05.12.1987 - Borç, Kevser Havuzu, Kan Aldırmak, Hac ve Umre
19.06.2022
24 dk 37 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hûsibe racülün mimmen kâne kableküm fe-lem yûced lehû mine’l-hayri şey’ün illâ ennehû kâne racülen mûsira ve kâne yuhâlitu’n-nâse ve kâne ye’müru ğılmânehû en yetecâvezû ani’l-mu’siri fe-kâle’llâhu azze ve celle li-melâiketihî nahnü ehakku bi-zâlike minhü tecâvezû anhu.[1]
Buhârî rahmetullâhi aleyh’in kitabında rivayet ettiği, bir hadîs i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki:
Hûsibe racülün mimmen kâne kableküm. “Sizden önceki ümmetlerden bir adam hesaba çekildi.” Fe-lem yûced lehû mine’l-hayri şey’ün. “Adamda, hayır hasenât olarak bir şey bulunmadı.”
Hesaba çekildi, doğru düzgün bir hayrı hasenâtı bulunmadı, illâ, “şu kadar var ki” ennehû kâne racülen musira, “Hesaba çekilen bu şahıs varlıklı, zengin bir kimse idi.” Ve kâne yuhâlitu’n-nâs, “İnsanlarla ilgilenir, ülfet eder, ahbaplık ederdi.”
İnsanlardan uzaklaşmış, kendisini kenara çekmiş, yanına yanaşılmaz, konağının kapısı açılmaz, kimsenin yüzünü görmediği, burnu büyük bir kimse değil de; insanların arasına giren, onlarla ülfet eden, muhâlata eden, münasebetlerde bulunan, sokulgan, sempatik bir kimse imiş.
Ve kâne ye’müru gılmânehû en yetecâveze ani’l-mûsiri, “Ve adamlarına, kölelerine, tahsildarlarına, kâtiplerine; sıkışık durumda olan borçluların borçlarını affetmelerini emredermiş.”
İnsanlara borç verirmiş. Alışverişte mal verir, borç verir. Alacak ama çalıştırdığı adamlara, “Adamın durumunun pek müsait olmadığını sezerseniz, hakikaten fakir, muhtaç olduğunu anlarsanız borcunu tahsil etmek için, ısrarla istemeyin.” tarzında tavsiyede bulunurmuş.
Yaptığı bu af ve müsamaha için, Allahu Teâlâ hazretleri meleklerine buyurmuş ki;
“Biz, sıkışık durumda olanları affetmek konusunda, ondan daha liyakatlıyız. Sıkışık durumda olanın durumuna göz yummak, ona anlayış göstermek, onu affetmek bize daha çok yaraşır. Siz de bu adamın günahlarından geçiverin.” demiş, diye Peygamber Efendimiz bildiriyor.
Bir insan, hakkını sonuna kadar almak istediği zaman, çeşitli problemler çıkar. Müslüman biraz yuvarlak hesap yapmayı bilecek, köşeli sivri olmayacak. Ufak tefek şeyleri affedecek, sıkışık durumda olanı bağışlayacak. Adamın evine, haciz memurlarını gönderip eşyalarını aldırmak yerine sadakan, zekâtın, hayrın olsun. Biraz affetmek uygun oluyor.
Bu devirde, umumiyetle hacze verirler, kötü şeyler olur. Bir keresinde ben de sokaktan haciz memurlarının baskın yaptığı evi gördüm: Kadıncağız bir eşyaya sarılıyor; yalvarıyor, ağlıyor, gözyaşı döküyor; “Aman o babamdan, anamdan hediyedir, ne olur satma!” diyor. Onu bırakıyor ötekisine sarılıyor. Bir feci manzara oluyor. Hakikaten muhtaçsa biraz hoşgörülü, affedici, müsamahalı olmak iyidir. Bu hadîs i şerîf; alacaklı olan insan; “Peki affettim, hadi bağışladım.” derse sevabının çok olduğunu gösteriyor.
