03.09.1989 - Evliliğin Önemi, Peygamberimizin Rüzgar Olunca Dua Etmesi
22.09.2025
28 dk 41 sn
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Bi adedi ilmh. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Senedinâ ve mededinâ Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi’s sıdkı ve’l vefâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû
Kâne izâ hâcet rîhun istekbelehâ bi-vechihî ve cesâ alâ rukbeteyhi ve medde yedeyhi ve kâle: Allahümme innî es'elüke min hayri hâzihi'r-rîhi ve hayri mâ ürsilet bihî (ev erselte bihî) ve eûzü bike min şerrihâ ve şerri mâ erselte bihî (ev ürsilet bihî). Allahümmec'alhâ rahmeten ve lâ tec'alhâ azâben. Allahümmec'alhâ riyâhan ve lâ tec'alhâ rîhan.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz rüzgârın biraz serteldiğini, heyecanlandığını, hızlı esmeye başladığını gördü mü ne yapardı?
"Yüzünü döndürürdü."
Yani yüzünü kıbleye döndürürdü.
Ve cesâ alâ rukbeteyhi. "İki dizi üstüne çökerdi." Medde yedeyhi. "Ve ellerini uzatırdı."
Medde, "uzatmak" demek. Refaa yedeyhi demiyor, "elini kaldırırdı" demiyor; "uzatırdı" diyor. Yani heyecanını, duygusunun derinliğini gösteriyor. Elini uzatırdı da derdi ki:
"Yâ Rabbi! Ben senden bu rüzgârın hayrını istiyorum ve bu rüzgâr hangi vazife ile gönderilmişse o neticelerin hayır olmasını istiyorum. Bu rüzgârın şerrinden sana sığınırım. Bu rüzgâr hangi görevle gönderilmişse, o görevler de insanlara zarar vermek, şer konusundaysa ondan sana sığınırım, yâ Rabbi. Sen bu rüzgârı rahmetinin tezahürü eyle. Bu rüzgârını rahmet eyle; azap etme, azap vesilesi etme. Bu rüzgâr azap olmasın. Yâ Rabbi! Bunu riyâhan yani ferahlık, serinlik hoş rüzgâr eyle. Sakın böyle sert ve felakete sebep olucu bir fırtına, kasırga gibi bir azap vesilesi, bir şiddetli rüzgâr kılma." diye dua ederdi.
Muhterem kardeşlerim, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz niye böyle dua ederdi?
Kur'ân-ı Kerîm'de bazı ayet-i kerimelerde bazı eski kavimlerin yaptıkları günahlardan dolayı çeşitli azaplarla azaplanıp helâk edildikleri anlatılır.
Ve emmâ âdun fe-ühlikû bi-rîhin sarsarin âtiyetin. "Âd kavmine gelince, o da müthiş bir rüzgâr esmesiyle, bir kasırgayla mahvedildi, helâk edildi." Sahharahâ aleyhim seb'a leyâlin ve semâniyete eyyâmin.
Yedi gece sekiz gündüz o şiddetli kasırga esti esti esti esti, canına okudu Âd kavminin!..
Neden?
Hud aleyhisselam'ın gönderildiği o kavim peygambere âsi geldiler, emirleri tutmadılar, çeşitli isyanlar, günahlar, inkârlar, müşriklikler, kâfirlikler sonunda böyle bir helâke uğradılar.
Bunlar ayet-i kerimelerle Ümmet-i Muhammed'e bildiriliyor. Peygamber Efendimiz' e iniyor. Yani Ümmet-i Muhammed'e, Kureyşliler'e, Peygamber Efendimiz' in çevresindeki Yahudilere, Hristiyanlara deniliyor ki:
"Ey insanlar! Bakın kendinize gönderilen peygambere iman etmezseniz, ona karşı gelirseniz, Allah'a âsi olursanız, günahta ısrar ederseniz o zaman başınıza şu felaketler gelir, şu felaketler gelir... Bak Firavun şöyle helâk oldu. Bak Semûd kavmi şöyle helak oldu. Bak Âd kavmi şöyle helak oldu. Bak Nuh kavmi tufanda şöyle helak oldu..." diye ibretli şeyler var.
