20.10.1999 - Hac Sonrası, Allah İçin Ziyaretleşme, Hacerül Esvedi Öpmek
19.06.2024
32 dk 28 sn
Bismillâhirrahmân’rrahîm.
El-Hamdü li’l-lâhi rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve üsvetine’l-haseneti Muhammedini’l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’l-cezâ. Emmâ ba’d.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Beraberce gerçekten tatlı, sevimli, hoş ve feyizli günler geçirdik. Günlerin sonuna geldik. Çünkü sayılar tükenir. Sayılı günler, hele mutlu ise çok çabuk geçer. Çabucak geçti.
Söylemek istediğim birinci nokta: Evet buraya bir ziyaret kastıyla geldiniz, Allah kabul eylesin. Biz âciz, naçiz kulları hatadan salim değiliz; oturmamız konuşmamız, gecemiz gündüzümüz mutlaka hatalarla doludur. İyi niyetli olsak, hata yapmamak istesek bile hatasız olamayız; şaşırırız. Cenâb-ı Hak, hatalarımızı, kusurlarımızı afv-u mağfiret eylesin.
Eksiklerimize, kusurlarımıza rağmen ziyaretlerimizi, ibadetlerimizi kabul eylesin. Azımızı çoğa saysın. Günahlarımızı afv-u mağfiret eylesin. Sa’yimizi meşkûr eylesin. Bundan sonra nice nice yıllar daha böyle sevimli, tatlı, sıhhatli, sağlıklı durumda umreler yapmaya, haclar yapmaya bizi ve sizleri muvaffak eylesin. Son gelişimiz olmasın; tekrar tekrar gelişler diliyorum, temenni ediyorum. Cenâb-ı Hak bu mübarek beldelere sizleri tekrar tekrar getirsin.
Ama bu gezide bir başka şevk, bir başka hasretlik olduğunu da biliyorum. Görüşmenin de bir hazzı, zevki, lezzeti vardı; fikri ve niyeti vardı. Mü’minin mü’mine şevk duyarak, hasretlik duyarak ziyaret etmesi çok sevaplı bir iştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadis-i kutsîde; Cenâb-ı Hakk’ın şöyle buyurduğunu bize bildiriyor:
Hakkat mahabbetî li’l-mütezâvirîne fiyye. “Benim rızam için, benim uğrumda, benim yolumda birbirlerini ziyaret eden mü’minlere benim sevmem, muhabbetim hak olur, vacip olur, gerekli olur. Ben muhakkak birbirini benim için ziyaret eden mü’min kullarımı severim. Ziyaret Allah’ın kulu sevmesine vesile olur.” diye Peygamber Efendimiz Cenâb-ı Hakk’ın böyle buyurduğunu bildiriyor.
Onun için, eğer burası mübarek beldeler olmasaydı da biz Avustralya’dayız diye siz Avustralya’ya böyle bir kafileyle gelmiş olsaydınız dahi, bu ziyaretin de yine Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetini kazanmak için bir mükâfatı, sebebi, vesile olma durumu vardı. Yine Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun bir iş yapmış olacaktınız. Bir de bu ziyaretleşme böyle mübarek bir beldede buluşmak için yapılınca dilerim, tahmin ederim ki daha çok sevap kazanmışsınızdır.
Bu hac ve umrelerde, tavaflarda beni heyecanlandıran bir bilgi vardır. Ben bunu düşündükçe heyecanlanırım, içimde bir heyecan dalgası yayılır. Peygamber Efendimiz; “Hâcer-i Esved’i uzaktan selamlamak veya fırsat bulup yanına yanaşıp da eliyle ona temasta bulunmak ve öpmek Cenâb-ı Hak ile musafaha yapmak gibidir.” diye bildiriyor. Bu çok heyecanlandırıcı bir olay, çok heyecanlandırıcı bir bilgi, çok mühim bir iş. Kalabalıktan yanına yanaşamıyoruz ama uzaktan bile selam verdiğimiz zaman, Hâcer-i Esved’i, isti’lam ettiğimiz zaman Cenâb-ı Hak ile musafaha gibi bir aziz ve son derece kıymetli bir iş olmuş oluyor bu. Tavafın kıymetinin bir ölçüsüdür, mîyarıdır. Ne kadar önemli bir ibadet olduğunu gösterir.
