30.03.1986 - Müslümanın Altın Gibi Olması, Selam

30.03.1986 - Müslümanın Altın Gibi Olması, Selam
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî inne mesele’l-mü’mini ke-meseli’l-kıt’ati mine’z-zehebi yenfuhu ‘aleyhâ sâhibuhâ fe-lem yeteğayyar ve lem tenkus vellezî nefsî bi-yedihî inne mesele’l-mü’mini ke-meseli’n-nahleti ekelet tayyiben ve veda’at tayyiben lem ve lem tefsüd.
Şu hadis-i şerifi ne olur, kalemi kâğıdı olanlar yazsın ki şahane... Şahane, insanın dudağına tebessümler yayan bir hadis-i şeriftir. Abdullah b. Amr İbnü’l-Âs radıyallahu anh ravisi, İbn Hibban’ın kitabına kaydedilmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor;
Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî. “Şu Muhammed’in canı elinde olan Zat’a yemin ederim ki…” Kendisinin adıyla söylüyor kendisini. Hani deriz ya bazen şu âciz bendeleri filan deriz. O ifadeyle. Şu Muhammed’in canı elinde olan o Zat’a yemin ederim ki yani Allah’a ant olsun ki, Allah’a yemin olsun ki demek.
İnne mesele’l-mü’mini ke-meseli’l-kıt’ati mine’z-zehebi. Müslümanın misali, bir parça altın gibidir.”
Müslüman neye benzer?
“Şöyle bir parça, bir kıt’a altına benzer. Müslüman bir parça altın gibidir. Niye altına benzettiğini ifade ediyor.
Yenfuhu ‘aleyhâ sâhibuhâ fe-lem yeteğayyar. “Öyle ki o altın parçasını sahibi alır, ateşe koyar, üfürür ateşin altını, kaynar, kızar, altınlığından hiçbir şey kaybetmez.” Değişmez, kararmaz, sararmaz, solmaz. Altın, eritsen de altındır, kalıba döksen de altındır. Tel çeksen de altındır, yüzük yapsan da altındır. Ne paslanır ne kirlenir ne tabiatını bozar ne şeklini bozar... Ne güzel ne şahane misal! Ne kadar güzel anlatıyor Müslümanı. Ne kadar mükemmel bir ifadeyle Müslümanın nasıl olması gerektiğini Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem işaret buyuruyor.
Nasıl olduğunu izah edeceğim. İlk önce hadisi tamamlayayım.
Ve lem tenkus. “Şekli şemaili değişmez, tabiatı bozulmaz altının, miktarı da azalmaz, uçup gitmez, bozulmaz.” Eyvah, tüh, niye ısıttım, kapkara oluverdi, işte sıfıra düştü, kıymeti filan demezsin. Altın altındır ne miktarı azalır ne de şekli şemaili, tabiatı bozulur. Devam ediyor;
Vellezî nefsî bi-yedihî. “Canım elinde olana and olsun ki...” Yani Allah’a -celle celâlühû- yemin ederim ki. İnne mesele’l-mü’mini ke-meseli’n-nahleti. “Müslüman bal arısına benzer.” İkinci benzetme, bal arısına benzer.
Niye?
Ekelet tayyiben. “Bal arısı güzel şeyleri yer.” Çiçekten çiçeğe koşar. Çiçeklerin özünü içini alır, en tatlı, en güzel, en temiz, en pak, en hoş kokulu yerinden alır. Ekelet tayyiben. “Güzel şey yer.”
Ve vada’at tayyiben. “Sonra da o yediklerinden bal imal eder, onu peteğe koyar.” Koyduğu, yani kendinden vücudundan çıkan şey de güzeldir, yediği de güzeldir. Dışarıya koyduğu da güzeldir, şifalıdır. Kur’ân-ı Kerîm şahit;
Fî-hi şifâun li’n-nâs. “İçinde şifa vardır.” buyuruluyor.
