24.09.1989 - Peygamber Efendimizin Pazartesi ve Perşembe Oruç Tutması

24.09.1989 - Peygamber Efendimizin Pazartesi ve Perşembe Oruç Tutması
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Ve şefîi’l müznibîn. Seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem:
Ennehû kâne ekseru ma yesûmü'l-isneyne ve'l-hamîse fe-kîle lehû fe-kâle'l-a'mâlü tu'radu külle isneyni ve’l hamîsin fe-yağfiru li-külli müslimin ille'l-mütehâcireyni fe-yekûlü ehhirûhümâ.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Ahmed b. Hanbel, Hanbelî mezhebinin imamı, büyük alim ve hadisçi mübarek zât Ebu Hüreyye radıyallahu anh'ten şöyle nakletmiş:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ekseriyetle isneyn ve hamîs yani pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı."
"Pazartesi ve perşembe günleri, oruç tuttuğu zamanların ekseriyetini teşkil ederdi."
Başka zamanlarda da tutardı fakat ekseriyetle pazartesi, perşembe günlerinde oruç tuttuğu tespit olunmuş. Meselenin mahiyetini anlamak için kendisine bu husus sorulmuş:
"Yâ Resûlallah! Niye özellikle bu günleri tercih ediyorsun? Bu günlere dikkat ederek oruçlu olmaya gayret ediyorsun?"
Cevabında şöyle buyurmuş:
El-A'mâlu tu'radu külle isneyni ve’l hamîs. "Her pazartesi ve perşembe günleri kulların amelleri Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna arz olunur." Fe yağfiru li-külli müslimin. "Bugünlerde Allah her Müslümanı, İslâm üzere olan kimseyi affeder, mağfiret eyler." İlle'l-mütehâcireyn. "Birbirlerine küsüp ayrı duranlar müstesna; onları afv-u mağfiret etmez. Müslüman olsalar da mü'min olsalar da imanın gereği olan amelleri işlemekte olsalar da onların mağfiret olunmalarını geciktirir ve şöyle buyurur: Ehhirûhümâ ‘Onları tehir edin, şöyle kenara ayırın, geri bırakın' der."
Bu hadîs-i şerifin isnâdı hasendir, sağlam rivayetli bir hadîs-i şerîftir. Başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz; Hattâ yastalihâ. "Bu ikisi birbirleriyle anlaşıp, barışıp sulh oluncaya kadar." Birbirine küsmüş sırt çevirmiş, birbiriyle alakayı kesmiş, birbirine gidip gelmeyen, birbirinden ayrı duran bu iki Müslüman barışırsa ne âlâ; buluşurlarsa, birbirlerini affederlerse ne âlâ. Olmazsa, "ikisini birden geriye bırakın" der. Her pazartesi, perşembe günleri Allah'ın nice kulları affolunur da birbirine küs olan birbirinden uzak duran bu kişiler affolunmaz.
Bu hadîs-i şerîften çıkan ders nedir?
Peygamber Efendimiz pazartesi ve perşembe günleri çok oruç tutarmış, sebebini de beyan ediyor: Bu günlerde kulların amelleri Allah'ın huzuruna takdim olunuyor; "Yâ Rabbi! Kulların şu günden şu güne şu amelleri işlediler." diye sunuluyor. Kul da kendi ameli dergâh-ı izzete sunulurken oruçlu bulunursa öyle önemli bir günde Allah'ın sevdiği bir durumda olmaya dikkat etmiş olur. Ameli Rabbine arz olunurken;
"Bu ameller kimin?" diye sorulunca;
"Oruçlu filanca mü'min Müslüman kulunun." denilmiş olacak.
Burada herkesin bildiği bir hakikati parantez içinde mutlaka belirtmemiz lazım. Allah-u Teâlâ hazretleri âyet-i kerîmede;
Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir." buyuruyor.
