13.08.1989 - Peygamber Efendimizin Tekbir Getirmesi, Hüzünlü Zamanlarda Duası, Hoşlanmadıklarında Susması

13.08.1989 - Peygamber Efendimizin Tekbir Getirmesi, Hüzünlü Zamanlarda Duası, Hoşlanmadıklarında Susması
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî-külli hîn. Vesselâtu vesselâmu alâ seyyidi'l evvelîne ve'l-âhirîn ve şefî'i'l-müznibîn ve üsvetine'l-haseneh Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin zevi'd-sıdkı ve'l-vefâ.
Emmâ ba'd.
Fa'lemû eyyuhe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr.
Ve kâle’n-nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem: İzâ kebbera li's-salâti neşera esâbi'ahû. Nukile ve ruviye an ebî hureyrete radıyallahu anh.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz iki cihan saadetine cümlenizi nâil eylesin.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz namaz kılarken tekbir getirecek. İzâ kebbere li's-salâti. "Namaz için Allah-u ekber diye tekbir getirirken -iftitah tekbiri diyoruz ya.- parmaklarını sımsıkı kapatarak değil de yayarak, açarak tekbir alırdı." Hani askerde bazıları şöyle selam çakıyor, ellerini, parmaklarını şöyle kapatıyor. Her şeyin bir usûlü var.
Namazda Allah-u ekber demenin usûlü neymiş?
"Efendimiz parmaklarını açarak Allah-u ekber derdi. " Yani "Parmaklarını açarak yapardı." diye böylece kaydetmiş.
Biliyorsunuz biz bu namazı babalarımızdan, dedelerimizden öğrendik kılıyoruz. Allah hepsinden razı olsun. Bize bilerek, bilmeyerek, farkına varmadan İslâm'ın bütün inceliklerini öğretmiş onlar; büyüklerin yanında şöyle yapılır, şöyle oturulur, böyle kalkılır, namaz şöyle kılınır, böyle kılınır… Ama onların her birinin bir mesnedi, bir delili var. Delilsiz olmaz, sünnete aykırı iş olmaz. Dinde Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine uymayan aykırı iş çok yanlıştır, bid'attır ve bid'atı çıkartan da bid'atın kendisi de cehenneme gideceğinden insanı çok zarara uğratır.
Müslümanın ana gayesi nedir?
Efendimiz'e her bakımdan uymak.
Efendimiz nasıl kılardı?
Efendimiz, sallû kemâ raeytumûnî usallî. "Benim namaz kılışıma bakın, beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız o tarzda kılın." buyururdu. Tabii Peygamber Efendimiz'in her şeyine dikkat etmişler. Sakalının kıllarını ziyan etmemişler. Berber tıraş ederken kıllarını hatıra, yadigâr diye saklamışlar. Efendimiz'in her şeyine büyük ihtimam göstermişler. Bir hırkasını ta o zamandan bu zamana kadar saklamışlar da bizim beldemizde Hırka-ı Şerif Camii'ni şereflendiriyor. Hiçbir şeyini kaçırmadan, büyük bir dikkatle takip edip Efendimiz'e sevgilerinin, bağlılıklarının izi, emaresi olarak [korumuşlar.] Namaz kılışına da dikkat etmişler.
Tekbiri nasıl alıyormuş Efendimiz?
Parmaklarını açarak Allah-u ekber diye alıyormuş. Öteki namazın diğer şekilleri de başka rivayetlerde gelecek. Onlar bütünlendiği zaman işte bizim namaz kılışımız ortaya çıkıyor. İkamet getirişimiz, ezan, oruç, hac ortaya çıkıyor. "Hacda Efendimiz işte şöyle yapmış, böyle tavsiye etmiş." diye...
Dinimizin bütün şeylerini [esaslarını, emirlerini] nereden alıyoruz?
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den alıyoruz. Bir insan çıkar da;
"Canım benim elimde Kur'an var, başka şeye aldırmam." derse ne olur?
Çok büyük şaşkınlık, çok büyük cahillik, çok büyük gafillik olur. Be hey gafil! Be hey zalim! Be hey cahil! Madem bilmiyorsun, sussana!
Bu Kur'an'ı sana kim getirdi?
Allah indirdi.
Kime indirdi?
