13.03.1989 - Peygamberimizin Adeti Seniyyesi, Hal ve Hareketleri

13.03.1989 - Peygamberimizin Adeti Seniyyesi, Hal ve Hareketleri
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne izâ kerihe şey'en rüiye zâlike fî-vechihî.
"Efendimiz bir şeyden hoşlanmadığı zaman yüzünde bir değişiklik hemen peyda olurdu. Hoşlanmadığı yüzünden anlaşılırdı." "Efendimiz bu işten pek memnun kalmadı." diye yüzünden anlaşılırdı, hava derhal bulutlanırdı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yüzü değişirdi hoşlanmadığı zaman. Hoşnutsuzluğunu beyan ederdi. Razı olmadığı bir şeye susmazdı Efendimiz.
Ne idi huyu? Peygamber Efendimiz' in o güzel huylarından bir huyu nedir?
Beğenmediği, hoşlanmadığı bir şey olduğu zaman susmazdı, söylerdi!
Sen söylüyor musun? Ben söylüyor muyum?
Millet susuyor. Efendimiz' in huyu bu değil. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hoşlanmadığı bir şey oldu mu yüzü pat değişirdi ve söylerdi.
Onun için sünnetin üç çeşidi vardır; fiilî sünnet, kavlî sünnet, takrîrî sünnet.
Ne demek takrîrî sünnet?
"Efendimiz' in yanında o iş yapıldı, Efendimiz ses çıkartmadı." Kötü bir şey olsaydı ses çıkartırdı, ses çıkartmadı, demek ki yapılabilirmiş. Buna da takrîrî sünnet derler. O bakımdan bu okuduğumuzdan, istifade edelim.
Ne yapacağız beğenmediğimiz bir şey görürsek, duyarsak?
Lisan-ı münasip ile onun yanlışlığını söyleyeceğiz;
"Kızım başını ört, haydi yavrum uzun pantolon giy, öyle gel. Haydi evladım bak ezan okundu, abdestini alıver de namaz kılalım, namaz kılmamak olmaz! Haydi evladım bak şöyle yapalım, böyle yapalım... Bugün Cuma'dır, gusül abdestini al da Cuma'ya beraber gidiverelim…" Böyle devamlı etrafımızdaki insanlara hakkı, hayrı söyleyen, tavsiye eden insanlar olacağız.
Ve tevâsav bi'l-hakkı ve tevâsav bi's-sabri.
Hep okumuyor muyuz?
Ve'l-Asr suresini herkes bilir. Herkes bilir ama kaç kişi yapar?
Fatiha’yı herkes bilir ama kaç kişi Fatiha’ya uygun hareket eder?
Fatiha’ya bile uyamamışız daha. Öyle Müslümanlarız ki, daha Kur'ân-ı Kerîm'in Bismillâhirrahmânirrahîm ilk sayfası Fatiha’sına hayatımızı daha uyduramamışız. Benim görüşlerim böyle. Yani halkı tanıdığım için, halkın arasında gördüğüm için…
Mübarek, bu Kur'ân-ı Kerîm'in 114 suresi, altı bin küsur ayetini ne zaman uygulayacaksın?
Daha Fatiha’dasın; daha ilk adımında bocalayıp duruyorsun.
Ömür geldi geçti, ne zaman ehl-i Kur'ân olacaksın? Ne zaman Allah'ın istediği kimse olacaksın?
Allah tevfikini refik eylesin. Hayırlara muvaffak eylesin. Efendimiz' e hüsn-ü ittabâ nasip eylesin.
Kâne izâ lebise kamîsan bede'e bi-meyâminihî. Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten.
"Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir elbise, gömlek giydiği zaman." nasıl giyerdi?
"Sağ taraflarından başlardı giymeye." Sağından giyerdi önce.
Efendimiz bize her şeyi öğretti. Pabuç giymeyi, yüz yıkamayı, elbise giymeyi, elbise çıkartmayı öğretti. Böylece İslâmî bir hayat tarzı, yaşam tarzı meydana geldi. Sen şimdi bu teraziye koy kendini, ne kadar İslâmca yaşadığını ölç.
Yatışın sünnet-i seniyyeye uygun mu?
Kalkışın Peygamber Efendimiz' in kalktığı zaman mı?
Giyimin Peygamber Efendimiz' in giyimine benziyor mu?
