30.11.1986 - İbadette Ölçü, İçecek Kaplar, Kıyamet Alametleri

30.11.1986 - İbadette Ölçü, İçecek Kaplar, Kıyamet Alametleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tüşeddidû alâ enfüsiküm fe-yüşeddede aleyküm fe-inne kavmen şeddedû alâ enfüsihim fe-şeddeda'llâhu aleyhim fe-tilke bekâyâhüm fi's-savâmi'ı ve'd-diyâri rahbâniyyeteni'btedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim.
Sadaka Resûlullâh fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Metnini okumuş olduğumuz hadis-i şerif ibadette itidal, itidalli hareket etmek konusundadır. Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiştir, altı sahih hadis kitabından Ebû Davud'da vesaire kaynaklarda mevcuttur.
Buyurmuşlar ki;
Lâ tüşeddidû alâ enfüsiküm. "Kendilerinizin üzerine meşakkatli ibadetler yüklemeyiniz."
Şiddetli, ağır gelecek, yapılmasında çeşitli zorluklar olan ibadetleri yüklemeyiniz. Mesela bütün seneyi oruçlu geçirmek gibi, bütün gecelerde hiç uyumamak gibi, kadınların yanına hiç yaklaşmamak gibi...
Böyle meşakkatli ve zorlana zorlana yapılan şekilde ibadetleri kendinize yüklemeyiniz. Çünkü;
Fe-inne kavmen şeddedû alâ enfüsihim fe-şeddeda'llâhu aleyhim.
Bu işi daha önceden deneyen insanlar var. Hayata ilk defa biz gelmiş değiliz, bizden önce çeşitli kavimler gelmiş geçmiş, yaşamış, onların ibretli akıbetleri var gözümüzün önünde.
Eski kavimlerden bu duygu ile "Çok daha güzel ibadet edeceğiz." diye -Allah zorlamadığı halde, emretmediği halde- meşakkatlerin altına kendilerini zorla sokmuş olan insanlar, kavimler geldi geçti. O kavimler kendilerine böyle meşakkatleri yüklediler. Tabi bir ibadet yapılmaya başlandığı zaman, o insana biraz mecburiyet olur. Yapmadığı zaman Allah; "Yapıp duruyordun, bunu ne diye kestin?" diye insana sorgu sual açar.
"Allah da onların o yüklendikleri ibadetleri, onlara şiddetli bir ibadet olarak yazdı, boyunlarına, vazife oldu. Kendi kendilerine vazife ettiler."
Fe-tilke bakâyâhüm. "İşte onların geriye kalan bakiyeleri." Fi's-savami'. "Savmaalarda, ibadethanelerde, mağaralarda, dağ başlarında." Ve'd-diyâr. "Yıkık evler, işte bakiyeleri." Rehbâniyyeten. "Bir ruhbanlık, Allah'tan korkup günahlardan kaçmak arzusu ile yaptıkları aşırı hareketler." İbtedeûhâ. "Bid'at olarak onlar ortaya çıkardılar." Mâ ketebnâhâ aleyhim. "Halbuki biz azîmüşşan -Allah-u Teâlâ hazretleri öyle buyuruyor- onların boynuna bunu yazmamıştık."
Bizim boyunlarına yazmadığımız, kendilerinin bid'at olarak ortaya çıkarmış oldukları bu -rehbaniyyet ki biz "ruhbanlık" diyoruz- ruhbanlık mesleğinin neticesi olarak işte ortada olan yıkık evler, savmaalar, mağaralar, ibadethaneler; bakiyeleri.
Bak, onlar öyle sert davrandılar, meşakkatlerin altına girdiler, sonra da onları yapamadılar, mesul oldular; Allah onları cezalandırdı, mahvoldular, silindiler. İşte akıbetleri, -hadîs-i şerîfte bakiyeleri- buyuruluyor.
Bu hadis-i şerif bizi dinde önemli bir noktaya irşat buyuruyor, işaret ederek bizi ikaz ediyor.
