Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Li'l-mâşî ecru seb'îne haccetin ve li-men yerkebü ecru haccetin.
Deylemî'nin Ebu Hüreyre radıyallahu anh tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifi burada yer aldı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadis-i şerifinde hacdan bahsediyor.
Li'l-mâşî. "Yürüyen için vardır." Ecru seb'îne haccetin. "Yetmiş hac sevabı vardır."
"Yürüyerek hacceden kimse için yetmiş hac sevabı vardır."
Ve limen yerkebü. "Bir bineğe binerek hacceden kimseye ise." Ecru haccetin. "Sadece bir hac sevabı vardır."
Demek ki yürüyerek hacceden kimseye yetmiş misli büyük sevap veriliyor. Bu da çektiği sıkıntıdan ve attığı adımlardan dolayıdır. Çünkü bir insan, bir hacı bir adım attığı zaman kendisine yedi yüz Harem-i Şerif hasenesi, Mekke hasenesi ihsan olunur. Başka yerin hasenesi değil, Harem-i Şerif’in hasenesi ihsan olunur.
Harem-i Şerif’in hasenesi de başka yerinkine nispetle yüz bin misli fazladır. Yedi yüz çarpı yüz bin, "yetmiş milyon" eder. Bir hacı efendi bir adım attı mı yetmiş milyon hasene alıyor.
Bir başka hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine de "Hasene nedir?" diye sormuşlar. Malum, Medine'nin bir tarafında bir büyük dağ var, ovanın ortasında tek başına duruyor; ona "Uhud dağı" derler, "işte onun kadar büyük" demiş. Ne kadar büyük ecir olduğunu görsünler de anlasınlar; "Uhud dağı kadar" demiş.
Yetmiş milyon tane ecir ne demek?
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize böyle makbul, mebrur, hayırlı, feyizli haclar nasip eylesin. Allah-u Teâlâ hazretleri her adımda o ecri tekrar tekrar ihsan ediyor.
İbn Abbas radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki; "Kadının iki tane örtüsü vardır."
Kadın örtünüyor ya, setr-i avret diyoruz, avret mahallini erkek de örtecek malum. Erkek kısa mayo giyebilir mi? Giyemez. Erkek de dizinden beline kadar korunacak. Kadın da ayak bileğinden yüzü, elleri hariç bütün vücudunu, her tarafını ayakları hariç örtecek. İslâm'da örtü var, örtünmek var. Setr-i avret namazın farzlarından biri. O olmazsa kadın açık olursa namaz olmaz, on iki farzından birisi.
"Kadının iki örtüsü vardır." Onu koruyacak, örtünmesi gereken yerlerini örtecek. Kumaş hatıra gelir değil mi? Arkasından diyor ki;
El-Kabru ve'z-zevcü. "Birisi kabirdir, birisi kocasıdır."
"Kadın evlendi mi başkasına açılmasın." mânası çıkıyor, ben öyle anlıyorum. Bir kocasına açılır evinde, o caiz, çünkü evlenmişler, Allah nikâhı helâl kılmış, bir de kabir. Ne kadar mânalı bir hadis-i şerif! Hepsi öyle de…
"Hangisi efdal? diye sormuşlar.
Kîle fe-eyyühümâ efdalü. "Bu iki örtüden hangisi daha faziletli yâ Resûlallah?"
"Kabir daha faziletli." buyurmuş.
İmam Şafii hazretlerinin bir şiirini naklederler:
"Arkadaşım bana bir sır söyledi; ben göğsümü o sırra kabir yaptım."
Kabre kapatırsın ve kabir bir daha açılmaz ya, "Kimseye söylemeyeceğim." mânasına. Bak, kabir herkesin gireceği bir yer, onu bir tarafa bırakırsak kadının açılabileceği bir kocası var.
Ziynetler nelerdir hocam? Küpesi, bileziği filan mı? Onlar da ziynet ama bir de Allah'ın verdiği ziynetler var.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi imandan, İslâm'dan ayırmasın.
Tesettür kadınlara zulüm müdür? Değil!
