01.02.1990 - Yüceliği Allahtan İstemek, İmamın Sorumluluğu, Büyüklere Hürmet, Öğle Namazı

01.02.1990 - Yüceliği Allahtan İstemek, İmamın Sorumluluğu, Büyüklere Hürmet, Öğle Namazı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesiran tayyiben mübareken fîh. Alâ külli halin ve fi külli hin. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu alâ-seyyidina Muhammedini’l-Mustafâ ve âlihi ve sahbihi ecma’în ve men tebi’ahû bi-ihsanin ilâ-yevmi’d-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuha ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-sennedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İbteğu'r-rif'ate indallâhi kîle vemâ hiye yâ Resûlallahi, kâle tehallemu ammen cehile aleyke ve tu'tî men harameke.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
İbteğu'r-rif'ate indallâhi. "Yüceliği, yüksekliği, rıf'atı, izzeti, kıymeti Allah'tan bekleyiniz. Allah'ın indinden umunuz, orada arayınız!"
Allah sevsin, Allah yükseltsin, Allah sizi aziz kılsın. İnsanlar kıymetinizi bilmiş bilmemiş pek mühim değil, demek gibi oluyor. Ama;
"Yüksekliği, yüceliği, yüksek mertebe sahibi olmayı Allah indinden isteyiniz, orada arayınız." deyince bunun mânası ne demek diye sahâbe-i kirâm tereddüt etmişler. İçlerinden birisi demiş ki:
Ve-mâ hiye yâ Resûlallahi. "Nasıl olacak?"
"Allah'ın indinde aziz olmayı, yüksek, kıymetli olmayı, mevki makam sahibi olmayı, Allah'ın yanında kıymetli olmayı isteyeceğiz ama bu nasıl olacak? Nasıl yapalım, çaresi nedir, yolu nedir?.." diye sormuşlar.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri cevabında buyurmuş ki;
Kâle tehallemu ammen cehile aleyke. "Sana karşı saygısızlık gösteren cahillik eden, senin kadrini kıymetini bilmeyen, seni üzen, senin kalbini kıran, sana layık olmayan muameleyi yapan kimseye hilm ile muamele edersin. Halim selim davranırsın, şiddetli davranmazsın, hemen cezalandırmaya geçmezsin, karşılık vermeye geçmezsin!"
Ve tu'tî men harameke. "Sana vermeyen, senden esirgeyen, senden sakınan, kıskanan sana lazım olan şeyi vermeyen, yapması gereken yardımı yapmayan insana da aksine sen yardım yaparsın, verirsin, ihsan, ikram edersin. O sana ikram etmiyor, sen ona ikram edersin. O sana vermiyor, sen ona verirsin! Bu tarzda, budur."
Böyle olunca Allah-u Teâlâ hazretleri o kimseye ne verir?
Kendi indinde mertebe verir, derece verir. 'Rif'at' verir.
Rif'at; yücelik, refi olmak, yüksek olmak demek.
Allah yükseklik verir; mertebe yüksekliği verir, derece yüksekliği, makam yüksekliği verir, şan ve şerefi, ecr ü sevabı yüksek olur. Allah indinde yüksek olur. Allah'ın sevgili kulu olur. Allah'ın beğendiği, razı olduğu kul olur.
Demek ki -öteki türlü olursa- bir de aksini düşünelim: Birisi sana karşı bir cahillik etti, sen de hemen ona mukabele ediyorsun. Birisi sana vermedi, sen de onun karşısında ona zıt gidiyorsun.
"Sen misin bana vermeyen, ben de sana vermiyorum. Sen misin beni inleten, ben de seni inletiyorum. Sen misin beni sıkıntıya sokan, al benden de sana bir sıkıntı..."
Tabii bu kötülüğe kötülükle mukabele demek olur. Kötülüğe kötülükle mukabele!
"O benim harmanımı yaktı, ben de giderim onun harmanını yakarım. O benim çocuğumu öldürdü, ben de onların ailesinden birisini temizleyeceğim…"
Doğu Anadolu'da böyle diyorlar değil mi? Kan davası dediğimiz şey ne?