Efendimiz bunları bildiği için ve biz mü'minlere, ümmetine şefkatinden biraz şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı mı ne yapardı?
Bize şefkatinden telaşlanırdı. Telaşlanırdı çünkü hani o müşriklerin eziyetleri var, Müslümanlara azap, işkence etmeleri var, kâfirlikleri var. Müslümanların kendilerinin bizzat kullukta kusurları var. Yani biz de kendimizi düşünecek olursak anlayabiliriz. O kusurlardan dolayı "Acaba Allah'ın azabı mı gelecek?" diye ufukta böyle şiddetli kasırga, fırtına alâmeti, bulutlar gördü mü Efendimiz' in benzi sapsarı sararırdı. Endişe ederdi. İşte onun için de Rabbine diz çöküp ellerini kaldırıp boynunu büküp tazarru ve niyaz ederdi;
"Aman yâ Rabbi, bu rüzgârı azap sebebi etme, helâk sebebi etme."
E tühlikünâ bimâ feale's-sufehâu minnâ. "Yâ Rabbi! İçimizdeki cahillerin, gafillerin yaptığından dolayı azabı hepimize gönderecek misin?" diye hani ayetlerde okuyoruz ya, işte bu tarzda derdi ki:
"Yâ Rabbi! Ben senden bu rüzgârın hayrını isterim, hayır getirmesini isterim. Ne sebeple gönderilmişse o sebeplerin hayır olmasını isterim. Şer getirmesinden, şer olmasından sana sığınırım. Bunu rahmet eyle, azap eyleme. Bu rüzgârı bize azap vesilesi etme, rahmetine erme vesilesi eyle. Ferahlanma vasıtası eyle, azaplanma sebebi kılma." diye dua ederdi.
Muhterem kardeşlerim! O Allah'ın en sevgili kulu, en yüksek insan. O böyle endişe ediyor da biz yüzü kara, âsi, mücrim kullar neye güveniyoruz da hiç Allah'tan korkmuyoruz? O öyle titriyor da biz niye bu kadar cesuruz?
Bir tek sebepten:
El-Câhilü cesûrun. "Cahil cesurdur."
Çocuk elektriğin zararını bilmediğinden tele yapışır. Bebek sobanın sıcaklığının kendisine ne zarar getirdiğini bilmediğinden sobayı tutar. Yani cahil bilmediği için kötü şeyi yapar. Biz de Allah'ın kahrını bilmediğimizden, Allah'ın azametini bilmediğimizden, cezasını bilmediğimizden, okumadığımızdan, eski ümmetlerin başına gelen şeyleri bilmediğimizden pervasız geziyoruz, günahlara dalıyoruz, cahilce hareket ediyoruz.
Bilen Peygamber Efendimiz gibi hareket eder.
İnnemâ yahşa'llâhe min ibâdihi'l-ulemâ. "Allah'tan alim kulları korkar."
Cahiller ortada efe gibi dolaşır. Başına bir şey ininceye, taş ininceye kadar, ensesinde bir sille patlayıncaya kadar öyle kabadayı kabadayı dolaşır; ondan sonra da ne yapacağını şaşırır.
Şimdi şu insanların şu yaz gününde, şu çevremizde, şu eğlence yerlerinde yaptıklarına; çarşıda pazardaki muamelelere, insanların birbirleriyle olan davranışlarındaki kusurlara, ahde vefasızlıklara, arkadaşlıklara hıyanetliklerine, ahlâksızlıklarına vesaire bakacak olursak, insanların çoğu cahil. Çok cahilleşmişiz. Nereden nereye gelmişiz... Nice nice ariflerin yetiştiği bir ülkede insanlar bugün nice hatalı işler yapıyorlar, nice günahlara dalıyorlar...