Mühim olan bir nokta da Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için buralara gelen insanların, bunları kazandıktan sonra, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine, affına mazhar olduktan sonra kazandıklarını kaybetmemesidir. İnsan kazanır da sonra kazancını kaybedebilir. Bir dereceye yükselir de o dereceden aşağı düşebilir. İzzetten sonra zillete uğrayabilir. Kabulden sonra reddolunabilir. Mesela bir kul Allahu Ekber diye namaza durup Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna girdiği zaman Cenâb-ı Hak ona nazar eder, teveccüh eder. Ama kul gönlünü başka şeylere dağıttığı zaman, dünyevî başka şeylerle meşgul olduğu zaman Cenâb-ı Hak ondan yüz çevirir, îrâz eder. “Bu kulum benim huzuruma girdiğinin şuurunda değil.” der; teveccüh etmişken, teveccühünü çevirir. Teveccühten mahrum olmak, kabulden sonra reddolunmak, izzetten sonra zillete uğramak, kazanmaktan sonra kaybetmek, imandan sonra -Allah saklasın- küfre düşmek, salâh-ı hâle eriştikten sonra günaha dalmak; bunlar çok kötü durumlardır. Böyle bir şey çok fena bir gelişme olur.
Onun için âciz şahsıma ve sizlere Allah’tan korkmayı, takvayı tavsiye ederim. Ûsîküm ve nefsiye’l-âsiyete bi-takvâllâhi ve tâatih. “Allah’tan korkun, takva sahibi olun, yolumuz takva yoludur. Takvaya riayet edin, takvalı Müslüman olun.” Burada kazandıklarınızı Türkiye’de kaybetmeyin. Sevaplarınızı sildirmeyin, defter-i amalinizi günahlarla karartmayın, Cenâb-ı Hakk’a musafaha etmiş şerefli kullar payesine erişmişken şeytanın avucuna düşmeyin. Cenâb-ı Hakk’a sığının. Allah-u Teâlâ hazretleri korusun. Çünkü demirci dükkânına girenin üzerine kıvılcım sıçrayabilir, üstünü yakabilir; elbisesi kenardaki demirlere değer, kirlenebilir, kömürlere bulaşabilir. Ortam çirkin ve pis olunca insanın ondan korunması zor olur. Bu gibi mübarek beldelerin dışarısını ben böyle çirkin, kirli, isli, paslı dumanlı, pis kokulu ortamlar olarak görüyorum. Pis kokular günahlardır, haramlardır. Onun için maalesef öyle bir ortama dönüyoruz. İnsan tesettür olmayan, Allah’a itaat olmayan, isyanın açıkça yapılabildiği, kimsenin de günahtan, isyandan utanmadığı, korkmadığı, çekinmediği ortama gidince; öyle bir çevreye, öyle bir muhite dönünce tehlikeler başlar.
Tehlikelerin bir kısmı sokaktadır. Ama bir kısmı da maalesef evin içine girmiştir. Evdeki televizyonlar dışarıdaki tehlikeleri evin içine sokmuştur. Evin içinde de tehlike vardır. Mümkünse televizyonlarınızı iptal edin; satamazsanız atın, atamazsanız kapatın. Kur’an’la ilgili çalışma yapın, dinimizle ilgili çalışma yapın, zamanınızın kıymetini bilin. Zamanı çok harcıyoruz. Ben burada bile harcadığımızı hissediyorum. Çok harcıyoruz zamanı. En büyük sermayemiz zamanımız olduğu halde zamanı zikirsiz, gafletle, günahla, malayani ile geçirerek çok harcıyoruz. Ayrıca oralarda daha başka kötü yollarda harcama tehlikesi de vardır. Günahlardan sakının. Günah olan yere adımınızı atmayın, yolun başına girmeyin ki sonunda günahla karşılaşmayasınız. İyi kimseleri arkadaş edinin Mümkünse mescitler eviniz gibi olsun, evleriniz mescit gibi olsun.
