18.04.1982 - İslam Dini, İbadet Etmek, Kadere İman

18.04.1982 - İslam Dini, İbadet Etmek, Kadere İman
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâle lî Cibrîl aleyhisselâm: Kâle'llâhu tebâreke ve Teâlâ: İnne hâzâ dînün irtadaytuhû li-nefsî ve lem yuslihahû ille's-semâhatü ve hüsnü'l-hulüki fe-ekrimûhü mehmâ sahibtümûh.
Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Cebrail aleyhisselam'ın kendisine söylediği bir sözü bize naklediyor. Cebrail aleyhisselam da Allah-u Teâlâ hazretlerinden naklen getirmiş, Resûlullah Efendimiz'e söylemiş.
Kâle lî Cibrîl aleyhisselâm. "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki." Kâle'llâhu tebâreke ve teâlâ. "Ey Muhammed! Allah-u Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu." diye Cebrail aleyhisselam ona hitaben nakletmiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri nasıl buyurmuş?
İnne hâzâ dînün. "Bu bir dindir ki." İrtadaytuhû li-nefsî. "Ben o dine razı oldum; o dini kendim için seçtim. Bana o dine göre ibadet edilmesinden hoşnut ve razı oldum."
Hangi din bu?
İslâm dini. "Kullarım İslâm'ı seçsinler. Onların bana İslâm'a göre diyanet göstermelerine, kulluk etmelerine hoşnut ve razı olurum, başkasına razı olmam."
Bu bir ayet-i kerimenin mânasıdır. Hadis-i şerif ama aynı zamanda da malum, hepinizin bildiği gibi:
İnne'd-dîne inda'llâhi'l-İslâm. Ayet-i kerimesinin "Allah indinde tek din, yegâne din İslâm'dır; başkasını sevmez. Allah indinde din sadece ve sadece İslâm'dır."
Kelimelerin sıralanışından, Arapça' nın mânasından üsluba göre; "Sadece ve sadece bu dini kabul ederim." mânası çıkıyor. Allah-u Teâlâ hazretleri bu dine razı olmuş; biz Müslüman olursak razı olacak.
Allah-u Teâlâ hazretleri başka bir dine razı değil, başka bir şekil ile kendisine ibadet etmemizi istemiyor. Başka şekilde razı değil, hoşnut değil!
Ve lem yuslihahu ille's-semâhatü ve hüsnü'l-huluki. "Bu dindarlığı, bu dini iki şey güzelleştirir. Bu dini iki şey daha güzel yapar, ıslah eder, daha güzelleştirir. Nedir? Birisi semahattir. Semahat 'lütufkârlık' demek. Diğeri, hüsnü'l-huluktur, 'güzel huyluluk'tur."
Demek ki Allah-u Teâlâ İslâm'ı din olarak seçmiş, ondan razı. İki şey bu dini daha da güzelleştiriyor, ziynetlendiriyor ve o zaman daha güzel oluyor. Birisi semahat, diğeri hüsnü'l-huluktur. Semahat "lütufkârlık" hüsnü'l-huluk "güzel huyluluk." demek.
İnsan Müslüman olacak:
Âmentü bi'llâh. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh dedi. Tamam, Müslüman oldu.
Bu dinin güzelliği ne ile tamamlanacak? Lütufkârlıkla, semahatla tamamlanacak; güzel huyla tamamlanacak.
Semahat nasıl olur? Semahat iki şekilde olur:
Bir; malla semahat olur. Elindeki parayla, imkânla, maddî vasıtalarla insanlara cömertlik yaparsın, semahat gösterirsin. Onlara verirsin, onları yedirirsin, giydirirsin; o insanların gönlünü alırsın. Senin dindarlığın, bunu yapmayan öteki şahsın dindarlığından daha iyi olur, daha kaliteli bir dindarlık olur. Daha güzel, müzeyyen bir dindarlık olur.
İkincisi; ahlâkla lütufkârlık, manevi bakımdan ahlâk ile olur. Parayla değil de insanın sözüyle, sohbetiyle başkasına lütufkâr davranması tarzında olur. Kavlen olur, söz ile olur. Güzel huy da İslâmiyet'in ana hedeflerinden biridir.
