El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne izâ rufi’at mâidetuhû kâle: Elhamdülillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fî-hi. Elhamdülillâhillezî kefânâ ve âvânâ ğayra mükeffen ve lâ mekfûrin ve lâ müvedde’in ve lâ müstağnen ‘anhu rabbunâ.
Buhârî, Müslim, Ebû Davud, İbn Mâce, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Ümâme radıyallahu anh’ten rivayet etmişler.
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, sofrası önüne konulup yedikten sonra kaldırılırken hamd ederdi. Derdi ki; Elhamdülillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fî-hi. Elhamdülillâhillezî kefânâ ve âvânâ ğayra mükeffen ve lâ mekfûrin ve lâ müvedde’in ve lâ müstağnen ‘anhu rabbenâ –veyahut- rabbunâ.” Böyle dua ederdi.
Elhamdülillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fî-hi. “Allah-u Teâlâ hazretlerine çok hamd ile, güzel, iyi hamd ile, mübarek kılınmış ve o sayede bereketine ereceğimiz bir hamd ile hamd ederim.”
Yani, Allah’a hamd olsun bu nimetleri bana verdi, çok hamdolsun. İyi, güzel hamdolsun. Ve bu sayede ben Allah’ın rahmetine, bereketine ereyim. Beni Allah’ın bereketine, rahmetine, bolluğuna ulaştıracak bir hamd ile, çok hamd ile, tayyib hamd ile hamd ederim.
Elhamdülillâhillezî. “Hamd, O Allah’a, şu sıfatlara sahip olana layıktır ki.” Kefânâ. “Bize ihtiyacımızı ihsan eyledi, kifayet etti.” Bize ihtiyacımızı giderecek şeyleri nasip etti, yedik ve “Bizi barındırdı. Kendisi müstağnidir. Kendisine küfran-ı nimette bulunmak kullara yaraşmaz. Hamdinden kimse uzak duramaz.” Kimse ona dua etmekten müstağni kalamaz. “Rabbimiz öyledir. İşte o sıfatlara sahip olan Rabbim’e o tarzda hamd ile hamd ederim.” diye dua ederdi.
Peygamber Efendimiz’ in yemek bittikten sonra yaptığı sofra dualarından bir tanesi de budur. Bu Buhârî’de de var. Bunun hakkında çeşitli rivayetler, izahlar var. Kelimelerinin burada da [şerhte] geniş izahları var.
Demek ki yemek yediğimiz zaman, bir nimete nail olduğumuz zaman, onun Allah’tan geldiğinin şuuru içinde, Allah’ın nice kullarının aç açık dururken bizim böyle önümüze bu nimetleri gönderen Allah’a hamd etmemiz lazım.
Allah bizi dünyanın en güzel ülkesinde yaşatıyor. En güzel ülkesi… Her şeyi var. Her türlü imkâna sahip, bolluk, bereket içindeyiz. Tabii Allah yolunda yürümenin hayrı ile bereketiyle elhamdülillah, dedelerimizin cihat etmesinin hayrıyla bereketiyle bu nimetlere nail olmuşuz. Meyveler sebzeler çeşit çeşit, ucuz ve bol, havası da latif ve güzel, biz de elhamdülillah yiyoruz, içiyoruz. Tabii hamd edeceğiz.
Dünyanın başka yerlerindeki başka insanları bir bilseniz... Zaten gösteriliyor, bazen de para topluyoruz, yardım topluyoruz, gönderiyoruz. Afrika’da yağmur yağmayan, ot bitmeyen, hayvanların, insanların bir deri bir kemik kaldığı diyarlardan resimleri görüyoruz gazetelerde, mecmualarda. Böyle sinekler üstüne üşüşmüş bebeciklerin, zavallıların, derileri kurumuş ne suyu kalmış ne eti kalmış.
Elhamdülillah, bak bizim memleketimize! İnsan dışarıdaki otları yese yine [doyar] ama onlar ot bile bulamıyorlar. Yani şöyle ormanlarda, deniz kenarında dursa, hamsiler fazla geliyordu da gübre olsun diye tarlalara döküyorduk. Tabii hoyratça kullanıyoruz. Bu arada onu da söyleyelim.
