09.05.1982 - Lokman (a.s) ın Oğluna Nasihatleri, Güzel Meclisler, İlim Sahibi Kimse, Takva, Hikmet

09.05.1982 - Lokman (a.s) ın Oğluna Nasihatleri, Güzel Meclisler, İlim Sahibi Kimse, Takva, Hikmet
Bismillâhirrahmânirrahîm
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ buneyye! Lâ türsil rasûleke câhilen fe-illentecib hâkime kün rasûlü nefsike.
Lokman Hekim (as)’ın oğluna vasiyetleri; “Ey oğulcuğum! Sakın cahil bir kimseyi senin nâmına vekil olarak, elçi olarak bir başkasına gönderme.”
Kaş yapayım derken göz çıkartır. Cahili gönderirsin:
“Şöyle dedim böyle dedim…”
“Ya ben sana öyle mi demiştim… Berbat ettin işi!” dersin pişman olursun. Cahili vekil ve elçi olarak gönderme!
Fe illem tecid hâkimen fe-kün rasûlü nefsike.
“Hikmetli, akıllı uslu elçi bulamazsan kendinin elçisi kendin ol!”
Kendi işini kendin yap, başkasına bırakma! Cahili araya katma, demiş oluyor.
Yâ buneyye! Ye’tî ale’n-nâsi zamânun lâ tukirru fîhî aynu halîmi.
“Ey oğulcuğum! Bir zaman gelecek; o zaman halim selim, ilim irfan sahibinin gözü şenlenmeyecek. Başı dertte olacak. İnsan ilim irfan sahibi oldu mu rahat etmeyecek.”
İnsan ilim irfan sahibi olduğu halde neden rahat etmez?
Âhir zamanda rahat etmez! İlmin kadr ü kıymetini bilmezler, ona itibar etmezler. Cahilce muamele ederler. Tam bizim zamanımız: Ayaklar baş olmuştur, çocuklar reis olmuştur! Baba-ana çocuğuna söz dinletemez, evden çıkar gider.
Cemiyetin aşağı tabakaları yukarı çıkmıştır, yukarıdakiler aşağı inmiştir; iyilikler kötülük olmuştur, kötülükler alkışlanan iş olmuştur. En eskiden ayıplanan meslekler şimdi makbul meslek olmuştur. O mesleklere girenler ceplerini bir gecede 100 bin, 200 bin, 500 bin lirayla doldurur. Öbür tarafta ilim irfan sahibi adam yiyecek ekmeye muhtaç kalır.
Yâ buneyye! İcteri’l-mecâlise alâ aynike fe-izâ raeyte’l-mecâlise yüzkeru fî hillâh azze ve celle fe’clismeahüm. “Ey oğulcuğum! Gözünü aç, oturacağın meclisleri, gideceğin toplantıları kendin seç. Bir mecliste Allah’ın adı anılıyorsa, Allah zikrolunuyorsa onlarla otur.”
Fe-inneke intekü âlimen yenfauke ilmüke. “Allah’ı anılan yere gittiğinde Allah’tan korktuklarını gördüğünde onların yanına otur; eğer sen alimsen onlar alimin kadrini bildikleri için itibar ederler, böylece sen ilminin faydasını görürsün, otur.”
Ve intekû gabiyyen yuallimûke. “Eğer cahilsen, kaba saba bir insansan, görgün anlayışın kıtsa onlar Allah’tan korkan kimseler olduğu için sana bir şeyler öğretirler. İlim irfan, edep, nezaket öğrenirsin. Onların arasına oturunca incelirsin.”
Ve in yutliullâhu azze ve celle aleyhim bi-rahmetin tusibkemahüm.
“Onlar Allah’ı zikrettiklerinden Allah onlara bir rahmet gönderirse, rahmetini saçarsa sana da pay gelir; onların arasına, Allah’ın anıldığı meclislere otur.
Allah’ın anıldığı meclisler nasıl olur?