Müslümanlık bize niye geldi? Niye durup dururken Allah-u Teâlâ hazretleri peygamber gönderiyor, kitap gönderiyor? Müslümanların ne yapmasını istiyor?
İslâmiyet'in iki büyük hedefi var. Esaslı hedefini, ana hedefini söylemek gerekirse; birisi, bizi cahillikten kurtarıp Allah'ın varlığından, birliğinden haberdar edip O'na güzel kulluk ettirmek için, Allah-u Teâlâ hazretlerinin mârifetullahına erdirmek için, mârifetullah için.
İkincisi, güzel ahlâk için.
Marifetullah bize Mevlâ'mızı tanıtıyor; o bakımdan önemli.
Güzel ahlak ne için lazım? İnsanlarının birbiriyle geçimi için lazım.
İnsanlar toplu hâlde yaşıyorlar, topluluk hâlinde yaşıyorlar ya; köy kuruyorlar, kasaba kuruyorlar, üçü beşi bir arada oluyor. Hiç olmazsa ana-baba evlat bir arada oluyor. Dağ başında bile olsa yine birkaç kişi oluyor. İnsanlar iki kişiden fazla oldu mu aralarında ahlâk şarttır. Huy olacak.
Diyelim ki bir kadın bir erkek evlendi, karı koca oldu. Kadının kocaya karşı vazifeleri var; kocanın kadına karşı vazifeleri, mesuliyetleri, ödevleri, vazifeleri var. "Şöyle yapması, böyle yapmaması lazım." diye kanun ve usul lazım. Çocuklar varsa çocuğun anne babaya karşı muameleleri var; anne babanın çocuğa karşı muameleleri, çocukların birbirlerine muameleleri var.
Bir köy ise köy ahalisinin birbirlerine karşı muameleleri var. Şehir ise hakeza.
Ahlâk, cemiyete insanlar için gerekli. İslâmiyet'in hedeflerinden biri, Mevlâ'mızı tanıyıp ona kulluk etmek; ikincisi de öteki Müslümanlarla, kardeşlerimizle bir cemiyetin içinde güzel yaşamak. Bu, güzel huyla oluyor.
Onun için dinimiz güzel huya çok ehemmiyet veriyor.
Bu nereden belli? Bir kere bu hadis-i şeriften belli.
Başka nereden belli? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
Buistü li-ütimme mekârime'l-ahlâk. "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim, gelip size öğretmek için gönderildim."
"Güzel huyu öğretmek için geldim ben."
Niçin Peygamber oldum? "Size güzel huyluluğu öğretmek için geldim."
Başka bir hadis-i şerifte buyruluyor ki;
El-İslâmü hüsnü'l-huluk. "Müslümanlık güzel huyluluktur."
Başka bir hadis-i şerifte buyruluyor ki:
"İnsan güzel huyu sayesinde geceleri sabahlara kadar hiç uyumayıp ibadet eden, gündüzleri akşamlara kadar sıcak, soğuk demeden dudakları kuruyarak oruç tutan, kıymetli ibadetleri yapan kimselerin sevabına nail olur."
Ne ile?
Güzel huyu sayesinde. "İnsan güzel huylu oldu mu geceleri ibadet eden, gündüzleri oruç tutan insanın sevabına nail olur. İşte bizim dinimizin hedeflerinden birisi güzel huylu olmaktır.
Çirkin huylu olursa ne olur? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir gün;
"Ey ashabım! Müflis kime derler? İflas etmiş adam kime derler?" diye sormuş.
Araplar tüccar millet; mal almayı, kervanlarla mal götürüp mal satmak. İflasın ne olduğunu biliyorlar.
"Yâ Resûlallah! İflas; insanın servetinin sermayesini kurtaramaması, ziyan etmesidir. Sermayeyi ziyan etmekten dolayı elinde hiçbir şey kalmamasıdır."
"Hayır!" buyuruyor Efendimiz; "Asıl müflis, hakikî müflis o kimsedir ki kıyamet günü mizanın, terazinin başına dağlar gibi sevaplarla gelir..."
Neden?