Muhterem kardeşlerim!
İyi bir insan etrafına zarar vermez. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Müslüman bal arısına benzer. Nasıl bal arısı tahrip etmez, çiçeğe gelir, dalını kırmaz, bozmaz, balını alır gider.” Faydalı olur hatta... Hatta Allah o arı sayesinde çiçeklerin tozlaşmasını nasip eder. Meyvelerin olgunlaşmasını nasip eder. Meyvelerin aşılanmasına sebep olur yani. O arının gelmesini, gezmesini çiçek istiyor; ihtiyacı var. Onun tozları arının ayağına bulaşacak, öteki çiçeğe gittiği zaman ona bulaşacak, aşı olacak. Tohum aşı olacak, meyve olacak.
Almanya’da bir videocu benim yanıma geldi. “Hocam” dedi, “Ben size bazı filmler göstereceğim; bu gösterdiğim tabiat filmlerinin siz altına sözlerini bulun, yazın. Yani ibretli şeyler göstereceğim, onları yazın.” dedi.
Muhterem kardeşlerim!
Fransa’nın güneyindeki denizde bir adada bir çiçek. Resmini gösteriyor; sarı renkli büyücek bir çiçek. Çiçeğin içinde bir deliği var bir de kursak gibi bir torbası var. Şimdi üst tarafından sabahleyin aşağıya koyu bir şey damlıyor; dım dım toplanıyor damla. Resmini çekmiş onun, nasıl çekmişse videoya almış, filme almış; damlıyor. Kursağın dibine o mâyi birazcık birikiyor. Bir koku salıyor çiçek, o kokuya arı geliyor. Yani arıyı davet edecek, arının hoşuna gidecek, burada bir şey var filan diye onu çekecek bir koku neşrediyor.
E mübarek! Nasıl bildin arının hoşuna gidecek kokuyu? Nasıl, nerede, hangi laboratuvarda imal ettin, hangi profesöre danıştın, hangi ansiklopediyi karıştırdın da buldun onu?
Bir koku neşrediyor. Hani kedi nasıl mutfaktaki etin kokusunu alınca camdan içeri girerse o kokuyu duyan arı da çiçeğe geliyor. Çiçeğin o delik kısmından içine başını sokuyor, oradaki kokudan bayılıyor. Bir sersemlik geçiriyor içerideki o bitkinin kokusundan. Arı cup o damlayan mâyinin içine düşüyor. Onun da fotoğrafını çekmiş. Şimdi ben seyrederken;
“Eyvah, zavallı böceği bu çiçek yiyecek.” diyorum. Yani, “Eritecek orada, onu emecek galiba.” diyorum.
Fakat öyle bir şey ki; sadece bayıltmış, sersemletmiş. Suyun içine düşüyor, uğraşıyor, sırılsıklam oradan çıkıyor. Her tarafı ona bulaşmış olarak çıkıyor. Dışarı çıkmak istiyor, çiçeğin o içeri girerken geniş olan ağzı büzülüyor. Dışarı çıkmak istiyor arı, çıkamıyor. Bir zorluyor, çıkamıyor. İkinci defa zorluyor, çıkamıyor. O sırada üst tarafından bir şey uzanıyor arının sırtına doğru, yine insan seyrederken yüreği ağzına geliyor;
“Eyvah, buradan arıya bir suikast olacak.” filan derken, oradan iki tane tohum yapıştırıyor sırtına. Sarı tohum.
Nasıl yapıştı?
Arı aşağıdaki balın içine düştü ya her tarafı ballandı ya onun sırtına o uzanan iki tane bıyık gibi şeyden, ucundaki iki tane tohum, çiçeğin tohumu, arının sırtına yapışıyor. Bunu görüyorum yani filmini almış. İki tane tohum yapışınca sırtına, o zaman delik açılıyor, arı pır diye uçuyor. Hadi öteki çiçeğe... Yani aynı cinsin erkek çiçek, dişi çiçek demek ki. Buradan aldığı tohumlar sırtında, farkında değil. Onları ayakları ile itemeyecek yere yapıştırmış bitki. Ayaklarında olsa iter, atar. Oradan öteki çiçeğe girerken içeri girerken o tohumları öteki çiçek alıyor.