Allah bizi içimizdeki cahillerin yaptıkları edepsizlikler dolayısıyla azabına uğratmasın, helâk etmesin. Bizi Habib-i Edîb'ine bağışlasın. Hatalarımızı düzeltmeyi bize nasip eylesin. Yoluna girmeyi nasip eylesin. Takva ehli olmayı nasip eylesin. Kendisinden hakkıyla korkmayı nasip eylesin. Rahmetine erdirsin. Azabına uğratmasın.
Hz. Âişe validemizden Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ailevî hayatıyla ilgili bir sır, bir ailevî durum.
Malum, müslümanlarda gusül abdesti diye bir şey vardır. Buluğa ermiş insanlar gerektiği zamanlarda gusül abdesti alırlar. İlmihallerde bunları okumak lazım. İlmihal kitaplarının o bölümlerini herkesin okuması, bilmesi lazım.
Maalesef, bugün evlenen insanlar, evleniyor da gusül abdestinden bile haberdar olmayan müslüman çocukları var. Yani bizim hoca arkadaşlarımız var, nikâha gittikleri zaman karşılaşmışlar. Onlardan duyduk. Anlatıyorlar ki; adam evlenecek, gusülden haberi yok. Demek ki ortalıkta cünüp cünüp gezecek... Yani cahillikten. Cünüp cünüp gezecek; bilmediği için, "Hadi Cuma'ya gidelim." desen belki Cuma'ya da gelecek. Cahillik yaygın olduğu için bunların hep bilinmesi lazım.
Evlenmek meselesine gelince... Bu evlenmek meselesi nedir?
Bu evlenmek meselesi Allah'ın kanunudur. Bunlar, Allah'ın insanoğlunu ve diğer varlıkları yaratmak ve nesillerinin devamını sağlamak için koyduğu kanunlarıdır.
Sübhânellezî haleka'l-ezvâce küllehâ mimmâ tünbitu'l-ardu ve min enfüsihim ve mimmâ lâ ya'lemûn. "Yeryüzündeki bitkilerden, siz insanlardan ve daha bilmediğiniz nice nice varlıklardan Allah-u Teâlâ hazretleri yaratırken onları eş eş yarattı." "Eş eş yarattı." buyuruluyor. Erkekli kadınlı, dişili erkekli. Tohumlarda, ağaçlarda, çiçeklerde, hayvanlarda böyle oluyor. Çeşitli canlılarda böyle oluyor. Biz insanlar da erkekli kadınlı oluyoruz. Yani yaratılış itibariyle böyle oluyor. İşte tavuk cinsinde horozlu tavuklu oluyor, koyun cinsinde koçlu koyunlu oluyor, sığır cinsinde inekli… oluyor. Bu tarzda.
Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Nice nice hikmetleri vardır. Nice nice ibretler vardır. Ve insanoğlunun bu kanuna uygun yaşaması lazımdır. İslâm da bu kanuna uygun nizam koymuştur.
Şimdi bazı insanlar başka ülkelerde, başka yörelerde kendileri kendi akıllarından bazı töreler koymuşlar.
Hilkate aykırı davranıldığı için insan anormal oluyor, çeşitli gayrimeşru yollara kayıyor, çeşitli günahlara böylece giriyor.
Normal olan şekil denir? Evlenmektir.
Allah-u Teâlâ hazretleri ehalle'n-nikâh ve harrame's-sifâh; "Nikâhlanmayı helal kılmıştır, meşru kılmıştır." Bu böyle olacak.
O halde helal olan yola girmek lazım. Helal olmayan yola girmemek lazım. Helal olan yoldan da müstağnî davranmamak lazım.
"Ben evlenmeden yaşarım."
Öteki mahluklar da evlenmezse ne olur?
O zaman nesiller üremez. Yani o sistem dünyanın nizamını bozar.
Onun için evlenmek meşrudur. Hatta sevaptır. Hatta Peygamber Efendimiz evlilik muamelelerine, hanımla bey arasındaki muamelelere Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevap verdiğini bildiriyor. Allah sevap veriyor.