Bu zâtın da huyu öyleymiş, adamlarına; “Bana borcu olan insanları, çok sıkıştırmayın.” dermiş. Hakikaten muhtaç durumda olanları hoş görürmüş. Fakat zamanımızda insanların ahlâkı bozuldu, muhtaç olmadığı halde borcunu vermiyor, bu büyük günahtır. Ödemeye gücü olduğu halde kasten borcunu vermeyen insan kimi aldattığını sanıyor? Allahu Teâlâ hazretleri onun durumunu biliyor, cezalandırır, hırsız gibi, gâsıp gibi muamele görür. Allah indinde çok kötü durumlara düşer. Borçlu, borcunu ödeyecek. Ama hakikaten muhtaçsa, çırpınıyor da ödeyemiyorsa, alacaklı da borçluya yumuşak davranacak.
Avukat kardeşlerimizden, evlatlarımızdan bazıları anlattılar: “İcra senetlerinin tahsili meselesi oluyor, eskiden senetlerin tahsilinde, vaktinde ödenmediği zaman vade farkını koymuyorduk, adam parası olduğu halde senedi ödemiyordu.” diyor. Parası var, “Nasıl olsa vade farkı yok.” diye borcu [ödemeyi geciktiriyor]; nisan’a, mayıs’a, haziran’a, temmuz’a, bir dahaki seneye, hâlâ vermiyor.” Kanunda o madde var diye, biz onu işletiyoruz, “’Şu kadar faizi ile tahsil edilecektir.’ diye kayıt düşünce tam vaktinde hemen parasını getiriyor.” diyor.
Bu zamanda insanların huyları, ticarî ahlâk bozuldu. Faizli sistemin gereği olarak, biraz zaman geçtiği zaman paranın değeri düştüğünden, vadeyi uzatmak borçlunun keyfine uygun düşüyor. Takvâya uygun değil ama borçlunun keyfine, kurnazlığına, şeytanlığına uygun düşüyor. Borcunu, mümkün olduğu kadar uzun zamanda ödemek istiyor. Üç milyon lirayı üç sene sonra öderse bir milyon lira ödemiş gibi oluyor. Hemen ödese üç milyon ödeyecek. “Nemelazım; ben biraz üstüne yatayım, kulağımı tıkayayım.” diyor, alacaklının iniltisini, feryadını duymuyor.
Yanımda fazla para olduğu zaman bir iki kimseye borç verdim, hâlâ alacağım. Bekle ki alırım, vermiyor adam. Bir, iki, üç söyle, beş söyle hâlâ vermiyor. Bir kere borç verdim: Cuma günü kapıma geldi.
“Çok ihtiyacım var, şu kadar miktar para verir misin?”
Talebem olduğu için dayanamadım, para varken de yok demek olmuyor.
“Pazartesi günü vereceğim.” dedi. Meğer, çıkmaz ayın pazartesisiymiş, hâlâ verecek. Beş sene mi geçti, on sene mi geçti bilmiyorum. Kabahat bende ki hangi pazartesi diye sormadım, o para hâlâ gelecek. Artık ben unuttum onu, ne diyeyim.
Adam ondan sonra ne maaşlar aldı, ne paralar aldı kimbilir. Yüzüme bakar güler, ben de onun yüzüne bakarım ağlarım. Huy bozuldu. Allahu Teâlâ hazretleri alacaklıya da, borçluya da insaf versin. Neredeyse artık adam muhtaç olduğundan değil, bir başka sebepten borçlanıyor diyeceğiz. Ama Allah zalimi bilir, insanın gönlünden geçeni bilir, niyetini bilir. Niyetine göre cezayı verir. Hayrını görmez. Galiba en iyisi mecbur kalmadıkça borç almamak ve vermemek.