Lem teksir ve lem tüfsid. “Konduğu dalı, üstüne konduğu çiçeği kırmaz.” Yaprağı bozmaz, çiçeği narin narin kucaklar, yavaş yavaş içine sokulur, aldığını alır, çiçek şöyle bir sallanır, onun gelmesinden memnun çiçek de. Çiçeğe hiçbir zarar gelmez. Bilakis zarar gelmek ne! Çiçek onun gelmesini ister. Çiçek o gelsin diye zaten içine o balı hazırlamış. Söyleyeceğim neden öyle olduğunu. Kırmaz. Ve lem tüfsid. “Bozmaz da.” Kırmaz da bozmaz da arı gibidir Müslüman.
Güzel yer, güzel koyar ortaya, çıkartır koyar; gittiği yeri kırmaz ve bozmaz. Şu iki misal sizin nasıl Müslüman olmanız gerektiğini gösteren iki güzel misaldir, yani bizim ve sizin.
Biz nasıl olacağız? Altın gibi olacağız.
Biz nasıl olacağız? Arı gibi olacağız.
Vech-i şebehte anlatıldı.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bizi önce altına benzetti ve izah etti ki; altın ısıtılsa eritilse bile kıymetinden bir şey kaybetmez ve eksilmez. Başka maddeler öyle değildir. Isıtılınca başka kimyevî reaksiyonlara uğrar, şekli rengi değişir. Bir kısmı gaz olarak uçar. İçindeki maddeler ayrılır filan. Altın soy madenlerdendir okside olmaz, saf olarak kalır. Asırlar geçmiştir, yer kazılır, arkeolojik kazıların içinden çıkar; yine pırıl pırıl, şöyle tozunu siliverdin mi üstünden yine pırıl pırıl altındır.
Müslüman böyle olacak. Yani Müslümanın tabiatı altınlaşacak, değişecek. Yani bunun bir yerinde bir kötülük yok ki, bir başka madde yok ki! Ne yapsan ister yüzük hâline dök ister bilezik hâline dök ister levha hâline getir ister altın varaka yap... İşte hangi kılığa girerse girsin Müslüman tabiatı aynı olacak. Müslüman asker oldu, aynı Müslüman. Müslüman memur oldu, aynı Müslüman. Öğretmen oldu, talebe oldu, işçi oldu, patron oldu; değişmez.
“Hocam biz değişiyoruz, patron olduk mu burnumuz büyüyor. İşçi olduk mu hıyanetimiz başlıyor. Talebe olduk mu şeytan damarımıza giriyor. Hoca olduk mu şöyle oluyor.”
Sen saf olmamışsın ki; içinde şeytandan, şuradan, buradan başka şeyler kalmış. Müslüman onların hepsini atacak. Altın da malum yeryüzünden çıkartıldığı zaman muamelelerden geçirilir de saf altın öyle elde edilir. Yani cevher hâlinden öbür hâle gelmesi için muameleler gerekiyor. Sen de içindekileri altından gayri olan, kıymetli olmayan, pis, kötü olan şeyleri ayır, altınlaş. Ötekileri at. Çirkin şeyleri at. Kötü huyları, kötü duyguları, kötü niyetleri, kötü fikirleri at. Şöyle bir İslâm ol. Allah’a teslim ol. Hakiki Müslüman ol ve altın gibi ol.
İkinci benzettiği arı… Arıya niçin benziyor Müslüman?
Arı güzel şey yer, ortaya koyduğu da güzel olur. Müslüman da öyledir. Müslüman aldığında güzel şey alır. Etrafına bakar, gözüyle ibret alır. Herkesi dinler, kulağıyla ibret alır. Hikmet öğrenir, faydalı ilim öğrenir. İyi şeyleri alır yani. Arının çiçek çiçek gezip de çiçeklerin içinden özünü, balını aldığı gibi iyi şeyleri alır. Verirken de güzel şeyi verir. Yani arının bal yaptığı gibi sen de bin bir çiçekten bal toplayan arı gibi bin bir kitaptan bilgi alırsın. Konuştuğun zaman ağzından inci mercan dökülür. Güzel şeyler söylersin, hakkı söylersin, adaleti söylersin. Allah’ın rızasına uygun sözü söylersin celle celâlühû. Hayrı söylersin, hayrı teşvik edersin. Vazife o.