Bizimle olan da her şeyimizi görür, her hâlimizi bilir, kendimize ait bilmediğimiz şeyleri de bilir. İşlediklerimizi de işleyeceklerimizi de bilir. Düşündüklerimizi de yaptıklarımızı da henüz daha düşünmediklerimizi de bilir. Hâli hazırda kalbimizin içinden geçenleri de bilir, ileride kalbimizin içinden ne geçeceğini de hâlimizin ne olacağını da bilir. Öyle bir Rabbü'l-âlemîn ki her halimize her anımıza, her şeyimize sahip, her şeyimiz O'nun mâlumu. Bilmemesi, rubûbiyetine uygun düşmez. Bilmediği birtakım hadiselerin arkasından sürüklenen diğer mahlûkât, diğer yöneticiler işlere hâkim olamaz.
"Kâinata, yıldızlara, aylara güneşlere, ışıkları milyonlarca milyarlarca senede dünyaya ulaşan gök cisimlerine bak. Hal diliyle; ‘Rabbü'l-âlemîn, Hâlık Teâlâ mahlûkundan daha büyüktür.' diyor."
Büyüklerimizden bir tanesi böyle diyor. Mahlûkundan küçük olsa, gökyüzünün öbür tarafına yetişmese olur mu?
"Hükmü o yıldıza erişemedi!"
Öyle şey olur mu? Hâşâ! Sümme hâşâ! Olacak şey mi?
Elbette Allah-u Teâlâ hazretleri bu kâinattan daha azametli, daha ulu, bu kâinatın her tarafına hâkim, her şeyini biliyor. Kullarının da her hâlini biliyor.
Mâ halkuküm ve lâ ba'süküm iza ke-nefsin vâhidetin.
Hiçbir şey Zat-ı Celîli'ne zor gelmez. Bir kişinin yaratılmasıyla kâinatların yaratılması, bir insanın yaratılmasıyla binlerce, milyonlarca insanın yaratılması; bir insanın muradının verilmesiyle milyarlarca insanın dileğinin duasının dinlenip de muradının verilmesi onun için hiç fark etmez, aynı kolaylıktadır.
Elbette her şeyi biliyor da yalnız pazartesi, perşembe günleri yaptığımız ameller resmî işleme giriyor:
"Şu namazı kıldı, şu hayrı yaptı, şu emr-i mârufu nehy-i münkeri işledi, şu cihadı yaptı, Allah rızası için şu masrafı gözden çıkardı, uykusuzluğa razı oldu, ibadet etti, gözyaşı döktü, Müslümanların hizmetine koştu."
Aşk olsun, mâşaallah!
Böyle haberler de sunulacak:
"Şu günahı işledi, bu kabahati işledi, şu riyakârlığı yaptı, şu kusuru işledi, şu edepsizliği yaptı, kimsenin görmediğini sandığı yerde şu günahlara bulaştı, Allah-u Teâlâ hazretleri kendisini görüp dururken şu yalanı söyledi, bir de yemin etti." diye her hâli biliniyor ve pazartesi, perşembe günleri Allah-u Teâlâ hazretlerine arz olunuyor.
Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna -tabir caizse- resmî işleme girmeden önce kul tevbe ederse affolunur. Günahlar Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna çıkmadan kul tevbe ettiği için ondan kurtulmuş olur. Demek ki elimizde fırsat var. Bir hata işledik mi hemen tevbe edelim.
Ve etbii's-seyyiete'l-hasenete temhuhâ. "Bir kötülük yaptın; şeytana uydun, nefse uydun, tembellendin, zayıflık gösterdin. Bîçâre seni! Kabahat işlemişsin, tamam. Hemen arkasından bir iyilik yap ki o onu silsin." diyor Peygamber Efendimiz.
"Hemen bir hayırlı iş yap, hemen bir sevaplı iş yap, hemen Allah'ın bir başka emrinin peşine düş, onu yap ki o iyilik o kötülüğü silsin, yok etsin." Temhuhâ, mehâ yemhû "Öyle yaparsan siler." Demek ki böyle yapmalıyız.
