03.12.1989 - Peygamber Efendimizin Hurmaya Bakması, Çocuklara Duası

03.12.1989 - Peygamber Efendimizin Hurmaya Bakması, Çocuklara Duası
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:
Kâne ye'tî duafâe'l-müslimîn ve yezûruhüm ve yeûdü merdâhüm ve yeşhedü cenâizehüm.
Kâne ye'tî duafâe'l-müslimîn. "Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müslümanların zayıflarına, yoksullarına, güçsüzlerine giderdi." Ve yezûruhüm. "Onları ziyaret ederdi." Ve yeûdü merdâhüm. "Hastalarını yoklardı." Ve yeşhedü cenâizehüm. "Vefat ettikleri zaman cenazelerine gelir, cenaze namazlarını da kılar; son vazifeleri yapılırken hazır bulunurdu."
Rabbimiz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' i sevmiş, en güzel ahlâka sahip eylemiş, seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn eylemiş. Bize de onun yoluna en güzel tarzda uymayı, arif, edip, zarif, güzel huylar ile mütehallik ümmetleri olmayı nasip eylesin.
Efendimiz her bakımdan ahlâkın en güzellerine sahip idi; çok cömertti, çok zekiydi, çok cesurdu. Hangi güzel vasıf varsa onun en yüksek derecesi kendisinde bulunurdu. Bütün bu vasıflarına, mânevî makamının emsalsizliğine, eşsizliğine rağmen -dünyada onun gibisi yok, bir tane. Her yerde her zaman bir tane. Allah-u Teâlâ hazretlerinin habibi, en sevgili kulu, peygamberlerin de efendisi- çok büyük bir zât olmasına rağmen son derece mütevazı idi. Çünkü Allah, tevazu göstereni yükseltir; kibirli olanı alçaltır. Allah; kibirli olan, tekebbür eden, kendini beğenmiş kulu sevmez. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın kendisine bildirmesini emretmiş olduğu evsâfını anlatırken şöyle söylerdi:
"Ben, dedem İbrahim aleyhisselam'ın duasıyım; Hz. İsa aleyhisselam'ın müjdesiyim; Hz. Âdem atamızdan beri hep nikâh yoluyla, asil ailelerden bu vakte kadar gelmişim; tüm insanların en şereflisiyim."
Bu gerçekleri bildirirken daima ve lâ fahre "övünmek yok" derdi. "Allah bunu bana nasip etmiş, bildirmem emrolunduğu için bildiriyorum ama ve lâ fahre, "övünmek yok'" derdi. Bunu da sadece sözle bırakmazdı, gerçekten de en mütevazı insan olarak yaşardı; hasırda oturur, hasırda yatardı. Yemeklerin hiç birisini kötülemezdi. Yemeyeceği bir yemek olursa ses çıkarmazdı. Kendisine gelip bir şey istendiği zaman hiç reddetmezdi. Giyimi mütevazı idi, hâli mütevazı idi. "Ben de sizin gibi bir beşerim." derdi; kendisinin beşer olduğunu en kuvvetli tarzda vurgulardı.
"Onun büyük vasıflarından dolayı saygılar taşkınlığa dönüp eski ümmetlerin peygamberleri hakkında yanlış kanaatlere sahip olup da bazılarını tapınma derecesine kadar çıkardıkları gibi yanlışlıklar olmasın." diye ikaz ederdi.
"Ben de Allah'ın kuluyum." Abdühû. "Ben O'nun kuluyum." diye bununla iftihar ederdi. "Ben de kul köle gibiyim. Kullar köleler gibi oturur kalkarım, yerim." derdi. Kölesi, hizmetçisi olan insanların onlarla beraber oturmasını, yemesini, kibirlenmemesini, onlara müşfik davranmasını tavsiye ederdi. Sadece zenginlerle oturup zenginlerle hoş hal olup sohbet eyleyip de zayıfları reddetmezdi. Zayıflara, yoksullara, mevki makam sahibi olmayanlara, başkalarının önem vermediği kimselere önem verirdi, severdi, takip ederdi, ziyaret ederdi, evlerine giderdi, hallerini sorardı. Hastalandıkları zaman yoklardı. Vefat ettikleri zaman cenaze namazını kılardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ahlâk-ı hamîdesi, yüce ahlâkı böyleydi.
Hiç kibir yok, hiç gurur yok, hiç ayırım yok. Hatta ümmetine; "Miskinlerle yoksullarla oturun, onları sevin, onların sohbetinden kaçmayın, tenezzül etmeme durumuna düşmeyin." diye nasihatler eder, tavsiyelerde bulunurdu.