Demişler ki:
"Yâ Resûlallah, nasıl sevap olur?" Hani ayıp gibi geliyor, insan düşünüyor da nasıl sevap olur? Diyor ki;
"Harama gitmiyor ve Allah'ın normal yolunda [yürüyor], ondan dolayı sevap olur." diye hadis-i şeriflerde bildirilmiş.
Müslümanların bunları bilmesi lazım.
Tabii evlendiği zaman da gerektikçe yıkanması gerektiğini de bilmeli. Guslü bilmeli, abdest almayı bilmeli, guslün nasıl olacağını bilmeli.
Evliliğe herkes tabii bir de seksüel bir hadise, cinsel bir olay olarak bakıyor.
Neden?
Gazeteler kendi kafalarına göre, hani her kap içindekini dışına sızdırır, adamın içi fitne fesat olduğundan meseleye öyle bakıyor. Evlilik ona göre o gözle öyle görünüyor.
Ama evlilik öyle değil.
Aşere-i mübeşşereden bir zat, vefatı yaklaşmış, amansız bir hastalığa tutulmuş. Kolera hastalığına tutulmuş. Karısı tutulmuş, o semtte birçok kimse tutulmuş. Başında bekliyorlar ki ölecek biraz sonra. Ondan önce karısı ölmüş. Haber geliyor, diyorlar ki:
"Efendim maalesef hanımınız vefat etti, öldü, ahirete göçtü."
"Eh, Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. İyi kadındı. Saliha hatundu..."
"Aman" diyor, "beni hemen evlendirin."
Kendisi hasta, yatakta yatıyor. Yatakta yatıyor ve ertesi gün ölecek; amansız hastalık, kurtuluş ihtimali yok; halsiz mecalsiz, nefesleri sayılı. "Aman beni çabuk evlendirin!" diyor.
Tabii bizim söyleyeceğimiz sözü söylüyorlar çevresindekiler, diyorlar ki:
"Efendim inşaallah şu hastalıktan kurtul da iyi ol da ayağa kalk da düğün dernek yaparız. İşte iyi bir eş buluruz, evlenirsin."
Gülüyor;
"Ya benim vefat edeceğim belli. Yani karım benden önce vefat etmiş. Üç saat, beş saat sonra ben de vefat edeceğim. Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utanıyorum, ondan evlendirin!" diyor.
Sözü anladınız mı? Dikkat ediyor musunuz?
"Rabbimin huzuruna bekâr gitmeye utanıyorum, ondan beni evlendirin."
"Beni zengin bir kadınla evlendirin. Aman boylu poslu olsun. Fidan boylu olsun. Genç olsun. Soylu olsun." demiyor. Sonra, "Ya ben bir yeni kadın alırsam bu sefer mirasta kadına da bir hisse çıkar, bizim oğlanlar, kızlar ne der?" demiyor, dikkat ederseniz.
Evlilik ibadettir de ondan. O aşere-i mübeşşereden mübarek zât.
Onun için camide nikâh kıyılır. İbadetin bir parçası olduğundan, evlinin ibadeti daha makbul olduğundan ve bekârlık günahlara daha sebebiyet verebilecek bir durum olduğundan evlilik tavsiye edilmiştir. İşi böyle görün.
Bu konuda bir misal daha anlatayım.
Bizim bir şehirde çok hürmet ettiğimiz bir albay, yarbay vardı. Melek gibi bir insan. Çok güzel ahlâklı. Sakin konuşan, kimseyi inciltmeyen, edepli, terbiyeli bir kimseydi. Dedik; "Ya ne iyi bir insan." Birisi dedi ki:
"Bunun bir babası vardı. Çok alim kişiydi. Çok faziletli bir kimseydi..."
O faziletli, mübarek babası çok ileri bir alimmiş. Mahallesindeki bir evin kapısını gitmiş, çalmış muhterem kardeşlerim. Bu iki misali unutmayın. Kapıyı çalmış, tık tık tık. Kapı açılmış, karşısında beldenin en itibar ettiği büyük, ciddi alim falanca şahıs var.
