28.02.1982 - Zamana Sövmek, İyilik Yapmak, Kul Bana Kavuşmak İsterse
17.06.2026
22 dk 23 sn
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâlellahu azze ve celle yu'zînî ibnü âdem dehra ene'd-dehru bi-yediye'l-emru ukallibu'l-leyle ve'n-nehâre.
Sadaka Resûlallah fî-mâ kal ev ke-mâ kal.
Peygamberimiz sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri Allah-u Teâlâ hazretlerinden nakil ve rivayet yoluyla şöyle buyuruyor; yani okuduğumuz hadis-i kutsîdir.
Kâlallahu azze ve celle. "Aziz ve celil olan Allah-u Teâlâ ve Tebârek hazretleri buyurdu ki..." Yü'zînî. "Beni ezalandırır, bana eza verir."
Kim?
İbnü Âdeme. "Âdemoğlu." Şu insan denilen Hz. Âdem aleyhisselam'ın soyundan gelen mahluklar, bu insanoğulları beni ezalandırır.
Bu hadis-i şeriften ne mâna çıkıyor? Önce dehir nedir?
Dehir "zaman" demektir. Edepsiz insanoğulları, terbiyesi kıt olanlar başına biraz sıkıntılı bir hal geldi mi ağzını açar, gözünü yumar, zamana söver. "Allah kahretsin!" diye mi başlar artık, nasıl başlarsa bir yerden başlar, öbür taraftan çıkar, gider. Söver. Sebbetmek "sövmek" demektir. Zamana sövüyor.
Peygamber Efendimiz' in bize naklettiğine göre Allah-u Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; "Âdemoğlu böyle zamana sövmekle beni ezalandırır."
Adam zamana neden sövüyor? Ezalandırmanın cevabını bulmak için bu sorunun cevabını bulmak lazım.
Zamana sövmüş Allah-u Teâlâ niçin ezalanıyor?
Bir kere sövmek kötü bir şey de takdire rıza göstermiyor. "Benim takdirime rıza göstermeyen, benim hükmüme razı olmayan [kendine] benden başka bir Allah bulsun. Başka bir rab bulsun" dememiş miydi hadis-i şerifte? Takdire rızası yok, sövüp sayıyor.
Zaman dediğin ne?
Ene'd-dehrü. "Zaman benim…" Yani zamanı ben, ben halk ettim, ben yarattım, benim elimdedir, geceyi gündüzü peş peşe getiren benim." [Diyor Allah.]
Eğer geceyi ebedî kılsaydı kim gündüzü getirebilirdi? Eğer gündüzü ebedî kılsaydı istirahat edeceğimiz geceyi kim getirebilirdi bize? Rahmetinden geceyi gündüzü yaratmış da bize ihsan eylemiş.
"Hocam gündüzün rahmet olduğunu anlıyorum da gecenin rahmet olması nasıl oluyor?"
Gece olmasa da o zaman görsen! "Sen müptelayı gama sor kim geceler kaç saat?" Hasta olanlara, o gece uyku uyuyamayanlara bir sor bakalım sabah geliyor mu? Sen akşamleyin uyuyorsun, Bismillâhirrahmânirrahîm der misin demez misin, unutur musun bilmem, yatağa yatıyorsun uyuyorsun, sabahleyin namaza zor kalkıyorsun. Ve bu uyumanın bir nimet olduğunun farkında değilsin ama bir de hastalara sor bakalım!
Sabah oluyor mu? Nasıl oluyor?
Hastanelerde hiç kaldın mı? "Acaba ne zaman gelecek şu hemşireler, şu hasta bakıcı?" diye bakarsın. Saate bakarsın; saat iki, yine bakarsın saat ikiyi iki geçiyor. Yine bakarsın üç geçiyor. Çok zaman geçmiş gibi gelir yine bakarsın, beş geçiyor… Bir türlü bitmez o zaman.
Demek ki her şeyi hikmetiyle yapan, her şeyinde sonsuz, hadsiz hesapsız akılların erdiği ermediği hikmetler faydalar bulunan Allah-u Teâlâ hazretleri geceyi yaratmış.
Neden?