Mesela burası Allah’ın anıldığı mescittir. Allah yanıltmasın, şaşırtmasın; siyaset yapmıyoruz, dünya işi konuşmuyoruz, gıybet etmiyoruz, dedikodu yapmıyoruz. Allah’ın adını anıyoruz, Resûlullah’ın sözünü söylüyoruz, eski peygamberlerden Lokman Hekim’in hikmetini anlatıyoruz, insanlara âhiretin, dünyanın inceliklerini söylemeye çalışıyoruz... Burası bir ilim meclisi, Allah’ın anıldığı bir meclis.
Allah’ın zikredildiği bir meclisi, her zaman ille bir halka olup da Allah… veya lâ ilâhe illallah… demek mânalarına almak mecburiyeti yoktur. İçinde Allah’a rağbet, âhirete rağbet, dine imana ait bir hakikatin anlatılması, imanın coşması, bilenmesi kuvvetlenmesi gibi bir tesir olan her yer zikir meclisidir.
Zikir sözünün mânası geniştir. Çünkü böyle meclislerde insanın kalbi Allah’ı anıyor, Allah’a kul olduğunu hatırlıyor, Allah’a iyi kulluk etmek için içinde arzular, hevesler yeşilleniyor; filizleniyor. Ondan dolayı da burası da bir zikir meclisidir.
Böyle bir meclis buldun mu otur, orada alimsen ilmin sana fayda verir. Cahilsen bir şeyler öğrenirsin. Allah o meclise bir rahmet indirirse sana da pay gelir. İnşaallah Allah cümlemize rahmetine hissemend ü hissedâr eylesin.
Yâ buneyye! Lâ teclis fi’l-meclisillezî lâ yüzkeru fîhi azze ve celle. “İçinde Allah’ın anılmadığı bir meclise sakın oturma, bir toplantıya sakın katılma!”
Neden?
Fe-inneke intekün âlimen yanfa’ke ilmüke. “Çünkü sen alim olsan orada ilminden bir fayda görmezsin!”
Adamlar ilmin kıymetini bilse Allah’ı anarlardı! O toplantıda senin ne işin var?
Masayı kurmuşlar; içki içiyorlar, eğleniyorlar, kah kah kih kih gülüyorlar. Gıybet, dedikodu, boş şeyler… Orada senin ne işin var!
Sen müslümanmışsın, hocaymışsın! Adam orada hocayla alay ediyor! Öyle yerlere oturma.
İlminin faydasını görmezsin.
Ve intekün gabiyyen yezîduke gabâen. “Eğer sen cahil, kaba saba, gabi bir kimseysen gabavetini artırır. Oradaki o edepsizlikler yüzsüzlükler arsızlıklar senin o hâlini daha da çoğaltır.”
Ve in yutliullâhu aleyhim, ba’de zâlike bi-sahatin yusibke meahum. “Eğer onlara Allah bir azap indirirse parçası sana da gelir, sana da isabet eder.”
“İndirecekse” diyor ama kibarlığından söylüyor. Allah’ın edepli kulu olduğu için; Allah Teâlâ hazretleri nasıl yaparsa, nasıl bilirse öyle yapar, diye yumuşak söylüyor ama Allah’ın adının anıldığı meclise rahmet iner. Allah’ın anılmadığı, gabavetin işlendiği, iyiliklerin yapılmadığı meclise de Allah’ın azabı gelir, orası da garanti gibi bir şeydir.
Yâ buneyye! Lâ ye’kû’l taâmüke taâmeke ille’l-etkıyâu. “Ey oğulcuğum! Yemeğini ancak Allah’tan korkan kullar yesin!”
Bu demektir ki;
Dostların muttakî kullar olsun, onlara ikide bir de ziyafet çek, varsın onlar yesinler. Dostlarla, o gibi kimselerle beraber helal olsun, ecir kazanırsın.