Ulûm-ı dîniyye ile meşgul olun çünkü en sevaplı faaliyet ilim öğrenmektir. Öğrendiklerinizi mutlaka, mutlaka, mutlaka birilerine anlatın. Kime gücünüz yetiyorsa, kime sözünüz geçiyorsa, kime imkân buluyorsanız lütfen İslâm’ı birilerine anlatın. Oğlunuz, kızınız, gelininiz, damadınız, torununuz, komşunuz, kardeşiniz, arkadaşınız, tezgâhtarınız, memurunuz; her neyse, her kimse hepsine tebliğ yapın. İslâm’ı tebliğ edin, İslâm’ı anlatın, imanı öğretin ve kötülüğü engellemeye çalışın. Biliyorsunuz Müslümanın en önemli farzlarından, vazifelerinden birisi; iyiliği emretmesi, yaptırması, yapılmasını söylemesidir; emr-i maruf. Birisi de kötülüğü yaptırmamak için çalışmasıdır, kötülüğün yapılmaması, yaptırılmaması için olanca gücünü ortaya koymasıdır. Masaya yumruğunu vurmasıdır, günahı yaptırmamasıdır.
Günaha müsamaha etmeyin. Çünkü Allah günaha müsamaha eden insanların kalbini günahı işleyenlerin kalbine benzetir. Günaha müsamaha eden, günahı tenkit etmeyen insanlar bir zaman sonra, o günahları pervasızca işleyen insanların durumlarına düşer, onların saflarına geçer. Bu bir cezadır, ilâhî bir cezadır. Günah tekerrür ettikçe, siz de nasihati tekerrür ettirmekten, tekrar etmekten kaçınmayın. “Kardeşim ben sana dün söylemiştim, sen bugün yine aynı günahı işliyorsun, bu günahı yapma; günahtır, haramdır, sonu kötüdür.” diye söyleyin.
Söylemenin de bir siyaseti vardır; usulü, kurnazlığı vardır. Yaptırabilecek yoldan söyleyin. İnat ettirecek, yaptırtmayacak şekilde söylemeyin. Karşınızdaki insanları zorla günaha sokmayın. Siyaset kullanın, çare arayın, zekânızı kullanın ki karşınızdaki sizin istediğiniz iyi şeyi yapsın, istemediğiniz kötü şeyi bıraksın. Amaç bıraktırmak olsun, amaç iyi şeyi yaptırmak olsun. Yoksa sırf; “Ben söyleyeyim de ne yaparsa yapsın.” diye söylerseniz, ters tepki yaparsa, birisini kışkırtma vebali de yüklenmiş olursunuz. Hani pireye kızıp yorgan yakmak, imama kızıp camiye gelmemek gibi şekillerle, birisi size kızıp da dini imanı bırakıp, camiyi terk edip kalkıp gidecekse onun vebali de sizin olur. Safta; “Adama nasihat edeceğim.” derken öyle bir söz söylersiniz ki; adam size kızar, hışımla bakar, pabucunu alır gider. “Sen kendin zarar ettin, camiyi bıraktın, bu kızdığın adama bir zarar vermedin, kendi kendine bıraktın.” İyi ama onu o duruma düşüren, o kızdıran şahıs da onu kışkırtan, fışkırtan o aşırı hareketi yapmaya iten, mecbur eden, nefsini kabartan kimse de sorumlu olur. Onun için emr-i maruf, nehy-i münkerin latif olması, yaptırıcı olması lazım. Yaptıracak şekilde zamanını beklemek lazım.
“Evliyâullah bazen bir kusurun düzeltilmesi için söyleyecekleri zamanı kollaya on yıl beklerlermiş.” diye büyüklerimiz söylüyor. Abdülaziz [Bekkine] Hoca Efendi’nin meşhur bir hikâyesi de vardır. İhvandan bazısı anlatırlar. Yıllarca “Şu adama şu kusurunu söyleyeyim de yapmaktan vazgeçireyim.” diye münasip fırsat kollarlar. Çünkü şu anda söylese dinlemeyecek; belli. O zaman baltayı taşa vurmuyor. Emr-i mâruf, nehy-i münker bir basiret, bir siyaset işidir; bir ince sanattır. Sonuç itibariyle İslâm’ı sevdirip, ibadeti yaptırmanız esastır. Ters tepki yapacak da ibadeti terk ettirecekse yapmayın daha iyi. Bunu düşünün.
