08.01.1989 - Peygamber Efendimizin Çarşıya Çıkarken Okuduğu Dua, Misvak Kullanması

08.01.1989 - Peygamber Efendimizin Çarşıya Çıkarken Okuduğu Dua, Misvak Kullanması
Bismillahirrahmanirrahim.
El-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn. Seyyidina ve senedinâ ve mededinâ ve şefîi'l-müznibîne tabîbi kulûbinâ Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebi'âhu bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ.
Emmâ ba'd: fağlemu eyyuhel ihvan fe inna eftalil hadîsi kitabullah ve eftalil hedy hediye seyyidil Muhammedin sallallahu aleyhi vesellem ve şerral umuru muhtesatuha ve külli muhtesatin bidah ve külli bidaten ve külli dalaletin ve sahibeha finnar. Ve bi's-senedi'l-muttasili ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle:
كَانَ إِذَا دَخَلَ السُّوقَ قالَ: بِسْمِ اللهِ، اللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنْ خَيْرِ هٰذِهِ السُّوقِ وَخَيْرِ مَا فِيهَا، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ مَا فِيهَا. اللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ أَنْ أصِيبَ فِيهَا يَمِينًا فَاجِرَةً أَوْ صَفْقَةً خَاسِرَةً.
Kâne izâ dahele’s-sûka kâle: Bismillâhi, Allahümme innî es’elüke min hayri hâzihi’s-sûki ve hayri mâ fîhâ ve eûzu bike min şerrihâ ve şerri mâ fîhâ. Allahümme innî eûzu bike en usîbe fîhâ yemînen fâciraten safkaten hâsirah.
Büreyde radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş. Peygamber Efendimiz çarşıya, pazara gittiği zaman da dua ederdi. Pazara girdiği zaman nasıl dua ederdi? İşte bu okuduğum duayı ederdi:
Bismillâh, Allahümme innî es’elüke min hayri hâzihi’s-sûki ve hayri mâ fîhâ ve eûzu bike min şerrihâ ve şerri mâ fîhâ. Allahümme innî eûzu bike en usîbe fîhâ yemînen fâciraten ve safkaten hâsirah diye dua ederdi. Bunu çarşıya, pazara girerken siz de söyleyin.
Ne diyormuş?
Başında yine bismillah diyormuş. Allah’ın adıyla giriyor. Çarşıdaki alış veriş de Allah rızası için, orada davranışları da Allah rızası için.
Bismillah der, sonra dua ederdi. Allahümme innî es’elüke. “Allahım! Ben senden isterim ki…” Min hayri hâzihi’s-sûki. “Bu çarşının hayrını isterim.” Ve hayri mâ fîhâ. “İçindeki metâların da hayırlısını isterim.”
Bunun içinde ne mal, ne meta, ne alışveriş edeceğim malzeme varsa onun da hayırlısını isterim. Çarşıya girişimin de hayrını isterim. Yani, “Burada hayırlı bir şeyle karşılaşayım ve alacağım malzeme de hayırlı olsun.” diye dua edermiş.
Tabi hayırlısını isterim sözü biraz belki eksik kaldı. Hayır kelimesi Arapça’da aynı zamanda ism-i tafdil mânasınadır yani tercümesinde, “Bu çarşının en hayırlısını isterim, bu çarşıdaki şeylerin en hayırlısını isterim.” olur. İsm-i tafdil mânasıyla “en” kelimesini de eklemek caiz olur. Yani, “Ben burada ne alacaksam onun en hayırlısını isterim. Bu çarşının, pazarın içinde ne gibi olaylarla karşılaşacaksam en hayırlısıyla karşılaşayım.” dermiş.
Ve eûzu bike. “Sana sığınırım...” Min şerrihâ. “Bu çarşının şerrinden sana sığınırım.” Ve şerri mâ fîhâ. “İçindeki metaın, malın, malzemenin de şerrinden, kötülüğünden sana sığınırım.”