Aslında Allah rızası için borç vermek, dinimizde karz-ı hasen diye güzel bir bahistir, vermek lazım. Ama verdin mi gözden çıkartıp vermek daha iyi, çünkü bu devirde geri gelmesi çok zor. Gelmeyeceğini göze alarak vermekten gayri çare yok. Çünkü kötü niyetli borçlular, karzı hasen müessesesini darbelemiş, yıkmışlardır Türkiye’de. Kimse kimseye Allah rızası için borç vermeye cesaret edemiyor.
Doktor arkadaşlarımdan birisi benden borç istedi. “Olur vereyim ama altın olarak vereyim, altın olarak alayım.” O zaman vazgeçti. “Sana beş tane altın vereceğim, sen de bana beş tane altın geri vereceksin.” dedim, kabul etmedi. İlk önce bir itiraz etti, sonra vazgeçti.
İstanbul’da bizim profesör arkadaşlardan birisi var, o anlatıyor: Beyazıt’ta eski bir tanıdığı gördüm, elime sarıldı, merhabalaştık, konuştuk. “Ben vaktiyle senden bir elli lira borç almıştım, aradan seneler geçti ama o zamandan beri ödeyemedim, şimdi şu borcumu ödeyeyim, içime dert oldu.” dedi, ben de; “Öyle yağma yok, gidip bakacağız, o elli lirayı sana verdiğim zaman altın kaç paraydı ona göre bakacağız, borcunu öyle ödeyeceksin.” Demiş.
Üstündeki rakam aynı ama, değeri aynı değil. O kağıt parçası aynı, ama iş görme kabiliyeti, kıymeti azaldı. Beynelmilel ticarette de bu oyunlar, para oyunları çok oluyor. Adam doların fiyatını düşürüyor, düşürüyor, bir oyun düşünüyor. Amerika bütün dünyayı sömürüyor; o para düştüğü zaman kendi parasını topluyor, bir başka oyunla o doları yükseltiyor yükseltiyor, o zaman kendisi pahalı olarak satıyor. Alırken kazanıyor, satarken kazanıyor. Para oyunuyla, borsa oyunuyla, bütün dünyayı haraca kesiyor. Adamın parası var ya; ordusu da var, teknolojisi de var, birçok ülkeyi de kendine bağımlı hale getirmiş, dünyanın canına okuyor.
Onun için; müslümanların bu kâr zarar hesaplarını, borç, alış veriş gibi meseleleri bilmesi, muasır, çağdaş şeytanların bu konular üzerinde oynadıkları oyunları sezip, ona göre tedbir alması gerekir. Müslüman diyarında salyangoz satılmaz, yapmamaları lazım. Bizim burada kendi ahlâkımıza göre yaşamamız gerekiyor. Birbirimize muamelemizde bu tarzda olmamız gerekiyor. Bizde ise ancak ekonomi bilen insanlar tedbir alıyor, alabilirse, o da zor. Bankalar tedbir alıyor, büyük müesseseler tedbir alıyor. Bizim zavallı vatandaş, tedbir alamadığı için parası cebinden buharlaşıp gidiyor, uçup gidiyor. Parası,sessiz sedasız bir yere gidiyor. Nereye gittiğini ekonomistler bilir, iktisatçılar bilir. Ama başkaları alıyorsa yazık oluyor.
İslâm’da alışverişin ana ölçüsü hakkaniyettir, adalettir. Kendisi zarara uğramamak, karşı tarafı da zarara uğratmamaktır. Kaidesi; ne sen aldan ne aldat. Kendin de aldanmayacaksın, aldanırsan aptal yerine konulmuş oluyorsun. Ne de karşı tarafı aldatacaksın. Ticarî münasebetlerimizde öyle olalım.