Kendinizi Allah rızası için maddeten, manen, ahlâken ve edeben beğenilecek durumda tutmaya özen gösterin ki sizi gören İslâm’ı sevsin, İslâm’a gelmeye özen göstersin; sizi gören İslâm’dan soğuyup uzaklaşmasın, sizin yüzünüzden İslâm’dan kopmasın. Çok duyduğumuz bir söz var ya; “O adam Müslümansa ben değilim.” diyebiliyor karşı taraf çünkü cahil; diyorlar. O zaman hakikaten kâfir oluyor. Diyorlar bu lafı, söyleyenler var. Siz de kaç sefer duymuşsunuzdur. Bu millet böyledir. Çok cahil olduğu için cehennemin ateşinden, cennetin güzelliğinden haberdar değildir, söylediği sözün nereye vardığını bilmez; birtakım alışkanlıkları vardır. Basiret ister, siyaset ister.
Siyaset yaparak insanları İslâm’a yanaştırmaya, sevdirmeye gayret edin. Bunun için selam bir çaredir, yardımlaşma bir çaredir. Yardımına koşup onun bir işini görüvermek bir çaredir. Hediye vermek bir çaredir. Murakabe altında tutacaksınız, gözünüzün önünde tutacaksınız. “Ben bu adamın gönlünü nasıl alırım, nasıl tavlarım, nasıl sevdiririm, nasıl kazanırım?” diye düşüneceksiniz ve insanları İslâm’a davet edeceksiniz. “Benden tebliğ etmesi, ondan sonrasını kendisi bilir.” gibi bir mantıkla yaparsanız güzel olmaz. Mutlaka sonuç alacak şekilde yapmak lazım. İcabında yalvarıp, yakarıp, gözyaşı döküp, acındırıp bu işi başarmak lazım.
Allah-u Teâlâ hazretleri kazandığınız dereceleri muhafaza ettirsin ve geliştirmek, daha yüksek derecelere çıkarmak nasip etsin, ilminizi artırsın. İlminizle beraber takvanızı artırsın. İslâm’a hizmetinizi artırsın. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de çok açık bir şekilde belirtiyor ki;
Ve’l-lezîne câhedû fînâ le-nehdiyennehüm sübülenâ “Kimler ki, bizim dinimiz için, bizim yolumuzda, bizim uğrumuzda cehd sarf eder, cihad eder, uğraşırsa, bize gelen yollara biz onları hidayet ederiz, sevk ederiz.” Bizim için çalışanları biz hidayete sevk ederiz. Çalışmayana yok. Hüsn-ü niyetini gösterip çalışması lazımdır. Bizim asıl işimiz de insanları İslâm’a çağırmaktır. Öteki mesleklerimiz; doktorluk, mühendislik, ticaret, sanayi, bunların hepsi gelip geçici birer arızi iştir. Asıl işimiz Müslüman olmaktır, İslâm’a hizmet etmektir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’ in bir hadis-i şerifi vardır; “Ahir zamanda, dünyanın bozulmasına yakın zamanda, alimler sokaklarda köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürülecektir.” diyor kıyamet alâmeti olarak. “Keşke o zamanın alimleri birleşselerdi” diye temenni ediyor. O bakımdan birlik ve beraberliğe çok büyük ihtiyaç vardır.
Dünyanın ahvâlinden, günahların çoğalmasından, Müslümanların mazlumiyetinden ve mağduriyetinden anlaşılan şudur ki; dünyanın sonu yaklaşmıştır. Kıyametin ne zaman kopacağını Allah’tan gayrısı bilmez. Lâ te’tîküm illâ bağteten. “Ansızın gelir.” Ama şartları vardır, alâmetleri vardır. Alâmetlerinin çoğu belirmiştir. Hatta Peygamber Efendimiz daha kendi hayatında; “Kıyametin alametleri belirdi.” diye kendisi endişe etmiştir. Ama Allah "Şu yılda, şu zamanda, şöyle olacak." diye kıyametin ne zaman kopacağını ona bildirmemiştir. Bugün hadis-i şeriflerde anlatılan alâmetler belirmiştir. Onun için kıyamet kopacakmış gibi hazırlanmakta fayda görüyorum. En iyi davranış şeklinin bu olduğunu düşünüyorum.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anhümâ’ya Peygamber Efendimiz buyuruyor ki bir hadis-i şerifinde: Kün fi’d-dünyâ ke enneke garîbün. “Dünyada; ana yurdundan uzakta, diyar-ı gurbette olan gariban bir kimseymişsin gibi yaşa.” Ev âbiru sebîlin ve udde nefseke min ashâbi’l-kubûr. “Kendini bir yolcuymuş gibi düşün yahut ha öldün ha öleceksin gibi kabir ahalisinden say.”
