeye razı, bir tek Rabbine asi gelmeye razı değil. Nefsinden razı, hoşnut değil.
"Ey nefsim! Nedir bu senin elinden çektiğim? Sen benim ayağımı bağlıyorsun, yoldan çıkarıyorsun, yanlış işler yaptırıyorsun. Rabbimin huzurunda beni mahcup duruma düşürüyorsun. Mahşer halkına rezil mi olayım?" der.
Onun derdi başka türlüdür.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu güzel duygulara sahip eylesin. Hassas, içli, duygulu, sevimli, sevgili, gayretli, hikmetli gönüllere sahip eylesin de hak yoldan, sırat-ı müstakimden başka yere kaydırmasın.
Pek çok insan var. Hangisine sorsan aklı, tahsili, bilgisi, makamı mevkii var. Herkes doğru bildiğini, en uygun bildiğini, en kârlı gördüğünü yapıyor ama yaptığı kâr değil ki.
Onun için büyüklerimiz dua etmişler;
Allâhümme hallinî ani'l iştigâli bi'l-melâi. "Yâ Rabbi! Boş şeylerle uğraşmaktan beni kurtar." Ve erinî hakâika'l-eşyâi ke-mâhiye. "Eşyanın gerçek yüzünü, etrafımdaki olayların mahiyetini, hayatı ölümü, olayların iç yüzünü kavrayayım da yanlış bir yol tutturmayayım."
Adam yaşamış yaşamış, ömrü sona ermiş;
"Tüh ya, boşa geçirdik, yanlış yolda geçirdik. Keşke böyle yapmasaymışız, şöyle yapsaymışız." diyor ama ömür bitmiş oluyor.
Onun için Rabbimiz bize, asıl büyük ilâhî gerçekleri göstersin, onlara uymayı nasip eylesin, yanlış yolları yol sanıp da ana yoldan saptırmasın, çürük dalları dal diye tutturup da elimizde bıraktırmasın. Demek ki her insanoğlunun gönlü Rabbimizin kudreti elindedir; oraya çevirir, buraya çevirir, nasıl dilerse öyle yapar. Dilerse saptırır, dilerse doğrultur.
O zaman ne yapacağız? Boyun büküp Allah'a yalvaracağız.
Yalvar kul, Allah'a yalvar.
Başka çare yok. Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde vaat ediyor.
Ve-kâle rabbükümüd'ûnî estecib leküm. "Bana dua edin, ben sizin duanızı karşılıksız koymam. İstediğinizi veya istediğinizden âlâsını veya daha çok sevaplısını veririm."
Vaat edip de yapmaz olur mu?
Olmaz! Rabbimiz vaat ettiğini yapar. "Dua edin duanızı kabul ederim" dediyse ya istediğini verecek ya istediğinden âlâsını verecek ya istediğinden daha çok sevaplısını verecek.
Onun için ne yapmamız lazım?
Yalvarmayı öğrenmemiz lazım. Allah-u Teâlâ hazretleriyle sırdaş gibi fısır fısır, sessiz sessiz münacatı, niyazı, konuşmayı öğrenmemiz lazım. İnsanlar gidip de yalnız kaldığımız zaman; hakiki dost ve asıl sevilecek olan Rabbimizi bilip de onunla konuşabilecek kadar sohbetin adabını öğrenmiş olmak lazım. Adam yalnız kalmaktan bucak bucak kaçıyor, korkuyor. Yahu kâinatı yaratan, kâinatın sahibi Rabbin sana bu ikramları, ihsanları her gün gönderen o zât-ı şerifi tanımak istemez misin? Korkuyor. Tesbih çekmekten korkuyor, namaz kılmaktan korkuyor, ibadet etmekten korkuyor, gece kalkıp teheccüd namazı kılmaktan korkuyor, hacca gitmekten korkuyor.
"Hocam, müsaade et ben şimdi hacca gitmeyeyim."
Ne zaman gideceksin?
"Şimdi kendime güvenemiyorum, belki daha günah işlerim. Şimdi gitmeyeyim, yaşlanınca gideyim."
"Şimdiden günahları işleyeyim." demek bu.
Akıl kârı mı?
"Buyur zemzem suyu iç." diyorsun;
"İçmeyeyim hocam." diyor, korkuyor.
Neden? "Bunun arkasından yine sigara içerim, yine şöyle yaparım, yine böyle yaparım." diyor.
Bir söz ver, bir merdane karar ver, ondan sonra yürü git. Ama işte Allah nasip etmeyince olmuyor. Demek ki iş dönüp dönüp Allah'a yalvarmaya geliyor, Allah'a kul olmasını bilmeye geliyor. Çok kimse de bunu bilmiyor. Yalnız kalınca ne yapacağını şaşırıyor millet, kahveye kapağı zor atıyor.
Burada daha güzel sohbet var, kahveye niye gidiyorsun?
Kahvede tavla gürültüsü, domino sesi, sigara dumanı arasında o vakti geçirmekten memnun da seccadesinde Rabbi ile münacat etmekten, dua etmekten, tesbih çekmekten, bir arada olmaktan gafil.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize Allah-u Teâlâ hazretlerinin sözünü bildiriyor.
Ene celîsu men zekerenî. "Hangi kul beni zikrederse ben onun oturduğu yerde, onun meclisinde olurum."
Celîs "aynı mecliste beraber oturduğu kimse" demek. Sen seccadene oturuyorsun, Allah diyorsun, Lâ ilâhe illallâh diyorsun, Rabbin de senin yanında hazır ve nâzır, O da senin zikrinden memnun, o da seni seviyor, seni zikrediyor.
Bu beraberlik, bu sohbet kaçırılır mı?
Allah zevk versin, zevk-i selim versin; güzeli görüp güzeli anlayıp güzeli icra etmeyi nasip eylesin.
Kaçırılmaz ama kalbinin uyanık olması lazım.
Hani "Bu çocuk çok uyanık maşallah! Gözleri fıldır fıldır dönüyor, velfecr okuyor, leb demeden leblebiyi anlıyor, yapıyor." deriz. Kalbi uyanık olursa anlar, yapar, ilerler; gelir geçer, uçar gider ama kalbi uyanık olmadı mı anlamaz. Hani bazıları lafı anlamadığı gibi; "Efendim, ne dedin, bir daha söyle, biraz daha bağır." der ya bunun gibi.
Allah anlatsın, Allah duyursun, Allah hissettirsin, Allah o zevklere erdirsin, o sohbetleri yaşatsın, has kul olmayı cümlenize cümlemize nasip eylesin. Şeytana uydurmasın, nefse uydurmasın, gaflete düşürmesin, karanlıklarda, zulümâtta bırakmasın, cümlemizi nuruna kavuştursun.
17.12.1989 -
Peygamber Efendimizin Orucu
17.09.1989 -
Arafatta Okunan Dua
