08.01.1989 - Peygamber Efendimizin Mescide Girerken Okuduğu Dualar

08.01.1989 - Peygamber Efendimizin Mescide Girerken Okuduğu Dualar
Bismillahirrahmanirrahim.
El-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Seyyidina ve senedinâ ve mededinâ ve şefîi'l-müznibîne tabîbi kulûbinâ Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'âhu bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.
Emmâ ba'd: fağlemu eyyuhel ihvan fe inna eftalil hadîsi kitabullah ve eftalil hedi hediye seyyidina Muhammedin sallallahu aleyhi vesellem ve şerral umuru muhtesatuha ve külli muhtesatin bidah ve külli bidaten dalaleh ve külli dalaletin ve sahibeha finnar. Ve bi's-senedi'l-muttasili ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:
كَانَ إِذَا دَخَلَ الْـمَسْجِدَ يَقُولُ: بِسْمِ اللهِ، وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللهِ، اللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِي ذُنُوبِي وَافْتَحْ لِي أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ؛ وَإِذَا خَرَجَ قَالَ: بِسْمِ اللهِ، وَالسَّلَامُ عَلَى رَسُولِ اللهِ، اللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِي ذُنُوبِي، وَافْتَحْ لِي أَبْوَابَ فَضْلِكَ.
Kâne izâ dahele’l-mescide yekûlu: Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah, Allahümma’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe rahmetik. Ve izâ haraca kâle; Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah, Allahümma’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe fazlik.
Peygamber Efendimiz’in, mescide girerken ve çıkarken nasıl dua ettiği Hz. Fâtımatu’z-Zehrâ radıyallahu anh’ten rivayet olunmuş.
Fâtımatu’z-Zehrâ ki; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in çok kıymetli kerimeleri ve biz mü’minlerin annesi, cennet hatunlarının efendisi olan, mübarek kişidir. Allah şefaatine nail eylesin. Şöyle rivayet etmiş ki;
Kâne izâ dahele’l-mescide yekûlu. “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mescide girdikleri zaman şöyle buyururlardı…” Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah, Allahümma’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe rahmetik. “Allah’ın adıyla ‘bismillah’ diye girerlermiş…” Ve’s-selâmu alâ Resûlillah. “‘Selam Allah’ın resûlüne olsun.’ diye dua edermiş.”
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, bize örnek olmak hususunda ne kadar bariz bir numune olduğunu görüyorsunuz. Resûlullah kendisi, kendisi ama içeri girerken, Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah, “Allah’ın Resûlüne de selam olsun.” diyor. Kendinden sonra, tüm ümmeti böyle diyecek, böyle desin diye böyle dua ediyor. Sanki kendisi başka bir şahısmış, başkasına selam ediyormuş gibi, Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah diyor, kendisine.
Mü’minler -sizler ve bizler- içinde insan olmayan bir eve girebilirler. Bir mekâna, kapısını açıp girdiğimiz zaman, nasıl selam vereceğiz? Kapıdan girince bir selam vermek lazım ama içeride kimse yok, meskûn değil. İçinde insan yok, nasıl diyeceğiz? es-Selâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn. “Bize ve Allah’ın salih kullarına selam olsun.” diye kendimize dua edeceğiz. Bizim de böyle bir duaya, hakkımız var.
İnsan varsa, es-selâmu aleyküm, “Size selam olsun.”; insan yoksa, es-selâmu aleynâ, “Bize selam olsun.” diyeceğiz, kendimize selam vermiş olacağız. Demek ki; İslâm’da bu var.
Peygamber Efendimiz, camiye girerken “Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah” yani “Allah’ın adıyla ve Allah’ın resûlüne selam olsun.” diyerek girerlerdi. Tabi o Allah’ın resûlü! Kendi kendisine selam etmiş oluyor ve bu caiz. Diğer rivayeti de onun için söyledik. Biz de şimdi söylediğimiz zaman bizim selamımız ona Allah’ın lütfuyla ulaşmış olur.