Sözün Peygamber Efendimiz gibi mi?
Davranışın Peygamber Efendimiz' in davranışına benziyor mu?
Ölç, ne derecede Müslüman olduğunu anla.
Kâne izâ lakıyehû ehadün min-ashâbihî fe-kâme me'ahu kâme me'ahû fe-lem yensarif hattâ yekûne'r-raculü hüvellezî yensarifu 'anhu ve izâ lakıyehû ehadün min-ashâbihî fe-tenâvele yedehû nâvelehû iyyâhâ fe-lem yenzi' yedehû min-hu hattâ yekûne'r-raculü hüvellezî yenzi'u yedehû min-hu. Ve izâ lakıye ehadün min-ashâbihî fe-tenâvele üzünehû nâvelehû iyyâhû sümme lem yenzi'hâ 'anhu hattâ yekûne'r-raculü hüvellezî yenzi'uhâ 'anhu.
Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz' in âdet-i seniyyesi nasıldı?
Kâne izâ lakıyehû ehadun min-ashâbihî. "Sahabesinden, o mübareklerden, o etrafındaki Müslümanlardan bir kimse Peygamber Efendimiz' le karşılaştığı zaman ayağa kalktı mı, Peygamber Efendimiz de onunla beraber ayağa kalkardı."
O kalktı mı, o da kalkardı, "Ve o adam gitmeden yani o adam ayrılmadan Peygamber Efendimiz ayrılmazdı."
Nezakete bak! Hüküm onun, emir ferman onun, başların tacı o; adam kalktı mı Efendimiz de kalkardı, "Adam izin isteyip gitmedikçe o gitmezdi." Nezakete bak, inceliğe bak! Adam; "Peki yâ Resûlallah, müsaadenizle selâmun aleyküm" diyecek, gidecek, o zaman giderdi; o gidinceye kadar gitmezdi. Kendisi "Haydi ben gidiyorum." demezdi, beklerdi. Buna derler irfan, buna derler edep, buna derler ahlâk, buna derler zarafet, buna derler nezaket.
"Yine ashabından birisi kendisine mülâki olsa, elini uzatsa, o da elini ona uzatırdı ve adam elini ondan çekinceye kadar Resûlullah Efendimiz elini ondan çekmezdi."
Musâfaha edecekler ya, Efendimiz' e elini uzattı, o elini uzatınca Efendimiz de uzatırdı, tutardı. Adam elini gevşetip çekinceye kadar Efendimiz elini tutardı. O çekmezdi.
Nezaketi görüyor musun? Zarafeti görüyor musun?
O adam elini çekinceye kadar dururdu, ne kadar durursa dursun...
"Yine sahabesinden bir kimse kendisiyle karşılaştığı zaman kulağını verdi mi, şöyle kulağına yanaştı mı, o da ona yanaşırdı."
Demek ki gizli bir şey söyleyecek, etrafındakiler duymasın. Çünkü Efendimiz umumiyetle tabii sahabesiyle geziyor. Etrafında ayın etrafındaki hâle gibi mübarek bir insan grubu var. Demek ki yavaş bir şey söyleyecek. O kulağına yanaştı mı, o da onun kulağına yanaşırdı. "O adam ayrılıp gitmedikçe o durumu Efendimiz değiştirmezdi."
Böyle zarafet numunesi, tepeden tırnağa edep, tepeden tırnağa güzel huy, tepeden tırnağa incelikler dolu, zariflerin zarifi, tariflere sığmayacak zarafette bir insandı Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Allah şefaatine erdirsin. Allah o güzel edeplerden bizlere de nasip eylesin.
Kâne izâ lakıyehü'r-raculü min-ashâbihî mesahahû ve de'â le-hû.
Huzeyfe radıyallahu anh'ten.
"Efendimiz' e sahabesinden bir kimse gelirse, onunla karşılaşırsa Peygamber Efendimiz ona mesh ederdi, elini sürerdi ve ona dua ederdi." Yüzüne, sırtına veya koluna mübarek elini sürerdi, meshederdi.
Onun elinin değdiği yeri cehennem ateşi yakar mı?
Ondan sonra ona dua ederdi. Artık ne derse, "Allah selamet versin, hayırlar versin..." diye dua ederdi.