"Hocam sana canım feda. Yani kızım ne demek, canım feda. Neyimi istersen verebilirim ama benim kızım kötürüm, sakat. Ayakları tutmaz. Hastalıklı bir kadın. Yani sana hizmet edemez hocam. Sen ona hizmet etmek zorunda kalırsın. Sana bakamaz. Sen onun altını temizleyeceksin. Sen şöyle yapacaksın, sen böyle yapacaksın. Sana layık değil. Kıyamam sana, veremem. Biz buna bakalım ömrümüz yettiğince... İyi bir şey olsa hay hay, baş üstüne ama hasta benim kızım, sakat..."
"Hayır, ciddiyim. Ben sakat olduğunu da biliyorum, istiyorum." diyor. Israr ediyor. Ne söylüyorsa söylüyor...
O hanımı almış. Neden almış?
"Bekârlık, Peygamber Efendimiz' in sünnetine uygun değil. Evlenmiş olayım." diye almış.
"Evliliği şu Batılıların saçma gözüyle yapmayayım da Allah'ın rızasını kazanmak gözüyle, Müslüman gözüyle yapayım." diye sevap kazanarak o kızı seçmiş.
Neden seçmiş?
"Bu kız sakat olduğu için, çirkin olduğundan kimse bunu almaz, evde kalır. Ben bunu alayım da bu fukaracığın gönlünü yapayım. Bu aileyi de bu yükten kurtarayım." diye düşünmüş.
"Ulemanın kocası kocadıkça koç olur." dedikleri gibi Müslümanın da has Müslümanı neler düşünüyor ki, ötekilerin gece rüyalarına bile gelmez, aklına bile gelmez. Nasıl güzel şeyler düşünüyor...
Muhterem kardeşlerim! Evlilik İslâm'da böyledir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onun için evlenmiştir. Eski peygamberlerin de evlendiklerini Kur'ân-ı Kerîm'den biliyoruz. Normal ve güzel.
Tabii evlilik olunca çocuk olması için gerekli muameleler de olacak, o zaman da abdest almak gerekecek. Bir kere öyle bir muamele olmuşsa, bizim kitaplarımızda yazıyor ki; tekrar abdest alacak. Yani hiç olmazsa namaz için abdest aldığı gibi abdest alacak veya ağzına, burnuna üç kere su verecek, çalkalayacak, ikinci bir defa daha arzu ederse diye...
Şimdi bu rivayette deniliyor ki:
"Efendimiz abdest almazsa, almak istemezse o zaman duvara eliyle vurarak teyemmüm abdesti alırdı."
Yani abdest almayı yine ihmal etmemiş oluyor. Teyemmümle de böyle bir şeyin olduğunu görmüş ve anlamış oluyoruz. Teyemmüm abdesti alırdı. Yani "Bir kere oldu, bir kere daha olsun da ondan sonra yıkanacağım." diye düşünürse abdest alması lazım. Abdest almazsa Efendimiz teyemmüm de yapardı, diye bildiriliyor.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in, muhterem kardeşlerim, tabii kendisi zarif kimseydi. Bizim, mü'minlerin anaları olan zevceleri, hepsi kibar, zarif insanlardı. Fakat o zamanın anlayışı ve doğru olan anlayışı şu ki dinde utanma yoktur; insan hayatının tabiî icabâtı olan her şeyle ilgili bilgi sorulur ve öğrenilir. Hatta Hz. Âişe validemize böyle sahabe-i kiramın yaşlıları gelirlermiş, Efendimiz' in aile hayatıyla ilgili sorular sorarlarmış.