Ölüm insana her an gelebilir, gece de gelebilir gündüz de. Çeşitli ölüm sebepleri var. Genç bir insan da ölebiliyor; babalar, dedeler hayatta kalırken torunlar göçebiliyor. Peygamber Efendimiz’ in bir önemli hadis-i şerifi de bu kıyametle ilgili; heyecanlandırıcı bir haberdir, İza mâte’l-insânü fe-kad kâmet kıyâmetühû. “İnsan kendisi öldü mü onun kıyameti kopmuştur.” Öldü, bitti; kıyameti kopmuştur.
“Mademki biz de her an ölebiliriz o halde kıyamet bize bir nefes kadar yakındır, ensemizdedir.” diye hazırlıklı olmak lazımdır. Bence dervişlik dediğimiz yol, meşrep, meslek, ölüme hazırlıklı olma mesleğidir. “Gel ey kulum!” dendiği zaman Lebbeyk! Allahümme lebbeyk! diyebilmeli, çantasını bile almaya lüzum görmeden yürüyebilmeli. O kadar hazırlıklı olmalı, borcunu ödemiş olmalı, vasiyetini yapmış olmalı, ölüme hazırlıklı olmalı, Cenâb-ı Hakk’a mülâki olmayı sevmeli. Allah-u Teâlâ hazretleri ayet-i kerimede; “Hepiniz bana döndürüleceksiniz.” buyuruyor. “Bu dünya hayatından ahirete geleceksiniz.” وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ Ve beşşiri’l-mü’minîn diye devam ediyor; “Mü’minleri müjdele!” Çünkü Cenâb-ı Hakk’a kavuşmak mü’min için çok büyük bir devlet ve saadettir.
Allah hayırlı, uzun ömürler versin. Allah hepinize torununuzun torununun torununu görmek nasip etsin. Pir dedeler olun. Torunlarınızın sayısını şaşırın, isimlerini unutun, o kadar çok yaşayın. Çünkü İslâm’a hizmet bakımından Müslümanın, iyi yetişmiş olan bir Müslümanın uzun ömürlü olması iyidir. Alim bir insanın çok yaşaması, ilmini anlatması bakımından iyidir. Ama yarın ölecekmiş gibi de ölüme hazırlıklı olun, dünyaya öyle bakın. Bu dünya çok aldatıcıdır.
Peygamber Efendimiz’ in hadis-i şerifinde belirtildiği üzere bizim beş tane büyük düşmanımız vardır. Mü’minün yahsüdühû. Mü’minlerden bazı düşmanları vardır. Haset eder, rekabet eder, uğraşır. Komşulukta, siyasette, ticarette böylelerini görüyoruz; ayağını kaydırmak isterler. Münâfıkun yebğudühû. “Münafıklar vardır; içten pazarlıklı kimseler. Yüzümüze gülerler ama fırsatını yakaladı mı da arkadan hançeri saplarlar.” Sonra, kâfirun yukâtilühû. Bir de “Kâfir vardır saldırır.” Fırsatı buldu mu saldırıyorlar. Sıcak savaş; kan dökmek, can yakmak bütün insanların kardeş olduğu lafının, insanlık palavralarının yanı başında, bizzat bu lafı söyleyen insanlar tarafından birçok yerde fiilen sürdürülmektedir. Yangınlar bizzat onlar tarafından çıkarılmaktadır. İnsanın gözünün içine baka baka bu işleri yapmaktadırlar. Çünkü kâfir. Menfaati vardır, sömürecektir, yıkması lazımdır; yapar, gözünün yaşına bakmaz. Binlerce insanın ölmesinden korkmaz. Milyonların sürülmesinden, yersiz, yurtsuz kalmasından, kadınların feryadından çekinmez, çocukların gözyaşlarından irkilmez, yolundan dönmez. Kâfir, düşman. Bunlar görülen düşmanlardır, üç tane.