Dünya hayatının süsüne ziynetine itibar edip de onlardan yüz çevirmezdi.
Va'sbir nefseke mea'l-lezîne yed'ûne Rabbehüm bi'l-ğadâti ve'l-aşiyyi yurîdûne vechehû ve lâ ta'dü aynâke anhüm türîdü zînete'l-hayâti'd-dünyâ ve lâ tuti' men ağfelnâ kalbehû an zikrinâ ve'ttebea hevâhü ve kâne emruhû fürutâ ayet-i kerimesinin de kendisine bildirdiği üzere gafil, cahil olan insanlara itibar etmezdi.
Zengin, itibarlı, nüfuzlu olsa; ağa, kabile reisi veya itibarlı kimse olsa bile onlarla değil ötekilerle ülfet ederdi. Allah'ın seveceği insanları severdi; Allah'ın sevmeyeceği insanları mevki makamı ne kadar yüksek olursa olsun sevmezdi; onlara itibar etmezdi.
Hatta bir keresinde zenginler içerisinden bir takım kibirli insanlar, yoksullarla beraber oturmaya tenezzül etmemişler çünkü elbiseleri bile yok. Tabi o zaman dokuma sanayi gelişmiş değil. Bunlar paraları pulları çok olan insanlar değil. Suudi Arabistan bolluğun imkânın çok olduğu bir yer değil; bazen kıtlık olur bazen açlık olur, günlerce aç dururlar. Evlerinde aylarca ocak tütmez, yemek pişmez. Hurmayla bir günü idare ederler. Bir avuç buğday kurutmasını, kavurmasını ağızlarına alırlar; bizim "çerez" diye yediğimiz şeyleri öğün olarak doymak için yerler; nefislerini köreltir, öyle yaşarlar.
O yoksulluk içinde giyinmek için, üstlerine örtmek için bazen kurban derilerini kullanırlardı. Deriyi üstlerine elbise gibi iliştirerek, dikerek kullanırlardı. Sahabe-i kiramın yoksulları böyle deriye bürünmüşler, deri örtünmüşler. Bazı râvîler; "Yağmur yağdığı zaman mescidin içi koyun ağılı gibi kokardı." diyorlar. Hani yağmur çiselediği zaman koyunların yünleri ıslanır da koyun koyun kokar ya işte öyle kokarmış. Tabi bazıları bundan rahatsız olmuşlar; bu yoksul kimselerle beraber oturmak kalkmak istememişler. Kendisi ağa, kabile reisi, zengin; konağı, evi, hizmetçileri, develeri, sürüleri, sütleri, kaymakları, gıdaları var.
"Yâ Resûlallah! Bize ayrı meclis yap, bizler için ayrı toplantı tertip et. Bizler onlarla aynı kıratta mıyız, aynı seviyede miyiz? Bizim toplantılarımız ayrı olsun." diyorlar.
Seçkin insanlar güzel konaklarda olacak; ayrı ayrı meclis istiyorlar. Kehf suresindeki bu ayet-i kerime nazil oluyor:
Va'sbir nefseke mea'l-lezîne yed'ûne Rabbehüm bi'l-ğadâti ve'l-aşiyyi yürîdûne vechehû. "Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını isteyip de gece gündüz O'nun için ibadet eden, o ibadet ehli ariflerle beraber ol!"
"Dünya ziynetine aldanıp o zenginlerin tekliflerine kanıp da ayrı meclis yapma!" diye ayet-i kerimede bildiriliyor.
Öyle yoksulluklar çekilmiş ki bir iki tanesini söyleyelim de kendi halimiz belli olsun, nefsimiz insafa gelsin.
Bir sahabe sabah namazlarından sonra selam verilir verilmez alelacele hemen mescitten çıkıyor, gidiyor. Hep böyle yapıyor; duayı beklemiyor, alelacele gidiyor.
Samimi insanlar, birbirlerine karşı duygularını açıkça söyleyen insanlar. Bir keresinde;
"Ya mübarek! Sen niye böyle alelacele gidiyorsun? Selamdan sonra otursan da Resûlullah Efendimiz' in sohbetini dinlesen veyahut teşbihlere, zikirlere katılsan." diyorlar. "İşrak vaktine kadar beklemek sünnet-i seniyyedir, sevaptır." diye hatırlatıyorlar.
Boynunu büküyor, diyor ki:
"Evimizde namaz kılmaya müsait bir tek kıyafet var. Ben o kıyafeti giyiyorum, camiye geliyorum. Efendimiz' le beraber namazı kıldıktan sonra alelacele eve gidip yetişiyorum ki hanımım da giysin ve sabah namazını kılabilsin."