Allahümma’ğfirlî zunûbî. “Yâ Rabbi! Ey benim yaradanım, rabbim, hâlıkım, razıkım, her şeyimi bana bahşetmiş olan!” İğfirlî zunûbî. “Sen benim günahlarımı bağışla.”
Halbuki; Allahu Teâlâ hazretleri, Fetih sûresinin başındaki âyet-i kerîmelerle, Peygamber Efendimiz’in şahsına öyle büyük bir teveccüh göstermiş, öyle büyük iltifatta bulunmuş ki;
لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ
Li-yağfira lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara.[1] “Senin evvelki hatalarını, zellelerini, kusurlarını, ayak sürçmelerini, küçük yanılmalarını da, ileriye dönük hatalarını, kusurlarını da mağfiret etti, mağfiret edecek.” diye Allahu Teâlâ hazretleri, resûlünün her şeyini, peşin olarak affetmiş olduğunu bildirmiş oluyor. Peygamber Efendimiz’in yaptıkları da affolmuştur, hayatının sonuna kadar yapacakları da… Daha yapmadan, ileride belki bir hatası olur ama onu önceden Allah affetmiş.
Li-yağfira lekallâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara.
Öyle bir peygamber! Öyle bir üstün kul, sevgili kul! Ama görüyorsunuz nasıl yemek yerken, yemekten kalkınca, bir şey giyerken, bir yere girerken, çıkarken dua ediyor… Her anı yaradanı ile. Zihninden, hiçbir anda Allahu Teâlâ hazretlerinin, yaradanının şuuru, bilgisi, irfanı, marifeti eksik olmuyor; öyle bir mübarek! Fakat öyle olmasına rağmen, o kadar da mütevazı, diyor ki;
“Yâ Rabbi! Sen benim günahlarımı afv u mağfiret eyle.”
Halbuki affedilmiş. Zaten günah işlemez. Peygamberler “ismet” sıfatıyla muttasıftırlar, masumdurlar. Masum demek, “ismet” sıfatıyla muttasıf demek yani; Allahu Teâlâ hazretleri peygamberleri günah işlemekten mahfuz tutmuştur. İçtihatlarında, düşünce tarzlarında; ufak tefek hataları, yanılmaları olur; bu ufak tefek hatalara “zelle” denir yani ayak sürçmesi... Hani insan normal tıkır tıkır yürürken, bir takılır, bir sendeler… Sendeleme, ayak sürçmesi mânasına eskiler edeben, edebe riayet ederek öyle demişler.
Peygamberler günahlardan masumdur, günah işlemezler. Allah ,günah işleyecek kimseyi peygamber seçmez, peygamber seçmiş kuluna da günah işlettirmez. Günah işlemekten mahfuzdurlar, korunmuşturlar.
Bir keresinde Peygamber Efendimiz daha küçücük iken, arkadaşları memleketin düğününü seyretmeye gitmişler. O da, “Bu gece de ben göreyim şu düğünü.” demiş. Gidecek, uzaktan düğüne bakacak. Hani biz de küçüklüğümüzde, köylerde düğün olduğu zaman, kenardan bakmışızdır. Şöyle düğün oluyor, gelin böyle çıkıyor, döşek böyle çıkıyor, kına gecesinde şöyle oluyor, lüksler yanıyor, kavak ağaçları hışır hışır sallanırken, tepsiler içinde çerez gidiyor, vs… İşte insan bu merasimi, buna benzer şeyleri seyretmek ister.
Peygamber Efendimiz, düğün seyretmeye giderken Allah bir uyku veriyor, yolda uyuyup kalıyor, sabaha doğru uyanıyor. Yani Allah ona, o düğünü bile seyrettirmemiş, öyle korumuş. Ama ona rağmen öyle mütevazı, öyle mahviyetkârâne hareketleri var ki… Tabi bize numune olsun diye ve numune olacak şekilde. Öyle bir şahıs!