"Yahu katili yakala!"
"Hayır, o aileden birisini öldüreyim de kim olursa olsun!"
Öyle şey olmaz ki! Olmaz. Ne dinen olur, ne aklen, ne mantıken, ne hukuken olur… Hiçbir bakımdan olamaz!
Onun için büyüklerimizin bir güzel sözü vardır. Onlar özlü hakikatleri, büyük prensipleri küçük sözler hâlinde komprime hâlinde bize sunmuşlardır. Bir sözleri vardır, çok güzeldir.
Büyüklerimiz ne diyor?
"Kötülüğe kötülükle mukabele etmek, kötülük yapana kötülük yapmak her kişinin kârı!"
Herkes böyle yapar. Hep bu insanlar arasındaki zıtlaşma, kavga, komşular arasındaki çekişme sataşma sürtüşme, hep kötülüğe kötülükle mukabele…
"Sen misin bana yapan, ben de sana yaparım…"
Islah olsunlar, araları düzelsin diye gidersin:
"Ama o bana şöyle yaptı da böyle yaptı da…" Bir sürü şey sayar, kötüler.
Kötülüğe kötülükle mukabele her kişinin kârı, Kötülüğe iyilikle mukabele er kişinin kârı!
Mert insanların hakiki, mânevî makamı yüksek, ahlâken, fazilet bakımından yüksek olan insanların işi o, herkes onu yapamaz. O ona kötülük yapmış, o ona iyilik yapıyor.
"Yahu Allah Allah, o sana kötülük yapmıştı..."
"Olsun, ben ona iyilik yapayım."
Utandırıyor. Ötekisi de utanıyor:
"Vay ya, ben bu adama bir kötülük yaptım, adam bana nasıl davranıyor…" filan diye utanıyor. İyi olmasına vesile oluyor. Bu hâl, böyle hareket etmek insanların hatalarını anlayıp kızgınlıklarının sönüp iyi insan olmalarına bir yol açar, vesile olur.
Böyle hareket etmezsen; "Yapana ben de yaparım, yapana yapmak hakkımdır." filan tarzında [hareket edersen] o zaman dünyada ihtilaf bitmez, kavga gürültü bitmez, komşular arasında geçim olmaz, ailede geçim olmaz.
"Vay efendim o bana dik dik şöyle yap dedi, ben de onun sözünü inadıma yapmayacağım. O bana madem öyle dik dik konuştu, ben de ona inat edeceğim…"
İşte bu inatlaşmalar yuvaları yıkar. Bu zıtlıklar, komşuları kanlı bıçaklı birbirine düşürür. Çocukları kavga ettirir. Kadınlar çocuklarını kurtaracağım derken kadınlar kavgaya girişirler, bütün gürültüler buradan çıkar!
Müslüman nasıl olacak?
Yunus Emre'nin söylediği gibi olacak:
Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek
"Hocam o zaman gelen bizi ezer, giden bizi ezer?.. Yakaladım seni. İşte bizi zaten bu tasavvufî ahlâk mahvetmedi mi? Ondan böyle âciz düştük!.."
Hayır, hayır! Bu Müslümanın Müslümana, Mü'minin Mü'mine karşı muamelesi.
Eşiddâu alel-küffâri ruhamâu beynehüm. "Kâfirlere karşı, haksızlara karşı şiddetle olacak."
Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz halife seçilmiş, diyor ki;
"Sizin içinizde hakkı çiğnenen zayıf bir kimse, benim nazarımda hakkı alınıncaya kadar en kuvvetli kimse gibidir! En eşrefli, eşraftanmış gibi, sanki yüksek makam sahibiymiş, zengin itibarlı kimseymiş gibidir!"
Ben onu öyle sayacağım, onun tarafında yer alacağım, haksızlığı önleyeceğim, demek istiyor.
"Sizin içinizde kötülük yapan kimse de kötülükten dönünceye kadar benim nazarımda en zayıf kimse gibidir."