Şimdi bizim aldığımız da bozuk ortaya koyduğumuz da bozuk. Yani arıya o bakımdan da benzemiyoruz.
Şimdi biz ne alıyoruz?
Müstehcen resimlerden şehvet duygusu alıyoruz. Gözü dönüyor adamın o resimleri gördüğü zaman. Yani en muhterem insanlara bile o resimdeki insan gibi o gözle bakmaya başlıyor, hürmet kalmıyor. Kadın bir şey, işte ganimet alınacak bir, bilmem ne… Erkek, kadının gözünde kafeslenecek yoldan, baştan çıkarılacak bilmem ne… Yani iki cinsin birbirine bakışında asalet yok oluyor, bakış tarzı çirkinleşiyor. Giyinik insana baksa soyunuk görüyor.
Neden?
O müstehcenlik onun bir yerini dürttü, bir yerini gıcıkladı, ayağa kaldırdı. O duygular bir daha ayağa kalktı mı toparlayabilirsen toparla. Burnunu sıkmak lazım insanın ki o gitsin. Boğazını sıkmak lazım ki yola gelsin. Yani bir canavar gibidir. Horul horul uyuyor. Varsın uyusun. Uyandırdın mı haydi bakalım zapt edebilirsen et! Zapt olmaz, o şehvet denilen şey zapt olmaz. Şimdi resme bakar şehvet… Peki, haydi kitaba bakmadım, sinema afişine bakar, şehvet… Allah Allah...
Bu adamların başka işi yok mu Allah aşkına? Bu dünyada yani şu şehvetin dışında başka hiç işi yok mu? Hiç başka iş kalmadı mı? Akılları fikirleri, geceleri gündüzleri buna mı sarf edilmiş, tahsis edilmiş?
Ne dinlersen ne görürsen ne okursan ve kiminle konuşursan, buyur… Kiminle konuşursan onun da aklı oradan çelinmiş, o da orada. Geçen gün gazetelerde resmi vardı. Delinin birisi;
“Ben de müstehcenim, haydi bakalım beni de poşete koyun.” diye, bu Vatan caddesinin bir yerlerinde koşmuş da polisler kement atıp yakalamışlar filan.
O deliye o duygular nereden geldi?
Yağıyor gökten, yağmur yağar gibi. Yani o deli, işte öyle ortaya koymuş. Akıllılar içine atıyor. Delinin ortaya koyduğu duyguları akıllılar tencerenin içine koyuyor, kapağını kapatıyor. Kapatıyor ama fokurdadığı zaman kapağını attırır. Düdüklü tencereye koysa patlatır.
Hâsılı çevremizden baktığımız zaman nerede o arının her çiçekten bal topladığı gibi güzel şeyler… Nereye baksan bir şey… Ahlâkı bozuluyor insanın. Yani vasat vatandaşın ahlâkı bozuluyor, gözü dönüyor. Şuuru bozuluyor.
Git 18-20 yaşındaki çocukların arasına, gir bir okulun otobüsüne, geç biraz şu gençlerin, ortaokul lise talebelerinin fazla dolaştığı semtin sokağından, kulak ver bakalım. İlkokula giden bacak kadar çocuklar...
Şimdi ben elime çantayı aldım, hocamın, profesörümün evine gitmiştim seneler önce, oradan da fakülteye arka sokaktan yürüyorum. Arkamdan da iki tane koleje giden kız, küçük, formalarından belli. İlkokul kısmına gidiyorlarmış. Benden biraz gerideler ama ben gidiyorum, onlar da geliyor. Tabii onlar kendi dünyalarına daldırmışlar, haberleri yok, ben de duyuyorum. Akılları fikirleri bücürlerin müstehcen meseleler. Bücür, taa bacak kadar kız, neler konuşuyor görseniz. Bacak kadar ilkokul talebesi. Aysel, Ahmet’e şöyle oldu da bilmem ne böyle oldu da böyle gidiyor konuşmaları. Böyle başlıyor iş. Muhit böyle yapıyor, giyim böyle…
“Ya bu yakasını kapalı yapsana, niye buraya kadar açıyorsun?”