İnsanoğlu tevbe edince, hak yola girince, iyi kul olmaya azmedince; "Her şeyin en iyisini yapacağım, en çoğunu yapacağım." diye kolları paçaları sıvayıp bazen böyle ibadete dalar.
Halbuki ibadet bir mevsimlik değildir, bir atımlık barut değildir, bir Ramazanlık değildir, bir senelik değildir, bir gençliğe ait değildir.
Bunun gençliği vardır, yaşlılığı vardır; gecesi vardır, gündüzü vardır; hazer vardır, sefer vardır. İnsanın evinde olduğu zaman vardır, seyahatte olduğu zaman vardır; parasının çok olduğu zaman vardır, dar olduğu zaman vardır. Hayatın bin bir türlü şartı vardır. Bu şartlar altında, her zaman o rahatlıkta yaptığı şeyi yapamaz, yapamayabilir. Her insan da yapamaz.
Ben şimdi geçerim burada kurulurum; "Şöyle yapın da böyle yapın da niye gelmiyorsunuz da niye gitmiyorsunuz da…" derim.
"Ah hocam ah, sen de benim boynuma yüklenmiş olan sıkıntıları yüklenmiş olsaydın gözünü açacak halin olmazdı." der.
Hani "Karısı olmayana karı boşamak kolay gelir." derler; işi olmayana da o işleri yapmak kolay gelir. Ama işi çok olan da başını kaşıyacak vakit bulamıyor, feleğini şaşırmış durumda olabiliyor. Dokuz tane çocuk ağzını açmış 'baba yemek' diyor; o da "Onu bulacak." diye dolaşıyor. Bin bir türlü hâli vardır.
Allah bizden böyle meşakkatli ibadet istemiyor. Kolay ve yapılabilmesi mümkün olanı istiyor ve devamlı istiyor. Parlayıp sönücü, bir ortaya çıkıp bir kaybolucu tarzda değil.
Muttarit, dengeli, ölçülü, azimli, iradeli, güçlü kuvvetli, şuurlu, bile bile, düşüne düşüne, ölçülü hareket etmek. Gerçek Müslümanlık bu, hakiki-has Müslümanlık bu.
"Ya bu adam çok büyük bir adam!"
Çok büyük adam ama işte çok fevkalâde bir ibadetini görmüyorsun.
Sahabe zamanında da rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn, böyle hâdiseler olmuş.
Mesela- hadis-i şerif kitaplarında okumuştum- Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gün bir mecliste sohbette otururken diyor ki:
"Şimdi bizim meclisimize cennetlik birisi gelecek, bekleyin."
Sahabe-i kiram da dört gözle; "Acaba kim çıkıp gelecek?" diye bekliyorlar.
Bir adam çıkıp geliyor, cennetlik olduğunu Peygamber Efendimiz bildirdiğine göre bir zât-ı muhterem tabi, ama tanınmış bir kimse değil, öyle herkesin bildiği, maruf, şöhretli bir kimse değil. Geliyor, oturuyor.
Yeni abdest almış, kollarından suları damlaya damlaya geliyor. Sıcak ülke, hava güzel, havluyla filan kurulamaya ihtiyaç yok, hatta kurulamamak bazen daha iyi, daha çok serinlik oluyor. Suyunu sarkıta sarkıta geliyor. Biz öyle deriz ya, su sarkmaz ama "damlaya damlaya" demek. Geliyor, oturuyor. Bu hadise bir iki defa daha tekerrür etmiş.
Sonra Peygamber Efendimiz' in bu ifadesi üzerine Abdullah b Ömer; "Allah Allah! Bu adamcağız niye böyle bir dereceye vasıl oldu? Bunun niye cennetlik olduğunu bir anlayayım." diye merak ediyor.
Adamın yanına gidiyor, diyor ki:
"Beni evinde misafir eder misin? Babamla biraz münakaşam oldu, onun yanında durmak istemiyorum, sen beni evinde misafir eder misin?"
Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ delikanlı, genç.