Kavmi varmış, kabilesi varmış, şu kadar silahşoru varmış, bu kadar süvarisi varmış, vız gelir! Ben o haksızlığı ona vazgeçirttiririm, yaptırtmam demek oluyor. Müslümanın hâli budur.
Benim hadisleri okudukça kendi mantığıma göre, ilk anlayışımdan farkı bulup da hayret ettiğim bazı hadîs-i şerîfler vardır, onlardan bir tanesi nedir?
Peygamber Efendimiz; "Bir kimse canını ve malını korumak ve kollamak için ölürse şehittir." diyor. Bu, benim hayret ettiğim şeylerden birisidir. Sanırdım ki dağ başında giderken insanın karşısına harami çıktı, çekti silahı: "Sökül paraları, ver cüzdanı!" dedi, her şeyi almaya kalkıyor. Sanırdım ki Müslümana göre versin kurtulsun, canını kurtarsın.
Hayır, "Malını korumak için ölürse o da şehittir!" diyor. Çünkü bir haksızlığın yapılmasını engelleyecek!
İşte böyle haksızlıkla mücadele edile edile iş düzelir. Haksızlıkla mücadele edilmeye edilmeye işler gevşer, laçka olur, hiçbir doğru iş yapılmaz duruma gelir. Müslüman biraz haksızın karşısında arslan gibi olacak, Müslüman kardeşinin karşısında Allah rızası için kuzu gibi olacak.
Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü
Bu kaide Müslüman kardeşi için! Bu inceliği anlayamıyorlar.
Din nedir?
Din, incelik demektir. Neyi, nerede, ne zaman, nasıl yapacağını bilmek inceliğidir. Düşünce inceliği, tercih inceliği demek din.. Millet onu bilmiyor:
Müslüman, Müslümana küçük şeylerden de kızıp büyük gürültüler çıkartıyor. İki aile ferdi arasında bir kavga olduğunu görüyorsun. Hocasın, iki tarafı tanıyorsun, oturuyorsun, dinliyorsun:
"Anlat bakalım, bu ihtilaf nereden çıktı?"
Anlat, anlat, anlat... Saatlerce anlatıyor; incir çekirdeğini doldurmaz derler ya, küçücük şeylerden!
Yahu siz küçücük şeylerden bu güzel yaşayışı, yaşamı, dünyayı kendinize zindan etmişsiniz. Başınıza, kendi başınıza göçürmüşsünüz. Değmez ki! Birazcık hoşgörüver. Birazcık müsamaha, birazcık halim selimlik, birazcık yumuşaklık, birazcık gülüp geçivermek.
Bazen böyle bir laf söylüyorum, iyi niyetle bir söz söylüyorum; karşı taraftan pat öyle bir cevap geliyor ki sivri dikenli. Anlıyorum, lafımı doğru değerlendirmedi; hemen karşılık veriyor. Hemen bakıyorsun hava değişiyor. Rüzgârgülü gibi bakıyorsun hemen istikâmet değişmiş.
Demin; "Nasılsın canım, canım feda, gözlerinden öperim vs." diyordun, şimdi ne oldu?
Bir laftan dolayı hemen bir suratın asılıverdi, değişiverdi. Tahammül yok! Nefisler kabarık, izzet-i nefisler çok fazla! Kendisine laf söylettirmeyecek, kendisinin birazcık yan bakıldığı kanaatindeyse, tarafına doğru yan bakılmış diye hissederse hemen bozuyor. Öyle olmayacak.
Müslüman, Müslümana karşı olduğunca olabildiğince çok müsamahalı olacak, yumuşak olacak. Yüceliği, yüksekliği, mertebeyi Allah'tan isteyecek.
"O adam beni saymıyor, ben ona zorla kendimi saydırırım."