Malum namaz kılabilmek için setr-i avret şart. İnsan örtülü olmadan namazı olmaz.
Yoksulluğa bak, mahrumiyete bak ki üzerlerinde ikinci bir örtünecek şey yok; çarşaf da battaniye de perde de olsa olur. Ama yok, hiçbir şey yok. Vücutlarını namaz kılacak duruma getirmek için bir örtüyü nöbetleşe kullanıyorlar.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh bir gün bir acıkmış, bir acıkmış. Kim bilir kaç gün yoksulluk çekti, bir şey yiyemedi. İstemiyor da. Çok yoksul olunca isteyebilir ama istemiyor. Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz' in kapısını çalmış, demiş ki:
"Yâ Ebu Bekir! Ben bir Kur'an okuyayım da dinle bakalım, doğru mu okuyorum?"
"Oku." demiş. O da okumuş. Dinlemiş;
"Doğru." demiş.
"Peki, Allah'a ısmarladık." demiş.
"Evine gelen bir ziyaretçiye nasıl olsa bir ikramda bulunur da biraz bir şey yerim." diye bir şey yemek niyetiyle gitmiş. Çünkü açlık canına tak etmiş. Demek ki Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz' in evinde de bir şey yok ki o da misafirine bir şey çıkartamamış. Zengin, şu kadar altını var ama İslâm yolunda hepsini feda etmiş. Evine gelen misafire çıkaracak bir şeyi olmadığı oluyor, kendisinin de aç kaldığı oluyor.
Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz' in yanından çıkmış, Ömerü'l-Faruk Efendimiz' in evine gitmiş.
"Yâ Ömer! Bir Kur'an okuyayım da dinle bakalım; eksiğim var mı? Mukabele etmiş olalım."
"Oku." demiş. Ona da okumuş.
"Yanlışın yok." demiş.
Oradan da çıkmış. Demek ki Hz. Ömer radıyallahu anh'ın evinde de yiyecek, ikram edecek bir şey yok. Bir tas bir şey olsaydı, birkaç hurma olsaydı ikram ederdi. Hiç olmazsa açlığının tahammülsüzlüğü geçerdi. Oradan da çıkıyor.
"Hz. Ömer'in benim gelişimdeki asıl maksadı anlaması lazımdı çünkü ben Kur'an'ı ondan daha iyi bilirim, onu bilmesi lazımdı. O da bir şey ikram edemedi. Demek ki yok." diye düşünüyor.
Bilmez mi? Onların hepsi evliya; geliş sebebinin ne olduğunu bilirler.
Dışarı çıkmış, açlıktan dermansızlıktan kenara yığılmış fakat biraz sonra ayak seslerinden, kokusundan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in geldiğini anlamış, ayağa kalkmış.
Resûlullah Efendimiz göz ucuyla ona bakmış;
"Gel benimle!" diye başıyla işaret etmiş. Eve gelmiş, zevcât-ı tâhirâta, mü'minlerin anneleri olan mübarek zevcelerine sormuş:
"Evde yiyecek bir şeyler var mı?"
Çok kere sorardı da "yok bir şey" denilince "Ben de zaten oruca niyetlendim." der, oruca niyetlenirdi.
"Yâ Resûlullah! Tasta birazcık süt var." diyorlar.
"Getirin." diyor.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'a sütü veriyor. Ebu Hüreyye radıyallahu anh sütü içmeye başlamış. İçmiş, içmiş. "Daha iç." dedikçe içmiş, "daha iç" dedikçe içmiş. Tabi Resûlullah'ın tası, sütü, onun huzuru, onun meclisi olduğundan süt bereketleniyor. Başka zaman olsa belki içecek, bitecek.
"İçtim, içtim, içtim süt bitmedi." diyor.
Resûlullah Efendimiz 'in böyle başka bereket mucizeleri de var. Bir tastan 60-70 kişi yiyor, içiyor fakat bitmiyor.
"O kadar içtim, o kadar içtim ki karnım düz hale geldi." diyor.
Karnı göğsüyle düz hale gelmiş.
Bu ne demek? Karnı sırtına yapışmış, açlıktan içeriye doğru çukurlaşmış da içe içe karnı düz hale gelmiş.
Yoksulluğa bakın.
Bir keresinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz evde yiyecek bir şey olmadığı için dışarıya çıktı, yürümeye başladı. Karanlıkta bir gölgeyle karşılaştı. Kim olduğunu sordu, o da;
"Ben Ebu Bekir'im." dedi.
"Yâ Ebu Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?" diye sordu.
"Yâ Resûlullah! Evimizde yiyecek bir şey yoktu, açlıktan uyku tutmadı da ondan dışarı çıktım." dedi.