Biz de öyle yapalım. Biz de karşımıza gelen insana sevgimizi gösterelim. Onun sevgisini kazanmamıza sebep olacak tatlı, güzel, zarif sözler söyleyelim, onun gönlünü alalım. Çünkü gönül yapmak, Kâbe yapmak kadar sevaplı. Gönül yıkmak da Kâbe yıkmak kadar günahlı.
Allah-u Teâlâ hazretleri böyle zarif eylesin, gönül yapıcı kullardan eylesin.
Kâne izâ lakıye ashâbehû lem yusafihhüm hattâ yüsellime 'aleyhim.
"Sahabesiyle karşılaştığı zaman Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, onlara selam vermedikçe musafaha etmezdi."
Önce ne yapıyor?
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah diye selam veriyor, ondan sonra, musafaha.
Musafaha nasıl olacak?
Ellerin başparmakları birbirleriyle tutularak olacak.
Es-Selâmu aleyküm diyeceğiz. Ondan sonra da musafaha edeceğiz. Tebessüm edeceğiz.
Tebessümüke fî-vechi ehîke le-ke sadakatün. "Arkadaşının yüzüne tebessüm etmen senin için sadaka vermiş gibi sevap kazandırır." Kaşlarını kaldır biraz. Çatma! kurban olayım, kaşlarını çatma biraz. Biraz gül, biraz tebessüm et; karşındaki memnun olsun. Musafaha et, halini sor... "İki Müslüman birbiriyle musafaha etti mi, günahları sapır sapır dökülür."
Neden? Muhabbet ediyorlar diye; dost diye, birbirini seviyorlar diye…
İki Müslüman birbirine düşman olursa ne olur?
Allah-u Teâlâ hazretleri, kullarını afv-u mağfiret eylediği zamanlarda, "Şu kadar insanı cehennemden âzâd ettim, bu kadar insanı bağışladım, hadi affoldular, mağfiret oldular." dediği zamanlarda, şunun şuna kini var, bunun buna hıncı var, düşmanlığı var; "O kin, o düşmanlık, o hınç geçinceye kadar onları bırakın." diye meleklerine onları ayırttırır muhterem kardeşlerim!
Bizim birbirimize bu hıncımızdan iki yakamız bir araya gelmiyor! Mü'min mü'mine kızıyor; cami cemaati birbirine kızıyor, komşu komşuya kızıyor; kardeş kardeşe kızıyor. Şeytan çok muzaffer olmuş aramızda, ilerletmiş işi. Kardeş kardeşe küskün, düşman, kırgın...
Neden?
"Babamın mirasını şöyle taksim etti de anamın mirası böyle oldu da…"
Komşu komşuya düşman, neden?
Efendim, işte şöyle oldu da böyle oldu da bilmem ne de...
Cemaat birbirine düşman, neden?
"Ben ön safa geçecektim de o önden geçti de o bana omuz attı da…"
Ya burası kavga yeri mi? Burası Allah'ın evi, sen Allah'ın misafirisin, Allah seni görüyor. Biraz hizaya gelsene, dikkat etsene! O ona bir omuz atıyor üç adım sendelettiriyor.
"Hocam mübalağa mı ediyorsun?"
Etmiyorum, gördüğüm şeyi söylüyorum. Gördüm böyle şeyleri, onun için söylüyorum. Yani böyle insanlar var. Bu muhabbet olmayınca ilerleme olmaz.
Peygamber Efendimiz diyor ki;
Vellezî nefsî bi-yedihî. "Şu canım kudreti elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ant olsun ki." Lâ tedhulu'l-cennete hattâ tü'minû. "Sağlam bir imana sahip olmadıkça cennete giremezsiniz." Ve lâ tü'minü hattâ tehâbbû. "Birbirinizle muhabbet etmedikçe de sağlam imana sahip olamazsınız." Müslüman birbirini sevecek.
Müslümanlar bir vücut gibidir. Nasıl vücudun parmağının ucu bile acısa, bir çıban çıksa, bir şey olsa bütün vücut gece uykusuz kalıyor, ateş basıyorsa, bütün Müslümanlar öyledir. Hindistan'da Hindular benim kardeşlerimi öldürürken benim burada canım çıkar. Poliserya'da, Çad'da Fransızlar benim kardeşlerimi öldürürken burada benim canım çıkar. Filistin'den benim canım çıkar. Yemen'den benim canım çıkar, Irak'tan benim canım çıkar, İran'dan benim canım çıkar.