Bir başka rivayetten bildiğimiz önemli bir husus daha var. Kulların amelleri pazartesi, perşembe günü Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna arz olunuyor, cuma günleri de geçmişlerine; peygamberine, ecdadına, analarına babalarına arz olunuyor. Yaptığı iyilikler ve kötülükler cuma günü de dedelere nenelere, babalara annelere; bağlı olduğu hocalara, peygamberlere arz olunuyor. Kendilerine bağlı olan bu kişinin dünyada yapmış olduğu ameller onlara gösterilir. Dünyadaki yakını güzel şeyler, hayırlı sevaplı işler yapmışsa nurları artar, ışıklanırlar, sevinçleri artar; daha bir nurlanır, daha bir şenlenirler.
Çünkü çocuklarının sevaplı iş yaptığı haberi geldi. Nurları artar; kabirleri pürnûr olur, önleri arkaları nurlu olur, sevinçleri artar, şenlenirler.
"Mâşaallah bizim oğlan hacca gitmiş, güzel haccetmiş, haberi geldi." Oh bir sevinç, bir neşe!
"Mâşaallah! Bizim oğlan hatim indirmiş, ruhumuza da sevabını göndermiş." der, bir neşelenir.
"Bizim oğlan bizim namımıza kurban kesivermiş, fukarâyı doyurmuş, cân-ı gönülden dua etmişler, mâşaallah!" Sevinir.
"Bizim oğlan para sarf etmiş; Allah rızası için çeşme yaptırmış, köprü yaptırmış, cami yaptırmış. Bir talebenin elinden tutmuş, yetiştirmiş, büyütmüş, mâşaallah. Bir de bu geçtiğimiz hafta evlendirmiş, ev bark sahibi etmiş, mâşaallah!" Neşelenirler, nurları artar, kabirleri pırıl pırıl ışıldar, sevinçleri artar.
Aksine günahlar işlemişse, onlara o haberler gelince zavallılar o zaman çok üzülürler, gamlanırlar, ezâlanırlar, müteezzî olurlar. Onun için Peygamber Efendimiz başka bir rivayetin sonunda şöyle buyuruyor:
Fe'tteku'l-lâh "Allah'tan korkun be Müslümanlar! Allah'tan korkun da ve lâ tü'zû mevtâküm geçmişlerinizi ezalandırmayın. Kabre konulmuş olan yakınlarınızı, büyüklerinizi ezalandırmayın. Siz burada günah işliyorsunuz mezarda onların kemikleri sızlıyor, üzülüyorlar, müteezzî oluyorlar, cefâ çekiyorlar, mahvoluyorlar, kahroluyorlar. Halbuki kendisi iyi insan, mü'min insan. Kabri Müslüman kabri. Ama senin yaptığından orada kemikleri sızlıyor. Bu da çok önemli bir hadisedir.
Ben bunu önemli bir hadise, önemli bir bilgi olarak görüyorum. "Üstümden bu vebal ve mesuliyet gitsin." diye bütün kardeşlerime her yerde bunu naklediyorum. Birisinin anası babası ölmüş, onlara iyilik yapmak istiyor. O zaman Müslüman olsun, has Müslüman olsun. Onlara en büyük iyilik o.
"Dedemi seviyorum, babamı seviyorum, rahmetli anama hayranım, ona bayılıyordum. Ah sağ olsaydı." diyor.
Tamam. Ona iyilik yapmak istiyorsan, burada iyi insan ol, günahlara dalma. Bir bilsen günahlara daldığın zaman senin yüzünden nice insan zarar görüyor. Sen sadece kendini yaktığını mı sanıyorsun? Nice insanları ezâlandırıyorsun, nice insanları ağlatıyorsun!
Onun için insanların biraz da vefa borcuyla, biraz da geçmişlerine olan saygısından sevgisinden acımasından dolayı günahlardan çekinmesi lazım.
"Şunu yapmayayım da anam kabirde üzülmesin. Cuma günü ona söylenecek. ‘Dinle bak! Senin edepsiz oğlan dünyada ne haltlar karıştırdı.' diye."
Tabi o da ezilecek, üzülecek, sızlanacak:
"Ah, Evladım! Ey oğul! Ben seni böyle mi yetiştirmiştim? Bunu da mı yapacaktın?" diyecek, sen onun farkından değilsin. Duysan pişman olursun, ağlarsın da "artık yapmayayım" dersin ama bilmediğin için yine aynı günahı işlemeye devam ediyorsun.