Mesela insan bir oruçluyu iftar ettirse Allah, oruçluyu iftar ettirdin diye o oruçlunun sevabından aynen verir. İyi kimselerle onlara ziyafet çekmeyi teşvik ediyor!
İyi, muttakî bir insan senin yemeğini yedi mi o yemekle ibadet eder, namaz kılar; kötü bir insan yemeği yedi mi tamam, karnı doydu, şimdi kafası kötülüğe çalışacak! Dışarı çıkar çıkmaz hangi eğlencenin peşinde koşayım, gönlümü nerede hoş edeyim, diye düşünecek. Oradaki o taamdan kendisine hâsıl olan imkânı şerre kullanır. Sen de böylece şerri desteklemiş olursun.
Veşâvir fi emrike’l-ulemâe. “İşini alimlere danışarak yap.”
İnsan danıştığı zaman vebalden kurtulur. Alim kimselere bir iki üç beş sorarsın; müşavereyle, meşveretle, danışmayla yaptığın zaman Allah indinde mesul olmazsın!
“Yâ Rabbi, sordum; onlar benden daha bilgiliydi, onu tavsiye ettiler, onun için yaptım.” der kurtulursun. Tek başına yaparsan isabet edersen ecir alırsın, hata ettiğin zaman vebal gelir. Onun için müşavere etmek Kur’ân-ı Kerîm’de bize emredilmiştir. Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz’e emretmiş; peygamberken vahiy ile desteklenmişken, nûr-u nübüvvete sahipken, basar-ı basireti açıkken, gönlü pırıl pırıl iken Peygamber Efendimiz’e ve şâvirhu fi’l-emri bizlerle meşveret yapmasını tavsiye etmiş, ashabıyla meşveret yapmasını emretmiş.
Neden?
Kendisi vahiy ile bildirmiyor mu?
Bildiriyor ama edep, İslamî edep! Yapacağın bir işi önce düşüneceksin, sonra müşavere edeceksin, müşavereden sonra azmedeceksin. Bismillahirrahmanirrahim deyip işe girişeceksin. Bir insan meşveretsiz yaparsa pişmanlık duyabilir, meşveretle yaptı mı sonu hayır da olsa şer de olsa hepsinden ecir alır.
Yâ buneyye! İnne’d-dünyâ bahrün amîküm ve ka’d-ğaraka fî hâ nâsün kesîrün. “Ey oğulcuğum! Dünya bir derin denizdir. Dünya bir ummandır, pek çok insan onun içine batıp boğulup gitmiştir.”
Dünyaya batmayacaksın! İnsan denizde gider ama batarsa yandı, aşağı suyun altına gitti mi boğulur. Batmamaya dikkat edeceksin. Bununla ilgili bir zât-ı muhterem dedi ki;
İnsanın gönlü bir denizin üstündeki tekne gibidir. Teknenin içine su girdi mi batar. Dünyayı gönlüne sokmayacaksın. Gaye etmeyeceksin, sevmeyeceksin, dünyaya muhabbet etmeyeceksin! Dünya senin gayen olmayacak, dünya âhireti kazanmak için vasıtadır. Para kazanabilirsin, mal mülk sahibi olabilirsin, ticaret yapabilirsin; hepsi helal, hepsi hoş hatta insanın kendi elinin kazancıyla beslenmesi kadar tatlı şey yok!
Onun için büyük velîler kendi kazançlarını yerlermiş.
Mesela Ahmed-i Yesevî hazretleri kendi emeğiyle kaşık yontarmış. Hacı Bayrâm-ı Velî buğday ekip biçermiş, rençberlik yaparmış. Hamîduddîn-i Aksarayî somuncuymuş, fırın yakar somun pişirirmiş, ekmek pişirir satarmış. Duymuşsunuzdur; kimisi eskiciymiş, kimisi pabuç tamir edermiş...
Neden?
Elinin emeğini yiyor, başkasına yük olmuyor. Kazanıyor, kazancıyla da başkasına hayır hasenât yapıyor, öyle ecir kazanıyor.