“Yâ Rabbi! Sen, benim günahlarımı aff-ı mağfiret et.” diyor.
Tabi burada birşey daha söylemek lazım.
Derler ki; hasenâtü’l-ebrâri seyyiâtü’l-mukarrabîn.
Kullar derece derece; iyisi var, daha iyisi, en iyisi, ekstra ekstrası, şahaneleri var. Kulların her birisi aynı değil ki! Çeşit çeşit kullar var. Müslüman var; namazını zar zor kılar, günahlara bir düşer bir çıkar, çamura bir batar bir temizlenir… Müslüman var; sapa sağlam, ömrünü hayırla hasenatla geçirir… Müslüman var; arif, irfan sahibi…
Büyüklerden birisi, Resûlullah Efendimiz’den, dört-beş asır sonra yaşamış ama diyor ki;
“Resûlullah Efendimiz’in mübarek siması, mübarek cemali, gözümün önünden bir an ayrılsa, kendimi müslüman saymam.”
Ne halse, tatmayan bilmez.
Men lem yezuk lem ya’rif. “Tatmayan bilmez.”
Tatmayan, bu gibi şeylerin ne olduğunu bilmez. Demek ki Resûlullah Efendimiz’in, mübarek siması devamlı karşısında, “Bir an kaybolsa, kendimi müslüman saymam.” diyor. Öyle mübarekler, öyle üstün insanlar var.
Eskiden mi olmuş bunlar?
Bizim Fakülte’nin sekreteri vardı, Allah rahmet eylesin, cümle geçmişlerimizle beraber. İyi bir insandı; mutekid, musalli ve imanlı, ibadetli bir kimseydi. Hak yemez, dürüst bir kimseydi. Allah rahmet eylesin. O anlattı:
Memleketinde bir kimse, komaya girmiş. Hasta, kendinde değil, yakınları etrafında bekleşiyorlar. Konuşamıyor, gözlerini açamıyor, kıpırdayamıyor. Birden yatağın içinde gözlerini açmış, oturmuş, doğrulmuş;
“Zahmet buyurdunuz, yâ Resûlallah.” demiş.
Ondan sonra da kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim edivermiş. Demek ki Resûlullah Efendimiz’in ruhaniyeti geliverdi; o şevk, o heyecan ile komayı bile deldi, geçti. Doğrulmuş, tabi Resûlullah Efendimiz gelince insan kendisine bir çekidüzen vermek ister, normal...
Ebû Hüreyre radıyallahu anh da açlığın verdiği tâkatsizlikten kenara yığılmıştı da ayak seslerini ve mübarek kokusunu duyar duymaz, “Resûlullah Efendimiz geliyor.” diye ayağa kalktı.
Mübarek, hani takatsizlikten gözlerin kararmıştı da yere yığılmıştın.
“Yığıldım ama Resûlullah geliyor.”
O zaman hemen ayağa kalkıverdi. Yani insanın ,canına can katılıyor. Allah bizim de canımıza can katsın.
Ve’ftahlî ebvâbe rahmetik. “Yâ Rabbi! Sen benim kusurlarımı, günahlarımı bağışla ve bana rahmetinin kapılarını aç.” diye dua ederdi.
Ne zaman dua ederdi, bu duayı ne zaman yapardı?
Mescidin kapısından içeri girerken… Kapı olduğu için, duasında da “kapı” kelimesi geçiyor. “Bismillah.” diye Allah’ın adıyla giriyor. Her yaptığı şeyde Allah’ı düşünerek yapıyor. Besmelenin mânası da o! “Ben Allah’ı düşünüyorum. Allah’ın bu işi sevdiğini, sevaplı olduğunu biliyorum. O, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, O ,buna müsaade etti diye yapıyorum. Haram kılsaydı, müsaade etmeseydi yapmazdım.” demek.
Günaha besmele çekilir mi?
Günaha besmele çekersen, daha büyük günah olur. Hatta bazı alimler, “küfür olur” demiş. Günahlı birşeye besmele çekilir mi? Mesela, içki içiyor, Bismillahirrahmanirrahim dese olur mu?