Bunu da ism-i tafdil mânasına alabiliriz. Şer, Arapça’da ism-i tafdil mânasına da kullanılır. “Bu çarşının en kötü taraflarından ve mallarının en kötüsünden sana sığınırım.” diye de düşünülebilir. Demek ki gayet güzel bir dua! İçine girdiği zaman, hayırla karşılaşmasını istiyor ve alacağın şeyin de hayırlı olmasını istiyor; içindeki metaların şerli olmamasını ve şerle karşılaşmamayı istiyor.
Allahümme innî eûzu bike. “Yâ Rabbi! Hiç şüphe yok ki ben sana sığınırım.” En usîbe fîhâ yemînen fâciraten. “Burada birisi kalkıp da bana yalan yere yemin etmesin.”
Birisinin yalan yemininden sana sığınırım. Beni kandırmasın.
“Vallahi idare etmez, billahi idare etmez. Senden önce gelen çok daha fazlasını vermişti…”
Yalan! Öyle bir yalancıyla karşılaşmasın, yalan bir yeminle karşı karşıya gelmesin diye dua ederdi.
Bir de; ve safkaten hâsiraten, “Kayba uğratıcı bir hile ile karşılaşmaktan sana sığınırım.”
İnsan bir şey alıyor, eve geliyor bakıyor ki; filanca yeri kusurlu, falanca yeri bozuk, üst tarafı doğru, alt tarafı eğri… Meyveleri; sen ne güzel görmüştün, orada ne güzel pırıl pırıldı, imrenmiştin, “pahalı pahalı şundan alayım da iyisi olsun” dedin. İçine kaç tane çürük sokuşturmuş…
Ben bir keresinde öğleyin geldim, evde yemek yok. Hanım, “yumurta al” dedi. Çıktım dışarıya, bir yumurtacı… Param az, her şeyim ölçülü, beş tane yumurta aldım. Eve geldik, hemen yiyeceğim yine Fakülte’ye gideceğim. Hanım tavayı ocağa koydu; yumurtanın birini kırdı, içinde bir şey yok, ikincisini kırdı, içinde bir şey yok, üçüncüsünü kırdı, içinde bir şey yok, dördüncüsünü kırdı, içinde bir şey yok, beşincisini kırdı, içinde bir şey yok. Anlaşılan, adam gitmiş yumurtacıdan çürüğe ayrılmış yumurtaları almış. Onları yıkamış, pırıl pırıl da görünüyor. Köylü kıyafeti de giymiş; başına kep, kasket, beline kuşak, ayağına çarık, elinde sepet… Ben de köy yumurtası diye gittim, aldım.
Âhirette de bunun bir hesabı var. Dünyada, birinci rauntta o galip. Birinci rauntta o galip ama bir de bunun âhireti var. Hemen dışarı çıktım, yok! Aradınsa bul; burada bir köylü dayı vardı, elinde bir sepet vardı… Adam sattığı malın ne olduğunu biliyor, hain, ben dışarı çıkarım bulurum diye hemen kaybolmuş.
Ankara’nın Ulus diye merkezî bir hal çarşısı var. Bir keresinde oraya gittim. Yumurtaları dizmiş, bayılırsınız. Deterjanla yıkanmış gibi tertemiz yumurtalar. Tavuk hiç kirletmemiş, çok titiz bir tavuk sanki… Bütün yumurtalar tertemiz. Zabıta geldi, “Yine mi sen?” dedi. Adam eğildi, büzüldü filan... Demek ki onlar biliyorlar. Suçluları, sabıkalıları biliyorlar. Adam, çürük yumurta satmayı meslek edinmiş…
Allah akıl fikir versin. Kendisini aldatıyor. Kendisini aldatıyor.
Peygamber Efendimiz çarşıya girince nasıl dua edermiş?
“Yâ Rabbi! Ben bu çarşının ve içindeki malların hayırlısını isterim. Bu alışverişin hayırlısını isterim, şerlisinden sana sığınırım. Malların da şerlisinden sana sığınırım. Burada bir yalan yere yeminle karşılaşmaktan veyahut ziyana uğratıcı bir hileye uğramaktan sana sığınırım.” diye dua ederek çarşıya girermiş.