İbrahim b. Edhem rahmetullahi aleyh -Belh şehrinde padişahken sonra hak yoluna dönen kişi- gündüz çalışırmış, akşamleyin de ne alırsa çalıştığını alır, arkadaşlarına ziyafet çekermiş. Çalışıp gelinceye kadar vakit geçermiş, geç kalırmış.
“Bu hep geç kalıyor. Nedir böyle? Karnımız açıktı, yiyelim. Beklemeyelim şunu, yemeği yiyelim…” demişler, onu beklemeden yemeği yemişler, yatmışlar. O gelmiş, bakmış ki bütün arkadaşları uyuyor.
“Eyvah, hepsi uymuş! Bunlar açlıktan uyumuşlardır, yiyecek bir şey bulamadılar. Açlık canlarına tak dedi. Hepsi bir köşeye sızdı, uyudular. Şunları şunlara pişireyim, yedireyim…” diye ocağa odunları sessizce, yavaş yavaş dizmiş. Eğilmiş, üfleye üfleye ocağı tutuşturacak. Ocağı yakacak pişirecek, onlara yedirecek. Bir tanesi uyanmış:
“Ne yapıyorsun?”
“Uyandın mı? Geç kaldım kusura bakmayın, ocağa yakıyorum, pişireceğim. Hemen hazır olur.”
Adam ağlamaya başlamış:
“Biz ne düşüncelerdeyiz, şu adam ne düşüncelerde!..”
Onlar; “Geç kaldı, bu adamı her gün beklemeyelim.” diye düşünüyorlar, bu ne düşünüyor?
Halis insanlar, derece alanlar öyle derece alıyor, öyle derece alınıyor. Çok kimse elinin emeğiyle geçinirmiş. Dünyaya eyvallah etmemişler, dünyaya kul köle olmamışlar; dünya peşlerinden gelmiş. Ona da aldırmamışlar.
Hasan-ı Basrî hazretlerine birisi on tane kıymetli elbise getirmiş. Bilmem kaç dirhem altın getirmiş.
“Al, onlar sana daha çok lazım olur. Biz böyle hediyeleri alırsak helak oluruz!” demiş, iade etmiş. Gözü yok!
Bir başka zâta da birisi külliyetli bir para getirmiş. Veren kimseye demiş ki;
“Sen bu parayı gönül hoşluğuyla mı veriyorsun?”
“Gönül hoşluğuyla veriyorum.”
“Peki, sen de böyle çok para olmasını ister misin?”
“İsterim.”
“Al öyleyse! Bu para sende dursun!”
“Niye?”
“Bak ben bu parayı hiç istemiyorum, sen istiyorsun. Veriyorsun ama istiyorsun. İçinde sevgi ve istek var, sen ona daha muhtaçsın! Benim canım hiç istemiyor!” demiş.
İnce mânalar nakletmişlerdir: Almışlardır, fukarâya dağıtmışlardır. Geceleyin sabahlatmamışlar.
Kimisi geceleyin rüyalarında dağıtamadığı birkaç dirhem kaldıysa onu görmüş: Ateşten kızdırılmış, derisi dağlanıyor filan. Hemen uyanıp dağıtmışlar. Dünyaya o kadar kıymet vermemişler.
Fec’al sefîneteke takvâ haşruha’l-îmâni billah ve şirâuhâ ve tevekkel alallâh le-alleke en tencüve.
Dünya bir deniz gibi, demişti:
“Gemin takvâ olsun!”
Denize batmamak için insan ne yapacak?
Gemiye binecek. Dünyaya batmamak, gark olmamak, boğulmamak için ne yapmak lazım?
Takvâ gemisine binsin, kendisine takvâyı gemi edinsin.
“Ey oğulcuğum! “Gemini takvâ eyle, takvâyı kendine gemi yap.”
Haşruha’l-îmâni billâh.