Olmaz! Kâfir olur.
Neden?
Alay mı ediyorsun? Oyuncak mı? Allah’ın senin ibadetine, senin besmelene ihtiyacı mı var, edepsiz? Bir tane vurur; dokuz takla atar, hücrelerini toplayamaz, zerrelerini bir daha bir araya getiremezsin.
Adamın birisi, sıcak bir ülkede beton suluyormuş. Yeni dökülmüş betonun üstüne, su dökerler ki yeniden su alsın da çatlamasın, iyice betonlaşsın diye. Üstünden yüksek gerilim hattı yani elektrik telleri geçiyormuş. Bizim lambaları yakan elektriğin voltajı 220, onunki mesela 320 bin - 350 bin… Çok yüksek voltaj var. Betonun üstüne suyu dökerken su buharlaşır. Buharlaşınca hava buharla doluyor. Yukarıya, tellere doğru her taraf buhar oluyor. O voltaj, o yüksek gerilim, su zerreleri olan buhardan atlayarak yere bir iniyor, yıldırım çakar gibi bir çakıyor… Adamın kendisi yok oluyor.
320 bin voltluk elektrik bir insanın vücudundan geçer de aşağıya giderse ne olur?
Buhar oluyor. Adam biraz önce çatının üstünde ortalığı suluyordu, biraz sonra bakıyorlar, yok!
Ne oldu?
Buhar oldu. 320 bin - 350 bin volt vs. bilmiyorum ne kadarsa, hatlardaki o kadar yüksek gerilimden buhar oluyor. Haydi aradınsa bul, adam yok. Astsubaymış, gitmiş.
Yani Allah dilerse; bir kulunu, bir anda kahreder, bir anda mahveder, bir anda başına yıldırım geçirir, bir anda yedi kat yerin içine sokar, batırır. Bir anda bir zelzele olur, yer bir açılır, adam içine bir düşer, yer kapanır. Haydi, ara bul bakalım. Böyle misaller var. Allah’ın kahrının, gazabının karşısında, hiçbir yaratık duramaz.
Bismillahirrahmanirrahim, “Bu işi Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla yapıyorum.” demek. “O müsaade ettiği için, O’nun izni var diye, bunu yapınca O’ndan sevap kazanırım diye yapıyorum.” demek.
Besmelenin, kim bilir düşünsek daha nice ince mânaları var.
Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah diyor. Allah’ın adını anmanın hemen arkasından, Resûlullah Efendimiz’e salât ü selâm geliyor.
Neden?
Muhterem kardeşlerim!
Hiç kendi kendinize “din nasıl olur, nasıl olmalı” filan diye düşünseydiniz bulabilir miydiniz? Bak, Allahu Teâlâ hazretleri, yaratıklarından bir mübarek kulunun adını, kendi adıyla beraber semalara zikrettiriyor, bağırttırıyor:
Allahu ekber Allahu ekber, Allahu ekber Allahu ekber,
Eşhedü en lâ ilâhe illallah
Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah
Allah, Resûlü’nün sedasını semalara, fezalara bağırttırıyor. Öyle bir peygamber ki, her namazımızın tahiyyatının arkasından, oturduktan sonra ona salât u selâm getiriyoruz. Öyle bir peygamber ki bir insan, lâ ilâhe illallah dese tamam olmuyor, Muhammedün resûlullah demedikçe. Eşhedü en lâ ilâhe illallah dese yetmiyor, ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû demesi lazım geliyor.
Neden?
“Ben, sana elçi gönderdim. Git, senden ne istediğimi, onun hayatını oku, belle, öyle yap.” demek. “Evet, sen benim varlığımı kabul ettin, tamam. Lâ ilâhe illallah dedin ama sen bana muhatap olacak bir kimse değilsin ki... Ben sana elçi gönderdim, git o elçimle konuş.” demiş oluyor. Yani mâna adeta böyle. Sen kim, doğrudan doğruya, o yüce dergâh-ı izzet ile irtibat kurmak kim! Git bakalım Resûlullah’ın kapısına, seni kabul etsin. Onun için hemen arasından, ve’s-selâmu alâ Resûlillah, “Allah’ın elçisine selam olsun.”