Muhterem kardeşlerim!
Yani insan sırf bu hadisenin karşısında, Allah’ın azameti karşısında secdeye varır. Kudreti karşısında, sanatı karşısında secdeye varır. Bunun her tarafı bir plan, her tarafı bir incelik, her tarafı bir düşünce, her tarafı bir maksat, bir hikmet, bir gaye ile oluyor yani. Arının kokuyu duyup oraya gelmesi, suyun içine düşüp yapışkan olması, o yapışkanın üstüne iki tane tohumun yapıştırılması, öbür çiçeğe gitmesi, öbür çiçeğin onu alması, çiçeğin böylece üremesini sağlıyor. Arı vasıta oluyor. Şu düzene bakın! Şu intizama, şu olan işlerdeki hikmetlere bakın!
İşte Allah-u Teâlâ hazretlerinin her işi böyle. Görene her işi böyle ince, her işi güzel. Tabii O’na hamd edeceğiz. Tabii O’na şükredeceğiz. Tabi O’nun verdiği nimetlerin kadrini, kıymetini bileceğiz. Tabii O’na itaat edeceğiz. Tabii O’nun sofrasından yemeğimizi yiyip kalkarken O’na hamd edeceğiz, ondan geri durmayacağız. Rabbimize küfran-ı nimette bulunmayacağız. O’nun hamdini terk etmeyeceğiz. Elbette bu şuur içinde Rabbimize şükran dolu, kulluk duygusu dolu olarak, teşekkür duygusu dolu olarak öyle kalkacağız sofradan ve bunu da dilimizle ifade edeceğiz. Efendimiz’ in bize öğretmesinden görüyoruz.
Bundan sonraki rivayet.
Kâne izâ reke’a sevvâ zahrahû hattâ lev subbe ‘aleyhi’l-mâu lestekarra.
İbn Mesud radıyallahu anh, İbn Abbas radıyallahu anhümâ ve Vâbısa radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş. Bu raviler rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn diyorlar ki:
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz rükûa vardığı, eğildiği zaman sırtını o kadar düz yapardı ki, o sırtına su dökülse su dururdu orada, aşağıya akmazdı.” Yani o kadar düz bir şekilde…
Demek ki, namazda dik duruyoruz, ondan sonra rükûa varıyoruz; o kadar yatay duruyormuş ki ne fazla böyle eğilmiş, katlanmış durumda, ne de böyle tam eğilmemiş de meyilli kalmış. Ne öyle ne öyle... Dümdüz. O kadar düz dururdu ki, sanki üstüne su dökülse sağa sola akmayacak, orada duracak. O kadar muntazam bir şekilde dururdu.
Muhterem kardeşlerim!
Belki bir erkek olduğumuz için yani onu çok iyi hissediyorum. İslâm’da böyle bir askerlik ruhu var gibi. Yani İslâm’ın ibadetlerinde bir düzen, bir intizam var. Saflar, bu rükûdaki, kalkıştaki intizamlar, başlarında bir imamın olması, o Allahu ekber deyince herkesin ona tâbi olması... Her şeyimiz müştereken beraberce bir komutla, bir emirle böyle işlerimizi yapmak, hep bizi terbiye için.
Kurban Bayramında kurban kesiyoruz; bizi terbiye için. Yani bunların her birisi Müslümanı cihada alıştırmak için, İslâm’ı korumak, hakkı tutmak, hakkı kollamak, hakkı gözetmek, batılı engellemek için Müslümanı yetiştirici şeyler.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri bu dünyaya vazifeli bir ümmet olarak gönderdiğini bildiriyor Kur’ân-ı Kerîm’de, demek ki ona göre de bizi yetiştirmekte...
Küntüm hayra ümmetin uhricet li’n-nâsi te’murûne bi’l-ma’rûfi ve tenhevne ani’l-münkeri. Emr-i maruf yapmak vazifemiz. Nehy-i münker yapmak vazifemiz. Allah yolunda cihat etmek vazifemiz. Ve biz, insanlar doğru yola gelsinler, insanlara örnek ve numune olalım ve insanlara önderlik edelim ve insanları doğru yola çekelim diye gönderilmiş vazifeli bir ümmetiz, diye Kur’an bildiriyor. Yani o şuurda değiliz ama meğer niçin yaratılmışız, meğer niçin düşünülmüşüz, meğer niçin yeryüzüne gönderilmişiz; asıl vazifemiz bu.