“Senin aklın ermez!”
Benim aklım senden çok eriyor ama… Arka taraftan buraya kadar açıyor.
“Bu kumaş mı yetmedi, niye bu kadar açık bu beline kadar?”
“Senin aklın ermez! Hocam sen karışma, senin neyine gerek…”
Ben karışmazsam, bak hadis-i şerifte Efendimiz azarlayacak.
Karışacağız, biz de kendi keyfimizi, kendi zevkimizi ortaya koyacağız. Yüzde 99 memleketin sahibiyiz biz, ev sahibiyiz. Misafir değiliz ki, sığıntı değiliz ki bir köşeye sığınalım da büzülelim de beni buraya aldığına çok şükür, karnım doyuyor ya elhamdülillah, buradan da kovarsa nereye giderim karda kışta kıyamette diyecek durumda değiliz ki, ev sahibiyiz.
Ben böyle istiyorum, kahve orta şekerli olsun.
Kurulurum minderime, köşe başına…
Yani insanın kendi evindeki rahatlığıyla çalışacağız.
Aldığımız iyi değil, verdiğimiz alınana göre.
Kötü demirden iyi kılıcı hangi sanatkâr yapmış? Malzeme has hâlis olacak.
Aldığımız kötü olunca verdiğimiz de kötü oluyor. O halde arı gibi olacağız, her çiçekten balını alacağız. Dikkat ederseniz arıda yine misal var. Arı bazen zehirli çiçeklerden alır. Zehirli çiçeklerden alır, o balı yediği zaman insan ölür.
O da bal…
O da bal ama hocam, şifa için şöyle kaşık ucuyla al ama fazla alırsan ölürsün. Çünkü zehirli çiçekten topladı.
O halde hangi çiçekten bal aldığımıza dikkat edeceğiz. Hangi yerden bilgi kazandığımıza dikkat edeceğiz. Gözümüze hangi görüntülerin nereden geldiğine, o görüntülerin doğru mu eğri mi olduğuna dikkat edeceğiz. Kulağımıza hangi seslerin geldiğine, nereden ve hangi seslerin geldiğine dikkat edeceğiz. Okuduğumuz kitaplara dikkat edeceğiz. Konuştuğumuz insanlara dikkat edeceğiz. Fikrine müracaat ettiğimiz şahıslara dikkat edeceğiz ki alınan malzeme temiz olsun. Ondan sonra da öbür tarafa bin bir çiçekten bal toplamışsak, malzeme toplamışsak Allah’tan korkup güzel şey söyleyeceğiz. Eğri oturup doğru konuşacağız yani. Eğri otursak bile doğru konuşmaya kendimizi alıştıracağız. Müslümanız, mesulüz. Allah celle celâlühû her yaptığımızı görüyor, her sözümüz, her işimiz deftere yazılıyor. Hiçbir şey bırakılmadan hepsi kayda geçiyor. Bu şuura erememişsek hayır, iyi Müslüman olamadık daha… Daha çok fırın ekmek yiyelim biz, ki olamadık.
Vellezî nefsü Muhammedin bi-yedihî mâ harece ehadün mine’l-medîneti rağbeten ‘anhâ illâ ebdelehallâhu hayran min-hü ev-mislehû.
Câbir radıyallahu anh’ten, İbn Asâkir kitabına kaydetmiş bu hadis-i şerifi. Efendimiz buyurdu ki:
“Muhammed’in canı, nefsi kudreti elinde olan o Zat’a yemin olsun ki...” Yani Allah’a yemin olsun ki celle celâlühû. “Bir kimse Medine-i Münevvere’ den dışarıya çıkmaz.”
Hangi sebeple?
Rağbeten anhâ. “Onu sevmediği için.” “Aman burada da oturulur mu!” diye ondan soğumuş olarak rağbetini kesmiş olarak oradan dışarıya çıkmaz. İllâ ebdelehallâhu hayran minhü ev-mislehû. “Allah onun yerine Medine-i Münevvere’ ye ondan çok daha hayırlı veyahut onun gibi hizmet görecek, -yani bu kafayı bozmadan önceki zamanındaki gibi hizmet görecek- hayırlı kimseyi nasip eder.”