Onun içindeki yiyecek içecek?
“İnsan gemiye bindiği zaman doldurulan malzemeyi de Allah’a iman etmek yap.”
Ve şirâehâ et-tevekküle’t-alallâh. “Yelkenini de Allah’a tevekkül etmek yap!”
Takvâ gemisi, içi Allah’a iman dolu, yelkeni de Allah’a tevekkül. Tevekkül eyle, öyle yaşa; demiş oluyor.
Le alleke en tencüve. “Belki böyle yaparsan kurtulursun!” diyor.
Bizim halimiz ne olacak?
“Belki kurtulursun!” diyor. Takvâ ehli olacak, Allah’a kâmil iman sahibi olacak, tam tevekkülle tevekkül edecek!..
“Umulur ki kurtulursun!” diyor.
“Katiyen kurtulursun.” diye kim söyleyebilir?
Bilmiyoruz ki; önümüzde ince hesap, inceden inceye hesap var. Allah bizleri kendisini emniyette hissettirip de gaflete daldırmasın.
Yâ buneyye! İnnî hameltü’l-cendele ve’l-hadîde fe-lem ahmi’l-şey’en ezkale bi-cârisû. “Ey oğulcuğum! Ben çok yük taşıdım; demir taşıdım -köleymiş ya, mübarek ne hizmetler görmüş- taş taşıdım. Çok sık, çok ağır yükler taşıdım. Kötü komşudan ağır yük taşımadım!”
Kötü komşuyla uğraşmak, insanın sırtında taş, demir taşımasından daha zordur, demek istiyor. Buradan şöyle bir şey çıkar ki;
Aman biz başkasına kötü komşu olmayalım. Bize “kötü komşu” demesinler. Etraftakini kötü görmeyin, kusuru kendinizde bulun; garantili tarafı odur.
Ve zuktü’l-mirârete küllehâ fe-lem ezud eşedde mine’l-fakri. “Çok acılıklar tattım, fakirlikten acı bir şey tatmadım!”
Fakirliği de tatmış, “En acısı o!” diyor. Zenginlik kolaydır, insan zengin olur; elhamdülillah. Parasının bir miktarını fakire verir, verirken de o fakire hayır yaptım diye gönlü hoş olur. Kendisi de yer içer, rahat eder. Ama fakirlik zor, zavallılar, boynu büküktür; onun için fakirler cennete daha önce dâhil olacaklarmış.
Yâ buneyye! Kün kemellâ yebteğî mahmedete’n-nâsi ve lâ yeksib mezembetehum ve nefsuhû minhum fi-ğinâin ve’n-nâsu fi-râhatin. “Ey oğulcuğum! “İnsanların övmesini istemeyen, sövmesine, kınamasına da uğramayan bir kimse olmaya çalış. İnsanların övmesine aldırma, öyle bir şey bekleme. Kendini; onların seni ayıplaması, kınaması, zemmetmesi durumuna da düşürme. Böylece nefsi onlardan müstağni olan, insanların da kendisinden rahat olduğu bir kimse ol. İnsanlara senden zarar gelmesin sen de onlardan müstağni olarak yaşa!”
Yâ buneyye! İnne’l-hikmete meclise fi’l-mesâkine mecâlise’l-mülûk. “Ey oğulcuğum! Hikmet, miskinleri hükümdarlar meclisine oturtur.”
İnsan hikmet sahibi oldu mu, hakîm, aklı başında, şuuru yerinde, doğru düzgün konuşan oldu mu hükümdarların meclisine oturur. Fakir de olsa el üstünde tutulur. Hatta hükümdar olur.
Yâ buneyye! Cârisi’l-ulemâ rızâhimhüm min rıfteteyke. “Ey oğulcuğum! Alimlerle otur ve dizlerin ile onlara zahmet ver.”
Diz dize yakınına sokul, izdihama kalabalığa gir.