Li'l-musallî selâsü hısâlin. "Namaz kılan kimseye üç haslet verilir."
Namaz kılan insanın kimsenin mazhar olduğu üç nimet var. Bir; "bir" demiyor ama ben "hatırınızda kalsın" diye sayarak söylüyorum. Hadis-i şerifte "bir" sözü yok.
Yetenâserü'l-birrü aleyhi min anâni's-semâi ilâ mafriki re'sihî. "Gökteki bulutların yanından, başının saç ayrım yerine kadar başının tepesine kadar üzerine Allah'ın birri, iyilikleri yağar, saçılır."
Ve tehuffü bihi'l-melâiketü min ledün kademeyhi ilâ anâni's-semâi. "İki ayağının yerinden, gökteki bulutlara kadar her tarafını melekler kuşatır, sararlar."
Namaz kılan kimsenin etrafına çepeçevre melekler üşüşür.
Ve yünâdîhi münâdin. "Bir çağırıcı, seslenici seslenir:" Lev ya'lemü'l-musallî men yünâcî me'nfetele. "'Eğer namaz kılan kimse, kimin huzurunda olduğunu, kiminle söyleştiğini, kiminle konuştuğunu idrak etse gözünü başka yere döndürmezdi, yüzünü başka yere çevirmezdi.' diye kendisine nida olunur."
Namazı da taklîden kılıyoruz. Namaz da bizim ıslah olması gereken birçok hallerimizin bulunduğu bir ibadet şekli. Namazı "Babadan, dededen gördük." diye kılıyoruz. Namaz kılmaya çocukluktan alıştığımız için bırakmaktan korkuyoruz; korkaklık var. Bırakmaktan korkuyoruz ama kılarken de dikkat etmiyoruz. Öğle vakti geldi, hemen kılıvereyim, paldur küldür, paldur küldür. Tavuğun yerden yem topladığı gibi. Ne secdesi belli ne rükûu belli ne o okuduğu şeyden içine bir şey geliyor. Tamam, bitti, seccadeyi kapatıyor. Dua da etmiyor. Yahu bir işçi çalıştığı zaman akşam ücretini alır. Sen bir dua et bakalım. O kadar namaz kıldın. Allah'a dua da bir ibadet. Allah ihsan edecek, vaat etmiş. Dua da etmiyor, seccadeyi kapattığı gibi hemen çıkıp gidiyor. Buna "yasak savmak" derler. Yasak savmak kabilinden, namazı kılmadı demesinler gibilerden namazı kılıyor ama öyle kılıyor.
Namaz böyle değil! Kişi kiminle söyleştiğini bir bilse, kime fısıldadığını bir bilse! Bu sözleri kime söylüyorsunuz? Bıdır bıdır dudakların kıpırdıyor; o sözleri kime söylüyorsun? Onu bilse gözü bir başka yer mi görür? Başka tarafa mı bakar? Namazlarımızı da çok iptidai bir şekilde kılıyoruz. Şuursuz kılıyoruz. Halbuki "Namaz mü'minin miracıdır." Allah-u Teâlâ hazretleri lütfeylemiş; günde beş defa huzuruna kabul ediyor. Reisicumhurun yanına beş defa gidebilir misin? Valinin yanına gidebilir misin?
Gidemezsin. Şu kâinatın sahibi olan Allah-u Teâlâ hazretleri, Allah-u Azîmüşşân günde beş defa seni huzuruna çağırıyor, huzuruna girebiliyorsun. Huzur-ı alisine dâhil oluyorsun, söyleşiyorsun. Konuşmana da fırsat veriyor. Hamd ediyorsun, şükrediyorsun, dua ediyorsun, istiyorsun, eğiliyorsun, yalvarıyorsun, yakarıyorsun; ondan sonra selam verip çıkıyorsun. O kadar kıymetli bir ibadet ki kadr-u kıymeti bilinmiyor. İnsan biraz dinler tarihi bilgisine sahip olsa başka dinleri incelese anlar. Başka dindarlar ne yapıyorlar acaba? Nasıl vakit geçiriyorlar? Öteki dinlerin adamları ne şekilde ibadet ediyorlar? Bir gör bakalım. İslâm'ın güzelliğini anlamak için bir etrafına bak. Elhamdülillah Allah bize namaz gibi bir nimet vermiş ki nimetlerin en hoşlarından birisi.