Resûlullah'a indirdi.
Kim tebliğ etti?
Resûlullah tebliğ etti.
İnceliklerini kim açıkladı?
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem açıkladı.
Onun için, kim "Bana Kur'an yeter!" diye sırtını dayayıp da şöyle kurulursa, [konuşursa] bilin ki cahildir!
Evet, Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın kitabıdır, Resûlullah da Allah'ın Resûlüdür. Onun sünneti de Kur'ân-ı Kerîm'in en güzel tefsiridir, en güzel açıklamasıdır. Allah emretmiş, Resûlullah Efendimiz uygulamış, tatbik etmiş. Ondan sonra Müslümanlara numûne olmuştur.
Her işimizde buna dikkat edelim. Soralım;
"Resûlullah Efendimiz şu işte nasıl yapardı?
Şöyle bir durumda nasıl hareket ederdi?"
Soralım, göreceksiniz, hayatınız ne kadar güzel olacak; ne kadar feyizli, ne kadar ecirli, ne kadar sevaplı olacak.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bir göz yumup açıncaya kadar Resûlullah Efendimiz'in yolundan aykırı düşünmesin. Bütün yolların hepsi solda sıfırdır, hiçbir işe yaramaz.
"Ama hocam Avrupalılar var, Amerikalılar var, Ruslar var, Çinliler var..."
Onların hepsinin yolları çıkmaz sokak. Hepsi çıkmaz sokak. Amerika'yı bile gezdim geldim, hepsi yuvada anneleri ölmüş aç kuşların ağzı açık kaldığı gibi; hakka hakikate hasret, âşık bekliyorlar. Bir aklı başında bir insan gidip de şöyle bir birkaç şey anlatı mı Müslüman oluyor.
Yahudinin birisi müslüman olmuş; Teksas'lı, petrol kuyularına sahip bir yahudiymiş. Müslüman olmuş, derviş olmuş, iyi bir halde... Ben görmek istedim kendisini, göremedim. New York'da oturuyormuş. Dedim;
"Ya bari hakikaten iyi Müslüman olmuş mu yani?" Hani bazen böyle lafta oluyor, bazen de tam olmamış oluyor, yarım yamalak oluyor.
"Hocam kendisine gıpta ediyoruz; öyle mütevazı, öyle dervişâne, öyle mahviyetkârâne hareket ediyor ki hayranız." dediler.
Allah razı olsun, maşallah. Demek ki Allah nasip edince hidayet geliyor, saadet-i dâreyne eriyorlar.
Bizim için çok acı olur, Müslüman ve Müslüman bir anne ve babadan doğduktan sonra kâfir olarak ölmek, ne kadar acı!
"Geç hocam geç! Senin anlattığın şeylerin boşluğunu biz çoktan öğrendik!"
Ne öğrendin sen?
Hiçbir şey öğrenmedin. Senin dünyadan haberin yok. Senin Avrupa'dan, Amerika'dan haberin yok. Senin modern ilimden haberin yok. Senin yirmi birinci yüzyılın ilminden, yirminci yüzyıldan haberin yok. Sen küflenmiş kalmışsın, paslanmışsın. Senin mafsalların çalışmıyor.
İkinci rivayet;
Kâne izâ kerabehû emrun kâle: Yâ Hayyu yâ Kayyum bi-rahmetike esteğîsü.
Yine büyük hadis alimlerinden İmam Tirmizî -Allah rahmet etsin, şefaatine erdirsin- Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.
"Efendimiz'e üzücü bir iş, bir sıkıntı gelirse başına, derdi ki: Yâ Hayyu yâ Kayyum bi-rahmetike esteğîs." Bu duayı okurdu.
Allah'ın sevgili kulu olduğuna göre Peygamber'e üzücü bir şey gelir mi?
Gelir, muhterem kardeşlerim. Gelmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"İmtihanların, sıkıntıların en büyüğü peygamberlere gelir. Ondan sonra evliyâullaha gelir, büyük velîlere gelir. Ondan sonra salihlere gelir. Ondan sonra Mü'minlere gelir, derece derece..."
Ya firavunlar?
Firavunlar saraylarda yaşarlar, gafilce ömür geçirirler de sonra Allah-u Teâlâ hazretleri firavunları, Karunları deryalara, yerin içine batırır, mahveder. Sen onların bir müddet için sarayda yaşadığına, saltanat sürdüğüne aldanma...