Bir varlık, mensup olduğu şeyden şeref kazanır. Bu cami! Caminin şerefi ne? Mesela, burada birçok şey yapılamaz, burası mukaddes bir mıntıkadır. Bu cami yapılmadan önce burası bir bostandı, bir tarlaydı, bir arsaydı ama Allah’ın ibadethanesi oldu, şeref kazandı. Bu caminin içinde şunu yapamazsın bunu yapamazsın, şunu edemezsin bunu edemezsin, şöyle yapman lazım, böyle yapmaman lazım… Boş bir kâğıt! Matbaaya gelmeden önce fabrikadan çıkan bir kâğıttır, ne yaparsan yap. Ama üstüne Kur’an, hadis veya din kitabı, bir dinî ifade basıldığı zaman hususiyet kazanır.
Neden?
Dinle alaka peyda etti. Bir insan! Bir insan ama Allah’ın gönderdiği bir elçi! O zaman, o çok büyük hürmet kazanır. Bir veli! Bir kul ama, Allah’ın sevdiği bir kul olmuş. Sen onun kalbini kırarsan, hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz, “Kim benim evliyamdan, velilerimden bir velinin kalbini kırarsa ben ona harp ilan ederim. Sen misin benim bir velime karşı çıkan, diye harp ilan ederim.” diyor. Hadîs-i şerîfte var. Fe kad âzentuhû bi’l-muhârebe. “Onunla harp ederim, harp ilan ederim.” Başına gelecekleri görsün bakalım, demek.
Neden?
O kul, basit bir kuldu. Ben onun babasını, anasını, kendisini, küçüklüğünü, hastalandığı ve sıhhatli olduğu zamanı tanırdım. Ama o, Allah’ın sevgili kulu oldu. Allah’ın sevgili kulu olunca, o zaman bir şey kazanıyor. Ayrı bir mahiyet kazanıyor.
Onun için Resûlullah; bizim dinimizin, direğidir. Resûlullah’a bağlanmadan, inanmadan, sarılmadan, salât u selâm getirmeden [olmaz.] Peygamber Efendimiz, “Ben, bir toplantıda anılırım da bir kimse bana salât u selâm getirmezse…”
Fe-kad cefânî. “Bana zulmetmiş olur.” diyor.
Bir başka hadîs-i şerîfte, “Burnu, yere sürtsün.” diyor.
Kimin?
Rağime enfu raculin zükirtu ındehû fe-lem yusalli aleyye. “Ben yanında anıldığım zaman bana salât ü selâm getirmeyenin.”
İnsanın burnunun yere sürtmesi ne demek? Hiç senin burnun yere sürttü mü? Tepe taklak gideceksin, burnun yerlere sürtecek, alnın, burnun kanayacak; kötü bir durum. “Burnu yerlerde sürtsün.” diyor yani “Baş aşağı gelsin.” demek oluyor. Sürtsün demek değil de, sürter!
Ankara’da vaazın arkasından, bana bir kâğıt verdiler. Diyor ki; “Hocam! Buraya birisi geldi. Resûlullah’ın hadislerini inkâr ediyor.”
Hey cahil! Hey gafil! Sen nereye sataştığının farkında mısın? Yaptığın işin, cahilliğinin büyüklüğünün farkında mısın?
Onun için; Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah. Ondan sonra; Allahümma’ğfirlî zunûbî. “Yâ Rabbi! Benim kusurlarımı, günahlarımı affet. Bana rahmetinin kapılarını aç.”
Ve izâ haraca kâle. “Peygamber Efendimiz, çıkarken ne derdi?” Bismillâhi ve’s-selâmu alâ Resûlillah. “Yine ilk başta Allah’ın adıyla ve Resûlullah’a salât u selâm ederek.”