"Peki." diyor, evine misafir ediyor.
Maksadı misafir olmak değil, adamı gözlemek. Gecesine bakacak;
"Bakalım geceleyin neler yapıyor, hangi duaları ediyor? İsm-i Âzam'ı mı ezbere biliyor? Gizlide şu ibadetleri mi yapıyor? Şöyle mi, böyle mi?"
Tabi neler düşünüyor, kim bilir. Böyle gözetliyor. Bakıyor ki adam yatsıyı kıldıktan sonra normal ölçüler içinde hareket ediyor, yatıyor. Normal ölçüler içinde teheccüd namazına kalkıyorlar. Normal ölçüler içinde Mescid-i Nebevî' ye sabah namazına geliyorlar.
E Abdullâh b. Ömer de o işi yapıyor. Normal; kendisinden farklı bir şey görmüyor. Bir gece daha kalıyor, bakıyor yine normal. Bir gece daha kalıyor, bakıyor yine normal. Anlıyor ki bu adamın yaşayış tarzı böyle.
Diyor ki:
"Ey filanca, ben senin yanına misafir olarak geldim, babamla münakaşa ettiğimden değil de senin cennetlik olduğuna dair Peygamber Efendimiz bize böyle buyurdu da ben de 'Acaba insanı cennetlik yapan şey nedir, bu zât-ı muhterem ne ibadet yapıyor da bu mertebeyi kazanmış?' diye onu anlamak için geldim ama senin de bizden farklı bir şey yapmadığını görüyorum."
"Evet" diyor adam, o mübarek zât, "Hâlim gördüğün gibidir. Normal hâlimi gördün ve senin yanında yapmadığım bir şey yok. Normal hâlim budur, başka zaman da böyle."
"Peki, öyleyse, Allah'a ısmarladık." diyor; herhalde helalleşiyorlar, yanından ayrılıyor.
Giderken arkasından sesleniyor:
"Ey filanca, dur, aklıma bir şey geldi." diyor.
"Evet, ben böyleyim ama bir huyum var; herkes hakkında iyi düşünürüm, kalbimde hiç kimseye karşı bir kötü düşünce yoktur. İyiliğini görürüm, iyiliğini düşünürüm; belki bundandır." diyor.
Kendisi de merak ediyor. Kimsenin kötülüğünü istemediği, herkese hüsn-ü zan beslediği için onun olma ihtimalini düşünüyor.
Büyük sahabe-i kirâm rıdvanullhi aleyhim ecmaîn, Hz. Ömer vesaire büyüklerimiz; tabi onların ibadetleri yine bizden kat kat fazladır ama hep söylemişlerdir ki ibadeti ölçülü yapalım.
Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki; "İbadetin hayırlısı; dengeli, ölçülü, az da olsa devamlı olanıdır."
Onun için bu ölçüye dikkat edeceğiz. Bazı kimseler Peygamber Efendimiz' in tavsiyesinden aşırı hareket etmek istediler. Efendimiz onları ikaz etti.
Gerçi şimdi bu devirde fazla, aşırı ibadet yapan azdır. Umumiyetle biz şimdi kamçılaya kamçılaya ibadete teşvik etmeliyiz. "Bre namaz da kılmıyorsun, şunu da yapmıyorsun, hiç olmazsa şöyle yap, böyle yap!" denilecek zaman.
Çünkü şimdi ibadete çok düşkünlük hastalığı yok. Bilakis ibadet yapmama hastalığı yaygın ama bazı kimseler de derviş oluyor, hemen Müslüman oluyor, arkasından bakıyorsun aşırı gidiyor. Aşırı gidince de çevresindeki insanlarda ona karşı bir reaksiyon meydana geliyor.
O zaman Müslümanlığı iyi temsil etmiyor, herkes ürküyor. Mesela geliyor; "Aman, sen bu kadar aşırı Müslüman olma!" diyor.
"Ya Müslümanın aşırı olması, aşırı olmaması var mı?"
"Müslüman ol, ama bu kadar Müslüman olma!"