İnsanın kendi içinde bir nefsi vardır. Hak yola gitmek istedikçe insanla çekişir durur. “Namaza kalk!” “Kalkmam, uyuyacağım.” der. “Hayrı yap!” “Verme, para cebinde dursun.” der. “Şu tarafa sapma.” der; “Canım çok istiyor, yapacağım.” der. Çekişir durur. Nefis güya; “Bizi içeriden idare etsin.” diye vazifelendirdiğimiz bir memurumuzdur ama başımıza bela olmuştur. Biz ne kadar iyi şey istersek o da onun tam aksini yapar. Ukala ukala karşımıza çıkar, tersine doğru bizi çekip götürmeye çalışır. Çeker, kandırır. Nefis azılı bir düşmandır. İnne’n-nefse le-emmâretün bi’s-sûi illâ mâ rahime Rabbî. “Muhakkak ki nefis kötülükleri çok çok emreder; Allah’ın korudukları müstesna.” çoklarını da kandırır; içkiyi içirir, kumarı oynatır, zinayı yaptırır, haramı yedirir, namazı terk ettirir, orucu bıraktırır; her şeyi yapar. Çevrenizdeki insanlara bakın. Günahı ayıplamayın ama günahkârların haline ibret için bakın, göreceksiniz. Nefis de bir düşmandır. Böyle çekiştirir, durur.
Ve şeytânün yudı’l-luhû. Bir de şeytan diye bir düşman vardır. Biz onu görmeyiz, o bizi görür. Allah-u Teâlâ hazretleri;
İnnehû yerâküm hüve ve kabîlühû min haysü lâ terevnehüm. buyuruyor. “Siz onu görmediğiniz halde o sizi görür. O ve onun avenesi sizi görür.” Şeytan sizi görüyor, siz onu görmüyorsunuz; o sizin etrafınızda dolaşıyor, siz fark etmiyorsunuz; o sizin içinize giriyor, damarlarınızda dolaşıyor, anlamıyorsunuz; o size vesvese veriyor, o vesveseyi kendi fikriniz sanıp uyguluyorsunuz. Çok korkunç bir düşman. Cenâb-ı Hak;
İnneş-şeytâne li’l-insâni adüvvün mübîn. “Şeytan sizin için açık bir düşmandır.” diyor ama bizim gözlerimiz kapalı olduğundan o açık düşmanı görmüyoruz. Çok aldatıyor. Herkesi aldatıyor. Korkunç bir şekilde aldatıyor, saptırıyor ve en azgınca işleri yaptırıyor. Bu da bir büyük düşmandır.
Bir de bu dünya. İşte bu yaşadığımız hayat; hayat-ı dünya. Bu da bizi çok, çok oyalayıp, meşgul edip, kendisine çekip sonra da vefasızlık gösteren bir varlıktır. Bu dünya için nice insanlar aşk ile şevk ile çalışmıştır ama yine bırakıp gitmiştir. Bu dünya kimseye vefa göstermemiştir. Vefasızdır; bivefa dünyadır, aldatıcı dünyadır. Dünyayı sevmek bütün hataların kaynağıdır, başıdır. Ama bizim hepimizin şu andaki günlük yaşam durumumuz, meslek durumumuz hep dünya sevgisi üzerine kurulmuştur. Her şeyimiz dünya sevgisi üzerine bina edilmiştir. Öyle gidiyor. Tamamen aykırı durumlara getirilmişiz.
Bu tehlikeleri bize anlatan tasavvuf ilmidir. Manevi tehlikeleri anlatan, kalbin afetlerini bildiren, şeytanın oyunlarını gösteren, nefsin tehlikesini sezdiren, nefsin çeşitlerini öğreten ilim dalıdır. Bu ilmi laf olsun diye veya yalnızca evliya menkıbelerini anlatalım diye değil de kendimizi düzeltelim de Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanalım diye dikkatli bir şekilde öğrenmelisiniz. Yetişkin insanlarsınız; meseleleri ölçüp tartabilirsiniz. O gözle okursanız çok faydalanırsınız.
Allah-u Teâlâ hazretleri nefsinizi ıslah etmeyi nasip etsin. Ahlâkınızın kötü olanlarını atıp, güzel huyları alıp insan-ı kâmil haline gelmenizi kolaylaştırsın. Kalbinizin pasını izale eylesin, gözünüzün perdesini kaldırsın, basiretinizi küşade eylesin, açsın. Hakkı hak olarak görüp tâbi olmayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan sakınmayı nasip eylesin.