Rağibe an fiili “bir şeyden îrâz etmek” demektir. Yani rağibe “rağbet etmek” ama fî ile kullanılırsa “rağbet etmek, bir şeyi istemek” mânasına gelir. An harf-i cerr’i ile kullanılınca -burada an ile kullanılmış- “bir şeyden soğumak, istememek, vazgeçmek” mânasına gelir.
Mesela insan rağibe fi’l-medîne dese; “Medine’de oturmaya rağbet etti, şevk duydu” demek olur. Rağbeten anhâ dedi, yani “Medine’den soğumuş, istemiyor.” Orada kalmaya niyeti yok, Peygamber Efendimiz’ in sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek şehrini beğenmemiş. Ondan soğumuş, istememiş de ondan gidiyor… Kim böyle çıkarsa defolsun gitsin. “Allah daha hayırlısını Medine ahalisi olarak nasip eder,” diyor Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Peygamber Efendimiz’ in kabrinin olduğu yer, yerlerin en güzelidir. Yeryüzünün en şerefli yeridir. Yani göklere iftihar etse, tefahür etse yeridir ki;
Bende metfundur deyu eflâke fahreyler zemin, diyor Şair Nabi.
O mübarek belde ikinci bir haremdir, oraya deccal giremeyecek. Çünkü her bir vadisinde, geçidinde manevi bakımdan bir melek kılıcını çekmiş o mübarek beldeyi koruyor. Oraya giden selamete erer. Oraya giden rahmete kavuşur. Orada namaz kılan başka yerde kıldığı namazdan bin misli fazla sevap alır. Orada Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in civarında olmak, ona mücavir olmak şereflerin en büyüğüdür. Bir insan bu şerefleri anlayamadı da orada durmaktan vazgeçti de gitti mi, gitsin… Nereye giderse gitsin. Nereye giderse gitsin, Allah daha hayırlı kimseleri oraya nasip eder. Hayırsızlar gider.
Bir başka hadis-i şerifte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Medine-i Münevvere demirci ocağı, demirci körüğü gibidir.” Demirci ocağında körüklenir ısıtılır malzeme. Yani küflü demir bile olsa demir ocağında ısıtılıp eritildikten sonra küfü pası gider; has hâlis saf malzeme kalır. Medine-i Münevvere öyledir. “Kiri gider, pası gider, münafığı gider, kötüsü gider; hası hâlisi kalır.”
Oraya bazen böyle boynu bükük Afrikalılar filan geliyor. Zayıf, bîçare, bilmem ne… Yeni bir vali gelmiş, demiş ki:
“Bu yoksulları buradan atacağım, bir sefalet manzarası meydana getiriyorlar. Defedeceğim bunları bu şehirden…”
Gece rüyasında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’ i görmüş;
“Dokunma onlara, onlar benim şeylerim [misafirlerim] diye...”
Allah-u Teâlâ hazretleri görmeyenlere görmek nasip etsin. Görenlere tekrar tekrar ziyaretler nasip eylesin.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Vellezî nefsî bi-yedihî lâ tedhulûne’l-cennete hattâ tü’minü ve lâ tü’minû hattâ tehâbbû evelâ edüllüküm ‘alâ şey’in izâ fa‘altümûhü tehâbebtüm efşü’s-selâme beyneküm.
Bu hadis-i şerif, Ahmed b. Hanbel’de, Müslim’de, Tirmizî’de, Ebû Davud’da, İbn Mâce’de, İbn Hibban’da olan bir hadis-i şeriftir.
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’ten ve Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ten gelen rivayetleri var. Bunu da deftere yazmak lazım. Bu da bu dünyada bizim selametimiz için, Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasına uygun yaşayıp huzuruna sevdiği kul olarak varmamız için önemli bir esası anlatıyor. Bakın buyuruyor ki Efendimiz;
Vellezî nefsî bi-yedihî. “Canım elinde olan Zat’a yemin olsun ki.” Yani Allah’a yemin olsun ki. Lâ tedhulûne’l-cennete hattâ tü’minü. “İnanmadıkça, mü’min olmadıkça cennete giremeyeceksiniz.” Yemin olsun Allah’a ki inanmazsanız cennete girmeyeceksiniz.