Çünkü Müslüman insan; ibadet etmiş, taat etmiş, hayr-u hasenat yapmış, sevap kazanmış. Mizanın başına dağlar gibi sevapla geliyor. Gelir ama mizan var, hesap var. Hadis-i şeriflerde geçiyor; bundan insanın sırtının ürpermesi lazım. Şakaklarından ter boşalması lazım.
Mahşer halkına seslenilecekmiş:
"Ey mahşer ahalisi! Bu şahıs, filanca oğlu filancadır veya filanca kızı filancadır. Bunda kimin hakkı varsa hesabını görme vakti geldi; gelsin, hakkını alsın."
Mahşer halkından hak sahipleri gelmeye başlıyor. Birisi gelecek; "Yâ Rabbi! Bu şahıs benim hakkımı yemişti." diyecek. Ona; "Al bunun sevabından." denilecek Sevabının bir kısmını alıp gidecekler. Artık hesabı ne zaman olacaksa o ayrı. Ama sevabının bir kısmından, o yığından alacak.
Sonra biri gelecek, yine bir şikâyet. Tamam doğru iddia, yine alacak, yine alacak, yine alacak... Hulasa-i kelâm o dağlar gibi sevap hak sahipleri tarafından alınıp alınıp bitecek. Ama hak sahipleri bitmedi, daha kuyrukta olanlar var.
Bir tanesi geldi;
"Yâ Rabbi! Bana da şunu yapmıştı. Şöyle kırmıştı, böyle hürmetsizlik yapmıştı." deyince ona verilecek sevap kalmadı, dağıldı. Dağlar gibi sevap gitti.
O zaman Allah-u Teâlâ hazretleri buyuracakmış ki "Sen günahından buraya bırak." Günah ve sevapla denkleştirilmiyor mu? Birisi ötekisini götürmüyor mu? "O zaman günahını bırak." Ötekisi gelecek günahını bırakacak, berikisi gelecek günahını bırakacak. Hesabı bittiği zaman dağlar gibi bir günah yığınıyla karşı karşıya kalacak.
Peygamber Efendimiz "İşte asıl müflis budur." diyor. "Asıl iflas etmiş insan bu!" Çünkü dağlar gibi sevap gitti, arkasından mizanın başında dağlar gibi günah kaldı. O adamın hâlini bir düşünün.
Onun için güzel huy, çok önemli. Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi huyu güzel insan eylesin.
Güzel huy nedir?
Güzel huydan söz açılırsa insanın haftalarca söz söylemesi gerekir. Çünkü İslâmiyet, bunu öğretmeye çalışmış. Çok güzel huylar.
Kısaca söylemek gerekirse güzel huyluluğu nasıl anlatabiliriz? Müslümanlar senin hakkında ne diyorlar?
Sen şöyle köşeye çekildiğin zaman öteki Müslümanlar; senin tanıştığın, iş yaptığın, temasta bulunduğun, yaşadığın öteki, salih Müslümanlar senin hakkında ne diyor?
"Allah taksiratını, kusurunu affetsin. Biraz sinirlidir, vurur, kırar." mı diyor. Veya "Hak hukuk tanımaz, insanların paralarını pullarını alır. Kendi üzerine geçirir." mi diyor? Veyahut ne diyorsa…
Veyahut da "Çok iyi bir kimsedir, melek gibi bir kimsedir, karıncayı incitmez; hiç kimse ondan şikâyetçi değildir. Allah ondan razı olsun." mu diyor.
Arkandan insanlar, Müslümanlar, Müslümanların salihleri iyi şeyler söylüyorsa sen iyi huylu bir insansın. Kötü şeyler söylüyorsa, yaka silkiyorlarsa "Aman aman! Hacıdır, hocadır ama neyse beni fazla söyletme." diyorsa o zaman yandın, o zaman fena durumdasın. O zaman çok düzeltilecek hâlimiz, huyumuz var, demektir. O zaman fena… Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri kıyamet gününde o insanları şahitlik ettirecek. Onların hükmü, hüküm...
Hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
"Sen bir topluluğun içine gittiğin zaman sana 'ehlen ve sehlen merhaban' derlerse; 'hoş geldin, sefa getirdin, aramızda yerin var, buyur, geldiğine sevindik, otur şöyle, başköşeye geç.' denilecek."
Fe-merhaben lehu yevme'l-kıyameh. "Kıyamet gününde ona öyle denilecek, 'gel buyur, merhaba' denilecek."