Muhterem kardeşlerim!
Bu nokta da çok önemli. Bilin ki sizin yaptığınız ameller cuma günlerinde ana babalarınıza da büyüklerinize de hocalarınıza da peygamberlerinize de arz olunacak.
O bakımdan günahlardan kesilmek, günahlardan uzak durmak, haramlara bulaşmamak en önemli işlerimizden biridir. Bunun pek çok faydasından birisi de geçmişlerimizin ruhlarını şâd etmektir, onların ruhlarını muazzep etmemektir.
"Günah işlemenin başka ne zararı var?"
Günahı işleyen kimse sadece kendisi zarara uğramıyor. Günahı işleyen kimseden başka çeşitli şahıslara da o günahın ucu dokunuyor, zarar veriyor. Nasıl zarar veriyor?
İn ayyerahü'btüliye bihî. "Eğer bir kişi bir günahkârı işlediği günahtan dolayı kınar ayıplarsa."
"Tüh be, yazıklar olsun! Öyle iş de yapılır mı, mahvettin ortalığı." gibi sözlerle ayıpladı değil mi?
Bazen böyle şeyler duyarız. Böyle ayıplarsa yandı!
Übtüliye bihî. "Aynı suçu ileride kendisi işleyecek."
Neden işleyecek? Ceza olarak…
"Sen misin o günahkâr kulu ayıplayan! Senin de başına gelsin de gör bakalım! Sen doğru yolda durmayı kendi meziyetin mi sanıyorsun? Allah başına belayı bir sarsın da şeytanı başına bir musallat etsin de o günahı sen bir işle de gagan yere insin. Gör bakalım! O zaman başkasına dil uzatacak halin kalır mı?" diye ayıplayan insana ceza olarak ayıpladığı şeyin aynısını yapmak yazılıyor.
Onun için bizim köylerde, Anadolu'da şöyle tabirler vardır:
"Ayıpladığım şey burnumun dibinde bitti, hemen bende peyda oldu." derler.
"Filancanın kızı filancaya kaçmış. Tüh tüh tüh! Öyle çocuk mu yetiştirilir?" der, yarın öbür gün kendi çocuğu da kaçar.
Neden? Çünkü ayıpladı.
Aman kardeşlerim, bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bildiriyor; "Günahkârı ayıplamayın."
"Ne yapacağız o zaman? Allı pullu, kırmızı mumlu tebrik mi göndereceğiz?"
Hayır! Dua edeceksin, onun nâmına sen de üzüleceksin. "Bak insanoğlu ne kadar zayıf!" diyeceksin, korkacaksın.
"İnsanoğlunun Allah'a isyan etmemesi lazım ama ne hatalar yapıyor, ben de yapabilirdim. Aman yâ Rabbi! Beni o hataya düşürme, bu kardeşimi de kurtar, bunun suçunu da affet!" diyeceksin.
İslâm'ın mantığı bu. Ayıplarsan olmaz. O onu ayıplıyor, o onu ayıplıyor, ceza olarak aynı şey onun da başına geliyor.
İkincisi; ve in radiye bihî şârekehû. "Eğer onun işlediği günaha o da razı olursa, rıza gösterirse…"
Birisinin bir günahı nakledildiği zaman bazı kimseler;
"E ne olmuş yani, varsın işlesin. Ben olsam ben de yapardım. Bence bir mahzuru yok." diyorlar.
Şârekehû. "Aynen onu işlemiş gibi ortak olur."
İşlemedi yahu. İşlemedi ama razı geldi. "Küfre rıza küfürdür."
Günaha rıza da günahı işlemiş gibi günaha ve belalara sokuyor.
Minibüse bindik geliyoruz; birisinin düğünde davul zurna getirdiği, çengi getirdiği anlatılıyor. Düğün sahibinin de çocuğunun evlenmesi aşkına rakı içtiği söyleniyor. Dinleyen kişi de:
"Tabi ya! İnsanın bir tane, iki tane çocuğu var. Ömürde bir defa oluyor, ben de olsam öyle yapardım." diyor.