Bir keresinde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çarşıya girdi. Peygamber Efendimiz; peygamberdi ama, hem devlet reisiydi, hem belediye reisiydi, hem ordu komutanıydı, her şeydi, her şeyi tamdı. Çarşıya girdi, dolaşırken orada satılan mallardan birisinin içine, alt tarafına elini soktu, çevirdi. Altı ıslak, üstü kuru; neyse o mal. Aslında ıslak olmaması, kuru olması lazım! O zaman dedi ki:
Men gaşşenâ fe-leyse minnâ. “Kim bizi aldatır, kandırırsa o bizden değildir.”
Mü’minliğe, Müslümanlığa yakışmaz. Müslüman, dobra dobra malını ortaya koyar, kusuru varsa kusurunu da söyler.
“Bak, şu malın gösterişi yoktur ama bu daha iyi pişer, fiyatı da daha ucuzdur. Şu mal gösterişlidir ama suni yemle şişirilmiş, büyütülmüştür. Bunun parası çok ama şu kusuru vardır…”
Fasulyeleri gördüm, hiçbir yerinde deliği yok. Abim maldan anlıyor, dedi ki; “Bu fasulyelerin içi kurtludur.” Deme! Açtık, baktık, içinde tombul tombul kurtlar var. Hiç deliği yok, bir şeyi yok. Onun neresinden giriyor, anlayamadım. Hiç deliği yok, içi kurtlu... O fasulye ucuzdur, öteki fasulye pahalıdır. “Bundan alma, bu kurtlu olur. Bunun cinsi böyle, bu kurtsuzdur.” filan diye söylemek lazım! Malın ayıbını söylemeden satarsa, o da bir aldatma olur. Ayıbını da söylemesi gerekiyor. Veyahut “haliyle satıyorum” demesi lazım!
Ankara’da, göğsünde istiklal madalyası olan, bir tanıdık amcamız var. Bir ara bakkallık yapmış. Yaşlı bir kadın gelmiş;
“Şuradan tereyağ ver. Nasıl tereyağın, iyi mi?” demiş.
“Eh işte, tereyağ gibi tereyağ.” demiş.
“Canım sen benimle alay mı ediyorsun?” deyince;
“Tereyağ gibi tereyağ… Bilmem, ben imal etmedim ki. Getiriyorlar, satıyorum. Tereyağına benziyor, tereyağı gibi ama ötesini söylemiyor.”
Kadın ona kızmış, zabıtaya şikâyet etmiş. Zabıta gelmiş, ona da öyle söylemiş;
“Tereyağ gibi tereyağ… Benim bunun tahlilini yapacak gücüm, kuvvetim yok. Sakallı, dürüst bir adamım. Ben buna ‘halis’ dersem, içinde bir katışık varsa ona ortak olmuş olurum. Onun için olduğu haliyle, olduğu gibi söylüyorum.” demiş.
Ne mübarek insanlar! 90 yaşına gelmiş, belki daha fazla; dinç! İbadetten diri, beli iki kat bükülmüş ama namazını bırakmaz. Sapa sağlam insan!
Allah razı olsun, perdeci bir kardeşimiz vardı. Birisi perdesinin demirlerini soruyor;
“Bu demirin üstündeki yaldızlar acaba bozulur mu?” diyor.
“Üstündeki yaldızlar çıkmaz, bozulmaz değil mi?” diyor.
“Bozulmaz” dese yetecek, “he he” dese geçiştirecek. Öyle demiyor.
“Geçen gün götürürken elime çıktı, bozuluyor.” diyor.
Aferin yani doğruyu söylüyor.
Bir başka kardeşimiz vardı, ticareti hoşuma giderdi. Dükkânına gider otururdum. Müşteri gelir; onu çıkarttırır, bunu çıkarttırır; onu çıkartır, bunu çıkartır, almaz…
“Kusura bakmayın, sizi yordum.” der;
“Estağfurullah vazifemiz.” der.