Etrafıma baktığımda gördüğüm olaylardan anlıyorum ki; yaşamayı bilmek kadar, ölmeyi de bilmek gerekiyor. Müslümanların; “Ne zaman, nerede ölüm göze alınır?” diye onu da düşünüp bilmesi gerekiyor. Çünkü ölümden kaçan bir insan mertlikten namertliğe doğru kaçmış oluyor ve ondan sonraki hayatı, hayat denmeyecek bir hale gelebiliyor. Bir Müslüman yeri geldiği zaman Allah rızası için şehit olmasını da şehit olacağı yeri bilip ona göre tercihini isabetle yapmasını da öğrenmelidir. Bunu da düşünmeli ve bu hususta da kararlı olmalıdır. Biz şehit olma sevgisini, duygusunu unuttuğumuz için bu asırlarda zillete uğramış bir ümmetiz. Başka ümmetler onun için bizim üstümüze çullanmışlardır. Ümmet zillete müptela olmuştur, zillet illetine tutulmuştur.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizleri izzetli, kuvvetli Müslüman eylesin. Saîd olarak yaşatsın, şerefiyle yaşatsın. Şehit olarak ahirete göçmeyi nasip eylesin. Bir insan şehitliği can-u gönülden isterse, yatağında ölse bile Allah onu şehitlik mertebelerine eriştirirmiş. Ben o tarafı da onun için istiyorum. Herkes ister, herkesin hoşuna gider hem yatağında ölmek hem de şehit sevabını almak. Ama aslında şehitliği de istemek lazım. O aslını da istemeden yatağında yatınca şehit olarak ölünmüyor; aslını da istemek lazım. Hayat çok önemli bir olay değildir. Gerektiği kadar hayatı tattınız, biliyorsunuz. Allah hayırlı uzun ömür versin. Ama Cenâb-ı Hak şehitliği isteyerek, ölümden korkmayarak, ölümü de -zamanı gelir bir nimet olur- göze alarak İslâm için güzel çalışmalar yapmanızı nasip eylesin.
Cenâb-ı Hak güzel yerlerde, güzel vesilelerle; sıhhatle, âfiyetle, devletle, şevketle, saadetle, selametle nice nice defalar buluştursun, görüştürsün. İbadetleriniz makbul olsun, dualarınız müstecâb olsun. Allah hepinizden razı olsun. Birbirinize karşı yardımlarınız, ikramlarınız olmuştur. Bize çok yardımlarınız, ikramlarınız oldu. Hepinizden Allah razı olsun. Haklarınızı helal edin. Birbirilerinize de helal edin. Biz de size helal ediyoruz.
Sizlerin, bizlerin üzerimizde ödeyemediğimiz kul haklarımız varsa Allah-u Teâlâ hazretleri, çaresizlerin çaresini bilir, bulur. Cenâb-ı Hak her şeyi bilir, çaresizin çaresâzı Cenâb-ı Hak’tır. -Çaresâz, çare olan demek- Çaresini bulamadığımız kul haklarımız, borçlarımız varsa; -sahibi ölmüş, nerede olduğu belli değil, birisinin hakkı üzerimize geçmiş, ödemek istiyoruz, ödeyememişiz. Ben kendi hayatımı düşünüyorum, çok üzülüyorum; “Ne diye üniversitede hocalık yaptım, yirmi yedi sene devletten ne diye maaş aldım?” Mümkün olsa hepsini ödemek istiyorum; “Elimden gelse ödeyeyim.” diye düşünüyorum. Sanıyorum hepinizin de buna benzer düşünceleri, endişeleri vardır. Cenâb-ı Hak, kul haklarını ödememizi nasip etsin. Ödeyemediklerimizi de lütfuyla, keremiyle bizim namımıza o ödesin. Hak sahiplerini razı etsin, bizi kul haklarından kurtarsın. Kulların yakamıza yapışıp “Hakkımı istiyorum.” diye bizden davacı olmasından kurtarsın.
Günahlarımızı afv-u mağfiret eylesin. Bizi anamızdan doğduğumuz gündeki gibi tertemiz bir halde, ruhumuzu teslim ettiğimiz zaman günahsız olarak ahirete göçenlerden eylesin. Arş-ı Âlâsının gölgesinde gölgelendirsin. Peygamber Efendimiz’ le cennetine dâhil eylesin, Peygamber Efendimiz’ e komşu eylesin, selamına mazhar eylesin, Rıdvan-ı Ekber’ine nail eylesin, cemaliyle müşerref eylesin.