Fe-innellâhe yuhyi’l-kulûbe bi-nûri’l-hikmeti kemâ yuhyi’l-arda meytete bi-vâbidil matâl. “Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri hikmet nuruyla ölü kalpleri, çorak, kuru otsuz toprağı bol yağmurla dirilttiği yeşerttiği gibi canlandırır.”
Yâ buneyye! Lâ tetealleme mâ ta’lemû hattâ ta’mele mâ lâ bi mâ ta’lemûn.
Yâ buneyye! “Ey oğulcuğum!” Lâ tetealleme mâ ta’lemû hattâ ta’mele mâ lâ bi mâ ta’lemu. “Bilmediğini öğrenme, bildiğinle amel etmedikçe!”
Bildiğini tatbik etmedikçe yeni şeyler öğrenmeye kalkma! Bu “Cahil kal.” mânasında değil de “Bildiğini tatbik et.” mânasında. Eskiler buna dikkat ederlermiş.
el-İlmu bi-lâ amelin vebâlün.
Bilip de yapmamak vebal olduğundan eskiler, bildiğini tatbik etmeye, ilmiyle âmil olmaya dikkat ederlermiş. Onun için de yeni bir bilgiyi öğrenmeye korkarlarmış. Bildiğini tatbik edip ondan sonra öğrenmeye giderlermiş.
Bir şehre büyük bir alim gelmiş, ondan hadis yazmaya koşmuşlar.
“Sen gelmiyor musun?” demişler. Boynunu bükmüş:
“Ben daha geçen gün öğrendiklerimi henüz tatbik edemedim.” demiş.
Buradan bize çıkan ders bildiklerimizi tatbik etmek olsun, öğrendiklerimizi inşaallah tatbik edelim.
Yâ buneyye! İzâ eredde ente vâhiden raculen fe-ağdibhu kable zâlike fe in ensafake inde gazâbihî ve illâ fahzerhû.
Bu da Lokman Hekim’in bize -oğluna tavsiye ediyor ama biz de hissesini alabiliriz- enteresan bir tavsiyesi:
“Ey oğulcuğum! Bir kimseyle, bir adamla kardeşlik kurmak, arkadaş, dost olmak istediğin zaman arkadaş olmazdan, dost olmazdan önce onu kızdır, gazaplandır. Ahbaplık etmek istediğin bir kimseyi gazaplandır, kızdır.”
Kable zâlike. “Dost olmadan önce.” Fe-in ensafake inde gazabihî. “Kızdığı zaman o sana adaletle muamele edebiliyorsa, ölçü içinde hareket edebiliyorsa, taşkınlık göstermiyorsa arkadaşlık et.” Ve illâ fahzerhu. “Yoksa ondan kork, çekin, uzak dur.”
Denemek için; bazen sen yorgun olursun, bazen hizmetini iyi yapamazsın, sözünü iyi anlayamazsın… Bir kusurun olur. Kızdır, kızdığı zaman nasıl oluyor bak bakalım!
Yâ buneyye! İnnezü mezelte ile’d-dünyâ iste’d-bertehâ ve istekbelteha’l-âhirate. “Ey oğulcuğum! Sen dünyaya geldiğin zaman âhirete yöneldin, dünyaya sırtını döndün demektir.”
Şu an da yaşıyoruz ya, sırtımız dünyaya dönük, yönümüz âhirete, âhirete doğru gidiyoruz.
Fe dâru’l-ente ileyhâ tesîrü’l-akrabu min dârin ente anhâ. “Kıyas edildiği zaman varmakta olduğun yer, ayrılmak üzere olduğun yerden sana daha yakındır.”
Çünkü bundan ayrılıyorsun öbür tarafa gidiyorsun. Biz de dünyanın içindeyiz ama sırtımızı dünyaya döndük, âhirete doğru gidiyoruz. Âhiret bize daha yakın. Dünya gidiyor, yavaş yavaş azalıyor azalıyor; âhiret yaklaşıyor. Âhiret bize her daim daha yakın. Senin göçtüğün yer sana daha yakın.