Peki nasıl Müslüman olayım?
"Birazcık içki iç, birazcık şunu yap, birazcık bunu yap!" Bu böyle olmaz ki! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Olmaz, Müslümanlık elbet böyle olacak.
Onun için İslâm, her şeyi ve bütün dinleri içine alıyor. Hepsinin düzeltilmiş, düzenlenmiş şekli. Çünkü biz Hz. İsa'ya da inanıyoruz, Hz. Musa'ya da inanıyoruz, İbrahim aleyhisselam'a da inanıyoruz, hepsine inanıyoruz.
Hz. Âdem atamızdan bizim Peygamberimize kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlere, mürselîne, enbiyaya iman ediyoruz, söylediklerini kabul ediyoruz. Ama sonradan bozulanları Kitabımız düzeltiyor.
Elhamdülillah çok büyük, çok güzel, çok yüksek, çok ulvî bir dinimiz var. Allah'a hamd-u senalar olsun. Bunun kadr-u kıymetini bilip şahsiyet sahibi insanlar olarak, has halis Müslümanlar olarak yaşamayı Allah cümlemize nasip eylesin.
Bakın ne kadar güzel! Aşırı gitmek yok. "Ölçülü ibadet edin." diyor.
Sen burada namaz kılarken sevap kazanırsın, ticaretinde dürüst hareket ederken yine sevap kazanırsın.
El-Kâsibu habîbullâh.
Dükkânlarda levhaların bazısında yazılıdır.
"Kesb-ü ticaret edip kendi elinin emeğiyle, ticaretiyle meşru kazanç sağlayan kimse Allah'ın sevgilisidir." diyor Peygamber Efendimiz.
İnsan oradan da sevap kazanır. Peygamber Efendimiz de ticaret yaptı, kervan idare etti, alışveriş yaptı. Bizim dinimiz tabiî bir din, her şeye, hayatın tabiî şartlarına kabul gözüyle bakmış, normal karşılamış bir din.
Ramazan'da Müslüman ol; ondan sonra bırak. Ramazan'da sigarayı bırak; Ramazan'dan sonra yine tüttür. Ramazan'da meyhaneyi kapat; ondan sonra yine aç. Kandil gecelerinde kapat; kandil gecelerinden sonra aç.
Olmaz!
Müslümanlığın devamlı olacak.
Bu kötü mü? Kötü. O zaman kandil gecesinde kapatma, devamlı kapat; işini değiştir, hayırlı bir iş yap.
Sen o içkiyi o sarhoşa veriyorsun; o sarhoşun yuvasında neler yıkılıyor bir bilsen çalıştıramazsın. Sen bakkal efendi, o votkayı bilmem şarabı, kırmızı şarabı, beyaz şarabı, adını bilmediğimiz bin bir çeşit şeyi satıyorsun, o evde nelere sebep oluyor. Onu çoluk çocuk alıyor, şoför alıyor, arabası kaza yapıyor, adam eziyor.
Bizim fakültenin sekreteri, Allah rahmet eylesin, pırlanta gibi bir kardeşimizdi. Gece geç vakitlere kadar çalışırdı, mesai saati falan tanımazdı. Cumartesi pazar gelir, daha geç vakitlere kadar çalışırdı, rahmetli.
Akşamüstü akşam namazını kılmış, geç vakit çıkarken, -bizim fakültenin önü iki taraflı yol-orman çiftliğinde birisi içmiş, içmiş, hem de vazifeli, neyse mesleğini söylemeyelim, yanına da bir kadın almış; o içkili kafayla, o sakat mantıkla gelirken bizim sekretere bir çarpıyor, şehit ediyor. Öldürüp gitti, Allah rahmet eylesin, gömdük. Bak işte bu, sarhoşluktan oldu, içkiden oldu.