Tamam. Ayvayı yedin sen! Sen şimdi minibüsün içinde lıkır lıkır rakı içmiş kadar günaha girdin! Aynen o adam kadar günaha girdin.
"Hocam, elimi bile değdirmedim. Kokusunu bile koklamadım." Koklamadın ama midene gitti bile, defterine yazıldı! Onun için razı olmak da yok.
“Yapsın varsın canım, ziyanı yok, yaparlar.”
Yetmiş küsur yaşına gelmiş, sakallı, hacca gitmiş adam:
"Bu bahçe çok güzel." diyor.
Bir ormanlık alanda mesire yeri var, adamın mülkü. Oraya [Mehmed Zahid] Hocamız' ı çağırmış; ben de onun kenarında, kanadının altında gitmişim.
"Burası çok güzel değil mi, hocam?" diyor.
"Güzel" diyor, Hocamız.
"Manzaralı yer değil mi?"
"Manzaralı. Çamlar var, havası güzel, içinde bir de pınar var, iyi de su çıkıyor, güzel." dedi.
"Bizim torunlar kız arkadaşlarıyla buraya gelirler, eğlenirler. Ne yapacaksın, gençlik!" dedi.
Sen 79 yaşında o gençlerin işlediği günahı yedin, defterine yazıldı. Çünkü razı geldin. Razı gelmek var mı? Razı gelmek olur mu? Yapmamaları gerekiyor. Sen onun dedesisin, hacı dedesisin, yaptırtmayacaksın! Hem oraya kız arkadaşlarıyla geldiğini, fink attıklarını biliyorsun hem de "gençliktir yapar" diyorsun!
Öyle şey olur mu?
Asıl hüner gençlikte günah işlememek. İhtiyarlıkta "işle" desen, adamı arkasından itsen yine işleyemez çünkü tâkati yok; dizi titriyor, başı ağrıyor, elini kaldırmaya mecali yok. Asıl mühim olan gençlikte Allah'a kulluk etmek!
"Kim gençliğinde Allah'a kulluk ederse, kim Allah'a âsî olmadan gençlik devresini geçirirse Allah Teâlâ onu Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde nurdan minderlerde oturtup mahşer gününün sıkıntılarını ona tattırmadan, sezdirmeden cennetine sokacak."
"Gençtir yapar!" Öyle saçma şey olur mu? Öyle saçma şey mi olur? Olmaması gerekiyor, yapılmaması gerekiyor. O bakımdan günaha razı gelmek de yok, ayıplamak yok!
Ve in zekerahû esime. "Eğer anarsa anlatırsa bu sefer de günaha girer."
Neden günaha girer? "Ahmet Efendi şöyle yapmış, Mehmet Efendi böyle yapmış." diye gıybet ettiği için günaha girer.
Ve in ağtâbehû esime. "Gıybetini yaparsa o zaman da günahkâr olur."
Bu sefer de gıybet günahını alır. Demek ki isim zikretmeyecek; küfre, günaha rıza göstermeyecek, ayıplamayacak.
Ne yapacak? Mümkünse kabahati örtecek. Büyüklerimiz bazı kaideler koymuş, kalın harflerle yazmışlar;
"Bazı şeylerin şuyuu vukuundan daha beterdir." Bir şey olmuş bitmiş; örtersen hiç kimse bilmezse zararı o kadarcık yerde kalır.
Çernobil'de bir nükleer patlama oldu. Ne yaptılar? Çernobil'i betona gömdüler, üstüne beton attılar. O radyoaktivite kendi kendine aşağıda gömülü kaldı.
Açsalardı ne olurdu? Şayi olsaydı, yayılsaydı ne olurdu? Mahsullerin tohumları kuruyacaktı. Burada Trakya'da birkaç sene ayçiçekleri bitmedi. Buğdaylar bitmeyecekti, meyveler olmayacaktı; insanlar radyasyonu alacak, kanser olacaktı, ölecekti. Demek ki yayılması daha beter olacaktı.