“Efendim, daha aşağı olmaz mı?” deyince;
“Daha aşağı veremeyeceğim. Hakkınızdır, gidin başka dükkânlarda bakın. Eğer yine uygun görürseniz buyurun, bekleriz, şeref verirsiniz.” filan diye uğurlardı.
Filozof gibi, gayet güzel konuşa konuşa… Hoşuma giderdi.
Allah ticareti güzel yapmayı nasip etsin. Ticaret güzeldir, Peygamber Efendimiz ticaret yapmış ama ticareti güzel yapmak lazım! Ticaretin içine hile katmamak, helal malın alışverişini harama döndürmemek lazım! İki paralık menfaat için âhiretini mahvetmemek, adamın hakkını, sırtına yüklenmemek lazım! Yapacağın şeyi doğru düzgün yap!
Peygamber Efendimiz çarşıda böyle dua edermiş. Sonraki hadîs-i şerîf:
كَانَ إِذَا دَخَلَ بَيْتَهُ بَدَأَ بِالسِّوَاكِ
Kâne izâ dahale beytehû bede’e bi’s-sivâk.
Müslim, İbn Mâce, Ebû Dâvud ve Nesaî Hz. Âişe validemizden rivayet etmiş. Bu hadîs-i şerîf, Peygamber Efendimiz’in evine girerken ilk iş olarak ne yaptığını anlatıyor.
Ne tahmin edersiniz?
Misvak kullanırmış. Hemen içeri girerken misvak kullanırmış. Peygamber Efendimiz’in dişleri inci gibiydi. Ağzını açtığı zaman, konuşurken dişlerinden etrafa nurlar saçılırdı. Pırıl pırıl, inci gibi dişleri vardı. Evine girerken ilk önce hemen misvaklanıyor ve sahabesine tavsiyesi var. Hadîs-i şerîften biliyoruz, diyor ki;
“Benim karşıma dişleriniz sararmış, ağzınız kokulu bir tarzda gelmeyin.”
Ne zaman söylüyor bunu?
1400 küsur yıl önce söylüyor.
Nerede söylüyor?
Suudi Arabistan idaresi altında bulunan Hicaz mıntıkasında...
O zaman nasıl bir ortamda söylüyor?
Gıda yok, dükkân yok, su yok, kumaş yok, alışveriş zor, hayat şartları zor, evler basit, şunu yok, bunu yok… Her türlü zorluğun olduğu sırada söylüyor.
Nasıl sağlıyor bu diş temizliğini?
Misvak otu denilen bir ağaç var. Belki o ağacın, başka adı da var. Zaten otuz-kırk çeşit ağaçtan yapılabilirmiş. O ağacın köklerini topraktan çıkartıyorlar. Topraktaki kökleri, ağzınıza alıp da hafif hafif, bastıra bastıra, biraz dişinizle çiğnerseniz lifleri tellenir. Sonra onun hafif baharlı, biberli gibi yakıcı ve tuzluca bir tadı vardır.
Misvak; son derece şifalı, bir ot veya ağaç kökü… Son derece şifalı… Bir dişçi kardeşimiz içindeki maddeleri tahlil etmiş. Bunun içinde; bir kere antiseptik yani temizleyici ve mikropları öldürücü maddeler var ve baz özelliğinde… O ne işe yarıyor Ağızdaki mikroplar, gıda artıklarını asite çeviriyorlar. Bozuşturdukları zaman ekşitiyor, fokurdatıyor. Hani bir yemeği bir yerde birkaç gün bıraksanız fokurdar, fışkırır…
Bir tadına bak bakalım…
Ekşi! Yani asit oluyor. Fışkırdı, bozuldu, tahammur etti, asit oldu. Tabi ağızdaki gıda artıkları da temizlenmediği zaman içindeki mikroplar yani canlılar, o gıdaları çürüttürüyor. Havada da, suda da, her yerde birçok canlılar var. Ağızda da canlılar var. O canlılar o gıdaları bozuşturuyor ve asit çıkıyor. Asit de dişlerin malzemesini, kireçli yapısını, minesini vesairesini eritiyor. Hani mermerin üzerine, tuzruhunu döktüğünüzde fışır fışır bakarsınız mermeri delmiş; onun gibi yapıyor. Misvakın baz özelliğini, yani ağızda meydana gelmiş asiditeyi-asitlik ortamını söndürüyor.