Mesela bir tanesini hatırlıyorum. Gelmiş; "Ey mü'minlerin anası" diyor, "bir şey soracağım ama utanıyorum. Fakat onu da öğrenmemiz lazım. Bunun dinî bakımdan aslı, mahiyeti nedir? Şöyle şöyle bir durum olursa nasıl yapmak lazım gelir?" diye evlilikle ilgili bir mesele soruyor. O mü'minlerin anası olan, zevcât-ı tâhirâttan o zât da Efendimiz' in o muhterem zevcesi de cevabını veriyor.
Dinde bu gibi şeyleri söylemek, öğrenmek, öğretmek lazım. Usulünce ya hocalar öğretecek ya bir yerde öğretecek, ya "Şu kitabı oku." denilecek. Çoluk çocuk böyle cahil, gafil kalmayacak. Evlilik çağına geliyor, Amerika'da doktora yapıyor, Avrupa'da geziyor; yemeği sol elle yemesini öğreniyor, bıçağı sağ eline alıp sol elini ete batırıp, kesip kibar kibar yemesini vesaireyi, Batılı usulü, adabı, muaşereti öğreniyor da evin hayrı, bereketi olacak olan, ibadetlerin kabulüne sebep olacak şeylerden haberi olmuyor. Gusülden haberi olmuyor; cünüp geziyor. Yani çok büyük eğitim eksiklikleri var. Bu eğitimin tabii her safhasını öğretmek lazım. Yeri geldikçe, zamanı geldikçe bunun öğretilmesi icap ediyor.
Burada ben şahsen bir şeyi daha görüyorum:
Efendimiz çok yüksek bir terbiyeci, mürebbî, muallim idi. Ve ümmetine hiçbir şeyi eksik bırakmamış. Öğretmediği bir tek şey bırakmamış. Yani hani iyi bir anne baba "Aman evladım, sağ elinle ye. Aman ağzına büyük lokma alma. Hadi kalk bakalım, yemekten sonra ağzını çalkala. Hadi bakalım abdestini yaparken dikkat et, üstüne sıçramasın." diye her şeyi öğretiyor ya... Yani çocuğuna öğretirken "E canım bunlar ayıp." demiyor değil mi? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de bize hayatın her şeyini öğretmiştir. Onları bilmemiz lazım.
Bunları da bilmenin yolu muhterem kardeşlerim, okumaktan geçiyor.
Neden?
Ben size haftanın yedi günü, günde beş vakit böyle okusam yine her zaman gelemezsiniz ve bu şeyler bitmez. İnsanın biraz okuma alışkanlığını edinmesi lazım.
Biz Müslümanların da yani şu devir Müslümanlarının da kaybettikleri en mühim şeylerden birisi okuma alışkanlığı. Okuma alışkanlığını kaybetmişiz; hiç okumuyoruz. Ne gazete okuruz ne mecmua okuruz ne kitap okuruz ne ilmihal okuruz, ne Kur'an okuruz, ne dua okuruz.
Neyle geçer vakit?
Bakıyorum şimdi, bizim memlekete gittim birkaç gün önce; hacı babalar, hacı dayılar, hacı amcalar kahvenin önüne sandalyeyi atmış ne dudakları kıpırdıyor ne elinde tesbih var, ne konuşma yapıyor; heykel gibi duruyor.
Ya sen nesin yani? Bu zamanın bir kıymeti yok mu?..
Böyle zaman durmuş sanki; insanların hiçbir faaliyeti yok, hiçbir çalışma yok. Dayanamadım, bu zamanın önemiyle ilgili birkaç söz söyledim.
Bazıları da kumrular gibi caminin dışına diziliyorlar sırayla... Bakıyorsun, daha ikindiye 15 dakika var, dışarıda duruyor, içeriye girmiyor. Ya içerisi Allah'ın evi. Cahil. İçerisi Allah'ın evi. Dışarıda ne duruyorsun? Gir içeriye, Allah'ın ikramına mazhar ol. Bir insan namazı beklediği müddetçe namazdaymış gibi sevap alır! Millet ondan haberdar değil.
Bir tanesi de demiş ki:
"Hocam ben cami bekçisi miyim?"
Yani ne diyeyim?..