Dünyada da Müslümanlara öyle denilsin. Eğer gittiğin bir yerde sana fe kahden leke diyorlarsa... -Arapça' da kahd "kıtlık" demek- Demek ki Araplar âdetlerine göre; istemedikleri bir kimse gelirse ona 'merhaba ' demezlermiş de "Kıtlıkta geldin." derlermiş.
Ne demek?
Kahden, "Yanımızda ikram edilecek yiyecek, içecek, meşrubat, peynir, yoğurt yok. Sana bir şey veremeyeceğiz, kusura bakma. Misafir edemeyeceğiz." demek.
Dobra dobra; "Kusura bakma seni aramızda istemiyoruz." demek.
"Eğer Müslümanlar bir kimseye böyle demişse."
Fe-kahden lehû yevme'l-kıyâmeh. "Kıyamet gününde ona "kahden" denilir."
Kıyamet gününde muamelesi öyle olacak. Onun için aman Müslümanların salihlerini kızdırmayalım. Müslümanların salihlerini aleyhimize döndürtecek huya sahip olmayalım.
"Niye 'Müslümanların salihleri' deyip duruyorsunuz?" derseniz…
İnsanların hepsini memnun etmek mümkün değil. Sen şurada çıkarsın bir hayırlı iş yaparsın; hayırlılar memnun olur, hayırsızlar kızar. Evine parmaklık yapılsa evinin içindekiler memnun olur, evinin dışındaki hırsızlar memnun olmaz; "Ben şimdi bu evin neresine gireceğim. Ben şimdi nasıl çalacağım bu adamın parasını nasıl çalacağım?" der.
Sen memleketin için memleketin gidişini değiştirecek hayırlı bir iş yapsan; Yunanlı kızar. Sen memleketini kalkındırmak istesen Bulgar, Rus, Amerikan, İngiliz kızar.
Neden?
Onlar öyle kuvvetli bir Türkiye istemiyorlar ki. Aslan gibi olursa istemiyorlar, "parçalar" diye korkuyorlar. Yerinden kıpırdamasın, bağlı dursun. Önüne ot koyalım yesin, arkasından sütünü sağalım, içelim.
O şimdi senin uçak, tank yapmanı, kuvvetli ordunun olmasını, güçlü kuvvetli olmanı, öteki kültürlerle alakadar olmanı ister mi? İstemez.
Demek ki dünyada herkesi memnun etmek mümkün değil! Salihler memnun oldu mu; tamam.
Varsın katiller, hırsızlar, arsızlar, namussuzlar beğenmesin, zaten beğenmeyecekler. Dünyada herkes herkesi sevmez ki.
Peygamber Efendimiz insanların en mükemmeli. Peygamber Efendimiz' i herkes sevdi mi? Maalesef!
Ebu Cehil vardı ya, ne kadar uğraştı. Namaz kılarken ne kadar zulmettiler. Harp için nice nice hasımları karşısına geldi. Asker gitti. Nice ezalar, cefalar ettiler. Hele Taif'e gittiğinde nasıl taşladılar, topukları yarıldı, Uhud harbinde dişi nasıl kırıldı? Mübarek dişi şehit oldu. Nasıl bazı kimseler "kâhin" dedi, bazıları "şair." Çeşit çeşit iftiralar yapmadılar mı?
Demek ki bu insanların dilinden kurtulmak mümkün değil. O zaman ne yapalım?
Kendini Allah'a sevdirmeye çalış. İnsanlara sevdirmeye çalışırsan şaşırır kalırsın. Birisi "öyle" der, birisi "böyle" der, şaşırır kalırsın. Allah'a sevdir. Allah'a sevdirirsen tamam.
Allah-u Teâlâ hazretleri bir kulu sevdi mi dermiş ki:
"Ey Cebrail! Ben filanca kulumu sevdim, sen de onu sev."
Cebrail aleyhisselam'da gök ehline dermiş ki:
"Ey gök ehli, melekler, çeşit çeşit varlıklar! Allah-u Teâlâ hazretleri filanca kulunu seviyor; siz de sevin."
Ondan sonra yeryüzündeki insanlara, varlıklara seslenirmiş; gök ehli de yer ehli de severlermiş.