Neden? Müslüman bir vücut gibi olduğu için.
Bak bizim İstiklal Harbine... Libyalı idareci sülalesinden, Sunûsî hanedanından prensler gelmişler, İzmir cephesinde filan.
Gelmiş adam bak canını vermiş, burada seninle omuz omuza düşmana karşı çarpışmış, niye yazmıyorsun?
Arap düşman, İngilizlerle iş birliği yaptı, bilmem ne filan... Onları tıngır mıngır yazıyorsun da bunu da yazsana!
Yazmazlar onlar! Onların yazmaması normal; biz bulacağız, biz söyleyeceğiz, biz yayacağız! Sen, ben yapacaksın.
Müslümanın Müslümanı sevmesini ister mi?
Müslümanlar birlik beraberlik olsun ister mi?
Kumpanyası bozulur, sömürmesi sona erer. Onun için seni sana düşman edecek, onu ona düşürecek, geçecek karşısına gülecek. Birisine para verecek, silah yardımı yapacak, ötekisiyle çarpışsın diye… O onu yenmeye başladığı zaman, öbür tarafa gidecek;
"Bu sana fena saldırıyor, sana bedavadan silah vereyim, sen bununla çarpış." diyecek, ona silahı verecek, bunu kırdıracak. Her atılan kurşunla bir Müslüman devrildikçe orada şıkır şıkır oynayacak.
Buna ne derler?
Şemateti a'dâ derler; "düşmanın şamata yapıp şıkır şıkır oynaması..."
Düşmanı güldürmek yakışmaz Müslümana. Müslüman Müslümanı sever, korur ve kollar. Allah-u Teâlâ hazretleri o şuurda eylesin.
Kâne izâ lem yahfaz isme'r-raculü kâl: Yebne 'abdillâh.
Etrafında yüz binlerce insan vardı Peygamber Efendimiz' in.
"Efendimiz karşındaki şahsın ismini hatırlayamazsa ne derdi?
Bir şey diyecek, adını hatırlamıyor. "Ömer miydi? Hasan mıydı? Hüseyin miydi?" adını hatırlayamadığı zaman ne derdi?
Yebne Abdillah derdi, "Ey Abdullah'ın oğlu!" Babası Abdullah, kendisi Abdullah, bütün insanlar Abdullah; Allah'ın kulu demek ya. Yebne Abdillah derdi. Yani "Ey Abdullah'ın oğlu, gel." filan diye böyle hitap ederdi. Yani "hişt, bana bak!" vesaire deniliyor, öyle demiyormuş demek ki.
Ne diyormuş Peygamber Efendimiz?
Yebne Abdillah. "Ey Abdullah'ın oğlu, gel." filan diye öyle hita edermiş. O da onun [hitap tarzı.]
Efendimiz' in böyle tatlı şeyleri vardır. Her eşyasının adı var; bıçağının, kılıcının, atının, eyerinin, kaleminin adı var. Böyle isim koyarmış. Her birinin belli ismi var.
Hani zülfakâr nedir?
"Zülfikâr" diyoruz, kılıç adıdır. Onun gibi…
Kâne izâ merra bi-âyeti havfin te'avveze ve izâ merra bi-âyeti rahmetin se'ele ve izâ merra bi-âyetin fî-hâ tenzîhun lillâhi sebbeha.
Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebû Davud, Nesâî, Tirmizî rahmetullâhi aleyhim ecmaîn. Bunlar büyük hadis alimleri, onlar rivayet etmişler.
"Efendimiz Kur'an okurken..." ne yapardı, nasıl hareket ederdi, bu rivayetten onu anlayacağız.
"Bir korku ayeti okuduğu zaman..." Mesela;
Küllemâ ulkiye fî-hâ fevcün se'elehüm hazenetuhâ elem ye'tiküm nezîr. Tebareke suresinde; "Cehenneme kâfirler, mücrimler atıldığı zaman orada melekler onlara; 'Yahu hiç size bir haberci, bu tehlikeyi bildiren bir ihbarcı gelmedi mi?'" diye sorarlardı.
Tekâdü temeyyezü mine'l ğayz. Yani cehennem kükrüyor, etrafa saldırıyor, zincirlerle zor zapt ediyorlar. "Sanki gayzından, kininden, kızgınlığından şey yapacak [neredeyse parçalanacak.]" gibi.