Burada da bu hakikati Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yeminle söyledi. “Cennete giremezsiniz, giremeyeceksiniz...” Hattâ tü’minû. “İman etmedikçe…” Tam iman etmedikçe cennete giremezsiniz, giremeyeceksiniz, buyurdu. Devam etti;
Ve lâ tü’minû hattâ tehâbbû. İşte bu cümle bize işin en ince noktasını anlatıyor; “Birbirinizi sevmedikçe, karşılıklı muhabbet beslemedikçe, birbirinizle dostluk duygusu içinde olmadıkça da iman edemezsiniz. Hakîki mü’min olamazsınız.”
Anahtarı görüyor musunuz, işin anahtarını? İman.
“Hocam imanın tadını duyamıyorum, ibadetten zevk alamıyorum, tesbih çekiyorum ama bir şeyler olmuyor… bilmem ne…”
“Birbirinizi sevmedikçe hakiki imana eremezsiniz.” diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.
Şimdi biz hakiki iman olmayınca cennete giremeyeceğimize göre ne yapacağız?
Akıl için bir tane yol, başka çaresi yok: Birbirimizi seveceğiz.
“Hocam iyi ama hık mık, hık mık…” Bin bir tane şey söyler herkes.
Seveyim ama bu adamın nesini seveyim?
İmanını sev. Peygamber Efendimiz’ in ümmetinden olduğunu sev. Bir güzel tarafını bul. Gülü seven dikenine katlanır. Ufak tefek şeylerine bakma, sev. Nasıl seveceksen sev. “Dini güzel” de. Acı, bir şey yap, ama seveceksin…
Burada bence iki tarafa da iş düşüyor. Biz zorba, hoyrat, kaba olursak, arkadaşlıktan anlamazsak, vefalı olmazsak, karşı tarafa çanak tutmuş oluyoruz. Yani bizi tutmasın diye çanak tutmuş oluyoruz. İşin bir tarafı bu.
Biz mümkün olduğu kadar sevimli insan olmaya kendimiz çalışacağız bir kere. Üzerimizdeki kötü huyları atmaya çalışacağız. Yani bu kabalıkla, bu sabalıkla, bu duygusuzlukla, bu anlayışsızlıkla, nezaket yok, zarafet yok, olmaz ki… Kendimizi bir tashih edeceğiz, güzel huylarla bezeyeceğiz, bir.
İkincisi de karşımızdaki kardeşlerimizi o haliyle de sevmeye kendimizi alıştıracağız. Neden?
Büyüklerimiz söylemişler ki; “Yârsız kalmış cihanda aypsız yâr isteyen.” Ayıpsız kusursuz sevgili, yâr isteyen sevgilisiz, yârsız kalır dünyada. Ayıpsız insan olmaz. Kusursuz olmaz. Her şeyini beğenirsin, bir de rengi akça pakça olsaydı, esmer, kara... Rengi akça pakça olur, bir de boyu uzunca olsaydı… Boyu uzun olur, bir de huyu güzel olsaydı bilmem ne… İlle bir yerinden bir patlak verir, yani bir eksik tarafı olabilir, ayıpsız olmaz. Gülün bile dikeni vardır. O kadar güzel çiçektir, kokusu güzeldir, görünüşü güzeldir ama işte dikeni de vardır ne yapalım. Gülü seven dikenine katlandığı gibi Müslüman da Müslüman kardeşinin ufak tefek kusurlarına göz yumacak, görmeyecek. Bilecek ki kusursuz insan olmaz.
Bilecek ki kendisinde de nice kusurlar var. Kendisi onlardan vazgeçebildi mi?
Nasreddin Hoca hani ne demiş:
“Ah gidi gençlik…” demiş ilk önce. Bakmış etrafta kimse yok. Sonra kendi kendine;
“Ben senin gençliğinin de nasıl olduğunu biliyorum ya...” demiş.