Peygamber Efendimiz; kurretü aynî fi's-salah "Benim gözümün aydınlığı namazda, gözüm şenleniyor, içim rahatlıyor." buyuruyor. Biz de angarya gibi kılıyoruz. Angarya gibi kılarsak -aman Allah saklasın- ne olur?
Ve izâ kâmû ile's-salâti kâmû küsâlâ yürâûne'n-nâse ve lâ yezkürûna'llâhe illâ kalîlâ.
Münafık olursun.
Ve izâ kâmû ile's-salâti. "O münâfıklar namaza kalktıkları zaman." Kâmû küsâlâ. "Tembel tembel kalkarlar, istemeye istemeye, ayakları geri gide gide kalkarlar." Yürâûne'n-nâse. "İnsanlara gösteriş için kılarlar."
İnsanlar olmazsa zaten kılmaz.
Ayıp olur! "Bak hacı efendi hacca gitmiş de namaz kılmıyor." demesinler diye kılar veyahut başka bir sebepten kılar.
Ve lâ yezkürûna'llâhe illâ kalîlen. "Allah'ı ancak çok az anarlar."
Münafıklar böyle yapar. Bak, "Allah'ı anmaz." demiyor. Bizim gafletimizin büyüklüğüne bakın ki ayet-i kerimede; "Münafıklar Allah'ı anmaz." demiyor, "Çok az anarlar." diyor. "Çok az" demiyor da "az anarlar" diyor, "çok" sözü yok.
Ve lâ yezkürûna'llâhe illâ kalîlen.
"Münafıklar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara mürailik yaparlar ve Allah'ı az anarlar." diyor.
Sen ne kadar anıyorsun Allah'ı? Bir kıyasla. Aman, Allah korusun, üzerinde bir münafıklık alameti belirmişse silkin at o alameti. Mü'min Allah'ı çok zikredecek, dilinden düşürmeyecek.
Bir insan bir şeyi sevdi mi çok söyler, dilinden düşürmez. Sen hiç âşıkların hikâyelerini okumadın mı? Kerem ile Aslı vesaire. Seven insanın hâli ne olurmuş?
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi namazın zevkine erdirsin.
Li'l-memlûki alâ-mevlâhü selâsün. "Köleye efendisi üzerinde üç hak verilmiştir."
Efendisinden üç şeyi istemeye hakkı vardır.
"Hocam, Müslümanlık köleliği kabul ediyor mu?"
"Avrupa'da kölelik yok!"
Sen o Avrupalıların hâlini bilsen onların işi serapa kölelik. Ömürleri kölelikle geçmiş, başkalarını da köle yapmakla geçmiş. O Amerikalıların Müslüman asıllı zencileri, Afrikalıları yakalayıp yakalayıp da kendi tarlalarında çalıştırdıklarını okumadın mı? Müslümanlığı kötülemek için yapıyorlar.
Müslüman bir kimseyi köle alabilir miyim? Alamazsın.
Müslüman bir cevherdir; o köle olmaz, köle edilemez! Öyle bir şey yok! Kâfirken köle alırsın, köleyse öyle olur. Ama Müslümanı köle olarak alamazsın.
Adamlar harp esirlerini esir kamplarında çalıştırmıyorlar mı? Yapıyorlar, oluyor, olması normal. Bir köle Müslüman oldu, tamam. "Müslüman oldu." diye kölelikten çıkmaz. Sonradan Müslüman oldu, kölelikten çıkmaz. Ama Allah nasip ederse efendisi bağışlar. Şartları var. Dinimiz kölelikten kurtulmayı çok kolaylaştırmış, ayrı.
"Köle bir Müslümanın efendisi üzerinde üç hakkı vardır." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Çünkü o devirde köle çok. Peygamber Efendimiz köleliği azaltmak için çok çalışmış, çok emirler buyurmuş.