Böyle bir korku ayeti okuduğunda Peygamber Efendimiz ne yapardı?
Te'avveze. "Allah'a sığınırdı." "Aman yâ Rabbi! Beni bu duruma düşürme yâ Rabbi! Beni bu tehlikeye uğratma yâ Rabbi! Beni yakma yâ Rabbi!" diye, böyle okurken, öyle bir korku ayeti geldiği zaman Allah'a sığınırdı.
"Bir rahmet ayeti okunduğu zaman, okuması esnasında ona rastladığı zaman Allah'ın rahmetini isterdi."
Fî-hâ sürurun merfû'atun. Ve ekvâbun mevdû'atün. Ve nemâriku masfûfetün. Ve zerâbiyyü mebsûsetün.
Cenneti anlatıyor ayetler; şöyle sedirler var, böyle bardaklar dolaşıyor, şöyle ikramlar oluyor…
O zaman ne yapardı Peygamber Efendimiz?
"Yâ Rabbi! Bana da nasip et. İsterim yâ Rabbi! Dilerim ki, bunlara ben de nail olayım, kavuşayım." diye isterdi.
Korku ayeti gelince Allah'a sığınırdı, rahmet ayetleri gelince "Yâ Rabbi, bu rahmetinden ben de isterim. Beni de hisseyâb et, bana da nasip et." diye dua ederdi Peygamber Efendimiz.
Sonra, "Allah-u Teâlâ hazretlerini tenzih ve takdis eden, ululayan bir ayet geçtiği zaman da 'Sübhanallah!' diye Allah'ı tesbih ederdi." Yani Allah'ı anan, Allah'ı anlatan ayetler olduğu zaman da Allah-u Teâlâ hazretlerini tenzih ederdi.
Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Kur'an'ı nasıl okurmuş?
Sindire sindire, yudum yudum, tada tada, mânasına nüfuz ede ede, dua ede ede…
Biz ne yapıyoruz?
Bir Kur'an okuyuşumuz var ki, arkamızdan kovalıyorlar sanki... Dur be adam! Arkadan kimse kovalamıyor. Bunda bir fayda yok. Demiş ki birisi;
"Yâ Resûlallah ben üç günden kısa zamanda da hatim indirebilirim."
O zaman mânası anlaşılmadığı için "makbul olmaz" buyurmuş.
Sindire sindire okuyacak, dikkat ede ede okuyacak.
Ya sen ve ben nasıl okuyoruz?
"Hocam laf aramızda, okumuyoruz bile."
Okumuyoruz bile, çoğu Kur'an okumuyor. Ramazan'dan Ramazan'a Kur'ân-ı Kerîm'i eline alır.
Var mı her gün Kur'ân-ı Kerîm'den belli miktar okuyan babayiğitler? Kaç tane? Müslümanların yüzde kaçı? Her gün Kur'ân-ı Kerîm'den belli bir miktar okuyan kaç tane Müslüman var?
Mânasını anlayan kaçın kaçı?
Anladığı zaman Resûlullah Efendimiz gibi "Aman yâ Rabbi sana sığınırım sana... Aman yâ Rabbi isterim senden rahmetini... Aman yâ Rabbi seni tesbih ederim, takdis ederim..." diyen kaç tane?
Onun için Kur'ân-ı Kerîm'den bir şey elde edemiyoruz. Okuyuşumuzda da bir sakâmetlik, bir sakatlık, bir eksiklik var. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'den bir şey olmuyor. Okumuyoruz zaten, çok azı okuyor. Müslümanların çoğu okumasını bilmez, 60-70 yaşına gelmiş, hâlâ, işte maalesef;
"Anam okutmadı, babam okutmadı..."
Ananın, babanın vebali mesuliyeti 15 yaşına kadar. Ondan sonra vebal senin omzuna geliyor. Buluğa erdikten sonra vebal senin; okumamak, öğrenmemek senin hatan; ceza sana gelecek.
Onun için Kur'ân-ı Kerîm'i anlayacağız, okuyacağız. Okurken de böyle okuyacağız ki tadına varılsın ve faydası görülsün.
Kâne izâ merra bi-âyetin fî-hâ zikru'n-nâri kâle: Veylün li-ehli'n-nâr e'ûzu billâhi mine'n-nâr.