Bu dünya rahat dünyası değildir. Mü'min için rahat âhirettedir. Bu dünya mü'minin çalışıp kazanma, Allah'ın rızasına erme dünyasıdır.
"Nerede sevap var?"
Türkiye'de bir sürü gafil, bir sürü cahil, bir sürü düzelecek şey var; bilmiyor. Söylediğin zaman "peki" diyor, anlıyor. Söyleyen yok, anlatan yok.
Peygamber Efendimiz'e de sıkıntı gelirdi. Sıkıntılar insanları yükseltir. Sıkıntı insanı Allah'a döndürür. Bu insanlar;
İnne'l-insâne le-yetgâ er-reâhü's-tağnâ. "Kendisini müstağni gördü mü, zengin, rahat gördü mü, insanoğlu sapıtır, tuğyan eder, şaşırır." Onun için zenginlerin çoğunun, git zengin semtlerine, zengin mahallelerine; namazla niyazla ilgisi yoktur. İçlerinden bir tane insaflı çıkar da süslü püslü bir küçücük cami yapar, işte oraya gelen gelir, gelmeyen mahrum kalır. Ama git bir gecekondu semtine, iki adımda bir, bir kulübecik, bir camicik görürsün.
Neden?
O hasta, o muhtaç, o fakir, o yoksul, "Aman yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi!" diyor; biliyor ihtiyacı var, isteği var. Ötekisinin ihtiyacı yok, hiç Allah aklına gelmiyor.
Hangisi iyi?
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki; "Vallahi ben sizin fakirliğinizden ziyade zenginliğinizden korkarım."
Neden?
Zengin olup da tuğyan ederse, azarsa, saparsa insan daha fena da ondan.
"Hocam ben zenginim, para kazandım, çok zenginim ama elhamdülillah bak karşındayım, camideyim."
Çocuğundan ne haber?
Çocuğun senin yolunda mı?
Çocuğun senin paranı gördüğü için şımarıyor. İzzet ve lezzet içinde yetiştiği için senin yoluna gelmiyor. Sabah namazına kaldıramıyorsun, Cuma'ya getiremiyorsun, oruç tutturamıyorsun. Sen onu küçükken kucağına aldın, okşadın, yanağını öptün, bilmem ne yaptın, büyüdü; senin paranla Allah'ın yolundan uzaklaştı;
"Babam yaşamasını bilmiyor, ah elime bir fırsat geçse bak ben ne güzel yaşarım..." diyor.
Bizim zengin bir kardeşimiz, -Allah selamet versin- deniz kenarında bir geniş tarlası, arazisi varmış, kıymetli bir yer, bilmem kaç dönüm... Alelacele satmış. Biraz rahatsızlığı var...
Alelacele satması neden?
Ölmeden evvel şu işten kurtulayım diye...
Alelacele satmış. Satarken damadının bir tanesi demiş ki;
"Baba bana sat..."
Babasının ihtiyacı yok ki, adam zengin, niye satsın damadına? Diyor ki:
"Ben öleceğim, kabre gireceğim, çocuklar benim mirasım diye deniz kenarındaki yere yerleşecekler, sabah akşam Allah'ı unutacaklar, namazı unutacaklar. Onlar burada sefa sürecek, benim kabirde kemiklerim sızlayacak. Yağma mı var..." diyor.
Apar topar, alelacele satmış, "Kurtuldum!" diyor.
Denizden uzak bir yerde bir yer almış orada oturmuş. Yani damadına da vermemiş. İstese bağışlar, "Al senin olsun." der. İnsan oğluna, damadına mülk mü satar ama maksat onları cehennem ateşinden korumak.
Muhterem kardeşlerim!
Ne diyor Allah-u Teâlâ hazretleri?
Kû enfüseküm ve ehlîküm nâren. "Kendinizi ve aile efradınızı, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehenneme düşüp yanmaktan koru, koruyun."
Sen korumazsan onlar gider. Nice hoca çocukları, nice alim çocukları, Osmanlıların meşhur filanca zâtın şeyi [çocuğu,torunu] bakıyorsun zenginleşmiş, konak sahibi, para pul sahibi olmuş, sonra ne olmuş? Bakıyorsun çocuk şaşırmış.