Biz kendimizi biliriz. Bizim nice kusurlarımız vardır, kendimize bakacağız, başkasında da kusur olabileceğini düşüneceğiz, bir.
Bir de kendimiz başkası bizi sevsin diye herkes gayret içinde olacak. Kendisindeki kötü huyları atmaya, etrafa karşı daha dikkatli olmaya, nazik olmaya, tatlı dilli, güleç yüzlü olmaya dikkat edeceğiz hepimiz. Bu muhabbetleşmeyi sağlayacağız.
Neden, nereden çıktı?
Bu muhabbetleşmeyi sağlayamazsak cennete gidemiyoruz da ondan. Tam iman etmiş olamıyoruz. Tam iman etmiş olamayınca da cennete gidemiyoruz. Cennetin yolu kapanıyor bize. Biz bu kaş çatıklığıyla, bu hoyratlıkla, bu itişmeyle, bu kakışmayla şey yapınca cennetin kapıları kapanıyor açılmıyor. Açılması için birbirimizi sevmek zorundayız.
Evelâ edüllüküm alâ şey’in izâ fa’altümûhü tehâbebtüm. Efendimiz mürebbîlerin en güzeliydi. Pedagogların, öğreticilerin en üstünü idi Efendimiz. Tabii bir şeyi söylediği zaman işe nereden başlayacağını da söylerdi. Şimdi o kadar insan;
“Eyvah! Demek ki birbirimizi sevmemiz lazımmış. Sevmezsek cennete girmeyeceğiz, bu işin başlangıcı neresi?” diye merak ettiler Allahuâlem. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki:
“Size yaptığınız zaman birbirinizin arasında muhabbetin meydana geleceği bir pratik çare söyleyeyim mi?” Kılavuzluk edeyim mi size bu yolda, yani bir tavsiyede bulunayım mı? dedi.
Efşü’s-selâme beyneküm. “Aranızda selâmı yayınız.” Yani selamlaşınız, selamet dileyiniz birbirinize. Efşü’s-selâme, yani “Aranızda selâmı yayınız.” demek tam mânası. Efşû, “ifşa etmek, aşikâre etmek” demektir.
Öyle kimseler oluyor ki seviyor, sevgisini aşikâre etmiyor. Ben de o bana kızıyor sanıyordum. Kaşları çatık camiye gelir gider, camiye gelir gider, camiye gelir gider... Meğer seviyormuş.
E mübarek ben müneccim başı değilim ki...
Yani sevgisini herkes söyleyecek, herkes sevgisini ifşa edecek. Sen bir kimseyi seviyorsan git yanına:
“Kardeşim selâmun aleyküm. Nasılsın iyi misin? Ben seni seviyorum.” de. Selam ifşa edilsin. Yani içinde kalmasın.
Ben o arkadaşın iyi olmasını istiyorum ama kaşın yine böyle çatık, ben kimseyle yine konuşmam, bilmem ne…
Olmaz! Yani ifşa olacak. Sevgiyi izhar olacak.
Selâmı ifşa etmek, yani esselâmu aleyküm, esselâmu aleyküm… Herkes birbirine selam verecek, bir. Yolda gidiyorsun; kimse kimseyle selamlaşmıyor, unutulmuş sünnetlerden birisi bu. Selamı ifşa edecek söz olarak bir de selâmet duygusunu...
Esselâmu aleyküm ne demek? “Sana selâmetlik diliyorum” demek. O selâmetlik duygusunu da izhar edecek;
Madem onun iyiliğini istiyorsun, göster bakalım hareketlerinden. Nereden bileyim ben senin onun selametliğini istediğini, belli olsun bakalım.
Hareketlerimizle de göstereceğiz, herhalde bu ifşa kelimesinin altında o mâna da var. Biz ona karşı selâmetlik dilediğimizi hareketlerimizle de ifşa edeceğiz. O halimiz ona o selâmetlik duygumuzu ifşa etmezse, aşikâre etmezse o zaman yakınlaşma olmaz.