Kâne rake’a kâl: Sübhâne rabbiye’l-azîm ve bi-hamdihî selâsen. Ve izâ secede kâl: Sübhâne rabbiye’l-a’lâ ve bi-hamdihî selâsen.
Ukbe radıyallahu anh’ten Ebû Davud rivayet etmiş ki:
“Peygamber Efendimiz rükûa vardığı zaman üç defa sübhâne rabbiye’l-azîm ve bi-hamdihî derdi. Secdeye vardığı zaman da üç defa sübhâne rabbiye’l-a’lâ ve bi-hamdihî derdi.”
Rükûda ve secdede ifadeleri bunlardı. Rükûda sübhâne rabbiye’l-azîm ve bi-hamdihî, secdede sübhâne rabbiye’l-a’lâ ve bi-hamdihî. Ve bi-hamdihî’sini demeden umumiyetle biz de namazları öyle kılıyoruz ama o da olur. Hatta daha başka dualar yapıldığı, daha fazla ifadeler olduğu rivayetler de var.
Kâne izâ rake’a ferrace esâbi’ahû ve izâ secede damme esâbi’ahû.
“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem rükûya vardığı zaman dizlerinin üstünü kavrarken parmaklarını açardı, eli ile dizlerini tutarken parmaklarını açarak tutardı. Secdeye vardığı zaman da parmaklarını yaklaştırırdı, yani parmaklarını kapatarak secde ederdi.” Ama rükûda parmaklarını açardı, secdede kapatırdı.
Kâne izâ remâ el-cimâre meşâ ileyhi zâhiben ve râci’an.
“Peygamber Efendimiz hacda -cemre dediğimiz- şeytan taşlama vazifesini yaparken giderken ve gelirken yaya olarak giderdi.” O taşlama yerlerine yaya giderdi, taşlardı, gelirken yine yaya gelirdi. Yaya gider yaya gelirdi. Genel olarak umumiyetle âdet-i seniyesi böyleydi.
Kâne izâ remâ cemrete’l-‘akabeti madâ ve lem yakif.
“Sonuncu -büyük şeytan dediğimiz- Akabe cemresini, büyük şeytanın taşlama işini yaptığı zaman durmazdı.”
Ötekilerde durup, Mekke tarafına dönüp, elini açıp dua ettiği rivayet edilir. Ama üçüncü şeytanı Akabe cemresinde taşladıktan sonra hiç durmadan yürür giderdi hemen. Orada durmazdı.
Akabe Arapça’ da “eşik” demektir. “Bel,” yani “iki dağın arasında böyle bir açılan kısım” demektir. Dağın bu tarafı yüksek, bu tarafı yüksek; öbür taraftaki vadi, çukur. Bu iki dağın nispeten alçak olan eşiğinden öbür tarafa geçer yol, tabii dağa tırmanmaz. İşte o geçit kısmına, eşik kısmına akabe derler. Bu cemretü’l-akabe, Mina’nın Mekke’ye doğru yakın kısmında sonuncu yerdir. Hatta Mina’nın hududu dışındadır. O saha hududun dışı sayılıyor.
Fakat şimdi orada Araplar ne Akabe bırakmışlar ne eşik ne gedik bırakmışlar. Dağları kesmişler Akabe’yi yarmışlar, aşağıdan bir yol yapmışlar, ortadan bir yol yapmışlar, beton direklerin üstünden bir yol bu tarafa çevirmişler, öbür tarafından bir başka yol öbür tarafa çevirmişler; hiçbir şey kalmamış. Sadece o taşların da olduğu yerler betondan işte böyle belli... Eskiden oraları evlerin arasında böyle meydanda bir yerlerdi, ayrı yerlerdi; şimdi artık tanınmayacak gibi bir manzara kazanmış.