Bir kölenin hakkı neymiş? Efendisi ona nasıl davranacak?
Lâ yü'accilühû an-salâtihî. "Namazından onu çabuk çekip almaz."
"Kölesin, gel buraya, çabuk ol, işimi yapacaksın, bırak." diye namazda acele ettirmez.
Edeple, erkânla, usulü ile tadına vararak o namazı kılsın. Namazı kılarken efendi onu çağırmayacak. Çabuk kestirmeyecek, kısa kestirmeyecek.
Ve lâ yukîmühû an-taâmihî. "Yemek vakti geldiği halde onu ayakta tutmayacak." Yemek vakti gelmiş, "işaret etse de gitsem, karnımı doyursam" diye bekliyor, o ise "köledir" diye hâlâ ayakta tutuyor. Öyle yapmayacak.
Ve yebîuhû ize'stebâahû. "Satılmasını istediği zaman da onu satacak."
Satmak bir başka kimseye olabildiği gibi köle de belli şartlarla bir anlaşma yaparak, efendisine belli miktar parayı, kölelik ücretini ödemek şartıyla kendisini kölelikten kurtarabilir. İbn Abbas radıyallahu anh'in rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz; "İslâm'da kölenin bu üç hakkı vardır." buyurmuş.
Li'n-nâsi selâsetü meâkıle. "İnsanoğlunun üç tane sığınağı vardır; melcei, barınağı, kalesi vardır."
Neredeki kaleler bunlar?
Kıyamet alametleri olarak insanların başına gelecek bazı şeyler var; Efendimiz, Müslümanların onlardan nereye sığınacaklarını bildiriyor.
Peygamber Efendimiz, pek çok hadis-i şerifinde kıyameti, kıyametin şartlarını, alametlerini anlatmıştır. Neler neler olacak, ondan sonra neler neler olacak? Onları anlatmıştır. Bu hadis-i şerif de onlardan biri.
"Müslümanın üç tane melcei, üç tane sığınağı vardır." Buyuruyor
Fe ma'kılühüm mine'l-melhameti'l-kübrâ elletî tekûnü li-amikı antâkiyye. "Antakya'nın Amik ovasında büyük bir savaş olacak. O büyük savaştaki barınağı Dımeşk, Şam şehri olacak. Antakya ovasında kıyametin alametleri olarak ilerideki bir zamanda Müslümanlar ile kâfirler kapışacaklar."
Buna melhame-i kübrâ derler; "büyük savaş, kanlı bir savaş" olacak. Bu büyük savaşta Müslümanların barınağı, sığınağı Şam olacak. Şam tarafı olacak.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayetle Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
"İnsanoğlu; Allah-u Teâlâ hazretleri onu yarattığı zamandan beri, yeryüzünde insan nesli bulunduğu zamandan beri, şu âdemoğulları dediğimiz bizim cinsimiz olan mahluklar ölümden daha şiddetli bir şeyle karşılaşmadı."
Ölüm, çok şiddetli bir hadise.
Bir başka hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz' in anlattığına göre; insanın Azrail aleyhisselam'ı görüvermesi, bin tane kılıç darbesi yemekten daha şiddetliymiş. Azrail karşısında beliriverecek ya; -bin tane kılıçla vurulsa insanın etleri lime lime olur ya- bu durum, bin tane kılıç darbesi görmekten daha şiddetliymiş. Burada da öyle diyor:
"Âdemoğlu, Allah onu yarattığı zamandan bu zamana gelinceye kadar ölümden daha şiddetli bir şey görmedi."
Demek ki geçen bütün hadiseler, bizim "feci" diye tavsif ettiğimiz her şey ufak tefek şeylermiş. Ölüm en büyük hadise, çok şiddetli bir hadise, çok korkunç bir hadise ama sümme inne'l-mevte le ehvenü mâ ba'dehû. "Ama ölüm de kendinden sonra gelecek öteki hadiselerin en hafifidir."