Allah-u Teâlâ hazretleri bize dinlerin en güzelini nasip etmiştir. Bin dört yüz sene önceden her şeyin güzelini mertçe söylemiştir. Şu yasak, şu yasak, şu meşru, şu meşru. Şimdi rahat ediyoruz, göğsümüz kabarıyor;
"Bak bizim dinimiz bunu yasak etmiş, gördünüz mü? Zararına siz de geldiniz mi?" diyoruz.
Biz bin dört yüz yıldır biliyoruz, onlar döne döne, kaça kaça sonunda geldiler. "Sonunda işte böyle döner bizim dediğimize gelirsiniz." diyoruz, elhamdülillah.
Biz bu işi Avrupalı beğendiği için yapmış değiliz, başından beri dinimiz öyle emrettiğinden yapıyoruz.
"Domuz eti yemeyin!"
Şimdi Avrupa, Amerika, Almanya televizyonlarında domuz etinin zararları üzerinde programlar yapıp duruyorlar. Kendi adamları, kendi televizyonlarında program yapıyorlar. Ben gülüyorum.
Ya biz bunu bin dört yüz yıl önceden beri tatbik ediyoruz, yaptığımız bir şey.
On dokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar, yirminci yüzyıla kadar kadınlarına hiç hak vermemişler, yeni yeni hak veriyorlar. Bizim kadınlarımızın eskiden beri hakkıydı; ticaret yapardı, miras hakkı vardı, alışveriş yapma hakkı vardı, patron olurdu, mal mülk hakkı vardı, vesaire vesaire. İslâm'da her türlü hukuku vardı.
Şimdi o, kadınlara hiç hak tanımayan, mirasta hiç pay ayırmayan insanlar; güya bizden çok kadın taraftarı oldu, bizim karşımıza çıkıyorlar; "İslâm hukuku mirasta niye böyle, niye şöyle?" diyorlar.
Bize karışma; sen ne zamandan beri kadınları düşünür oldun? "Boynuz kulağı geçer." derler, şimdi bizden ilerici oldular. Ama bu sefer daha aşırı gittiler. Her şeyin ortası güzel. Aşırı gittiğin zaman yine fena, çizgiyi geçtiğin zaman yine zarar.
Dört yol ağzında bir çizgi çizmiş, uzun, kalın, bir karış boyunda beyaz çizgi; "Otomobiller, bu çizgiden öteye geçmeyin!" diyor. Otomobil o çizgiden öteye geçer, ortada durursa yandan gelen vurur. Aşırılık da fena. Çizgide durması lazım. Bu sefer geriden hızla geldiler, fren yapamadılar, çizgiyi geçtiler, yine ötekisinin yolunu kestiler, yine zarardalar. "Geriye gelsin, hizayı bulsun." diye, yine bizim onları frenlememiz lazım.
Allah'a çok şükür. Bu dinin kıymetini bilin. Bu dinin kıymetini evlatlarınıza intikal ettirin. "Babam bir eski din tutturmuş; modası geçmiş, çağdışı bir inanç!" demesin. Bu gördüğünüz güzellikleri defterlerinize yazın, çocuklarınıza öğretin.
Çocuklarınıza Kur'ân-ı Kerîm'i öğretin. Çocuklarınıza Peygamber Efendimiz 'in sevgisini aşılayın. Çocuklarınıza Müslüman olmanın şuurunu verin. Çocuklarınızı şahsiyet sahibi edin. Çocuklarınız taklitçi olmasın. Taklitçi olmasın.
Senin öz, has, halis, yüksek, temiz, pak bir kültürün var mı? Var. O kültürüne göre şahsiyetini bul.
Mesela ev yapımızı düşünelim. Bizim evlerimiz nasıldı?
Bizim evlerimiz bahçeliydi, bizim evlerimiz tek katlıydı veya iki katlıydı; kimsenin evi ötekisinin bahçesine bakmazdı. Çünkü "Günah, ayıp, komşu rahatsız olur." diye kimse o tarafa cam açmazdı. Kimse kimsenin bahçesini görmezdi. "Yürüyen insan bahçenin içerisini görmesin." diye bizim evlerimizin duvarları, adam boyundan yüksek olurdu.