Dağları tıraşlıyorlar, kademe kademe çadır olsun diye sekiler yapıyorlar. Yolları açıyorlar, dağların içinden deliyorlar tünel açıyorlar, şuradan buradan geçiliyor filan. Vadilerin üstüne köprüler yapıyorlar, tanınmayacak hâle geldi. Arafat ovasını ağaçladılar, Arafat ovasında yemyeşil bir manzara, park gibi oldu orası. Zaten aşağısı sulakmış. Yani kum beş altı metre kazıldığı zaman aşağıda su olduğu söyleniliyor. Kuyu kazanlar öyle söylüyorlar. Ağaçlar tuttu, büyüdü, şimdi aşağıdaki suya kökleri ulaştı. Artık önümüzdeki senelerde orada haccedenler park gibi bahçe gibi yemyeşillikler içinde haclarını yapacaklar. Eskiden çadır sıcak iken, şimdi gölgede olacaklar. İşte ora ile ilgili rivayetler bunlar.
Görmeyen kardeşlerimize Allah yakın zamanda zenginlik versin, haclar ve umreler nasip eylesin. Gören kardeşlerimizin sevgisi, aşkı, muhabbeti, zamanı yaklaştıkça yüreği küt küt atar, dayanamaz hâle gelirler. Tekrar tekrar oraları ziyaret etmeyi nasip eylesin. İnsanın bir umre yaptığı zaman, bir önceki umre ile aradaki bütün günahları affoluyor. Bir hac yaptığı zaman, bir önceki hacla aradaki bütün günahları affoluyor. Mebrûr, makbul bir hac yaptığı zaman mükâfatı cennetten başka bir şey değil; cenneti kazanıyor insan.
Ama eskiden çok zormuş. Eskiden haccetmek o kadar zormuş ki, bunu anlamak için Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesini alın, görürsünüz. O da öyle bir hac seyahati yapmış, dilbaz bir kimse olduğu için güzel yazmış, kalemiyle anlatıyor. Nerede, ne sıkıntı çektiğini, nasıl önüne eşkıyalar çıktığını, nasıl onlardan kaçtığını, nasıl maceralar geçirdiğini, nasıl sıcaklar olduğunu, nasıl susuzluklar çektiklerini, nasıl çöllerden geçtiklerini anlatıyor.
Şimdi bizimki, artık ahir zaman Müslümanları zayıf Müslümanlar diye Allah çok kolaylıklar nasip etti bizlere. Buradan uçağa biniyoruz Cidde’ye gidiyoruz. “Buyurun efendim!” diye bir serin salona alıyorlar, üşüyorsunuz. Dışarıda terliyorsunuz içeride serin air condition cihazlarından üşüyorsunuz. Soğuk su mu istersiniz, buyurun içme suları orada. Yüznumara mı istersiniz, abdest mi alacaksınız, buyurun; şırıl şırıl sular, tertemiz yüznumaralar... Gayet temiz. Allah razı olsun. Gidiyorsunuz, her şey rahat. Otobüslere biniyorsunuz, vasıtalara biniyorsunuz, geliyorsunuz. Oturduğunuz evler belki buradaki evlerden daha rahat, daha güzel. Harem-i Şerif’e gidiyorsunuz, pervaneler fır fır fır fır döner. Serin hava, zemzemciler zemzem taşır. Haydi sıcak zemzem içmesinler diye parça parça, kelle gibi, kol gibi, bacak gibi buzları getirirler, kancalarla cup [depoların] içine atarlar, oradan kırmızı, turuncu termosların içine dağıtırlar... Yanına bir defa içilip atılmaya mahsus bardakları dizerler. Çekersin oradan bardağı, içersiniz içeceğiniz kadar. Arkadaşınıza ikram edersiniz. Ayakta durursunuz, Kâbe’ye gözünüzü dikersiniz, Allah’a hamd edersiniz, şıkır şıkır içersiniz.
“Hanımlarından birisine göz rahatsızlığı, iltihaplı, çapaklı göz hastalığı geldiği zaman…”
Göz ağrısı, tabii o hani bizdeki arpacık gibi bir şey mi oluyor bilmiyorum. Bu remet dediğimiz hastalık gözleri de kör edermiş, mikrobik bir hastalık. Er-Ramedü’l-hübeybiyyü diyorlar, bir çeşit göz hastalığı. Ekseriyetle o sıcak diyarlarda mikrobik hastalıktan oradaki mübarek dindaşlarımızın gözleri kör oluyor. Tehlikeli bir hastalık.