Ya bırak saymasın. Yükseklik Allah'ın indinde olsun. Makamı Allah sana verdi mi demek ki onlar saysa da saymasa da kıymeti yok, diye düşünmesi lazım. Vermeyene vermesi, gelmeyene gitmesi lazım. Darılanla barışması lazım. Allah'tan sevabı beklemesi icap ediyor. Mümkün olduğu kadar böyle yapmaya gayret edin.
Her şeyi ölçülü yerli yerinde yapmak, kime halim selim davranılacağını çok iyi tayin etmek lazım.
"Hırsıza halim selim davranalım, cezasını affedelim."
Haksız muamele yok, eşit muamele var.
Hz. Ömer'in radıyallahu anh zamanında pazar yerinde kabile reisinin birisinin ayağına bir Müslüman yanlışlıkla basmış. Olur ya kalabalıkta, bilememiş, isteyerek olmamış bir şey. Adam buna bir tokat aşk ediyor, fena hâlde vuruyor.
Eskiden olsaydı bu kabile reisi bir kenara çekilirdi, etrafında 20-30 tane kabadayısı var, kılıçlı hançerli adamları var: "Şimdi ben buna ne yapayım…" derdi, sineye çekerdi, yutkunurdu, bir kenarda dururdu. Ama İslâm var. Müslümanlık geldi, Hz. Ömer halife, adalet her tarafı tutmuş, insanlara bir cesaret gelmiş. Kendisinin yoksul olmasına, fakir olmasına boynu bükülüp kalmıyor, üzülmüyor. Kalkmış gitmiş Hz. Ömer'e;
"Ya Ömer, yâ emire'l-mü'minîn, ey Müslümanların halifesi! Bu adam bana haksız yere bir tokat vurdu. Ben onun ayağına yanlışlıkla basmışsam bunun cezası tokat değil. Ben bir cezaya müstahaksam o cezayı kendisi veremez, kadı huzurunda muhakeme olacağız, haksız çıkarsam cezamı kadı verecek. Herkes cezayı kendisi vermeye kalkarsa cemiyetin nizamı kalmaz. Onun için ben bundan hakkımı isterim." dedi.
Hz. Ömer de -tabii hakkını verecek de- dedi ki;
"Kısasa kısas, madem sen ona vurdun o da sana aynı kuvvetle çat diye bir tane vuracak. Bir şamar da sen ondan yiyeceksin!"
Adam afalladı:
"Olur mu, benim gibi bir kabile reisine, halkın arasından mevkii makamı olmayan küçücük bir insan kaldırsın tokat vursun?"
Onu çiğ çiğ yerim, filan derler ya bu işe razı gelmedi. Fırsatını buldu dışarıya çıkınca Suriye'ye kaçtı, Hristiyan ülkesine sığındı irtidat etti, dinden çıktı, âhireti mahvoldu.
Bir tokat değil, bin tane tokat yeseydi de dinden çıkmasaydı. Veyahut ilk başta kızmasaydı da hakkı olmadığı hâlde tokadı atmasaydı ama edepsizlikler, hazımsızlıklar yüzünden böyle oldu.
Şimdi şunu demek istiyorum ki hak bahis konusu olduğu zaman, haksızın haksızlığını önlemek bahis konusu olduğunda orada müsamaha yok!
Rüşvet almış, cezasını yiyecek. Hırsızlık yapmış, cezasını yiyecek. İhtikâr yapmış, cezasını yiyecek. Şer'î ahkâmın ve cezanın verilmesi bahis konusu olduğu zaman gelip de birisi şefaat etse; "Ya bu benim tanıdığım adamdır, affediver hoş görüver, idare ediver…" filan dese bu çok büyük günah oluyor. İslâm'da böyle şey yok ve böyle şeye hiç müsaade edilmemiş. Peygamber Efendimiz hiç kimse böyle şey için bana gelmesin diye yasaklamış, gelenleri de azarlamış. Haksızlık ve suç işlendiği zaman onun cezasız kalması diye bir şey İslâm'da yok. Bunu bilin!