Ondan sonra da daha neler neler olacak? Münker ve nekir gelecek, kabirde sorgu sual olacak, ondan sonra kabirden kalkış olacak. İnsanlar büyük bir sarhoşluk, büyük bir sarsıntı içinde çeşitli sıkıntılara maruz kalacaklar. Sonra Arafat'ta Mevkıf'ta uzun, çok sıkıntılı bekleyişler olacak. Kalpler, gönüller sıkıntıdan boğaza dayanacak, boğaza gelecek; o kadar. Öyle anlatıyor.
Ve lekati'l-kulûbü'l-hanâcire. "Kalpler insanın boğazına gelecek, canı boğazına gelecek."
O kadar sıkıntılar olacak. Ondan sonra kitaplar açılacak, hesaplar görülecek. Ondan sonra insanlar cehenneme girecekler. İşte o sıkıntılar nazarı itibare alınırsa ölüm yine en hafifi. İnsanoğlu ölümden daha şiddetli bir şey görmemişken ölüm, ondan sonrakiler için yine en hafifi.
Allâhümme bârik lenâ fi'l-mevti ve fîmâ ba'de'l-mevt.
Her sabah dua ediyoruz, hem de üç defa söyleyerek:
"Yâ Rabbi! Bize ölümü mübarek eyle, ölümden sonrasını mübarek eyle."
Allâhümme bârik lenâ fi'l-mevti ve fîmâ ba'de'l-mevt. Allâhümme hevvin aleynâ sekerâti'l-mevti ve lâ tüazzibnâ ba'de'l-mevt. "Yâ Rabbi! Ölümün sarhoşluklarını, sekerâtımızı bize kolaylaştır, bizi ölümden sonra azaplandırma." diye dua ediyoruz.
Allah-u Teâlâ hazretleri dualarımızı kabul eylesin. Bizi şu ölüm denilen hadisenin sekerâtından hıfz-u himaye eylesin, kimisine:
Fe-ravhun ve reyhânün ve cennetü naîm.
"Gül koklama gibi hoş bir hâl ile" gelip geçiverecek. Kuş uçar gibi... Allah bizi böyle âsân bir veçhile ölüp de huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varanlardan eylesin.
Birteyzenin annesi, Kadir gecesinde ölmüş. Kandile göre gündüz hazırlıklarını yapmış, sağa sola hediyelerini göndermiş, bunlara yiyecekleri göndermiş, akşam da ruhunu teslim edivermiş. Allah kimisine duyurmuyor demek ki küçük bir böceğin insanı bir küçük ısırması gibi bir şeyle, acısını duyurmadan, sevdiği kulu kolayca bu badireden atlatıyor. Allah-u Teâlâ hazretleri bize hayatta da ölümde de ölümden sonrasında da lütfunu ihsan eyleyip o sıkıntılardan bizleri berî ve uzak eylesin.
Lem tü'tû. "Ey ashabım! Siz insanlara bahşedilmedi, verilmedi." Şey'en ba'de kelimeti'l-ihlâsi misle'l-âfiyeti. "Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesinden, ihlâs sözünden, eşhedü en lâ ilâhe illallah diye imanımızı belli etme ibaresi olan o sözden sonra âfiyetten daha güzel bir nimet verilmedi. Sizlere âfiyetten daha hoş başka bir şey verilmedi." Fe-selûllâhe'l-âfiyete. "O halde Allah'tan âfiyeti isteyin, en güzel şey âfiyettir."
Bu hadis-i şerif burada tamamlanıyor. Râvîsi Ebu Bekr-i Sıddık radıyallahu anh Efendimiz. Onun hadis-i şerifleri çokça değildir, biraz daha az rivayet etmiş.
"Allah'tan âfiyet isteyiniz." buyurmuş.
Bir başka hadis-i şerifte biraz izahat var. Orada Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
"Allah'tan bir şey istemeyi murat ettiğiniz zaman âfiyeti isteyin. 'Yâ Rabbi! Bana dünyada âfiyet ver.' diye afiyet isteyin. Çünkü âfiyet hem hastalıklardan uzak olmayı ifade eder, vücudun sağlığını ifade eder hem de belalardan, sıkıntılardan uzak olmayı ifade eder. Âfiyette oldu mı insanın vücudu dinç, başı dinç olur; rûhen de bedenen de dinç ve sıhhatli, afiyetli olur."