“O hastalık öyle gelirse, o zaman Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hanımının, eşinin, zevce-i tâhiresinin hücresine, yatağına varmazdı.” diye rivayet ediyor Ümmü Seleme radıyallahu anhâ validemiz.
Ebû Nuaym Tıb kitabında bunu yazmış. Efendimiz’ in tıbbî bir tedbir olarak demek böyle yaptığı anlaşılıyor.
Kâne izâ zevvece ev tezevvece nesera temerâtin.
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisinin düğünü olduğu zaman da veyahut başkaları yakınlarından birinin evlendirildiği zaman da hurma saçardı.”
Hurma saçardı, yani bol bol hurma ikram ederdi, dağıtırdı, verirdi. Böyle bir tatlı ziyafet filan oluyor. Hurma tabii oranın her şeyi hem ekmeği hem tatlısı hem gıdası, her şeyi… Yani hurmayı torbasına doldurdu mu Arap, o zaman sefere çıkarmış. Torbamda şu kadar hurma var, başka bir şey istemez. Küçük bir hurmada 300 kalori var. Son derece besleyici bir şey. Yani insanın ağır bir iş yaptığı zaman, demircilik, kömürcülük, böyle pazu işi yaptığı zaman bilmem ne kadar alması lazım. Yani bu hurmadan birkaç tanesini aldı mı o maksat hâsıl oluyor.
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah’tan bir şey isterken iki elinin avuç kısmını, iç kısmını yukarıya kaldırırdı. Bir kötü şeyi söyleyip de Allah’a sığınırken de ellerini sırtı yukarı gelecek şekilde avuçlarını aşağı döndürürdü.”
Biz de salât-ü selam getiriyoruz. Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin diyoruz, böyle açıyoruz elimizi. Salâten tüncînâ bi-hâ min-cemî’i’l-ehvâli ve’l-âfât. Yani; “Öyle bir salât-ü selam ile Peygamber Efendimiz’ e salât-ü selam eyle ki yâ Rabbi, o salât ü selam berekâtına, biz her türlü korkulardan, her türlü afetlerden necat bulalım.” diye. Korkulu şeyleri, afetleri zikredip de ondan sığınma bahis konusu olduğu zaman, elimizi aşağıya doğru çeviriyoruz. Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed, buraya kadar elimiz böyle [yukarı doğru]. Salâten tüncînâ bi-hâ min-cemî’i’l-ehvâli ve’l-âfât. “Her türlü korkulardan...” Ehval, iki gözlü ‘he’ ile. Bazıları ahvâl diyorlar. Ahvâl, “haller” demek, öyle değil. ‘Ha’ ile değil, iki gözlü ‘he’ ile; ehval, heviller, yani korkular. “Her türlü korkulu şeyden, korkulacak şeyden yâ Rabbi, her türlü afetten sana sığınırız.” Elimiz böyle [aşağıya doğru].
Ondan sonra ve takdîlenâ bi-hâ cemî’a’l-hâcât. “Bize her türlü hacetlerimizi kaza eyle, ihsan eyle, bahş eyle yâ Rabbi.” Ve tutahhirnâ mincemî’i’s-seyyiât. “Bizi her türlü seyyielerden, günahlardan temiz ve pak eyle.” diyen bir salât-ü selam ile salât-ü selam et Efendimiz’ e yâ Rabbi. Ve terfe’unâ bi-hâ ‘ındeke a’le’d-deracât. “Senin yanında bizi en yüksek mertebeye çıkartacak bir salât ile salât-ü selam eyle yâ Rabbi.” Ve tübelliğünâ bi-hâ akse’l-ğâyâti min-cemî’i’l-hayrâti. “Bizi dünyada, âhirette her türlü hayırdan muratlarımıza, gayelerimize ulaştır yâ Rabbi.”
Çok güzel bir salât-ü selamdır.
Elhamdülillah ‘alâ ni’meti’l-İslâm. “Bizi Müslüman yapan Allah’a hamd olsun.” En büyük nimeti, nimetlerinin hepsinin kaynağı bizim Müslüman oluşumuzdur.