Sonra; Allahümma’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe fazlik.
“Yâ Rabbi! Benim günahlarımı mağfiret eyle.” Ve’ftahlî ebvâbe fazlik. “Bana ihsanının, kereminin, fazlının kapılarını aç.”
Ötekisinde, “Rahmetinin kapılarını aç.” dedi, çıkarken de, “Fazlının, kereminin kapılarını aç.” diye dua ettiği rivayet edilmiş.
Hocamız bu hadîs-i şerîfin şerhinde diyor ki:
İçeri girerken, “Yâ Rabbi, sen bana rahmetinin kapılarını aç.” diye dua etti, çıkarken “Yâ Rabbi, sen bana ihsanının, ikramının, fazlının kapılarını aç.” dedi. Ne demek? Niçin böyle dedi? Çünkü bir mescide giren, ilk önce Allah’ın rahmetini arar. Allah’ın kendisine acımasını, rahmet ve merhamet eylemesini, lütfeylemesini düşünür. İlk önce Allah, kendisine merhamet edecek, rahmet edecek; onu düşünür. Sonra orada ibadet etti. Çıkarken de artık, Allah’ın emrini yerine getirmiş, buyruğunu tutmuş bir kul olduğu için, “Fazl u keremini isterim yâ Rabbi!” demiş oluyor.
Mesela, cuma gününde namaz kılmayı bildiren âyet-i kerîmenin arkasından ne deniliyor?
فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ
Fe-izâ kudiyeti’s-salâtu fe’nteşirû fi’l-ardi ve’bteğû min fazlillah.[2]
Fe-izâ kudiyeti’s-salâtu. “Namaz kılındığı zaman…” Fe’nteşirû fi’l-ard. “Yeryüzüne dağılın.” Ve’bteğû min fazlillah. “Allah’ın fazl u kereminden nasibiniz neyse onlardan istifade edin, alın.” deniliyor.
Dışarıda, günlük hayatta ,Allah’ın kendisine geçim vs. bâbından ne ihsanı, ne ikramı olacaksa artık onları ister. Burada Allah’ın rahmetine erdin, şimdi ibadetini yapmış, bir kimse olarak kapıdan dışarıda artık dünya çalışmalarına, geçim meselelerine meşgul olabilirsin, gibi bir mâna... Allah’ın fazl u keremi, ikramı; gıdalar, yiyecekler, içecekler, kazançlar dışarıda. İlahî vazifeni yaptın, şimdi dünyevî çalışmalarına müsaade kapısı açıldı, gibi oluyor. Onun için, “Yâ Rabbi! Sen bana fazl u kereminin yani ihsan ve ikramının kapılarını aç.” diye çıkarken [istiyor.] Rahmet caminin içinde, rızıklar vs. de caminin dışındaki çalışmalarla elde edeceği için çıkarken fazlik diye fazlını istiyor. ,
Mescide girerken yapılan duayı Gümüşhaneli hocamız bir başka hadis kitabından nakletmiş, oradaki rivayet şöyle;
كَانَ إِذَا دَخَلَ الْـمَسْجِدَ صَلَّى عَلَى مُحَمَّدٍ وَسَلَّمَ، وَقَالَ: رَبِّ اغْفِرْ لِي ذُنُوبِي وَافْتَحْ لِي أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ؛ وَإِذَا خَرَجَ صَلَّى عَلَى مُحَمَّدٍ وَسَلَّمَ، وَقَالَ: رَبِّ اغْفِرْ لِي ذُنُوبِي وَافْتَحْ لِي أَبْوَابَ فَضْلِكَ.
Kâne izâ dahale’l-mescide sallâ alâ Muhammedin ve selleme ve kâle, Rabbi’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe rahmetike. Ve izâ harace sallâ alâ Muhammedin ve selleme, Rabbi’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe fazlike.