Havdî mesîretü şehrin ve zavâyâhu sevâün ve mâühû ebyadu mine’l-leben ve riyhuhû atyabu mine’l-misk ve kîzânuhû ke-nücûmi’s-semâi men şeribe minhâ fe-lâ yazmau ebedâ.[2]
Buhârî ve Müslim rahmetullâhi aleyhimâ rivayet etmişler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendi havz-ı kevserini tarif buyurmuş. Diyor ki;
“Benim havz-ı kevserim, kevser havzım”, mesiretü şehrin “bir aylık yoldur.” Bir aylık gidişle gidilebilecek bir kenara sahiptir. Ve zavâyâhu sevâun, “eni boyu eşittir”, ince uzun dere gibi değil, eni de, boyu da geniştir, bir aylık mesafedir. Ve mâühû ebyadu mine’l-leben, “Suyu sütten daha aktır, beyazdır.” ve riyhuhû atyabu mine’l-misk “Ve kokusu, misk kokusundan daha hoştur.” Misk kokusundan daha güzel kokulu, sütten daha beyaz. kîzânuhû ke-nücûmi’s-semâi “Kupaları, bardakları da pırıl pırıl, ışıl ışıl, yıldız gibi ışıldayıp parıldaması bakımından, gökyüzündeki yıldızlar gibidir.” Men şeribe minhâ fe-lâ yazmahu ebedâ, “Nasip olur da kim ondan bir su içerse, bir daha ebediyen susuzluk çekmez.”
Öyle mübarek bir sudur ki, ağzınıza layık.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlenize, cümlemize o sütten ak, miskten güzel kokulu, havz-ı kevserden doya doya içmeyi nasip eylesin.
Oraya mü’minler gidecek, mü’minler içecek. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı hadîs-i şerîflerinde bildiriliyor ki; “Bazı kimseler uzaktan gelirken, ‘benim ümmetimden filanca’ diye, karşılamak üzere ben kendilerine kucak açacağım. Fakat melekler veya zebânîler, vazifeliler onları yoldan döndürecekler. Ben onlara diyeceğim ki; “Ey vazifeliler! Onu niye yoldan döndürdünüz, o benim ashabımdan, ümmetimden bildiğim bir kimseydi, bırakın gelsin.” Yâ Resûlallah! O senden sonra, neler yaptı bir bilsen.” diyecek.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi, havz-ı kevsere giderken yoldan döndürülenlerden etmesin. Havz-ı kevsere gidenlerden, onu doya doya içenlerden olmayı Rabbimiz nasip eylesin. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine yapmış olduğumuz bağlılığın, bey’atin, ahdin, gereğini tam yapmayı nasip eylesin. Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini tam ihyâ etmeyi, bid’atlerden tam [olarak] uzak durmayı nasip eylesin. Resûlullah Efendimiz’i rüyamızda görmeyi, âhirette sohbetine ermeyi nasip eylesin. Her zaman ki duamız budur.
İnsan rüyada da görür, rüyaya benzemeyen bir hal ile de görebilir. Evliyâullahtan bazı kimseler; “Resûlullah Efendimiz gözümden bir an kaybolsa, kendimi müslüman saymam.” demişler. Demek ki Resûlullah Efendimiz’i her zaman görüyor, devamlı bir müşahede halinde. Bazı büyükler böyle.
Bu dünyanın bir takım bilmediğimiz halleri var. Mâneviyâtın, ruhlar âleminin bilmediğimiz bir takım halleri var. Bunu Batı da kabul ediyor. Biz böyle tesbih çekerek, Allah’ın emirlerini tutarak, Peygamber Efendimiz’in sünnetini yerine getirerek, bazı dereceler elde edip olgunlaşmış müslümanları biliyoruz. Batı’da da bu başka metotlarla uygulanıyor.
Onlardan bir tanesi hipnotizma denilen bir hadise. Mesela hipnotize ediyor, hipnoz yapıyor, “Bundan sonra hiç acı duymayacaksın, sana emrediyorum acıları duyma.” diyor. Ondan sonra diş doktoru uyuşturucu, iğne yapmadan dişini çekiyor veya tedavisini yapıyor, hiç bir şey duymuyor. Bu bilinen bir şey, gördüğümüz bir şey.