Allah para verdi mi?
"Verdi."
Paranın büyük bir kısmını, çocuğunu has Müslüman yetiştirmeye harca. Hoca tut. Hatta çocuğunu en iyisi hoca yap. Madem zenginsin, halktan bir şey istemeyen hocalar çoğalsın. Halktan bir şey almayan, halka bir şey veren hocalar çoğalsın.
"Al bakalım seni biraz yoksul gördüm, benzini sarı gördüm." deyip cebine bir şeyler koysun.
"A bu hoca ne biçim hoca ya, 50 bin lira tutuşturdu yeşil yeşil, ne güzel para!" filan desin. Bir de biraz biraz böylesi görülsün.
Sen kendi çocuğunu has Müslüman yetiştir. Bol kitapları al, gönder Arabistan'a, okut Arapça'yı, her şeyi öğrensin. Ver altına arabayı;
"Haydi bakalım hangi köye gideceksen git, hangi gecekondu mahallesine gideceksen git; Allah'ın dinini anlat, Allah'ın emrini bildir, Allah'ın dinine hizmet et de ben de şâd olayım, sen de iki cihanda berhudar ol." diye öyle yetiştirmek lazım.
Peygamber Efendimiz'e bela gelirdi, üzüntü gelirdi.
Gelince ne derdi Efendimiz?
Feryad mı ederdi?
Hayır. Derdi ki;
Yâ Hayyu yâ Kayyûm. "Ey Hayy ve Kayyum olan Rabbim!" derdi. "Allah" derdi yani. Yâ Hayyu yâ Kayyûm bi-rahmetike estağîs. "Senin rahmetine iltica ediyorum, Senin rahmetinden medet ediyorum, imdat istiyorum yâ Rabbi!" derdi.
Kuluz, zayıfız, biraz midemiz ağrısa yerlere yığılır kalırız. Başımız ağrısa feleğimizi şaşırırız. Dişimiz ağrısa geceleyin doktor ararız, dişçi ararız;
"Aman şu dişi köklesinler atsınlar."
"Ya buna kerpeten tutup çekerken de acır."
"Acır ama hocam bu diş ağrısı senin bildiğin gibi değil, köklensin meret de kurtulayım şu ağrıdan." diyor.
Millet geceleyin kerpetenle çektirecek yer arıyor. Kimseyi bulamazsa kapının tokmağına bağlayacak, kapıyı birden hop çektirtecek, dişini çıkartacak diye uğraşıyor.
Ne derdi Peygamber Efendimiz?
O da beşer, o da bizim nümûnemiz. Derdi ki; yâ Hayyu yâ Kayyûm. "Ey Hayy ve Kayyum olan Allah, ey benim Rabbim! Senin rahmetine iltica ederim. Senin rahmetinden medet umarım. Senden dilerim. Bak başıma bir sıkıntı geldi; sen halimi görüyorsun. Kurtar beni yâ Rabbi!" derdi, Allah'tan isterdi.
Ne demek "yâ Hayy"?
Hayy; "hayat sahibi" demektir. Allah-u Teâlâ hazretlerinin sıfatlarından bir tanesi Hayy'dır. Allah-u Teâlâ hazretleri kör bir tabiat kuvveti değildir. Kör olan bir şeyden bu kadar kuvvetli bir kâinat düzeni meydana gelir mi.
Tabiat kanunuymuş, bilmem neymiş, şöyleymiş, böyleymiş…
Allah-u Teâlâ hazretleri hayy u kayyûm. "Hayat sahibi, kudret sahibi, kendi zâtıyla kâim. Kimseye muhtaç değil, her şeyi yaratıyor, her şeyi yönetiyor." O'nu anlasana!
Peygamber Efendimiz yâ Hayyu yâ Kayyûm derdi.
"Kayyum" ne demek?
"Kendi zâtıyla kâim." demektir. Kâim bi-nefsihi. "Kendi zâtıyla kâim." Kimseye muhtaç değil, Alemlerden müstağnîdir: Ğaniyyün 'ani'l-âlemîn. Kulların ibadetine ihtiyacı yok.