Bir de antiseptik özelliği var. Bir de mideye yararmış. Bir de göze yararmış… Peygamber Efendimiz, on tane faydasını sayıyor. Ağzı temizleyicidir ve Rabbin rızasını kazanmaya vesiledir.
Neden?
Rabbimiz temizliğin her çeşidini seviyor onun için.
“Ama benim abam yamalı, pantolonum yamalı, çorabım gözenmiş ve tamir edilmiş…”
Olsun! Temiz olsun yeter ki. Su bulamıyor musun, buluyorsun. Yıka şöyle! Hiç bekârlık çekmedin mi, hiç mendil, çorap yıkamadın mı? Yıka, as! İki-üç tane al, o kuruyunca ötekisini giy, her gün değiştir.
Kimisi, ayakları teke gibi koka koka gezer. Maşallah sıhhatlidir, ciğeri sağlamdır; ayakları kokar. Pabucunu bir çıkarttı mı otobüsün içinde duramazsınız. Yaz günlerinde öyle oluyor. Otobüste adamın ayağı terliyor, bir çıkartıyor, hemen muavin geliyor, “ayağını giy” diyor.
Neden?
Otobüste müşteri kalmayacak, hepsi kaçacak. Kokudan… Bu ayağı da bu çorabı da yıkamak lazım!
Millet camiye geliyor, ben o çorapla bastığı yere acıyorum. Bu çorabı pabucun içine tık, içeri sokma! Şadırvanda da ayağını güzelce, gıcır gıcır yıka, içeri gel. Çıplak ayakla namaz kılmak günah değil, bir şey değil; gayet normal. Temiz ol. Senin o kirli ayağın, ıslak çorabınla gelip bastığın yerlere öbür kardeşin başını koyacak, alnını koyacak. Onun için, temizliğe topluca riayet etmemiz lazım!
Allah korumazsa biz mahvoluruz. Toplu ibadet yerlerinde, Allah korumazsa halimiz harap olur. Peygamber Efendimiz; temizliğin her çeşidine çok dikkat ederdi. Saçına, sakalına, dişine dikkat ederdi. Fazla kıllarının izalesine, traşına dikkat ederdi.
Bir keresinde Peygamber Efendimiz’in zevcelerinden bir tanesi; “Yâ Resûlallah! Kapıda bir misafir var, sizi görmek istiyor.” Peygamber Efendimiz ne yaptı? Oradaki su kabına eğildi. Ayna şimdi bizim için çok basit bir maddedir ya, o zaman ayna yoktu, kolay bulunan bir şey değildi. Nasıl yapacak aynayı? Ancak gümüş aynalar vardı. Gümüşü iyice silip parlattığı zaman düz ve çok cilalı ise bir metalik ayna gibi oluyor, yüzünü biraz görebiliyordu. Eğildi su kabına, saçını sakalını düzeltti. Onun üzerine Peygamber Efendimiz’in zevcesi olan, mü’minlerin anası dedi ki;
“Sen de mi yâ Resûlallah!”
Peygamber Efendimiz’e Allah temizliği, güzelliği emretti. Efendimiz çok itinalı idi. Saçını düzeltti, sakalını intizama soktu, öyle çıktı. Biz şimdi,derbeder derbeder, dağınık çıkıyoruz. Ceket bir omuzda, pantolon, çoraplar, ayakkabımız öyle, sokaklarımız çamur… Bir yürüdük mü dizlerimize kadar, bir de hızlı koşarsak pabuçların arka tarafından, ensemize kadar çamur çıkıyor. Hiç denediniz mi veya başınıza geldi mi? Bakıyorsunuz, ensede çamur var.
Niye koştun ya?