Bu bir anlayıştır, kültürdür. Avrupalı da her şeyi ardına kadar açıyor. "İçerisi görünsün." diye. Bahçenin duvarını alçak yapıyor, evinin perdesini açıyor. Madem açacaksın bu perdeyi ziyan etme, buraya takma. Evinin penceresini açıyor.
Sen trenle geçiyorsun bilmem neyle geçiyorsun, bakıyorsun bütün adamlar perdeleri açmışlar, aile toplantısı var, yemek yiyorlar, bir odada oturmuş televizyon seyrediyorlar, her şeyi görüyorsun.
Bu perdeler neden yapılmış? Niye takılmış?
Kapatacaksın; evin bir mahremiyeti var. Bak, kafa yapılarımız farklı. İslâm'da; "İçerisi görünmesin." diye duvarı yüksek yapıyor. "Öteki evin mahremiyetine zarar gelmesin." diye evi, öteki evin tarafına açmıyor.
Biz kapıyı çaldığımız zaman eve dosdoğru bakmayız, yan döneriz ki kapıyı açan kadınsa, açık olarak giyinmişse birden gözümüze çarpmasın. Yan olarak durup "Ahmet Bey evde mi?" deriz. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte bize öyle öğretiyor.
İşte bu eğitim eksikliğini tamamlamalıyız. Tamamlıyoruz evelallah; yavaş yavaş, yavaş yavaş tamamlıyoruz. Bu hususta daha şuurlu olalım, daha gayretli olalım inşaallah.
Lâ tekûmu saatü hattâ yeksure fîküm’ül mâlu fe yefîza hattâ yuhimme rabbü’l mâli men yakbelu sadakatehû ve hattâ yu’rıdahû ve yekûlul’lezî yu’rıduhû aleyhi lâ erebe lî fîhi.
Bu da Buhâri’de, Müslim’de olan bir hadis-i şerif.
“Sizin aranızda mal çoğalıp taşmadıkça kıyamet kopmaz.”
Mal çoğalıp taşacak hatta malın sahibi olan kişi sadakasını verecek insan arayacak, ‘kim var acaba benim şu sadakamı alacak insan’ diye onun tasasına düşecek, peşine düşecek. Hatta birisini bulduğu zaman, ‘al şu malı ya, sadakamdır’ dediği zaman, o adam diyecek ki:
“İstemem, benim ihtiyacım yok.” Mal verecek adam bulamayacak.
Şimdi bir başka hadis-i şerife, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
Hediyyetüllâhi ile’l mü’mini es-sâilü alâ bâbihî. “Kapısındaki dilenci, Müslümana Allah’ın hediyesidir.” Diyor Peygamber Efendimiz.
Demek ki hediyeymiş. Bir zaman gelecek de sadaka verecek insan arayacaksın, bulamayacaksın yalvaracaksın da ‘ihtiyacım yok’ diyecek. Elinde fırsat varken sevap kazanma imkânı varken şimdi hayrını, hasenatını yap. Ömür gitmeden, vakit geçmeden, kıyamet kopmadan, başı derde girmeden…
Lâ tekûmu saatü hattâ yaktetile fîetâni azîmetâni fe-yekûnü beynehumâ makteletü’l azîmetün da’vâhumâ vâhidetün ve lâ tekûmu saatü hattâ yüb’ase deccâlûne kezzâbûne karîben min selâsine küllühüm yez’umu ennehum Resullullah.
Buhârî’de, Müslim’de, Ahmet ibn Hanbel’de, Ebû Dâvud’da, Tirmizî’de, Ebû Hureyre radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş bir hadis-i şeriftir. Kaynaklar sağlam. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
“İki büyük grup, ordu birbiriyle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz.”