İnsanı varsın hiç kimse sevmesin, Allah sevsin kâfi değil mi? Allah-u Teâlâ hazretleri sevdi mi kâfi!
Onun için bir tek sevginin peşinde koşmak lazım. Öyle işi karıştırmaya lüzum yok, fazla uzun şeye aklım ermez.
"Bana bir tek şey söyle, öyle uzun boylu nasihate aklım ermez." Peki, bir tek şeyi söylüyorum:
"Allah-u Teâlâ hazretlerine kendini sevdirmeye çalış."
Başkalarının sevgileriyle uğraşma; bitmez, tükenmez. Onu memnun edersin, ötekisini memnun edemezsin. Çocuklarına bile aynı elbiseden üç tane alırsın birisi mavi, birisi yeşil, birisi kırmızı. "Ben kırmızıyı istiyorum." der. İlla kardeşine verileni ister, kendisine verilenden memnun olmaz. Bunlar hep olan şeyler, onun için Allah'ı memnun etmeye çalışmak lazım.
Fe-ekrimûhü mehmâ sâhibtümûhu. "O halde bu dine ne zaman sahip olursanız, ikram ediniz. Bu huylarla cömertlik ile semahatla ikram ediniz." diyor Allah-u Teâlâ hazretlerinin resulü.
Cebrail aleyhisselam Allah-u Teâlâ hazretlerinden öyle nakletmiş.
Bu hadisin uzun ibaresini kısaltırsak ne diyeceğiz? Bizim dinimiz iki şeyle ziynetleniyor: Bir cömertlik, iki güzel huyluluk!
Cömert olacağız. Mübarek, bırak başka insanların da gönlü hoş olsun. Sevindir, ver bakalım, fukaranın güle güle gittiğini bir gör. Bir zavallıya, bir dula yardım et, yetime başını okşa; sevine sevine koştuğunu gör.
Hiç unutamıyorum, içimde bir derttir. Ankara'da bir bayram arefesinde, bir şey almak için çarşıda dolaşıyorum. Çöpçü kıyafetli birisini gördüm; yanında da birisi var, çocuk. Geldiler. Adinin adisi bir pantolona baktılar. Ertesi gün bayram ya, çocuğuna pantolon alacak ama maaşı az, belli.
"Kaça?" diye sordu.
Galiba "20 lira" dedi o zaman. "Çok gelecek bana." dedi; boynunu büktü, gitti. 20 lirayı bile veremedi. Şimdi insanın yanında para olsa imkân olsa da daha atik olsa; "al şu yirmi lirayı, evladım al şu pantolonu" deseydi de o nasıl oynaya oynaya, sevine sevine gidecekti.
Onun o sevincini paylaş, başkalarını sevindir. Müslümanın gönlüne neşe sokmak, Müslümanı sevindirmek lazım. Dille mi sevindirirsin, malla mı sevindirirsin artık. Allah'ın kullarını nasıl sevindirirsen sevindir. Hep başına dert olacak değilsin ya. Biraz da onu hoşnut et; hiç bu tarafa bakmıyoruz.
İki gün önce bir köye gittik. Tanıdığımız birisi var, Yüksek İslâm Enstitüsü'nden mezun; evde yokmuş. Orada konuşurken dediler ki:
"Filanca amca vefat etti, üç hafta oldu."
"Ona da gidelim; 'Başınız sağ olsun.' diyelim, ailesine Allah rahmet eylesin, Allah sizlere sabır versin." diye gittik, çok memnun oldular.
Allah küçük şeylerden ecir veriyor; bunları ihmal etmemek lazım, yapmak lazım. Ummadıkları bir şekilde oraya gitmemizden memnun oldular. Yalnız oradan biri:
"Yahu, falanca arkadaş nerede?" deyince;
"Hocam! O arkadaş bizi beğenmez, gelmez." dedi. Bizim ilk gittiğimiz, evde bulamadığımız şahıs köylüsüyle konuşmuyor.