Ve ce'alnâ nevmekum subâtâ. Geceleyin istirahat edeceksin de ondan. Işığı kapatmasan küçük bebek bile uyumuyor. Işık açık kaldı mı küçücük bebek seninle sabahlıyor, oynayıp duruyor. Işığı kapatıyorsun da bakıyorsun biraz sonra dalmış. Allah-u Teâlâ hazretleri, Geceyi bize istirahat için yaratmış. Gece istirahat ediyoruz, gündüz çalışıyoruz. Gündüz geçimimizi sağlıyoruz; ekimimizi ekiyoruz, işimizi yapıyoruz, paramızı kazanıyoruz. Gece istirahat ediyoruz, yine ertesi gün dünyaya çalışalım diye. Geceyi gündüzü yaratan Allah-u Teâlâ hazretleri olduğuna göre zamana niye sövüyorsun?
Yani neticede Allah'ın sana musallat ettiği şeylere senin rızan yok, ondan dolayı başkasını bahane ediyorsun ama neticede nereye varıyorsa o laf... O lafın nereye vardığı besbelli. Onun için; "Allah bu zamanı kahretsin!" gibi zamana sövmek, ona buna sövmek yok.
Edepli bir Müslüman isen hadiselerin arkasındaki fâil-i hakikiyi gör. Bu geceyi, bu gündüzü yaratan, başa bu hadiseleri getiren, seni yaratan, yaşatan sonra öldürüp de tekrar diriltip huzuruna getirecek olan Allah-u Teâlâ hazretleridir. Allah-u Teâlâ hazretlerinin takdirine rıza göster, edebini takın. Bu hadis-i şeriften çıkan dersler bunlar.
Sövmek umumiyetle kötü ama bir de hassaten zamana ileri geri laf söylemek neticede böyle bir noktaya götürdüğü için Allah-u Teâlâ hazretleri bu gibi ifadelerden memnun olmuyor.
Diğer hadis-i şerife geçelim.
Kâlellah izâ hemme 'abdî bi'hasenetin ve lem ya'melhâ ketebtühâ le-hû haseneten fe-in 'amilehâ ketebtühâ 'aşra hasenâtin ilâ seb'i mieti dı'fin ve izâ hemme bi'seyyietin ve lem ya'melhâ lem ektüb 'aleyhi fe-in 'amilehâ ketebtühâ seyyieten vâhideten.
Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ın naklettiğine göre Resûlullah buyurmuş ki;
Kâlallah. "Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki..." Yine hadis-i kutsî oluyor. [Yani hadisin] ifadesi Peygamber Efendimiz' in ağzından çıkıyor ama Allah-u Teâlâ hazretlerinin kelamı olmuş oluyor.
İzâ hemme 'abdî bi'hasenetin. "Benim bir kulum bir iyilik yapmaya himmet ederse, şu iyiliği yapayım diye kalkışırsa..." Ve lem ya'melhâ. "Böyle niyet ettiği halde sonra da onu yapamazsa, yapmazsa…" Mesela, filanca hastayı ziyaret edeyim dedi mâni çıktı yapamadı. Veyahut, gideyim filanca kimseye yardım edeyim, zavallı çok yardımcısız kaldı dedi, gidemedi... Böyle bir iyiliğe niyet etti yapamadı.
Ketebtühâ le-hû haseneten. "Ben ona bu yapmadığı işi yapmış gibi sevap, hasene yazarım." İyi niyetle o tarafa yöneldi o iyiliği yapmaya niyet etti diye, yapmadığı halde ben ona o iyiliği yapmış gibi yazarım."
Fe-in 'amilehâ. "Eğer o niyet ettiği iyiliği yapmaya muvaffak olur da yapabilirse, yaparsa..." Ketebtühâ 'aşra hasenâtin. "O zaman onu bir iyilik yazmam, fazl-u keremim ile on mislisiyle on iyilik yazarım."
Yani karşılığını bire on veriyor, bir iyilik yapmış gibi değil de sanki on iyilik yapmış gibi, bir fakir doyurmuş değil de sanki on fakir doyurmuş gibi on misli büyütüyor öyle ecir veriyor. O kadarla da kalmıyor;
İlâ seb'i mieti dı'fin. "Bu on mislinden yedi yüz misline kadar artabilir." Yani sen bir fakir doyurursun 700 fakir doyurmuş gibi olabilir.
On neye göre, yedi yüz misli neye göre?
Senin terbiyene, edebine, nezaketine, zarafetine, kulluktaki inceliğine, hassasiyetine, zekâna göre… Müslümanlık da akıl, fikir, zekâ, düşünce, gayret işi. Öyle güzel, edebine uygun yaparsan 700 misli alabilirsin.