Otobüse yetişeceğim diye koşarken pabucun arkasından çamur bir zıplıyor, insanın ensesine, sırtına... Paltonun arkası, tepeye kadar çamur olmuş, farkında değil.
Biz müslümanlara bu şeyler yakışmazdı. Bizim sokaklarımız eskiden Arnavut kaldırımıydı. Arnavut kardeşlerimiz gelir, taşları döşermiş. En çok onların işi imiş, kaldırım yaparlarmış. Sonradan kesme parke taş çıkmış filan ama temizmiş. Şimdi bir acayip olduk. Temizliği de unuttuk.
Herkes evinin önünü temizlesin diyen kim? Bir belediye reisi mi?
Hayır, Peygamber Efendimiz!
Herkes evinin önünü temizlerse, belde tertemiz olur. O hadîs-i şerîfi belediye ilgililerinin yazması lazım! Herkes evinin önünü temizlerse, çamurunu izale ederse, ortalık tertemiz olur. Allah temizlik duygusunu bizlere ihsan eylesin.
Adam geliyor yüznumarayı, lavaboyu kullanıyor… Sen kullandıktan sonra geleni de düşün. Burası caminin yüznumarası! Cami olur, otel olur, neresi olursa olsun… “Bir beyefendi girmiş çıkmış.” desinler. Orayı tertemiz bırak. Biraz suları attır. Çamur, kir, pas bırakma. Neyi yıkadıysan onun izini bırakma, orası tertemiz dursun. Bunlara dikkat etmiyoruz! Bunu çocuklarımıza da öğretmeliyiz, küçük şeyler ama öğretmeliyiz.
Bizim büyüklerimizden gördüğümüz; paket geldi mi düğümleri açıp, ipi sarardık. Parmağımıza sarar fiyonk yapardık. Parmaklarına sarıp içinden geçirdiğin zaman o ip fiyonk haline gelir. Koyarsın onu oraya, bir başka zaman paket için bir ip lazım olduğunda oradan onu alırsın. Atmazdık. Şimdi bir makas, bir bıçak, dört yanından paketin ipi kesiliyor. Ne oldu? Ziyan oldu, israf oldu. Eskiden, onu israf etmeyelim diye düşünürdük. Büyüklerimizden gördüğümüz öyle idi.
Siz de çocuklarınıza öğreteceksiniz. “İsraf haramdır, israf etmeyin.” diye söyleyeceksiniz. Büyüklerden birisinin, lambası sönmüş. Talebesi o lambayı almış, gitmiş dışarıda patlatmış. Hani ampulü duvara vurduğun zaman “pat” diye bir güzel ses çıkıyor ya… Hocası ona onu ödetmiş. Niye ödetmiş? Patlamış bir ampulün ödenmesi ne olacak! Nasıl ödettiyse, üç kuruş beş kuruş neyse onu ödetmiş.
Niye?
Sen yapılmış bir şeyi bozdun diye. Yapılmış bir şey değil miydi, sağlam bir şeydi…
Bir işe yaramaz!
Belki yarar.
Benim tanıdığım kimseler var, altını kesiyor, üstünü kesiyor bir şeyler yapıyor. Bundan çaydanlık yapıyor, demlik yapıyor…
Allah rahmet eylesin, Hafız Yusuf [Ararat] diye bir hocamız vardı. Acayip bir adamdı. Manav dükkânı gibi bir yerde yatardı. Bir köşesinde yatağı, bir köşesinde aleti edevatı, bir köşesinde de kütüphanesi vardı. Bizim profesör beni aldı, onun yanına götürdü. Allah hepsine rahmet eylesin. Dedi ki;
“Öp bakalım! Bu senin ikinci hocan.”
Birisi benim profesör, ben onun asistanıyım. Ötekisi de manav dükkânında duran Hafız Yusuf Efendi.
“Bu da senin ikinci hocan, öp bakalım bunun elini.” dedi.