"İçinde cehennemin anıldığı bir ayet okunduğu zaman, Peygamber Efendimiz derdi ki: 'Yazıklar olsun cehennem ehline, veyl olsun cehennem ehline. Cehennemden Allah'a sığınırım.'"
Muhterem kardeşlerim!
Bir insanın vasati ömrü 60-70 yıldır, 80 yıldır. Doksanı geçti mi "maşaallah" diyoruz, 100'ü geçti mi "oo!" diyoruz. Yüz on, 120 oldu mu artık kitaplara geçiyor, 150'ye filan ulaşan olduğu zaman neler söyleniyor!..
Bu dünya bu kadar işte. Ortalama 80 yıl diyelim. Ne kadarını yaşadığını hesapla, şu kadar daha yaşayacaksın; ahiret ebedî. Burası 80 yıl, ahiret sonsuz. Dipsiz, sonsuz, bitmesiz...
Hüm fî-hâ hâlidûn. "Ebedî cennette nimet var, ebedî cehennemde azap var."
Akıllı insan, 80 yıllık bir fâni lezzete bâki saadeti kurban eder mi, vazgeçer mi ebedî saadetten?
Seksen yılın da zaten yarısı uyku, yarısı çocukluk, yarısı ihtiyarlık, yarısı meşakkat, birazcık bir iyi gün. Onun da tamamı tepeden tırnağa saadet değil ki... Saadetin yanında üzüntü, üzüntünün yanında sevinç, sevincin yanında keder... Zengini de öyle, fakiri de öyle. Ölüm var, hastalık var, dert var, sıkıntı var.
Bu kadarcık, iki para etmez dünya hayatı için ahiret terk edilir mi?
Dua edelim, çok dua edelim. Allah-u Teâlâ hazretleri nevm-i gafletten cümlemizi ikaz eylesin, uyarsın, uyandırsın.
Kâne izâ merra bi'l-mekâbir kâl: es-Selâmu aleyküm ehle'd-diyâri mine'l-mü'minîne ve'l- mü'minâti ve'l-müslimîne ve'l-müslimâti ve's-sâlihîne ve's-sâlihâti ve innâ inşâallâhu bi-küm lâhikûne.
"Kabirlerin olduğu mezarlıktan geçerken Peygamber Efendimiz." ne yapardı?
"Es-selâmu aleyküm diye onlara selam verirdi." "Ey şu kabirlerde yatan ahali! Allah'ın selâmı sizin üzerinize olsun. Es-selâmu aleyküm ehle'd-diyar." derdi. Ama içeride her çeşit insan olabilir.
Ne derdi?
Mine'l-mü'minîne ve'l-mü'minât. "Mü'min erkekler, mü'min kadınlar." Ve'l-müslimîne ve'l-müslimât. "Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar." Ve's-sâlihîne ve's-sâlihât. "Salih erkekler, salih kadınlardan müteşekkil olan ey şu kabristanın, ey şu makberenin ahalisi! Sizlere selam olsun." derdi.
Kâfirlere dua etmez Efendimiz, selam vermez.
Ne derdi?
Mesela Mısır'a, Basra'ya, Bahreyn'e mektup yazdı. Oranın ahalisi henüz Müslüman değil. Ne derdi?
Es-Selâmu 'alâ men ittebe'a'l-hüdâ. "Allah'ın selâmı hidayete uyanlara olsun." diye dua ederdi.
Öyle, uyarsan gelir, uymazsan bir şey yok. Yani emniyet tertibatlı selam. Öyle herkese eşit olarak değil, mü'min oldu mu kapılar açılıyor, Allah'ın selamına eriyor.
Demek ki Peygamber Efendimiz kabir ehline selam verirdi. Neden?
İnsanlar ölünce yok olmuyor da ondan. İnsanlar ölünce vücutlarının vazifesi bitiyor, ruh bâki. Kabirlere vücutlar hürmeten konuluyor. İnsanoğlu muhterem bir varlık olduğundan, ayaklar altında kalmıyor, kabristana konuluyor. Kabirde de hürmet görüyor. Kabirde de eza görür. Kabrin üstüne çıksan, zıplasan, bassan ezalanır. Hürmet edeceksin! Müslümanın ölüsüne de dirisine de hürmet edilir.
"Hocam bizim orada yol açtılar, kabristana uğrattılar, hepsini kazıdılar götürdüler."