Bir günahı örtüverirsen olduğu yerde kapatırsan zararı mahdut kalır; yayarsan şuyuu vukuundan beter olur.
"O öyle yapmış, bu öyle yapmış." O ona söylüyor, o ona söylüyor. Kızılderili tamtamları gibi her tarafa yayılıyor. O zaman günahın şöhreti daha beter oluyor. Bir tanecik olaydı sen bunu dallandırdın budaklandırdın, yaydın. Yırtık küçücüktü, sen bir bu tarafa parmağını taktın bir bu tarafa… Cart bu tarafa çektin, curt bu tarafa çektin, yukarıya aşağıya… Oldu kocaman, yamanmayacak bir yara haline geldi. Küçücüktü, bir iplik kaçığıydı. Artık işe yaramaz hâle geldi. Onun için örteceğiz.
Bir kimse Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıplarını örter; mahşer halkına göstermez, setreder. Örteceğiz, bir.
İkincisi; ayıplamayacağız, dua edeceğiz.
Üçüncüsü; yapılmamasını sağlamak için emr-i mâruf, nehy-i münker yapacağız, nasihat edeceğiz.
İslâm'ın güzelliklerinden birisi de bir şeyin vuku bulmasından evvel aldığı önlemlerdir, tedbirlerdir. İslâm'ın en güzel, muhteşem, şâhane güzelliklerinden biri de budur. Bir şeyin yapılması kötü ise İslâm onun etrafında bir yığın tedbirle bir yığın önlem alarak onun yapılmasını önler.
Diyelim ki kadın ve erkeğin nikâh dışı bir ilişki içinde olması büyük günah. Ortada nikâh yok, bu büyük bir günah! Bu büyük günahın engellenmesi gerekiyor.
İslâm dini ne yapıyor? Nâmahreme gözüyle bakmayı bile haram kılıyor. O tarafa adım atmayı yasak kılıyor, yerine bile gitmeyi engelliyor. Haremlik selamlık koyuyor, kaideler usuller koyuyor. Kadına örtünmeyi emrediyor.
"Allah bu kadar güzel yaratmış beni!"
Olmaz! İşte bu güzelliklerin hepsini örteceksin, o güzellikleri saklayacaksın. Güzel bir mücevher güzel bir kutunun içinde olur. Onları güzel bir kutunun içinde saklayacaksın. Açılıp saçılmasına engel oluyor.
"Öbür taraf dayanamaz." diye bu tarafı engelliyor, "sen kapanacaksın" diyor. Öteki tarafa da "sen de başkasına bakmayacaksın" diyor.
"Bir insanın bir evin penceresinden bakması, içine girmesiyle müsavi, eşit derecede günahtır."
"Perde açıkmış, baktım." Perdeyi açan zaten bir kabahat işlemiş, sen içeri baktın ikinci kabahati işledin.
İslâm öyle. Bakmayacaksın!
"Gözüm kayıverdi." Gözüne sahip olsaydın, dikkat etseydin!
Hatırlıyorum; biz küçükken, lisedeyken buradan kalkardık, trenle Haydarpaşa'dan Erenköy'e giderdik. Bizim evimizde alışılmamış bir durum, sizin evinizde de alışılmamıştır. Perdeler kapanır. Perdeler içerisinin görünmemesi içindir, kapanır. Biz trende bakardık; adamlar perdelerini güzelce açmışlar, "gelen geçen herkes görsün" diye masalarını koymuşlar, yiyorlar içiyorlar.
Nasıl hayret ederdim. Allah Allah! Akşam olmuş, elektrikleri yakmışlar sanki mobilya dekorasyon mağazasının teşhir salonu gibi her yeri açmışlar.
O zaman bu pencere niye, bu perde niye? Başkasının görmesini sağlıyorlar, ışıkları da yakmışlar.
İslâm açmayı da bakmayı da yasaklamış, tesettürü emretmiş. Mesela diyor ki:
"Ey mü'minler! Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hanımlarından bir şey isteyeceğiniz zaman, ‘fes'elû hünne min verâi hicâb’ perdenin bu yanından isteyin!"