Bir teknik üniversite profesörünün çocuğu ilkokulda, bir hacı hanımın talebesi... Din dersinde bizim hacı hanım demiş ki:
"Allah'ın emirleri var çocuklar, Allah'ın emirlerine farz denir. Allah'ın emirlerini tutmazsa, Allah gazap eder. Tutanlara mükâfat verecek. O emirleri tutmak lazım. O emirlerden bir tanesi namazdır, bir tanesi oruçtur, bir tanesi zekâttır, bir tanesi hacdır…" Saymış böyle.
"Sınıfın en çalışkan çocuğu kalktı arkadan" diyor;
"Hocam" demiş, "Allah bize mecburi mi kıldı namaz kılmayı?"
"Farz, mecburi, evet."
"Yani benim de kılmam mı lazım?"
"Evet yavrum senin de kılman lazım."
"Peki öğretmenim o halde söz veriyorum, ben bunun böyle bu kadar mecburiyet olduğunu bilmiyordum, serbest sanıyordum. Bugünden itibaren bu namazı muntazaman kılacağım öğretmenim, söz veriyorum sana." demiş.
"Sınıfın süper talebesi, en çalışkan talebe kız, terbiyeli, güzel giyimli, temiz, pak bir talebe." diyor.
"İyi yaparsın evladım, uygun olur evladım, ben de memnun olurum." demiş.
Kız başlamış o günden itibaren namaz kılmaya ama birkaç gün sonra kürklü bir hanım gelmiş okula;
"Filanca öğretmen kim?" Bulmuş kızının öğretmenini, demiş ki;
"Siz bizim kızın hocası mısınız? Falanca mısınız?"
"Evet oyum."
"Bizim kızımız evde namaza başladı. Sabah namaz kılıyor, akşam namaz kılıyor, yatsı namaz kılıyor. Söyleyin de daha bu küçük, kılmasın." demiş.
"Hanımefendi! Hiç ben 'namaz kılın' dedikten sonra 'kılmayın' der miyim çocuğa? Bir kere 'kılın' demişim onun mecbur olduğunu, gerekli olduğunu, farz olduğunu söylemişim. Şimdi ağzımdan çıkanı geri alır mıyım? Sonra ben emretmiyorum ki, Allah emrediyor."
Kadın tabii kültürü yok, dini bilgisi yok; hoca hanım bilgili. O gitmiş.
"Bir zaman geçti." diyor, "Saçları dökülmüş, iri yarı, güzel lacivert elbise giymiş, lacivert elbiseye uygun asortik, güzel bir kırmızı kravat takmış, parmakları altın yüzüklü, kerli ferli bir adam geldi." diyor.
"'Filanca öğretmen siz misiniz?' dedi" diyor.
"'Evet benim' dedim" diyor.
"Burada mı konuşalım müdürün odasında mı konuşalım?" demiş.
"Baktım" diyor, "pabuç pahalı..." Yani adam tehdit ediyor. Müdürün odasında konuşmak ne demek? Müdürün nüfuzunu, baskısını kullanmak istiyor. Sakin sakin;
"'Buyurun, bir isteğiniz varsa burada söyleyebilirsiniz' dedim." diyor. "Anladım ama abanın altından sopa gösteriyor bana." diyor. "Müdürün yanında mı konuşalım" derken.
"Ben filancanın babasıyım. Teknik Üniversite'de de profesörüm." demiş.
Teknik Üniversitede profesör olduysan ol, bana ne yani... Din ilmi başka, ötekisi başka.
"Ben" demiş, "Amme cüzünü de okudum küçükken, babam camiye de getirdi." demiş. "Allah'ın kulların ibadetine ihtiyacı yoktur. Hele küçük bir kızın ibadetine hiç ihtiyacı yoktur." demiş. "Siz bizim çocuğu namaza başlattırmışsınız. Havalar soğuk; kalkıyor, geceleyin abdest alıyor. Sabahleyin uykusunu bölüyor. Sıhhati bozulacak şu çocuğun. Soğuk su ile abdest alıyor." demiş. Mazeret, kaytarma yolları, şeytan içinde kışkırtıyor boyuna... Hani kömürlü vapurlara aşağıdan boyuna kürekçilerin kazanına kömür attıkları gibi, şeytan aşağıdan kazanına kömür attıkça, bu adamın göğsü kaynıyor fongur fongur, ondan sonra kızgın...