Resûlullah Efendimiz de Ebu Bekir es-Sıddık Efendimiz de bir şey yememiş. İkisi yolda karanlıkta giderlerken bir iri gölgeyle daha karşılaştılar. Kim olduğunu sordular.
"Ben Ömer b. Hattab." dedi. Peygamber Efendimiz ona da sordu:
"Yâ Ömer! Gecenin bu vaktinde, bu mutat olmayan zamanda seni evden çıkaran sebep nedir?"
"Yâ Resûlullah! Evimizde yiyecek olmadığından, açlığımdan uyku tutmadı da dışarıya çıktım." dedi.
Beraberce ashaptan bir zatın evine gittiler. Kapı açılınca karşısında dünyanın en mübarek insanlarını gören zât bayram etti, sevincinden ne yapacağını şaşırdı.
Hemen bir hurma ışkını, hurmanın salkım halindeki dalını getirdi, onların önüne koydu.
"Yâ Resûlullah! Siz şimdilik bunlardan alın." dedi.
Onlar da oturdular, o hurmalardan yemeye başladılar. O arka tarafta bir oğlak kesti, pişirdi, hazırladı, önlerine getirdi.
Böyle sıkıntılar çekerlerdi.
Bu sıkıntıları çekmeleri paraları olmamasından mıydı?
Hayır! Bazen öyle paraları olurdu ki sofra örtüsü yayarlardı; Peygamber Efendimiz buğday yığar gibi parayı yığardı. Ganimet parası veyahut daha başka gelen şey buğday yığını gibi dökülürdü. Efendimiz altını, gümüşü, parayı avuç avuç verirdi, yarına bir şey saklamazdı. Bir malın bir paranın bir imkânın evinde gecelemesini, akşama kadar dağıtılmayıp da ertesi güne kalmasını hoş görmezdi. Gündüz geleni akşama kadar dağıtırdı, gece geleni sabaha kadar dağıtırdı; evinde hiçbir şey tutmazdı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hali böyleydi.
Dua etseydi Allah kendisine zenginlik vermez miydi?
Kendisi dua etmeden Cebrail aleyhisselam geldi:
"Yâ Resûlullah! Allah-u Teâlâ hazretleri bildiriyor; eğer istersen sana şu iki taraftaki dağları altın kılacak."
"İstemem yâ Rabbi! Bir gün tok olayım, nimetlere şükredeyim; iki gün aç olayım, sabredeyim, oruç tutayım. Ben bunu tercih ederim." dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu dünyaya iltifat etmedi, itibar etmedi. Olmadığından değil. Olanı dağıttı, geleni verdi. Hatta kendi yakınlarından ziyade sahabe-i kiramın yoksullarını düşündü.
Kendi mübarek kızı, cennetlik hatunların en yükseklerinden Hz. Fatımatü'z-zehrâ radıyallahu anhâ ve Allah'ın arslanı Hayber fatihi, amcazâdesi, damadı, sevgili yeğeni ve çocuğu gibi yanında büyütüp beslediği Ali b. Ebî Talib, Hz. Ali Efendimiz beraberce Peygamber Efendimiz' in huzuruna geldiler.
"Sevgili babamız! Ev işleri yapmaktan, kuyudan su çekmekten, buğday değirmeni taşı döndürmekten ellerimiz yara oldu. Bize gelen ganimetlerden bir hizmetçi, bir köle verseniz de ev işlerini o yapsa; kuyudan suyu o taşısa, buğdayı o öğütse." dediler. Onlara şöyle dedi:
"Yavrularım! Ben size bir dua öğreteyim; tesbih çekin, dua edin, Allah size kolaylık versin. Ben o köleleri satıp paralarıyla Ashâb-ı Suffe'nin ihtiyaçlarını görmeyi düşünüyorum. Daha onların karınlarını doyuramadım, işlerini halledemedim. Onun için size veremeyeceğim."
Yakınlarını kayırmadı, parayı yanında tutmadı, geleni Allah yolunda sarf etti.
"Yarının sahibi Allah!" dedi.
Yevmün cedîdün, rızkun cedîd "Yeni güne yeni rızık gelir." dedi.
Sevgiyle saygıyla hakkıyla Allah'a tevekkül eyledi, dünya malına iltifat etmedi, zenginliği istemedi. Eline geçen her türlü imkânı Allah yolunda sarf etti. Kendisinin imkânı vardı; Allah-u Teâlâ hazretlerinden dileseydi onu Hz. Süleyman gibi büyük imkânlara sahip bir sultan peygamber yapardı.