"Bize gelmez. Cenazeye bile gelmedi." dedi. "Sen onun ilmini al, bir kenara atıver." dedi. Şu bakımdan söylüyorum:
Yüksek İslâm Enstitüsü'nden kardeşlerimizin yüzde doksan beşi böyle yapmaz ama o öyle yapınca iyi olmamış. Sen onun bilgisini alıvereceksin öbür tarafa kendisini atıvereceksin; "Cenazemize bile gelmedi." diyor. İnsan aynı köyde olur da cenazeye gitmez mi?
Bak "gitmedi" diye ne kadar kalbi kırılıyor, "gitti" diye ne kadar seviniyor. İnsanın eti yenmez, derisi dikilmez. Bir gideceksin; işte biraz Tebâreke okuyacaksın, dua edeceksin, teselli eylersin, "Yapabileceğim bir hizmet var mı?" dersin, gönlünü alırsın, gidersin. Hiçbir şey vermeye bile lüzum yok. İlla dağları devirip koyun sürüleri bağışlamana lüzum yok.
İnsanoğlu bunu bekliyor. İnsan karşısından güler yüz, tatlı dil bekliyor. Somurtsan kızar. Somurtsan bir oraya bir buraya akşama kadar hasta olurlar. Bir şey söylemezse somurtmanın zararı var. Ne olur gülüverse biraz tatlı davransa.
Kâle lî Cibrîl: Kâle'llâhu azze ve celle: Yâ Muhammed men âmene bî ve lem yü'min bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî fe'l-yeltemis Rabben gayrî.
"Cebrail aleyhisselam bana dedi ki: 'Allah-u Teâlâ hazretleri söyle buyurdu: Ey Muhammed! sallallahu aleyhi ve selem Kim Bana iman ederse." -diyen Allah-u Teâlâ hazretleri- "Kim Allah-u Teâlâ hazretlerine iman ederse." Ve lem yü'min bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî. "Kadere inanmakta bana iman etmiyorsa..."
Hayrın ve şerrin Allah'ın takdiriyle olduğuna; bu kâinatı Allah-u Teâlâ hazretlerinin yaratıp idare ettiğine, her şeyin O'nun emriyle olduğuna inanmazsa; "Ya nasıl oluyor bu işler?" diye düşünmezse Allah-u Teâlâ hazretleri tasavvur etmese, sahibi olmasa bu iş olur mu?
Dünyada bir gün yer yerinde durmaz. Trafik polisi bir an şu dört yoldan ayrılınca, ışıklar yanmayınca vasıtalar nasıl birbirine giriyor. Allah-u Teâlâ hazretleri kâinatı sevk ve idare ediyor. O'nun takdiriyle oluyor. " Allah'a inanıp da kadere inanmayan; fe'l-yeltemis Rabben gayrî. "Kendine benden gayrı bir Rab arasın!"
Burada demek ki şu var:
Kadere inanacak insan da bu kâinata "ol." dediğinde oluyor, "olma" dendiğinde yok oluyor. Ölüm, hayat O'nun emri, yuhyî ve yümît, her şey, bi-yedihî melekûti külli şey'in, tamam!
Bunu bildikten sonra bir de başına gelen kadere razı olacaksın. "Ne yapalım, böyle takdir etmiş. Başıma bugün şu iş geldi." diye razı olacak. "Razı olmazsa benden gayrı Rab arasın. Madem benim kaderime razı olmuyor, inanmıyor. O zaman benden gayrı Mevlâ arasın, Rab arasın." diye büyük tehdit var.
Bundan çıkarılacak ders nedir?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin kaderine iman et, korkma! Ne yapalım bu dünya hayatı bazen tatlı, bazen tuzlu, bazen acıdır. Bütün yaşayanların hepsi kalsaydı dünyada yaşanacak yer kalmazdı. Sırası gelecek, gidecek. Ölüm de hak, doğum da hak! Bazen kâr olur bazen zarar olur. Hepsinin faydası var. Zarar ettiğin zaman biraz boynun bükülür, Allah-u Teâlâ hazretlerine biraz daha yalvarır yakarırsın. Kâr ettiğin zaman şükredersin, zarar ettiğin zaman sabredersin. Hepsi bir çeşit imtihan!
Allah-u Teâlâ hazretleri dünya hayatının imtihanında çeşit çeşit sorular soruyor. Bazen zarar oluyor, "Ne yapalım, Mevla’m böyle nasip etmiş." der, sabredersin; Allah oradan ecir verir.