Ama bize neler öğretti… Yani neler biliyor adam... Derya! Ezberinde; İran edebiyatı, Osmanlı edebiyatı, Arap edebiyatı… Lügati ezberlemiş, Arapça’yı şahane biliyor. En büyük şairlerden, her şeyi biliyor.
Onun dükkânında gördüm. Büyük ampulleri, küçük ampullerin madenî kısımlarını çıkartmış, kesmiş, kendisine bir çaydanlık, demlik yapmış.
Yapan yapar. Onun için çocuklarımıza ,yapılmış bir şeyi bozmamayı öğreteceğiz. Temizliği öğreteceğiz. Eve temiz girmeyi öğreteceğiz.
“Gel bakayım buraya oğlum. Nerede bu pabucun teki?”
“Valla bilmem. İçeri bir adım attım, öteki ayağımdaki pabucu bir savurdum, ensemin yanından bir taraflara gitti ama nereye gittiğinin pek farkında değilim anneciğim.”
“Bul bakalım onu. İkisini yan yana koy. Çamuru varsa yıka, rafa kaldır, çamurladığın yerleri bir temizle. Bir daha böyle girme. Dışarıda ayakkabılarını sil, içeriye temiz olarak gir.” filan dememiz lazım! Yüznumaraya girmiş çıkmışsa, lavaboyu kullanmışsa;
“Gel bakalım oğlum. Bak, buraya su dökmen, temizlemen lazımdı.” diye öğretmeliyiz, aziz kardeşlerim. Çocuklar bir şey bilmezler. Sen ona nasıl öğretirsen öyle yetişir. Büyüdüğü zaman da öyle gider.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz eve girdiği zaman, misvakla başlardı. Hemen ilk önce misvaklanırdı. Dişleri pırıl pırıl, ağzı hoş kokulu idi. Sonra o antiseptik; diş etleri çok sağlam oluyor.
Dişçiye gittik, orada ben diş tedavisi gördüm. Bir arkadaş dedi ki:
“Benim iki üç sene önce dişlerim çok fena idi. Diş etlerim yaraydı. Her abdest alışta saatlerce beklemek zorunda kalırdım. Sürekli kanardı. Birazcık ağzımı dudağımı sıkıştırsam içeriden hemen tükürüğüm kanlanırdı.”
“Nasıl geçti?” dedim.
“Misvak kullandım geçti.” Dişçi;
“Otur bakalım şu dişçi sandalyesine, dişlerini görelim.” dedi. İki üç sene önce bütün ağzı yara olan, dişleri kökünden sallanan bir insan. Oturdu, ağzımı açtı, dişçi hayretler içinde kaldı.
“Aaaa! Maşaallah!” filan dedi.
Biz onun üzerine başımızı eğdik, o kardeşin ağzına baktık ki yani o diş etlerinin renginin güzelliği, pembeliği… Latif, sıhhatli dişlerin, pırıl pırıl rengi, sedef gibi parlamasına hayran kaldık. Misvağın böyle bir özeliği, böyle bir hassası var.
Tabii kıl fırça sakın almayın! Ekseriye domuz kılından yapıyorlar. İthal malı domuz kılından yapılıyor. “Tabii kıl iyidir.” diyorlardı, doğru değil! Dişçi kardeşlerimle konuştum. Tabii kılın içinde kıl kanalı olduğu için… Kılın içinde kanal vardır, yani kıl yekpare değildir. Organik bir şey o, onun içinde bir kanal vardır. O kanalın içine mikrop girip saklı kalıyormuş. Onun için; kıldan fırça iyi değil. Alacaksanız ağzınıza sürttüğünüz zaman kökünden “çıt çıt” kırılıp da ağzınızda parçaları kalan değil de dayanıklı sentetik malzemeden yapılmış fırçalar kullanabilirsiniz. Onlarla ağzınızın temizlenmesi için… Bulabilirseniz misvak kullanırsınız.
Çok güzel.
Hiç birini bulamadınız ama ağzınızın, dişlerinizin temiz olması lazım, ne yapacaksınız?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
el-Esâbiu tecrî mecra’s-sivâk. “Parmaklar da misvak yerine geçer.”