Hz. Süleyman bir devletin sahibiydi; orduları, tahtı tacı, sadrazamı vezirleri vardı. O da Allah'ın peygamberi. Peygamber Efendimiz isteseydi Allah-u Teâlâ hazretleri o imkânları ona da verecekti. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisi istemedi.
Bir keresinde mescitte yatarken Ömerü'l-Faruk radıyallahu anh yanına geldi. Peygamber Efendimiz hasırın üstüne uzanmış, elini de yanağının altına koymuş; alnına, yanağına hasır kıpkırmızı iz yapmış. Efendimiz' i o durumda görünce Hz. Ömer radıyallahu anh ağladı, gözyaşları döktü; koca bahadır, babayiğit, üç beş kişiyle başa çıkacak kadar gücü kuvveti olan Hz. Ömer o manzara karşısında dayanamadı, ağladı.
"Yâ Resûlallah! Kayserler, Kisralar, Bizans'ın İmparatoru, İran'ın imparatoru Allah'ın hiç de sevgili kulları değiller, müşrik kullar ama ne saraylarda ne imkânlar içinde yaşıyorlar. Sen Allah'ın en sevgili kulusun, peygamberisin. Şu yoksulluğa bak!" deyince Peygamber Efendimiz onu teselli sadedinde şöyle dedi:
"Yâ Ömer! Üzülme. Onların gördükleri görecekleri Allah'ın bu dünyada onlara vereceklerinden ibaret. Bizim ecrimizi, sevabımızı, mükâfatımızı, rahatımızı Allah ahirette verecek, ahirete tehir etti." dedi.
Efendimiz ahireti tercih etti, dünyada rahatı istemedi, dünyayı zindan gibi gördü
ed-Dünyâ sicnü'l-mü'mini ve cennetü'l-kâfiri. "Dünya, Müslümanın hapishanesidir."
Mahpus nasıl; "Kapısı açılsa da bir hürriyetime kavuşsam." diye çıkmayı düşünürse mü'minin de aklı fikri, gönlü ahirettedir. Ahireti düşünür, Allah'ın rızasını düşünür, cenneti düşünür Allah'ın sevgili kullarını düşünür, orada onlara kavuşacağını düşünür.
Tabiinden öyle mübarek zatlar var ki akşam olup yatma zamanı gelince el açıp yakınlarına, arkadaşlarına hayır dualar ederlermiş.
"Yâ Rabbi! Bu akşam canımı al da sevdiklerime kavuşayım." diye her akşam ölümü temenni ederlermiş. Bilâl-i Habeşî hazretlerini ve daha başka büyüklerin vefat hallerini biliyoruz.
"Vah babamıza, yazık! Ne kadar sıkıntı çekiyor, ölüm telaşı içinde kim bilir ne kadar ıstırabı var." diye yakınları ağlıyorlar.
"Yok. Vah, yazık değil!" Ğaden elkâ Muhammeden yani Ğaden elka'l-ehibbe. "Ben yarın Muhamed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem'e kavuşacağım, sevdiklerime kavuşacağım. Bana vah deme!" diyor. Ölmeyi nimet biliyor.
Onlar öyle yaşadılar. Çünkü imanları kale gibi sağlamdı. Bu dünyayı bir zindan gibi gördüler; asıl rahat yeri orası olduğundan burada rahata bakmadılar, çalışıp Allah'ın rızasını kazanmaya baktılar. Güzel huylu idiler, mütevazı idiler. Allah'ın en sevgili kulları oldukları halde en mütevazı şekillerde yaşadılar.
Ashabından kimisi Peygamber Efendimiz' den sonra vali oldu, kimisi komutan oldu ama durumlarını hiç değiştirmediler. Koca devletin başkomutanı Hz. Ömer radıyallahu anh bir emir, bir nâme gönderiyordu;
"Seni komutanlıktan indirdim, falanca komutan olacak." diyordu. O komutanlar;
"Neden? Ne münasebet!" demiyor; "Baş üstüne!" deyip teslim oluyor, komutanken derhal ordunun sade, rütbesiz bir neferi haline geliyordu.
"Yâ Ömer! Niye böyle yaptın? Bu çok kuvvetli bir komutandı, harp taktiklerini iyi biliyordu, düşmanları kaç defa yendi, zaferden zafere koştu." diyorlar.
"Evet, biliyorum, zafer kazanıyordu da halk zaferi bu adamdan bilmeye başladı, zaferin Allah'tan olduğunu anlayamamaya başladı. Onu indirdim ki o olmasa da yine zaferin olduğunu anlasınlar." diyor.
Başka bir sebep yok. Adamın kusuru olduğundan değil; "Zaferin Allah'tan olduğunu bilsinler." diye böyle yapıyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bu orduya nice nice muzafferiyetler ihsan eyledi.