O senin ve benim vefasızlığımdan. İngiliz, Haydarpaşa'nın yanındaki ölülerini, etrafı duvar çevirmiş öyle güzel koruyor ki… Alman, Münih’te kendi ölülerinin mezarlarını öyle güzel koruyor ki... Yol öbür taraftan geçsin. Yol sonradan yapılmış, bu kabir buraya daha önceden yapılmış, öbür taraftan geçsin. Sapanca gölünün aşağısından yeni ekspres yol gidiyor, İtalyanlar yolun güzergâhını çiziyor. Üç tane tarihi mezarlığa, bütün mezarlıkları devirdiler geçtiler. Dedim ki belediye reisine;
"Böyle şey olur mu?"
"Ne yapayım hocam" diyor, kaç defa ilan verdim ahaliye, ölüleri olanlar gelsin, fikrini söylesin, bilmem ne... kimse ilgilenmiyor." diyor.
Efendimiz kabirden geçerken es-selâmu aleyküm diyor. Sen kendi ananın, babanın kabrini korumuyorsun. Eyüp’ün öbür tarafında gecekondular dolmuş kabirlere.
Burası sahipli; sen sahipli yere nasıl gelir de gecekondu yaparsın? Burada kabir vardı.
"Olsun, kemiklerini toplarım, atarım çöp tenekesine, ben de burada gecekondumu yaparım, yatarım." Yatarsın ama ahirette çekersin.
Kâne izâ marida ehadün min ehli beytihî nefese aleyhi bi'l-mu'avvizâti.
Hz. Âişe validemizden, -mübarek Hz. Âişe anamız biraz tıpla ilgiliydi, Allah şefaatine erdirsin- diyor ki:
"Peygamber Efendimiz' in aile efradından birisi hastalandığı zaman onlara mu'avvizâtı okur üflerdi Efendimiz."
"Vay, okur üfler miydi?"
Ya, vay, okur üflerdi? E üfürükçü müydü?
Kulhuvellâhu ehad, Kul eûzu bi-rabbi'l-felak, kul eûzu bi-rabbi'n-nâs, bunlara muavvizât sureleri denir. Bunların sevabı, fazileti, tesiri çoktur. Bu Fatiha’nın da tesiri çoktur. Öteki surelerin de tesiri çoktur. Bunları okurdu, okuduktan sonra üflerdi. O nefesin bereketine hasta iyi olurdu. Olur, yine iyi olur.
"Hocam gazetelerde okuyoruz, hani üfürükçüler varmış da bilmem polis takip ediyormuş da…"
Parayla yapıyorlar, istismar ediyorlar da ondan. Yani yoksa dua etmek yasak olduğundan değil.
Kim yasak edebilir Resûlullah'ın uygun dediği bir şeyi?
Kimse yasak edemez. Dua yasak değil, okumak üflemek yasak değil de istismar ediyorlar, halkın parasını sızdırıyorlar diye halkı korumak için yapılan bir şey. Yoksa Allah rızası için, git bir hoca amcaya, git bir hacı amcaya, git bir ak sakallı mahallendeki kimseye, git bir yaşlı teyzeye, mübarek teyzeye;
"Ben rahatsızım, başım ağrıyor, bir dua ediver bana." de, bak nasıl geçer.
Allah rızası için oldu mu zaten o mübareklerin bazıları böyle "ocaklı" oluyorlar, "el almış" oluyorlar da;
"Allah rızası için yaparız, hediye kabul etmeyiz, almayız." diyorlar, tabii duası o zaman geçiyor.
Demek ki dua etmek, okumak, okuduktan sonra üflemek de var.
Kâne izâ meşâ lem yeltefit.
"Efendimiz yolda yürürken sağa sola bakmazdı, meyletmezdi; dosdoğru yürürdü." Arkasına da bakmazdı, sağa sola da bakmazdı, dosdoğru yürürdü.
Millet şimdi ellerini arkasına kavuşturuyor, bir yandaki cama bakıyor, bir soldaki balkona bakıyor, bir öbür tarafa bakıyor, bir beri tarafa bakıyor. Yürürken boyu kadar günaha gire gire öyle gidiyor.
Efendimiz nasıl giderdi? Dosdoğru giderdi. Sağa sola meyletmeden, bakmadan giderdi.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
13.08.1989 -
Peygamber Efendimizin Elbise
13.03.1989 -
Kuran ve Sünnet,