Bundan ne çıkıyor?
Madem sen dünyaya geldin o halde dünyadan uzaklaşman başladı. Daha dünyaya geldin, ömürden bir şeyler eksilmeye başladı. Ömür gittikçe eksiliyor, bir yerde bitiverecek. Kandilin yağı azalmaya başladı, kullanmaya başladın. Kronometreye basıldı, saniyeler azalıyor. Ömründen bir şeyler eksiliyor.
Bu ne demek?
Gideceğin yere hazırlan, demek. Buradan ayrılıyorsun; burayı imar etmeyi bırak, âhireti imar etmeye bak, âhirete hazırlık yap, âhirete azık hazırla. Âhiretin hazırlığını, gayretini, kuvvetini düşün; ona göre hareket et.
Yâ buneyye! Avvid lisâneke en yekûle Allahummeğfirli! “Ey oğulcuğum! Dilini; ‘Yâ Rabbi, sen beni afv u mağfiret eyle!’ demeye çok alıştır. Allah’tan, çok mağfiret dile.”
Estağfirullah, estağfirullâh el-azîm çok deyin!
Fe-innâ lillâhi sâatin lâ tureddu. “Çünkü Allah’ın bazı mübarek vakitleri vardır, o zaman dua reddolunmaz.”
Allahummeğfirli, estağfirullah dediğin zamanlar o zamana, o saate rastlarsa mağfiret olursun. Çokça istiğfar et!
Yâ buneyye! İlla reddeyn. “Ey oğulcuğum! Borç almaktan, borçlanmaktan sakın!” Fe-innehû zulmü’n-nehâri ve hemmü’l-leyli. “Çünkü gündüz insana zillettir, geceleyin de derttir.”
Borçlusun, karşı taraftaki adama boynun bükük. Gündüz zillettir, Geceleyin de uykun kaçar;
“Falancaya borcum var, hâlâ ödeyemedim…”
Borcun altına girme, diyor.
Yâ buneyye! Urcullâhe recâen lâ yücrîku alâ mâsiyetihî ve hafillâhe halfen lâ yüeyyisüke min rahmetihî.
Bu da son hikmet:
“Ey oğulcuğum! Allah’tan ümit üzere ol, rahmetini um, cennetine sokacak diye temenni et ama bu ümidin seni günaha sürüklemesin, cüretlendirmesin!”
“Nasıl olsa Allah beni cennetine sokar.” diye seni günaha daldırmasın. Ümit sahibi ol ama günaha kaymadan ol. Allah’tan kork ama bu korku sana Allah’ın rahmetinden ümit kestirmesin.
“Eyvah azâb-ı cehenneme düşersem…” diye korkmak iyi ama bu korku “Hiç cennetine giremeyeceğim, muhakkak cehennemliğim…” diye bir düşünce içinde Allah’ın rahmetinden ümit kesilme durumuna da getirmesin.
O halde insan nasıl olacak?
Hem ümit besleyecek hem korkacak. Orta yerde yürüse kâr eder, bir tarafa meylederse öbür zararlar ortaya çıkar.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi gaflet uykusundan uyarsın. Öğrendiklerimizle amel etmeyi nasip etsin.
Lokman Hekim bir köleymiş, Allahu Teâlâ hazretlerinin sevgili kulu olmuş, peygamberi olmuş. Kölelik yapmış, sırtında taş taşımış, açlığı, fakirliği tatmış bir zât-ı muhterem; ne kadar hikmetli sözler söylemiş.
Allah bizlere hikmeti ihsan eylesin. Güzel düşünmek, güzel söylemek, güzel konuşmak, ölçülü hareket etmek nimetine erdirsin.
Fâtihâ-yı şerîfe mea’l-Besmele.
23.08.1982 -
Bidat Ehli, Zikir
20.06.1982 -
Dini Bilmek, Kendini