İki kaynağın rivayeti, birbirine çok yakın ama ufak tefek kelime değişiklikleri bile olsa hadis ilmi ciddi bir ilim olduğundan alimler, “ikisi de aynı kapıya çıkar” diye bırakmamış. “Filanca kaynak şöyle yazmış.” diye kelimesi kelimesine, noktası noktasına onu yazıyor. “Öbür kaynakta şöyle demiş.” diye kelimesi kelimesine, noktası noktasına yazıyor. Onlar bir harfini, bir kelimeyi değiştirmezler. “V” veya “f”’yi değiştirmezler. Hadis ilmi o kadar ciddidir, o kadar önemlidir, kelimeye o kadar dikkat ederler.
Burada mâna şöyle;
“Peygamber Efendimiz mescide girdiği zaman…” Sallâ alâ Muhammedin. “Muhammed’e salât ederdi.” Ve selemle. “Salât ve selam ederdi.”
Yukarıda ne dedi?
Ve’s-selâmu alâ Resûlillah dedi. Orada selam ettiğini söyledi, burada “Muhammed’e salât ve selam eylerdi.” diye ne yaptığını hikâye etmiş. Sonra ne derdi?
Rabbi’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe rahmetike. “Yâ Rabbim! Benim günahlarımı bağışla ve bana rahmetinin kapılarını aç.” Ve izâ harace sallâ alâ Muhammedin ve selleme. “Dışarı çıkarken de Muhammed’e salât eder ve selam eylerdi.” Ve kâle. “Derdi ki…” Rabbi’ğfirlî zunûbî ve’ftahlî ebvâbe fazlike. “Yâ Rabbi! Günahlarımı bağışla ve bana fazlının, ihsanının, ikramının, kereminin kapılarını aç.”
Aynı şeymiş demek ki; Gümüşhaneli Hocamız iki rivayeti birden nakletti.
[Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhânevî] Hocamız, bu kitabı yazmış olan, alim kişidir. Âdet-i seniyyesi böyledir; muhtelif rivayetleri peş peşe alır. “Bak, bu hususta şu alim böyle dedi, bu alim de şöyle dedi.” der. Bir de bazen, bir hadîs-i şerîf alır, ona “Filanca alimler zayıf veyahut senedi munkatı veya şöyle böyle demişlerdir.” yazar. Altında bir başka rivayet daha alır, orada senet sağlamdır, hadis zayıf değildir. Hasen veya sahih hadistir. Hocamız demek ister ki;
“Bu rivayette böyle ama aslında bu sağlamdır. Bunu Peygamber Efendimiz söylemiştir. İşte ikinci delilim budur.”
Onun için aynı mânada birkaç hadis peş peşe geliyor.
كَانَ إِذَا دَخَلَ الْـمَسْجِدَ قَالَ: بِسْمِ اللهِ، اللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ، وَأَزْوَاجِ مُحَمَّدٍ
Kâne izâ dahale’l-mescide kâle, Bismillâhi Allâhümme salli alâ Muhammedin ve ezvâc-i Muhammedin.
Enes radıyallahu anh’ten…
Buyurmuş ki;
“Peygamber Efendimiz mescide girdiği zaman ‘bismillah’ derdi.” “Sonra, Allahümme salli alâ Muhammedin ve ezvâc-i Muhammedin, ‘Yâ Rabbi! Muhammed’e ve zevcelerine, hanımlarına salât eyle.’ derdi.”
Belki bir keresinde de böyle etmiştir, onun için bu rivayet de gelmiştir.
Muhterem kardeşlerim!
Hanımlarını da duadan unutmamış. Ben camiye giderken, selamünaleyküm derim, bizim hatun arkadan seslenir; “Bizi duadan unutma.” der. Bilmiyorum, siz kapıdan girerken hanımlarınızı duadan unuttunuz mu, unutmadınız mı? Bu hadîs-i şerîf hatırınızda kalsın, onları da duadan unutmayın. Peygamber Efendimiz bizim numunemiz; camiden içeri girerken, hanımları için de dua edermiş. Buradan o anlaşılıyor. Bilmiyorum,hanımı olan kardeşlerim, camiye girerken, böyle dua ettiler mi.