Allah-u Teâlâ hazretleri İslâm'ın hakiki veçhesini, simasını, güzel yüzünü gerçekçi bir gözle dosdoğru görmeyi bize nasip etsin.
Evlerimiz, mobilyalarımız, elbiselerimiz, sofralarımız, yiyeceklerimiz, masraflarımız! "En yoksulum" diyen insanların hali bile o sahabe-i kiramın halinin yüz misli fazladır.
Biz onlar kadar iyi Müslüman mıyız? Değiliz!
Ve kalîlün min ibâdiye'ş-şekûr. "İnsanların çok azı şükredicidir, çok azı şükreder."
Onca nimete rağmen; "Neyim var ki? Falancanın daha fazla var. Nedir yani?" diye küçümser, Allah'ın verdiği nimetlere şükretmesini bilmez.
Biz bu rivayetler karşısında iki şeyi iyice öğrenmeliyiz:
Bir; dünya malı, dünya metaı, dünya izzeti, dünya rahatı bizim asıl hedefimiz değil. Biz Allah'ın rızasını kazanmak isteyen insanlarız. Dünya nasıl olsa geçer, insanın rızkı nasıl olsa gelir, kısmeti nasıl olsa ayağına gelir. Biz asıl ahirete rağbet edelim; debdebeye, tantanaya, farfaraya, gösterişe sapmayalım; mütevazı olalım.
Bak camilerimiz süslü; evlerimiz, her şeyimiz süslü. İki katlı üç katlı, manzaralı, mermerli, dayalı döşeli ama Müslümanların boynu bükük. "Bir dergi çıkaracağız." diyoruz, para yok. Çıkarmak lazım; İslâm'ı anlatmak, insanlara duyurmak, çalışmak lazım. Ona para yok ama eve para var; renkli televizyona, lüks eşyaya, perdelere, halılara, gösterişe para var. İslâmî hizmete gelince verirken eli titriyor. Eli titremese bile verdiğini kâfi sanıyor. "Yeter, verdim ya" diyor.
Üç kuruşluk bir mum alsa yandırsa cümle kâinatı ziyada sanır.
Üç kuruşluk mumla etraf aydınlanır mı? Cihat edeceksin!
Bir uçağın kaç milyar lira olduğunu biliyor musun? Bir işe yarar cihazın, bir doğru düzgün büyük müessesen, bir üniversiten var mı?
Bak Hristiyanların kaç tane üniversitesi var! Fransa'da, Almanya'da, Avustralya'da, Amerika'da, gezdiğim her yerde gördüm; kaç tane üniversiteleri var. Kilisenin sonsuz malı mülkü imkânı var. Üniversiteler açmışlar, papazlar yetiştiriyorlar. Hastaneler açmışlar, harıl harıl çalışıyor. Papazlara bir yüksek tahsil yaptırıyorlar, az geliyor; bir yüksek tahsil daha yaptırıyorlar. Bir oradan doktora yaptırıyorlar bir buradan doktora yaptırıyorlar; iyi yetiştirmeye çalışıyorlar.
Müslümanlar evlatlarını yetiştiremiyor. Müslümanlar kızları için doğru düzgün bir eğitim müessesi kuramıyor.
Burada kızların ille başları açtırılacak.
Ne münasebet! Niye açtırılsın? Allah'ın emri!
"Kapat!" diyor.
"E işte açtırıyorlar." Açtırmamak için imkânlarını kullanırsın. Gidersin müracaat edersin, dilekçe verirsin, milletvekillerine emredersin; "Seni ben seçtim. Bu müşkülümü hallet!" dersin. Ya da çocuklarını okuldan alırsın, başörtüsüyle okuyabileceği yerlerde okutursun, yurtdışında okutursun; daha iyi öğretirsin.
Sakallı bir mühendis kardeşimiz ne kadar güzel İngilizce konuşuyordu, telaffuzuna hayran kaldım. Aynı cümleyi ben de biliyorum ama yatkın bir ağız belli oluyor. Amerika'da kaç sene kalmış; en yüksek uçak şirketlerinde, uzay feza şirketlerinde çalışmış. Burada bir toplantıya iştirak etmiş. Fransız'ı, Yahudi'si Tarabya Oteli'nde;
"Siz gerisiniz. Sizde doğum oranı fazla; şöylesiniz böylesiniz." diye kötülemeye başlamışlar. Bu da bir söz almış;
"Sizinle İngilizce konuşacağım." demiş. Tabi sakallı; tahmin etmiyorlar. Şahane bir İngilizceyle konuşmaya başlamış. Öyle güzel sözler söylemiş, o kadar tatlı konuşmuş ki başkan kalkmış gelmiş, elini sıkmış, özür dilemiş. Beğenmeyenler, o sözleri söyleyenler mahcup olup gitmişler.