Bu hadis-i şerifte bir incelik gelmiyor mu hatırınıza? İnsanoğullarına verilen âfiyet, güzel bir şey. Hasta olmayacak, elemi kederi olmayacak; daima şen, esen, hoş hal ile yaşayacak.
Güzel şey değil mi? Güzel ama dikkat ederseniz bu birinci değil.
Ba'de kelimeti'l-ihlâs sözü, birinci. En büyük nimet, insanın şu sözü söylemesi. Her bakımdan, işi neresinden tutturacak olursanız olun, bir kere lâ ilâhe illallah insana imanı kazandırdığı için en önemli nimet. Eşhedü en lâ ilâhe illallah deyince insan mü'min oluyor, dünya ve ahiret saadetini kazanıyor; o bakımdan en büyük nimet. Ondan sonra Allah bu kelimeye bazı özellikler, bazı imtiyazlar, bazı hassalar vermiştir ki insan bunu söylediği zaman o nimetlere nail olur. Bu kelimenin birtakım esrarı vardır. O nimetler sayesinde ve bu kelime sayesinde insan o nimetlere erer.
Mesela insan lâ ilâhe illallah dedi mi Allah onu hıfz u himaye eder, sıkıntısından kurtarır, hâlini feraha çevirir. Bizim arkadaşlardan birisi Arafat'ta Cebel-i Rahme'ye çıkmış. Cebel-i Rahme, Peygamber Efendimiz' in veda hutbesini okuduğu yer. Oraya bir de namaz kılacak bir beyaz sütun koymuşlar, bir namazgâh var, Arafat'ın çok kıymetli bir yeri. Rahmet dağının üstü, Cebel-i Rahme'nin üstünde. Oraya çıkmış ama oraya çıkmak akıl kârı değil, çünkü öyle bir izdiham var ki orada her sene kaç kişi ölüyor, şehit oluyor.
Ben de bir kere çocuklar çadırda dururken "yalnız başıma bir yürüyeyim" dedim. Yolun yarısında, caddenin düzünde, daha tepenin yanına yaklaşmadan bir yerde bir sıkıştım, canım gidiyordu, zor döndüm geriye. Anladım ki oraya varılamayacak, varılamayacağını aklım kesti. Bizim arkadaş "güçlü kuvvetli" diye kalkmış, Cebel-i Rahme'ye gitmiş. Yukarıya çıkmış ama kalabalık ve izdiham arasında kenetlenip kalmış. İleri gidemiyor, geri gidemiyor, sıkışmış. Kalabalık öyle bir tazyik etmiş ki pazusunun kuvveti gücü, bedeninin gücü kuvveti para etmemiş. Nefes alamamaya, sıkışmaya başlamış. Ölecek artık. Kemikleri çatırdamaya başlayınca "tamam" demiş, "Burada başkaları da öldü, galiba ben de öleceğim. Bari Kelime-i Şehadet getireyim de öyle öleyim, son nefeste o sözü söyleyerek öleyim." diye başlamış lâ ilâhe illallah demeye. Kendisi anlatıyor. -Mühendis bir arkadaşımız, yüksek mühendis, Amerika'yı filan görmüş bir kimse. Almanya'da bulundu, Amerika'da senelerce bulundu, çeşit çeşit tahsiller yaptı, yani eğitimli bir insan.- "Nasıl olduğunu anlayamadım, esrarengiz bir şekilde kendimi feraha çıkmış buldum." diyor. İşte böyle sırları da vardır.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu imandan ayırmasın, bu sözden ayırmasın. Bu söz üzere bizi yaşatsın, bu söz üzere ruhumuzu teslim etmeyi nasip etsin, bu söz üzere bizi ba's eylesin, bu söz ile başımızı taçlandırsın, yüzümüzü nurlandırsın.