Hz. Ömer radıyallahu anh’a, birisi hanımından şikâyet için gitmek istemiş. Hanımı hakkında ne şikâyet edecekse, halife olduğu için ona gitmiş. Kapısının yanına kadar gelmiş, bakmış içeriden biraz gürültü patırtı geliyor. Kapıyı vurmamış, öyle durmuş, “Herhalde şimdi girmem münasip olmayacak.” diye döndüğü sırada kapıyı, Hz. Ömer Efendimiz açmış. “Ne o?” demiş. Gülmüş, demiş ki;
“Ey halife, yâ Ömer! Ben sana bizim hatundan birkaç söz söyleyecektim ama baktım içeriden sesler biraz yüksek çıkıyordu. Sizde de aynı durum var, onun için söylemekten vazgeçtim, dönüyordum.” Hz. Ömer Efendimiz demiş ki;
“Onlar bizim, yemeklerimizi yaparlar, ev işlerimizde bize yardımcı olurlar. Onları hoş görmek lazım...”
Sahabe rıdvanullahi aleyhim ecmain evliyâ tabakasının en üstünüdür. Öteki, tanıdığımız evliyâların en yükseği, derecede sahabenin en aşağısından sonra gelir. Çünkü onlar Peygamber Efendimiz’i gördüler, sohbetine erdiler. O gözleri ile o mübarek zâtın cemalini gördüler, kulakları [ile sesini işittiler.] Onun için onların derecesine kimse erişemez.
Sanıyor ve seziyorum ki o gelirken Hz. Ömer anladı, ona ders olsun diye içeride gürültü patırtı mahsustan yaptırdı. Allahu a’lem, bana öyle gibi geliyor. “Bak! Her evde böyle olabilir, sen hanımından şikâyet etme.” demek yani.
Bizim bir kütüphaneci tanıdığımız vardı. Diyordu ki;
“Ben evlendiğim zaman, hanımla pazarlık ettim.”
Nasıl pazarlık ettin?
Demiş ki; “Hanım! Ben bazen dışarıdan canım sıkkın gelirim. Bağırır çağırırsam sen hiçbir şey deme, sus. Benim sinirim geçince, söyleyeceğini söylersin. Senin de bir şeye canın sıkılıp yüksek sesle bir şey dersen ,ben de sana bir şey demeyeceğim. O iş geçtikten sonra söyleyeceğimi söyleyeceğim. Tamam mı?” “Tamam!” demişler, öyle anlaşmışlar. Çok iyi ve uygun olur. O sinirliyken, sen bir şey söylersen, sen sinirliyken o bir şey söylerse, kavga kıyamet kopar.
Duydum ki bir dış ülkede, orduda iki asker arasında, kavga olsa yirmi dört saat geçmeden şikâyet edemezmiş. Hele bir yirmi dört saat geçsin, bir soğusun, adamın burnundan soluması geçsin, bakalım. Haklı mı haksız mı o zaman düşünecek, sinirleri yatışacak, uyuyacak, yemek yiyecek vs. Ondan sonra her şeyi daha etraflı düşünmeye başlayacak. “O zaman çok sinirliydim ama biraz da kabahat bendeydi galiba.” der, gitmekten vazgeçer. Yirmi dört saatten önce, müracaat etmek yasakmış.
Demek ki Peygamber Efendimiz camiye girerken ;mübarek zevcelerine ki her birisi biz mü’minlerin analarıdır -ümmehât-ı mü’minîn- dua eder, öyle girermiş. Ne güzel numune bizim için.
Allah, bizi de öyle şuurlu, güzel Müslümanlardan eylesin.
Fatiha-i şerife, meal besmele.
12.02.1989 -
Peygamberimizin Şimali, Günlük
08.01.1989 -
Peygamber Efendimizin Çarşıya