Adamımızı iyi yetiştirdik mi bak her yerde işe yarıyor. Sonra onları oraya davet eden cemiyetlerin başkanları da sarılmışlar;
"Allah senden razı olsun! Yüzümüzü ağarttın, sözümüzü tam gönlümüzün istediği şekilde söyledin." diye memnuniyetlerini belirtmişler.
İnsanımızı yetiştireceğiz. Üniversite kurmamız lazım,
Bir kumarbaz, zinakâr, ayyaş, sarhoş insan;
"Yolum yanlış; düzeleyim, tevbe edeyim." demiş, dosdoğru Kumkapı'da bir kiliseye gitmiş. Dinden imandan hiçbir şeyden haberi yok. Böyle günahlı bir hayat sürüp dururken Kumkapı'da bir kiliseye gitmiş, papaza;
"Ben tevbe etmek istiyorum, doğru yola girmek istiyorum. Dindar insan, Allah'ın sevdiği insan olmak istiyorum." demiş.
Anlaşılan içlerinde insaflıları da var, papaz demiş ki:
"Yahu evladım, sen yanlış yere gelmişsin. Sizin dininiz hak din, sen kilisede ne arıyorsun?"
Demek kiliseden maaşı olduğundan, geçimini temin ettiğinden orada duruyor ama İslâm'ın hak din olduğunu anlamış.
"Sen buraya ne diye geldin? Müslüman olduğuna göre git kendi dinini öğren. Sizin dininiz en güzeli." demiş.
Ya öyle demese?
"Hoş geldin, safa geldin! Gel ben seni vaftiz edeyim. Gir bakalım şu dine, çıkart bakalım şu haçı, eğil bakalım şu putun önünde." dese ne olacak? Sorumluluk kime gidiyor?
Hepimize gidiyor. Çünkü onlar kadar çalışmıyoruz.
Camimiz güzel değildir, soğuktur, imkânlar dardır, hocalarımız azdır. Bir camide birden fazla imam yoktur, kadromuz yoktur.
"Devletin kadrosu yoksa biz cemaat olarak üç imam daha besleriz. Sen parasına karışma!" diyebiliyor muyuz?
Şu kadar vaiz lazım, tamam. "Sen bize iyi bir adamı haber ver; biz çağırırız, getiririz." diyebiliyor muyuz?
Parayı Allah yoluna sarf edeceksin, çalışmaları yapacaksın.
Büyük, zengin bir şehre gittik; tüccarları, sanayicileri var. Bir kardeşimiz bizi evine çağırdı, maşallah, Allah mübarek etsin, sıhhat afiyetle otursun.
Geniş bir salonu var ama o geniş salon ne kadar insan alır?
Şu sizin oturduğunuz caminin dörtte birinden bile az.
"Siz ilk önce bir kültür sitesi kurun." dedim. "Şu şehirde bir site kurun. Şöyle rahat koltuklu bir konferans salonunuz olsun. Bir erkekler için bir kadınlar için konferans salonu, giriş kapıları ayrı. Erkekler o tarafa, kadınlar bu tarafa otursun. Kapalı devre televizyonla bu tarafa konuşmacının sesi gitsin, görüntüsü gitsin, dinlesinler. Çağırın hoca efendileri, çağırın büyükleri, çağırın müftüleri, çağırın Diyanet İşleri Başkanı'nı veya bilinmiş mübarek kimseleri. Onlar anlatsın, ötekiler dinlesin, dinlediklerini uygulasın, Allah'ın rızasını kazansın.
Şimdi buraya, senin bu evine 30 kişi gelmiş, 50 kişi gelmiş. Ya 100 kişi daha gelmek isteseydi ne olacaktı?
Yerimiz yok, kusura bakmayın. Girse giremeyecek, duramayacak. Salonlarımız olacak, imkânlarımız olacak, neşriyatımız olacak; vereceğiz.
Kardeşlerimizden bir tanesi; "Bir camide bir mini anket yaptım." diyor. Cemaate, namaz kılan kimselere;
"Allah-u Ekber demenin mânasını biliyor musunuz?" diye sormuş.
"On kişiden sekizi bilemedi." diyor.
Dinini bilmiyor, ibadetini bilmiyor, ne söylediğini bilmiyor. Allah'ın huzuruna çıkıyor, ibadet ediyor ama takliden. Babasından anasından öyle gördüğü için.