Onlar Peygamber hanımları, Peygamber hanımları ile kötülük bahis olmaz. Olsun. Usul bu. Perdenin arkasından iste! Peygamber Efendimiz'in âdet-i seniyesi:
Bir kapının zilini çaldınız, nasıl duracaksınız?
Peygamber Efendimiz ya yanı dönük dururdu ya arkası dönük dururdu.
Neden? İçerideki hanım kapıyı açar, bakar yabancı bir insan, hemen kapatır. Projektörler o tarafa dönmüş, sen ona dimdik bakıyorsan, açılmışsa saçı açıksa aynen görürsün. Onun için yan döneceksin. O seni görecek, kapatacak. Çünkü o saatte beyi gelecekti;
"Ha benim beyim geldi, trenden indi, sokağı döndü, merdivenlerden çıktı. Dur şuna bir şaka yapayım." diye düşünebilir. Kapıyı açar, ona bir oyun etmeye kalkar. Olabilir, insanlık hali. Yan döneceksin veya arkanı döneceksin.
Müslüman kapıyı çalıyor. İçeriden ses:
"Kim o?"
"Ben!"
Ne demek ben? Herkes ben. Ben denir mi?
Adını söyle, künyeni say bakalım. İslâm her şeyde güzel usul koymuş, töre koymuş, kapıda duruşu bile ayarlamış. Bütün bunların hepsi büyük, ana bir günah olan zinanın engellenmesi için, namusun korunması için. Bunlar İslâm'ın güzel tarafları.
İçki haram.
Niye haram? Bir önlem, bir tedbir olarak haram. İçki içildiği zaman insanın aklı gittiğinden, çeşit çeşit dengesizlikler yaptığından Allah bir tedbir olarak içkiyi yasaklamış. Birinci ana tedbir aklı giderici olan içkiyi yasaklamak.
"Hocam şarap yasak deniliyormuş da biranın adı geçmiyormuş." Öyle saçma şey yok! Aklı gideren her şey yasaktır!
Peki, anladım, akıcı sıvı şeyleri içmeyeceğiz, sigarının içine birazcık afyon, kokain, esrar, LDS koysam koklasam. Koklayamazsın! Aklı alan her şey yasak!
Bazıları "çayın demlisi insanın kafasını tutar" diyorlar. O tutuyorsa o da yasak, o kadar demli içme.
Bilmiyorum, böyle şeyler söyleniyor. Aklı korumak mühimdir. İslâm'ın beş önemli tedbirinden birisi aklı korumaktır.
İslâm'ın beş önemli ana hedefi var. Ana hedeflerinden birisi akıl.
İslâm niye gelmiş? Pür silah, pür dikkat bir muhafız gibi insanoğlunun menfaatine gelmiş, insanoğlunun dünya ve âhiret saadetini korumak için gelmiş. İnsanın aklını korumayı hedef almış.
Aklı alıp giden ne? İçki. Yasak!
Sonra? İçkinin imali yasak, taşınması yasak.
"Hocam, ben zavallı bir hamalım, geçimimi zor temin ediyorum. Bu içki şişelerini buradan semerime alıyorum, dükkâna indiriyorum." Hayır, yapamazsın! Haram, yasak! İçkiyi yasak kıldığı için aklı korumak için içkinin taşınmasını da yasak ediyor.
"Hocam, ben hiç içki içmem ama işimiz icabı büromuza Amerikalı, Avrupalı insanlar geliyor. Onlar için kenarda bir Amerikan barım var. Dolabı açtığımızda içinde şişeler, votkalar, kadehler dizili oluyor. Kendim de elimi sürmüyorum, memuru çağırıyorum, o sunuyor."
Sundurmak da yasak, sunmak da yasak, ikram etmek de yasak. İslâm engelliyor, bütün suçları kabahatleri engelliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize İslâm'ın güzelliklerini anlamayı nasip eylesin.
Fâtiha-i şerîfe mea'l-besmele.
08.09.1991 -
Camide Namaz, Setr-i
01.12.1991 -
Vahiy, Allahın Murad