"Beyefendi" demiş, "Bak 'ben de dini bilirim' diyorsunuz, 'amme cüzünü okudum' diyorsunuz, ama bilmiyorsunuz. Allah'ın elbette senin kızının da ibadetine ihtiyacı yok, büyüklerin de ibadetine ihtiyacı yok. Sanki caminin imamının ibadetine ihtiyacı var mı? Cemaatin ibadetine ihtiyacı var mı Allah'ın? Hacıların haccına ihtiyacı var mı? Oruçluların orucuna ihtiyacı var mı? Biz muhtacız efendi!" demiş, "Muhtaç olan biziz. Rabbimiz'in rahmetine biz muhtacız, biz onun için ibadet ediyoruz." Çok güzel böyle sözler söylemiş.
"Adam cevap veremedi, mahcup oldu, kızardı." diyor. Profesörlüğü sökmemiş yani. "Onun üzerine" diyor, "pürhiddet 'Allah'a ısmarladık' bile demeden kalktı gitti." diyor.
"Dur bakalım bunun arkasından bize nereden ne gelecek filan diye beklerken" diyor, "bir de baktım çocuğunu benim sınıftan aldılar, başka mektebe kaydettirdiler." diyor. Çocuğu namaz kılan bir kimse oldu diye oradan almış.
"Ama aylar geçti aradan, bir mektup aldım" diyor;
"Sevgili öğretmenim! Beni senden ayırdılar. Ama sınıfta sana verdiğim söze hâlâ sâdığım, namazıma devam ediyorum." demiş.
Allah bizi vefalı kul etsin.
Allah'ın rahmetine bizim ihtiyacımız var, Allah'ın bizim ibadetimize ihtiyacı yok ki! Onun için yalvaracağız, isteyeceğiz O'nun rahmetinden, boynumuzu bükeceğiz;
"Yâ Rabbi! Kaderine de rızamız var, takdirin de hoş, kahrın da hoş, lütfun da hoş ama benim bir dua hakkım var ya, affet yâ Rabbi! Bağışla yâ Rabbi! Kaldır yâ Rabbi şu suçu, şu belayı başımdan. Şu sıkıntımı gider yâ Rabbi!" diye isteyeceğiz.
Ne olur isteyince?
"İstemek ibadettir." Bir daha söylüyorum, "Dua etmek, istemek ibadettir." Üç olsun, "Dua etmek, istemek ibadettir." Namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, Kur'an okumak gibi istemek gibi;
Ed-du'âu hüve'l-ibâdetü. "Dua ibadetin ta kendisidir." Özüdür, iliğidir, iç tarafıdır. Kaymaklı güzel yeridir. Çünkü sen biliyorsun Rabbinin Rabbin olduğunu, kendinin [O'nun] kulu olduğunu, âciz olduğunu; boynunu büküyorsun, istiyorsun. İbadet, sevap... Allah-u Teâlâ hazretleri;
Ve kâle rabbukumu'd'ûnî estecib le-küm. Buyurmuş. "Kullarım bana dua edin!" diye kendisi teşvik ediyor. Baş üstüne! İşi olmasa bile insanın, isteği olmasa bile istemesi lazım.
Neden?
Allah "bana dua edin" diyor.
Men lem yed'ullâhe gadibellâhu aleyhi. "Kim Allah'a dua etmezse, Allah ona gazap eder." Dua etmeyene gazap eder Allah. İsteyene kızmaz, istemeyene kızar.
Onun için Efendimiz'in hayatını bir okuyun.
Efendimiz her şeyinde ağzı dualı bir insandı, her şeyinde... Pabucunu giyerken besmele-dua...Camiye girerken besmele-dua... Camiden çıkarken dua...Elbise giyerken sağ elini sokar dua...Cıkartırken dua...Banyoya girerken dua...Yüznumaraya girerken dua, çıkarken dua...Yeni meyve yerken dua... Efendimiz'in her şeyi duadır. Sabahtan akşama, işi gücü her şeyi dua.
Neden?
Ayan beyan müşahede halinde olduğu için, Rabbiyle nâz ve niyâz halinde öyle ağzı dualı... O da bize işte numûne. Onun için isteyin, dua edin. Duanızı kendiniz için yapmayın, arkadaşlarınız için de yapın. Beni de duadan unutmayın. Ben de sizi duada unutmayayım, beraberce Allah'ın rahmetine erelim.