Hipnoz ile uyutuyor birini, “Adını hatırlamayacaksın.” diye tembih ediyor, hakikaten de adını hatırlayamıyor.
Ben gördüm, gözümün önünde çocuğu uyuttu, çocuk uyudu.
“Sayıları say bakalım evladım.” diyor;
“Bir, iki, üç, altı, yedi, sekiz, dokuz, on.” diye sayıyor.
Dört, beş ne oldu?
Hipnotize eden; “Bunu hatırlamayacaksın.” dediği için hatırlamıyor. Mantık ve akıl ile, izahı ayrı bir mesele. Bir izahı da muhakkak olabilir ama bizim şimdiye kadar öğrendiğimiz bilgilere uymuyor. Hayatta, bildiğimiz şeylere uymayan işler olabiliyor, bunları bilesiniz,diye söylüyorum.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılırsak, inşaAllah, Allahu Teâlâ hazretlerinin yolunda yürürsek, dünya ve âhiretin hayırlarına ereriz.
el-Hicâmetü tenfe’u min külli dâin elâ fa’htecimû.[3]
Deylemî rahmetullâhi aleyh rivayet etmiş. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kan aldırmayı tavsiye ediyor.
“Kan aldırmak, hacamat yapmak, hastalıklara iyi gelir, onun için kan aldırınız.”
Kan aldırmak veya hacamat belli mevsimlerde, belli zamanlarda yapılan bir işlem. O vakitler gözetilerek yapılırsa, insanda bir rahatlanma oluyor. Ayrıca kan üreten uzuvları da yeniden faaliyete geçiriyor, bir tazelenme bir gelişme oluyor. Hacamat yaptırmak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tıbbî tavsiyelerindendir. Bugünkü şekillerinden birisi de kan vermek suretiyle biraz kan akıtmak. O da aynı faydayı sağlayacak gibi görünüyor. Bu hadîs-i şerîf, arada böyle yaparsa insanın sıhhat kazanacağını işaret etmiş oluyor.
el-Huccâcu ve’l-ummâru vefdullâhi yu’tîhim mâ seelû ve yestecîbu lehum mâ de’av ve yuhlifu aleyhim mâ enfekû eddirheme elfe elfin.[4]
“Hacılar ve umreciler; Allah’ın misafirleridir, elçisidir.”
Allah’ın davetine gelen heyetler, gruplar demektir. Elçi değil de vefd/grup halinde gelen insanlara denir. Heyetlerdir, misafirlerdir.
Allah, yü’tîhim mâ sealû.“Onlara istediklerini ihsan eder, verir.” Ve yestecîbü lehüm mâ deav. “Dualarını kabul eder, dua ettikleri şeyi bahşeder.” Ve yuhlifu aleyhim mâ enfekû. “Sarf ettiklerinin yerine, keselerine yine zenginlik verir.” Eddirheme elfe elfin. “Bir dirhem yerine, bin kere bin verir.”
Bir dirheme, bir milyon fazlası. Bire bir milyon veriyor.
Haccetmek nedir?
Farzdır. Allahu Teâlâ hazretleri zengin ve sıhhatli, şartlarına sahip müslümanlara, belli vazifeleri yaparak, belli şekillere bürünerek, Kâbe-i Müşerrefe’sini, beytullâhını, mübarek beldelerini ziyaret etmeyi emretmiş. Bu; zengin olanlara, sıhhatli olanlara borç. Sıhhî durumu elvermeyen kimseler, vekil gönderebilirler. Belli zamanda; Zilhicce’nin sekizinde, dokuzunda, onunda, hac zamanında yapılınca, bu ziyaretin adına hac deniliyor. Bu mevsimin dışında oralara gidip ziyaret etmek gene sevaptır, ona da umre deniliyor. Haccın dışındaki ziyaretlere, umre deniliyor. İkisi de sevaplı, ikisini de durumu müsait olan müslümanların yapmaya çalışması lazım.