Ama bunun dışında ufak tefek sana karşı cahillik ediyor, ayağa kalkmamış, sözünü sohbetini iyi bilememiş, ufak tefek kusurları var; bunlardan cemiyetini huzurunu bozma, affediver, hoşgörüver, Allah seni yükseltir. Sen affettikçe sen tevazu gösterdikçe Allah seni yükseltir. Sen kötülüğe iyilikle muamele ettikçe hem sevap kazanırsın hem cemiyet düzelir, muhabbetlileşir, güzelleşir, iyi bir duruma gelir.
Bu kaideyi unutmayın ama nerede nasıl kullanacağınızı, ne ölçüde kullanacağınızı iyi bilmek şartıyla!
"Şu ilaç çok şifalı bir ilaçtır."
"Peki, nasıl kullanacağız doktor bey?"
"Bunu yemeklerden sonra bir bardak suyun içine dokuz damla damlatacaksın."
Fazla damlatırsan ne yapar?
İnsanı zehirler. Az damlatırsan tesiri olmaz filan. Kullanılacak miktarı -dozaj diyoruz ya- dozajı ve yerini insanın iyi bilmesi lazım.
İbtedirû el-ezâne ve lâ tedtedirû el-imâmete.
Yahya b. Ebî Hüseyyir veya Kesir olabilir. Peygamber Efendimiz o zatın rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuş:
"Ezana koşun, ezan okumaya gayret edin ama namaz kıldırmaya kalkışmayın, koşuşmayın, imamlık yapmaya kalkışmayın! Müezzinliğe koşuşun, heves edin, kalkışın ama imamlık yapmaya kalkışmayın!"
Ezan okumaya kalkın, koşun yarışın, heveslenin, olur, tamam ama imamlığa heveslenmeyin.
Neden?
Müezzinlik çok şerefli bir meslektir. Müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar bütün dağlar taşlar otlar böcekler, görünen görünmeyen varlıklar, melekler cinler şahitlik edecek:
"Yâ Rabbi, senin bu kulun senin varlığını birliğini her tarafa bağırdı, herkese duyurdu. Allahu Ekber dedi, Eşhedü en lâ ilâhe illallah dedi, "Muhammed O'nun elçisidir." dedi. Bu gerçekleri semalara seslendi, herkesin duyacağı işi yaptı."
Tamam. Ona, o sesinin uzandığı yerdeki varlıkların miktarınca onlar hem şahitlik edecek, hem sevap verecek. Müezzinlik sevaplı bir meslek. Senelerce Allah rızası için para almadan müezzinlik yapanların cennetlik olacağına dair hadîs-i şerîfler var.
Fakat imamlık zor bir iş! İmamlık çok veballi, çok mesuliyetli bir iş! Çünkü bu topluluğun Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda başkanlığını temsil edeceksin. Abdestin eksikse bütün arkadakilerin namazı olmaz, ona bağlı. Abdesti kusurlu, eksik, abdesti bozulmuş; farkında değil. Aklı başka yerde zihni başka yerdeyse olmaz. İmamlığı güzel yapması, kalbini dosdoğru tutması, abdestine, vazifesine dikkat etmesi lazım. Allah-u Ekber dediği zaman tüylerinin diken diken olması lazım. Rabbinin huzurunda olduğunu bilmesi lazım. Çok ince bir şey, zor bir şey! Veballi ve mesuliyetli bir şey! Bu kadar cemaatin hepsinin vebali gider, kıyamet gününde; "Sen neden bu vazifeyi güzel yapmadın?!" diye onun omzuna yüklenir, omzuna biner.
Onun için imamlığa koşuşmayın!
İmam olarak seçilecek kimse kavmin en takvâlısı, en bilgilisi, en alimi, en fazılı olacak. Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerifinde diyor ki;
"Seçtiğiniz imam sanki heyet hâlinde Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna varmışsınız, sizin sözcülüğünüzü yapan kimse gibidir. Sözcülüğünüzü yapacak kimseyi iyi seçin!"