O zaman parmağınla, dişlerini abdest alırken temizleyeceksin. Çör çöp, et ekmek, gıda parçası kalmayacak, çalkalayacaksın. Namaza temiz olarak geleceksin.
Misvaklanarak kılınmış olan namaz, misvaksız olarak kılınmış namazdan kaç kat daha sevaplıdır, tahmin edin. Yetmiş kat daha sevaptır. Ağız temizlenmiş, misvaklanmış, öyle geliyorsun. Ağzın tertemiz; kokusu yok, sarısı yok... O namaz öteki namazdan yetmiş kat daha sevaplıdır.
Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan kaç kat sevaplıdır?
70 kat sevaplıdır. Onun için bazı kardeşlerimiz sarık bulunduruyorlar, çıkartıyorlar, doluyorlar… Dolaması ne kadar çok olursa, sevabı o kadar artıyor. Onunla kılıyorlar, yetmiş kat sevabı fazla oluyor. Onun için tavsiye ederim, teşvik ederim.
“Ulemâya mahsus…”
Yok ulemâya, züafâya!..
Herkese mahsus! Herkes Peygamber Efendimiz’in, tavsiye ettiği şeyi yapsın. Sarığı sarsın, sevabı çok olsun.
كَانَ إِذَا دَخَلَ قَالَ: هَلْ عِنْدَكُمْ طَعَامٌ؟ فَإِنْ قِيلَ: لَا، قَالَ: إِنِّي صَائِمٌ
Kâne izâ dehale kâle: Hel ındeküm taâmun? Fe-in kîle: lâ, kâle: İnnî sâim.
Hz. Ayşe anamızdan radıyallahu anhâ, şöyle rivayet gelmiş;
Peygamber Efendimiz, eve girdiği zaman derdi ki;
“Yanınızda yiyecek bir şey var mı?”
Yiyecekten bir şeyler var mı? Yenilecek ne olsa razı... Yani baklava, börek, çörek, kızartma, külbastı, köfte, tatlı, tuzlu isterim; öyle şey yok.
“Yiyecek bir şey var mı evde?”
Çünkü olmayabilir.
Eğer, lâ denirse, “Yok yâ Resûlallah!” denirse, o zaman…
İnnî sâimun. “Ben bugün oruçluyum.” derdi, oruca başlardı.
“Zaten öyle istiyordum, düşünüyordum. Madem yiyecek bir şey de yokmuş, oruçluyum.” derdi.
Görün ki muhterem kardeşlerim, Peygamber Efendimiz’in hanesi nasıl! Ne mahrumiyetler!.. Aylarca ocağının tütmediğini, kitaplar yazıyor. Ocakta yemek pişmiyor... Hurma bulursa hurmayı yiyiveriyorlar, tamam. Süt gelmişse sütü içiveriyorlar, tamam. Et olursa, o zaman eti pişiriyorlar ama iki ay, üç ay hiç ocağın tütmediği olurmuş.
Biz şimdi, nice nice bolluklar içindeyiz. Bizim bu halimize çok şükretmemiz lazım! Bu günümüze çok çok şükretmemiz lazım! Allah bizi şükreden kullardan eylesin. Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki;
“Nice gıdayı, rızkı yiyip de şükreden insan vardır; oruç tutan insan gibi sevap kazanır.”
Yani yiyip de şükretmek de, yemeyip oruç tutmak da insana sevabı kazandırıyor. Oruç tutarsan da sevap, yiyip de “Çok şükür yâ Rabbi! Bana bu nimeti verdin.” demek de sevap. Hepsi güzel! Demek ki insan her şeyden sevap kazanabilir. İyi müslüman olur, akıllı olursa; şükretmesini, sabretmesini, dua etmesini bilirse her şeyden sevap kazanır.
Allah bizi de öyle şuurlu, güzel müslümanlardan eylesin.
Fâtiha-i şerife meal besmele.
08.01.1989 -
Peygamber Efendimizin Mescide
05.02.1989 -
Sofra Duası, Namaz