Elhamdülillah, Türkiye’de hac ve umre sevgisi var, yapmaya çalışıyorlar.
Sevabı nasılmış?
Allahu Teâlâ hazretleri dileklerini verirmiş, dualarını kabul edermiş, masraflarını bire bir milyon olarak, tekrar kendilerine nasip edermiş. Bir harcadıysa, bir milyon mislini tekrar kendilerine ihsan edermiş, maddî mânevî mükâfatlara erdirirmiş.
Değil Medine-i Münevvere’yi ziyaret etmek, insan Mekke-i Mükerreme’ye bile, Zilhicce’den başka bir ayda gitse, yine hacı olmaz. Mekke’ye bile gitse her zaman hacı olunmuyor.
Evliyâullahtan herhangi bir kimsenin, türbesini ziyaret etmekle hacı olunmaz. Hatta Peygamber Efendimiz’in türbesini ziyaret etmekle bile, hacı olunmaz. Hatta Kâbeyi, başka bir mevsimde bile ziyaret edilse hacı olunmaz. Hacı olmanın şartı kitaplarda yazılmıştır. Bunu böylece,güzelce bilesiniz.Çevremize İslâm’ı öğretmeye, gayret etmeliyiz.
Öğretilir:
Bizim, Teknik üniversitedeki profesör kardeşlerimizden, ağabeylerimizden aksakallı, matematik profesörü çok sevimli bir dostumuz var, Cidde’de bulundu. Mâşûkiye’nin bir köyüne, İslâm’ı anlatmaya gelmişler. Matematik profesörü, İslâm’ı anlatmanın bir borç olduğunun, şuuruna ermiş bir kasabaya, bir köye İslâm’ı anlatmaya geliyor, hoşuma gitti.
Oranın muhtarı da engel çıkartmış, köyün ahalisini, toplamamış.
Bir profesör gelmiş, daha ne istiyorsun? Matematik profesörü. Teknik üniversitede profesörlük, hocalık yapmış bir kimse. Muhtar izin vermemiş, onlar da üzülmüşler. Üzgün, mahzun giderlerken göçebe vatandaşlar ile karşılaşmışlar, selamlaşmışlar. Biraz üzüntülü olduklarından, onların başındaki ağaları sebebini sormuş.
“Biz burada bir konuşmaya geldik ama anlayış görmedik.” denilince;
“Burada bize konuşun.” demiş.
Onlar da o göçebelere İslam’ı bir güzel anlatmışlar:
“Allah’ın emri şudur, farzı budur, Kur’an, Peygamber budur, din iman budur.” Karşı taraftakiler hüngür hüngür ağlamışlar, gözyaşı dökmüşler, “Yine gelin.” demişler, namaza başlamışlar. Çalışmak lazım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
[1] Müslim, “Müsâkât”, r. 30; Tirmizî, “Buyû’”, 67, r. 1307; Ahmed b. Hanbel, IV, 120, r. 17083; Buharî, “el-Edebü'l-Müfred”, s. 83, r. 293; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, V, 583, r. 10972; İbn Hıbbân, Sahîh, XI, 427, r. 5047; Münâvî, Feyzu'l-kadîr, III, 398, r. 3763.
[2] Buhârî, “Rikâk”, 53, r. 6579; Müslim, “Fadâil”, r. 27; İbn Hıbbân, Sahîh, XIV, 364, r. 6452; Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, XI, 125, r. 11249; Begavî, Şerhu's-sünne, XV, 168, r. 4340; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, XIV, 423, r. 39144.
[3] Deylemî, el-Firdevs, II, 155, r. 2782; Münâvî, Feyzu'l-kadîr, III, 405, r. 3786; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, X, 10, r. 28111.
[4] Beyhakî, Şu'abu'l-îmân, VI, 17-18, r. 3810; Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, III, 405, r. 3790; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, V, 9, r. 11816.