İki büyük ordu çarpışacak da ondan sonra kopacak, bunların arasında büyük bir savaş olacak. Fe-yekûnü beynehumâ makteletü’l azîmetün. “Büyük bir savaş olacak”. Da’vâhumâ vâhidetün. “İddiaları davaları aynı, aynı yoldalar aynı fikirdeler. Bir başka rivayette de “da’vetuhûma vâhidetun” yani çağırdıkları yol Allah'ın yolu, Laileheillallah yolu, aynı şeye davet ediyorlar ama birbirleriyle çarpışıyorlar.
Devamında hadis-i şerifin, “Otuza yakın Deccal yalancı çıkmadıkça kıyamet kopmaz” otuz kadar otuza yakın Deccal yalancı çıkacak. Hakkı tavîr eden, insanları aldatan, batıl yolda yürüyen… ‘Küllühüm yez’umu ennehum Resullullah.’ Her birisini kendisini Allah'ın Peygamberi sanan otuza yakın yalancı Deccal çıkmadıkça Kıyamet kopmaz.
Muhterem kardeşlerim! Demek ki birtakım hilekâr yalancı dolancılar olacak.
Şimdi bu hadis-i şerifin uzun şerhi var. Fazlaca uzatmak istemeyeceğim sözü kısa keseceğim. O şerhte diyor ki:
“Bu alametleri oldu.” Diyor. Hz. Ali ile Muaviye ordusu çarpıştılar, Sıffin Savaşı oldu diye onlara bağlıyor. Yani her zamanın ailemi kendi zamanındaki olaylara bağlamış. Yani bu iş oldu bitti, kıyamet yakın diye düşünmüş. Bizim de yakın bilmenizde fayda var. Allah bak o zamandan bu zamana kadar her halde Müslümanların iyilikleri bereketiyle zamanı bereketlendirmiş, Müslümanların ne güzel günler görmüşler.
Demek ki yalancı şeyler çıkacak hadis-i şerifin sonunda da otuz kadar kendisini Resulullah sanan yalancı Deccallar çıkacak diye bildiriliyor. Ne olacak? Yalancılar çıkarsa ne yapacağız biz? Yalancının yalancılığın nasıl anlayacağız? Çıkacak adam ‘Ben peygamberim, ben Allah'tan söz alıyorum, söz geliyor, söz gidiyor.’ Diyecek, yani bana tabi olun diyecek. Nerden anlayacaksınız? İnanıverir insan, birkaç şeyi olursa bazı saflar inanır. Veyahut bir de inandıracak bir şeyler bulurlar.
Onun için Allah bizi, cümlemizi dinde fakih eylesin. Yalancının yalanına kanmayan insanlardan eylesin.
Aziz kardeşlerim! Deccal çıktığı zaman, mü’min ona baktığı zaman anlayacak, onun alnında ‘Hâzâ kâfirun’ yazdığını anlayacak. Yani insan iyi mü’min oldu mu aldanmaz. Mü’min Allah’ın nuruyla bakar, hakkı bâtılı anlar. Biz iyi mü'min olmaya çalışacağız. Bizim bütün dertlerimizin bir tane güzel ilacı var. İksir, en güzel ilacı: İyi Müslüman olmak.
Gayret edelim, himmet edelim. Hem kendimiz hem ailelerimiz hem çoluk çocuğumuz ilim erbabı olsun. Allah'ın ilmini, dininin yolunu güzel öğrensinler. Her türlü tehlikeden kurtulurlar. Her türlü sıkıntıdan geçerler. Her türlü hayra ererler. Allah'ın dünya ve ahirette rızasına ulaşırlar. Cennetine cemaline kavuşurlar. Onun için ilimden ayrılmayalım. İlim yolundan ayrılmayalım. İlim meclislerinden uzak olmayalım, âlimlerden uzak olmayalım. Kuran-ı Kerim yolundan hadis-i şerif yolundan Allah bizi ayırmasın. Bir göz yumup açıncaya kadar Allah Teâlâ hazretleri bizi nefsimize bırakmasın. Şeytana aldattırmasın.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
30.11.1986 -
Meleklerin Gelmediği Yerler,
03.12.1989 -
Peygamber Efendimizin Hurmaya