Şimdi bu hadis-i şerife uygun olarak hatırıma geldi ki, ben ortaokul çağlarındayken bir hakikati öğrendim, sezdim yani öğrendim.
Nasıl?
Bir kimseyi seviyorsam hiç konuşmamışsam bile, birkaç defa başıma geldi, bir de bakıyorum o da beni seviyor. Mesela vardı, bizim mektebin yakınında böyle ağabeylerden birisi, ben uzaktan uzağa onu severdim. Hoşuma giderdi tipi, çapı, neyse artık… Ağabey, büyük biri… Ben de küçük bir çocuğum, okul talebesiyim. Onu uzaktan uzağa severdim ama ne konuştum -çünkü akranım değil- ne yanına vardım. Fakat sonra birkaç vesile çıktı, o da geldi bana iltifat etti, filan. Anladım ki benim sevgim sanki manevi bir bağ ile oraya gitmiş, oradan da bu tarafa geliyor. Yani bu işin gizli, sır tarafı. Çok denedim bunu. Siz birisini sevin, isterseniz konuşmayın, oradan da size doğru bir sevgi akmaya başlar.
O bakımdan bu selâmı ifşa etmek meselesi önemli. Yani sen ona selâmetlik diliyorsun; hâlinden şöyle bir şey olsun, ona selâmetlik dilediğin çıksın ortaya, şöyle bir belli olsun. Hani, “Dertli olan bakışından bellidir.” demiş şair şiirde. Yani seven insan da sevgisinden belli olur, selâmetlik dileyen insan da davranışından belli olur. Böyle yaparsak o zaman onun kalbi de sana cezp olur. Yani onun kalbi de sana akar. Gizli bir şey bu yani, gizli bir kanun bu. Herkesin bildiği bir şey değil. Sen onu sevince onun kalbinden de ılık hisler sana doğru akar, senden de ona doğru akar, bir manevi alaka olur. Artık bunu radyo dalgalarıyla mı oluyor de başka türlü mü oluyor de, nasıl dersen de… Bakarsın ahbap oluvermişsiniz.
Onun için öyle o sevgi duygusunu insanın geliştirmesi ve hâline aksettirmesi lazım. İş sadece yani esselâmu aleyküm demekle değil. Yani dili esselâmu aleyküm dese, hali esselâmu aleyküm demese o zaman muhabbet olmaz.
Bir şair diyor ki; “Abus yüzüne iade ettim senin sözünü.” diyor. Yani abus çehreli, esselâmu aleyküm demiş yürümüş gitmiş. “Başına çalınsın senin selamın!” deyiverir insan ötekisine. Ne bu böyle, kaşlarını çatmışsın… Sözüne özün uyacak. Yani dilin de esselâmu aleyküm diyecek, halin de. Bütün ifşa olunan, görünen halin de zahir olan halin de ona selametlik dilediğini gösterecek. Onu göstermezse o zaman aykırılık olur ikisi arasında.
Sanıyorum bu ifşa kelimesinin mânası altında böyle bir şeyler yatıyor; yoksa “Selam veriniz.” derdi. Sellimû derdi. Arapça’ da sellimû “Selam veriniz.” demek. “Selam veriniz.” derdi. “Selam veriniz.” demiyor Efendimiz, efşü’s-selâme diyor; “Selâmeti, selâmı yayınız.” diyor. “İfşa ediniz.” diyor, “yayınız” da demiyor. İfşa etmek, “hem yaymak mânasına hem de aşikâre etmek” mânasına geliyor.
O bakımdan selamın sadece dille olmadığını, biraz da hâl ile olduğunu, kalp ile olduğunu düşünelim, o zaman muhabbet olur. İşte o zaman Efendimiz’ in vaadi tahakkuk eder, o zaman birbirimizi severiz. Birbirimizi de sevdik mi inşallah çok hayırlara ereriz. Rabbimiz dünya ve ahiretin hayırlarına cümlemizi erdirsin.
Fâtiha-i Şerife mea'l Besmele.
03.12.1989 -
Peygamber Efendimizin Hurmaya
03.12.1989 -
Peygamber Efendimizin Güçsüzleri