Tertemiz, içi dışı pak, Allah'ın sevgili bir kulu olursa sizin sözcülüğünüzü güzel yapar ve siz kârlı çıkarsınız ama Allah'ın sevmediği bir kul olursa siz zarar edersiniz demek. O bakımdan imamları öyle seçmek lazım ve imamların da kendilerine, vazifelerine son derece dikkat etmesi lazım.
Mehmed Zahid Kotku rahmetullâhi aleyh Hocamız abdest alırdı, abdestinin cübbesini hanımına tutturmazdı. Hanefî mezhebindendi, Hanefî mezhebinde bir şey olmaz, fakat cübbeyi tutarken acaba eli değer de Şâfiî mezhebine göre abdest bozulur mu diye rahmetli valide hanımımıza cübbesini tutturmazdı. O kadar dikkat ederdi. İmamın tabii her şeye son derece ihtimam etmesi, itina etmesi lazım; abdest almasına, abdest bozmasına, elbisesinin temizliğine…
Onun için imamlık veballi mesuliyetli olduğundan Peygamber Efendimiz;
"İmamlığa kalkışmayın, koşuşmayın, heves etmeyin; ama müezzinliğe heves edin!" buyurmuş, bunu bilesiniz.
Üçüncü hadîs-i şerîf:
İbtediû bi'l-ekâbiri fe inne'l-berekete mea ekâbiriküm.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ hazretlerinden rivayet edilmiş. Hakîm-i Tirmizî'nin kitabında. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;
İbtediû bi'l-ekâbiri. "Büyüklerinizle başlayınız." Fe inne'l-berekete mea ekâbiriküm. "Çünkü bereket büyüklerinizle beraberdir."
Bu ne demek?
Bir ikram yapılacak; mesela misafir odasında misafirler oturmuş, elinizde tabakla geldiniz, hurma ikram edeceksiniz, şeker ikram edeceksiniz, tatlı ikram edeceksiniz.
Kimden başlanacak?
Büyükten başlanacak, önce büyüğe sunulacak. En büyük, en yaşlı, ekber olana, daha büyük olana sunulacak. Çünkü; "Bereket büyüklerdedir, büyüklerin yanındadır." diyor. Yaşlanmış, onca yaş yaşamış, hayat tecrübesi kazanmış, o kadar ibadet etmiş, ihtiyarladığı için nefsini ıslah etmiş; şehevanî duygulardan, nefsanî duygulardan epeyce bir sıyrılmış, dünyaya artık bir meyli kalmamış. Âhiretin kokusunu duymaya başlamış, göçünün yakın olduğunu bilen bir insan. Elini vicdanına koyup doğru konuşan, haklıya haklı, haksıza haksız diyebilen insan. Tabii bereket onlardadır. Yaşlılığın büyük fazileti vardır, onun için büyüklerden başlanacak.
İkram ilk önce meclisin en büyüğüne sunulur, ondan sonra onun sağındakine, ondan sonra onun sağındakine, onun sağındakine… böylece herkese sunulur. Halka şeklinde oturmuşlarsa büyükten başlanılır. Sözü büyükler söyler. İkram önce büyüklere yapılır. Âdâb böyledir.
İslâm'da büyüklerin büyük kıymeti vardır. Onlara itibar etmek önemli bir şeydir. Peygamber Efendimiz; "Küçüklere sevgi göstermeyen, büyüklere saygı göstermeyen bizden değildir." diye bunun İslâm'ın şiarı olduğunu bildirmiş. Onun için yaşlılara, aksakallılara, bizden büyüklere hürmet etmeyi, izzet etmeyi eskiden beri yaparız. Çocuklarımızı da öyle yetiştiririz, bu terbiyeyi vermeye gayret ederiz.
Ebridû bi'z-zuhri fe inne şiddeti'l-harri min feyhi cehennem.
Buhârî'de ve sâir kaynaklarda Ebû Said el-Hudrî hazretlerinden ve daha başka râvilerden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
Ebridû bi'z-zuhri. "Öğle namazını biraz serinlik vakte kaydırınız."
Tam güneşin harıl harıl, cayır cayır ortalığı yakıp kasıp kavurduğu zamanda değil de; azıcık serinlik zamana doğru kaydırınız.