İçeride hiçbir şey yapmasa, dursa; durduğundan namazdaymış gibi sevap alacak. Dışarıda durduğu zaman boş vakit geçirdiğinden zarara uğrayacak. Bilmiyor. Çok cahil. Öğrenmeye de bir heves yok. Hani bilmez de insan öğrenmek ister. Öğrenmeye de bir hevesi yok.
Bu bizim çok menfi bir durumumuzdur. Bunu düzeltmeliyiz. Yani her gün bir miktar kendimiz çoluk çocuğumuzla, ailemizle, çevremizle bir şeyler okumalıyız.
Söz mü?
Söz verelim, okuyalım inşaallah. Her gün birkaç ayet, birkaç hadis, birkaç sayfa okuyalım; etrafımızdaki çoluk çocuğumuza, hanımımıza, akrabamıza anlatalım. Bir de anlayıp anlamadığını soralım. Çocuğumuza diyelim ki;
"Hadi anlat bakalım, ne anlattım?
"Aferin, güzel anlattın; al sana şu kadar para."
Zaten harçlık vereceksin, onu vesile edersin. Çocuk heveslenir.
Benim rahmetli anam öyle yapardı. "Hadi oğlum Cuma hutbesini iyi dinle bakalım, gelince bana da anlat." derdi. Ben de anneme anlatacağım diye Cuma hutbesini can kulağıyla dinlerdim. Daha küçük çocuğum, Cuma hutbesini can kulağı ile dinlerdim. Eve gelince annem rahmetli beni bir pohpohlardı; "Aferin, maşaallah, hepsini de hatırında tutmuş..." Ben "Bir daha Cuma olsa da yine gitsem, daha çok hatırımda tutsam, daha çok aferin alsam..." diye bir dahaki Cuma'yı beklemeye başlardım. Yani bu da işin psikolojik tarafı.
Hediye verirsin, bir şeyler verirsin, teşvik edersin, böylece iş yola girer.
Peygamber Efendimiz yüzüstü-"yüzükoyun" diyoruz ya- yüzükoyun yatmış, hiç yan tarafına doğru dönüş yapmamış, o tarzda, tamamen yüzükoyun yere yapışarak yatmış öyle bir kimseyi gördüğü zaman ayağı ile ona vururdu. Derdi ki; 'Bu Allah'a en sevmediği, en nahoş gelen yatış tarzıdır. Böyle yatma.' derdi." Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yüzükoyun yatmayı uygun görmezdi.
İnsan yan yatabilir. Peygamber Efendimiz sağ yanına yatardı. Elini, hani evvelki haftalarda okuduk, mübarek sağ yanağına koyardı, dualar ederek uyurdu. Sağ yanına yatardı. Sağ yanına yatılabilir. Orası yoruldu, insanın kolu ağrıyor filan; soluna dönebilir, sırtüstü dönebilir. Ama yüzükoyun yatmak Efendimiz' in müdahale ettiği bir yatış tarzı ve "Allah'ın en sevmediği yatış tarzı budur, haydi düzelt durumunu." diye onu ayağıyla dürtüp, uyuyanı ikaz edermiş Peygamber Efendimiz. Bu tarzda yatmayın, yatırmayın.
Tabii öyle söylemesinin çeşitli hikmetleri vardır.
Kâne izâ veddea raculen ehaze bi-yedihî felâ yedeuhâ hattâ yekûne'r-raculü hüvellezî yedeu yedehû ve yekûlu: Estevdiu'llâhe dîneke ve emâneteke ve havâtîme amelike.
Bu hadis-i şerif İbn Ömer radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kimseyi uğurlarken, bir kimseden ayrılırken, vedalaşacakları zaman o kimsenin elini tutardı; adam Resûlullah Efendimiz' in elini bırakmadıkça Efendimiz bırakmazdı. Bırakan o olmazdı."
Buna ne diyorlar?
"Kibarlık, nezaket, centilmenlik, asalet" derler. Âdâb-ı muaşeretin ince noktasıdır.