Bazen bolluk verir; "Yâ Rabbi! Bu akşam şu sofradaki nimetlere bak." dersin, gözün yaşarır. Kavun, karpuz, tatlı, tuzlu, börek, çörek, et köfte var, her şey var. "Çok şükür yâ Rabbi!" dersin; şükredersin, ecir alırsın. Hep iyi gidip de bir an kötü gidince birden ara bozulacak mı? Olur mu öyle şey? Erkekliğe, mertliğe sığar mı? Hep iyi gidip de birden kötü olunca ahbaplık bozuluveriyor.
Öyle kulluk olmaz! Bize düşen ders nedir?
Biz Allah-u Teâlâ hazretlerinden daima sıhhat, afiyet, huzur saadet isteriz ama eğer takdir ederse başımıza biraz sıkıntılı bir şey gelirse o zaman da sabrederiz. "Mevla’m böyle takdir eyledi." diye sabrederiz; bu, imanın çok önemli rükünlerinden biridir. Kadere iman etmeyen insan, huzur içinde olmaz. Hayatın tadını tadamaz. Meşakkatine sabrettin mi ardından bir lezzet gelir. Şaşar kalırsın, Allah Allah! Tarif edilmez birtakım güzellikler gelir.
Onun için başına sıkıntılı bir şey geldiği zaman feryâd-ü figanı basma, sabret, Allah ecri oradan verecek! "Mevla’m sen bilirsin, yâ Rabbi, ben âcizim." dersin. Tahammülün azalırsa tahammül edemezsen "Yâ Rabbi! Biliyorsun, ben çok zayıf bir kulum. Bana böyle ağır yük yüklediğin zaman omuzlarım çatırdıyor. Sen bilirsin yâ Rabbi! Sabretmeye çalışıyorum, sen bana sabır ver." dersin. O yine lütfeder. Allah-u Teâlâ hazretleri, kullarına zulmetmez. Yine lütfeder, yine bakarsın ki iş dönmüş.
Kâle lî cibrîl. "Cebrail aleyhisselam bana dedi ki." Yâ Muhammed 'ış mâ şi'te fe-inneke meyyitün. "Ey Muhammed! Ne kadar yaşarsan yaşa, öleceksin."
İstersen yüzyıllarca yaşa, sonun ne? Ölüm! Ne kadar yaşarsan yaşa öleceksin.
Ve ahbib men ahbebte. "Kimi istersen sev." Fe-inneke müfârikahû. "Ayrılacaksın." Va'mel mâ şi'te. "Neyi işlersen işle, hangi ameli işlersen işle." Fe-inneke mülâkîhi. "O amelin karşılığını göreceksin." Ahirette amelin senin karşına gelecek.
"Ya, ben senin falanca zamanda yaptığın işim?" diye karşında göreceksin. Kabirde daha başlayacak, ondan sonra ahirette göreceksin.
Bu hadis-i şerifte ne var? Bu hadis-i şerifte hep bildiğimiz şeyler var; ama çok dokunaklı bir ibareyle söylüyor.
"Ey Muhammed! Ne kadar yaşarsan yaşa, öleceksin." demek, "Ey ümmet-i Muhammed! Hayatınıza dikkat edin, ölümü nazara dikkate alarak yaşayın." demek.
Peygamber Efendimiz kendisinin öleceğini bilmiyor mu?
Biliyor! O sözden, bu hadis-i şeriften murat biziz. Maksat bizi ikaz... Demek ki biz ölümü düşüneceğiz. Bak burada hadis-i şerif bize ölümü hatırlatıyor. Ne kadar yaşarsan yaşa, öleceksin.
Ne demek öleceksin?
Öleceğini hesaba katarak yaşa ve ölümden sonrası için hazırlık yap. Oranın hazırlığı buradan yapılıyor. Orada ne yaptıysan burada onu göreceksin. Orada artık hazırlık yok, hazırlığı burada yapacaksın. İyi işler yaparsan iyi şeylerle karşılaşırsın. İkincisi kimi seversen sev, ondan ayrılacaksın…
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
23.06.1985 -
Faziletli Dualar B
02.12.1990 -
Hz.İbrahim (a.s)