"Çünkü öğlenin sıcaklığı sanki cehennemin soluğudur, cehennem soluğu gibidir."
Cehennemin sanki kapağı açılmış, bir soluk almış da, cayır cayır ortalık ondan yanıyor gibidir. Onun için biraz ona göre namazınızı münasip zamanda kılınız demek oluyor.
Bizim memleketlerin tabii hâli elhamdülillah çok güzeldir. Allah'ın nimetleri bizim bu memleketimiz üzerinde çok fazladır. Bu beldeleri Allah rızası için cihat edip mallarını canlarını feda edip fetheden, bize yadigâr ve emanet bırakan ecdadımızdan Allah razı olsun. Dünyanın en güzel yerleridir, en bereketli yerleridir, en hoş havalı sulu, sulak yerleridir. Suudi Arabistan'a gidenler, hacılar bilirler; çatır çatır her taraf kayadır, binlerce tepeliktir veyahut düz yerleri kızgın kum çölleridir. Ayağınızı bastığınız zaman deriniz kabarır, sıcaktan yanar. Gündüzün sıcağında insan bayılır, geceleyin ancak biraz canlanıp sabahlara kadar hareket ederler. Yapacakları işleri seyahatleri filan gece yaparlar. Hatta hatırınızda kalsın:
Subhânellezî esrâ... âyetinde İsrâ deniliyor.
İsrâ ne demek?
İsrâ; geceleyin seyahat etmek demek.
Neden?
Çünkü Araplar gündüz seyahat edemez ki! Hele bir etsin, güneşin hararetinden ne devenin takati kalır ne yürüyen insanın takati kalır; erirler, mahvolurlar. Onun için serinlik çıkmasını filan beklerler. Öğle namazında Efendimiz öyle diyor: “Tam şiddetli olduğu zamanda değil de biraz ortalığın hafiflediği zamanda kılın! Çünkü tahammül edilmez zordur.” diye Peygamber Efendimiz öyle tavsiye eylemiş.
Bizim burada o sıcaklıklar yok! Allah'a ne kadar şükretsek, hamd etsek o kadar iyi. O kadar layıktır, daha fazlasına ihtiyaç vardır. Bizim memleketimizde çok büyük bolluk bereket var. Biraz Suriye'ye geçiverdiniz mi, Irak'a geçiverdiniz mi görüyorsunuz. Allah bu beldeleri birbirleriyle dost etsin, kardeş etsin, bu ihtilaflardan kurtarsın. Onların bizim suyumuza ihtiyacı vardır, bizim onların petrolüne ihtiyacımız vardır. Hepimizin birbirimizin kardeşliğine ihtiyacımız vardır! El birliğiyle hareket edersek çok hayırlı işler başarırız, beceririz.
Düşmanlar; Amerika gelmiş Suudi Arabistan'da petrol şirketi kurmuş, petrollere ortak olmuş.
Sen ta uzaktan gelmişsin, burada ne işin var?
Irak'ta İngilizler; Kuveyt'te, Katar'da… Müslümanların mallarını, imkânlarını, madenlerini başkaları alıp gidiyor. Müslümanların cahilliğinden, birbirleriyle ihtilafından, ilimde irfanda geri kalmasından derlenip toparlanamamasından! Biraz da derlenip toparlanmaya çalışınca bir kıyamet kopuyor, ordular diziliyor, uçaklar uçuyor, füzeler gönderiliyor; kendi malını insana istifade ettirtmeme gibi durumlar oluyor. Allah Müslümanları korusun.
Allah-u Teala hazretleri sizi sırat-ı mustekimden ayırmasın, sevdiği kul eylesin, Marifetullaha erdirsin. Aşkullahı muhabbetullahı gönlünüze yerleştirsin, sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin, huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin
Bi-hürmeti esrarı sûreti’l Fatiha
31.12.1989 -
Cinler ve Nazar,
08.09.1991 -
Komşu Hakkı, Alim