Hemen bir kitap hazırlatmış; namazların içinde okunan surelerin, duaların okunuşlarını, mânalarını bir cep kitabı haline getirmiş, bastırmış; herkese bedava dağıtmış.
Çalışacağız.
Neden yapıyor? Fabrikası var, parası var da ondan yapıyor. Parası olmasaydı;
"Eh ne yapalım? Cemaatimizin onda sekizi bilmiyor ama elimden ne gelir. Hepsiyle başa çıkamam." derdi, omuz silker geçerdi. Para oldu mu yapılıyor. Peygamber Efendimiz çok büyük hizmetler yaptı ama zengin ve ihlaslı mü'minler onu destekledi. Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz İslâm'a girdiği zaman şu kadar bin altını varmış; "Allah yolunda kullanılsın." diye hepsini Resulullah Efendimiz' e vermiş.
Kimisi malıyla destekleyecek kimisi bilgisiyle, kimisi bedenen çalışarak hizmet edecek. Bir arkadaşımız bakmış, bizim mecmualar vakfın odasında duruyor. "Bunlar burada durur mu? Verin bana." demiş, almış, 60 tanesini dağıtmış, dükkânına öyle gitmiş. Üstelik bizim dergâha da bağlı değil, başka bir hoca efendiye bağlıymış; Allah feyzini çok etsin. Bak nasıl sorumluluk duygusuyla hareket ediyor.
Onun için, aziz ve muhterem kardeşlerim, bizim asıl işimiz ne kuyumculuk ne doktorluk ne mühendislik ne memurluk ne esnaflık ne ticaret ne ziraat; bizim asıl işimiz Müslümanlığa hizmettir. Müslümanın asıl vazifesi İslâm dinine hizmettir. Ben çıktım burada vaaz ediyorum, siz duyuyorsunuz. Siz de hizmet edeceksiniz. Öbür tarafta bunu dinleyen kadınlar da hizmet edecek.
Ben kadınların yanına girebilir miyim? Tak tak kapıyı çalıp evlerine girebilir miyim?
Giremem. Girsem misafir odasına alırlar; beyi gelir, oğlu gelir, onlarla otururum. İslâm'ı kadınlar da kadınlara anlatacak. Kadınlar da kendi aralarında gün yapacaklar; çay ikram edecekler, pasta ikram edecekler ama Allah'ın ayetlerini okuyacaklar, anlatacaklar; din böyle yayılacak.
Bizim dünyaya dalmamız, zevke şatafata düşmemiz doğru değil. Biz Allah'ın dinine hizmet etmeliyiz. Fakirleri sevmeliyiz, gecekondu muhitlerine gitmeliyiz.
Gecekonduların bu çamurlu sokaklarında yetişen çocuklar Müslüman mı oluyor, cahil mi oluyor? Hırsız mı, bilgisiz mi, kalitesiz mi, seviyesiz mi, tahsilsiz mi oluyor? Hasta mı oluyor, verem mi oluyor, kan mı kusuyor? Ölüyor mu, kalıyor mu?
İlgileneceğiz, takip edeceğiz.
"Müslüman Müslümanın kardeşiymiş."
Lafla olur mu? Kardeşiysen git gör. Kardeşinin halini sor. Sen orada yaşa, ötekisi burada kan tükürsün. O "Yedi tane, dokuz tane çocuğu besleyeceğim." diye uğraşsın; sen yiyemediğin yemekleri çöpe dök. Olur mu?
Allah hepimize rızasının gereğini yapmayı nasip eylesin.
Peygamber Efendimiz Müslümanların yoksullarının, fakirlerinin, zayıflarının yanına giderdi. Onları ziyaret ederdi, hastalarını yoklardı, arardı sorardı. Ölürse cenazelerine gider, son vazifelerini ifa ederdi. Mütevazı bir peygamberdi. Biz de onun ümmetiyiz, biz de öyle olacağız. Yoksul babası olacağız. Yoksulların, miskinlerin, fakirlerin hamisi, himayecisi, takipçisi olacağız ki bizim Müslüman olduğumuz, Peygamber Efendimiz' in yolunda yürüdüğümüz belli olsun aziz ve muhterem kardeşlerim.
Allah-u Teala hazretleri her hâlimizi, her işimizi Resulullah sallallahu aleyhi veselleme uydurmaya bizi muvaffak eylesin, neticede O’nun şefaatine erdirsin, cennetiyle cemaliyle müşerref ettiği gibi cennet içinde bizi Resulullah sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine de komşu eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele.
30.11.1986 -
İbadette Ölçü, İçecek
30.03.1986 -
Müslümanın Altın Gibi