Kâne izâ kerihe şey'en rüiye zâlike fî-vechihî.
"Efendimiz bir şeyden hoşlanmadığı zaman yüzünde bir değişiklik hemen peydâ olurdu. Hoşlanmadığı yüzünden anlaşılırdı." "Efendimiz bu işten pek memnun kalmadı." diye yüzünden anlaşılırdı, hava derhal bulutlanırdı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yüzü değişirdi hoşlanmadığı zaman. Hoşnutsuzluğunu beyan ederdi. Razı olmadığı bir şeye susmazdı Efendimiz.
Ne idi huyu?
Peygamber Efendimiz'in o güzel huylarından bir huyu nedir?
Beğenmediği, hoşlanmadığı bir şey olduğu zaman susmazdı, söylerdi!
Sen söylüyor musun? Ben söylüyor muyum?
Susa susa bu hâle geldi bu cemiyyet. Sen susuyorsun, hoca susuyor, müftü susuyor, bakan susuyor, hakim susuyor, polis susuyor, milletvekili susuyor... Susa susa dut yemiş bülbüllere döndü millet. Herkes susuyor, gerçekler söylenmiyor. Ama adama sorsan, tek başına, bakıyorsun;
"A imanı var ya bu adamın, hayret!" Eviriyorsun, çeviriyorsun maşaallah! İyi...
Peki niye susuyorsun?
Millet susuyor. Efendimiz'in huyu bu değil. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hoşlanmadığı bir şey oldu mu yüzü pat değişirdi ve söylerdi.
Onun için sünnetin üç çeşidi vardır; fiilî sünnet, kavlî sünnet, takrîrî sünnet.
Ne demek takrîrî sünnet?
"Efendimiz'in yanında o iş yapıldı, Efendimiz ses çıkartmadı." Kötü bir şey olsaydı ses çıkartırdı, ses çıkartmadı, demek ki yapılabilirmiş. Buna da takrîrî sünnet derler. O bakımdan bu okuduğumuzdan, istifade edelim.
Ne yapacağız beğenmediğimiz bir şey görürsek, duyarsak?
Lisân-ı münâsip ile onun yanlışlığını söyleyeceğiz;
"Kızım başını ört, haydi yavrum uzun pantolon giy, öyle gel. Haydi evladım bak ezan okundu, abdestini alıver de namaz kılalım, namaz kılmamak olmaz! Haydi evladım bak şöyle yapalım, böyle yapalım... Bugün Cuma'dır, gusül abdestini al da Cuma'ya beraber gidiverelim…" Devamlı etrafımızdaki insanlara hakkı, hayrı söyleyen, tavsiye eden insanlar olacağız.
Ve tevâsav bi'l-hakkı ve tevâsav bi's-sabri.
Hep okumuyor muyuz?
Ve'l-Asr suresini herkes bilir.
Herkes bilir ama kaç kişi yapar?
Fâtiha'yı herkes bilir ama kaç kişi Fâtiha'ya uygun hareket eder?
Fâtiha'ya bile uyamamışız daha. Öyle Müslümanlarız ki, daha Kur'ân-ı Kerîm'in Bismillâhirrahmânirrahîm ilk sayfası Fâtiha'sına hayatımızı daha uyduramamışız. Benim görüşlerim böyle. Halkı tanıdığım için, halkın arasında gördüğüm için söylüyorum.
Mübarek, bu Kur'ân-ı Kerîm'in 114 sûresi, altı bin küsur âyetini ne zaman uygulayacaksın?
Daha Fâtiha'dasın; daha ilk adımında bocalayıp duruyorsun.
Ömür geldi geçti, ne zaman ehl-i Kur'ân olacaksın? Ne zaman Allah'ın istediği kimse olacaksın?
Allah tevfikini refîk eylesin. Hayırlara muvaffak eylesin. Efendimiz'e hüsn-ü ittabâ nasip eylesin.
Fâtiha-ı şerîfe mea'l Besmele.
15.01.1989 -
Peygamber Efendimizin Mezarda
13.08.1989 -
Peygamber Efendimizin Elbise