"Verâ sahibi bir kulun iki rekât namazı bin rekât yerine geçer." diye daha önceki haftalar da geçmişti. Günahlardan sakınan, edepli, gayretli bir kul iki rekâtçık namaz kılıyor, bin rekât yerine geçiyor. Farklı, aklı ticarette, işte, güçte olan insandan elbette farklı olacak; adalet öyle gerektiriyor. Halisane yapan ile öteki türlü yapan arasında elbette bir fark olacak. Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfuna bak ki yapmadığı zaman bir hasene veriyor yaptığı zaman on mislinden 700 misline kadar verdiğini ifade ediyor.
Ve izâ hemme bi'seyyietin. "Eğer bir kötülük yapmaya kalkışırsa, himmet ederse..." Ve lem ya'melhâ. "Onu yapmazsa..." Lem ektüb 'aleyhi. "Onun aleyhine bir günah yazmam." Yani günaha niyet etti diye yazmam. Yazabilirdi de... Çünkü gönülden geçenler de aklen düşünülenler de işlenenler de insanın aslında hesabına geçmesi lazım da Allah-u Teâlâ hazretleri lütf-u kereminden affediyor. Hatta bir başka rivayetten, "Vazgeçti diye yine bir sevap yazarım." diye hatırlıyorum.
Fe-in 'amilehâ. "Kötülükten kendisini alıkoyamayıp da o niyetlendiği kötülüğü yaparsa o zaman bir misli günah yazarım." Yani cehenneme gidenler ne kadar kendilerini zorlayarak illa zorla cehenneme gidiyorlar.
İyilik yaparsa on mislinden 700 misline veriyor. Katsayı farkı var, oraya iltimas var, orada çok şey var... Sevap kazanmak kolay; bir iyilik yapacaksın 700 misli alacaksın, bir kötülük yapacaksın bir misli. Demek ki biz ne kadar edepsiziz ne kadar günahta gayreti çok ne kadar günahta çalışkan insanlarız ki, bu kat sayı farklarına rağmen o iyiliklere yetişiyoruz da onları da geçiyoruz. Hesabımız aleyhimize tecelli ediyor da insan cehenneme gidiyor. Yani cehenneme gidene hakikaten "oh olsun!" demekten başka bir çare yok. Hak etmiş oluyor, Allah-u Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiş değil ki. Kaç defa peygamberler göndermiş ikaz etmiş.
Bir insan kötülük işledi mi onların affedilmesi için çareler var. İstiğfar, tevbe var. Gözyaşı dökerse, istiğfar ederse, günah kalmaz; namaz kılarsa, hacca giderse, ramazanda oruç tutarsa günah kalmaz. İki namaz arasındaki günahlara kefarettir. İki oruç, iki Ramazan arasındaki günahlara kefarettir. İki hac aradaki günahlara kefarettir. Hepsi silme, temizleme, koruma, kurtarma, insanı günahların belasından uzaklaştırma çareleri. Bütün bunlara rağmen insan yine cehenneme giderse demek ki, amma çalışmış hah cehenneme gitmek için, yani ille cehenneme gideceğim diye olağanüstü bir gayret sarf etmiş. "Eh gidersen git!" O zaman hak etmiş!
Böyle lütfu çok, keremi bol, hadsiz hesapsız nimetlerle, şefkatle, merhametle muamele eden bir Mevla’nın, aziz celil Allah'ın kuluyuz. Bunca fırsatlara rağmen... Aman yâ Rabbi! Ne kadar zalim insanlarız. Ayeti kerimede zalûmen cehûlâ diyor ya.
İnnehû kâne zalûmen cehûlâ. İnsanoğlu bu emaneti yüklendi kabul etti. "O çok zalimdir, çok cahildir." Mübalağa sigasıyla, çok zalimdir, çok cahildir.
Hakikaten de çok zalim! Şöyle çevrene bir bak, kan gövdeyi götürüyor, gazete okuyamaz hale geldim. Dünyanın her yeri mezbaha gibi.
Zalim değil mi? Zalimin zalimi insanoğlu. Neden?
Birazcık insaf, merhamet ediverse biraz da onun da canı, bir kalbi olduğunu düşünse, kendini onun yerine koysa yapmayacak ama herkes, "Hepsi benim olsun, ötekisi ne yaparsa yapsın." diyor. Hem çok cahil hem çok zalim. Cahil çünkü sonunda başına nelerin geleceğini düşünemiyor, bilemiyor.
Zekâ, istikbale ait tehlikelerden kendisini koruyabilme kabiliyetidir. İstikbale ait tehlikelerden şimdiden kendini koruyamazsan sen akıllıyım diye geçinme.
El-Keyyisü men dâne nefsehû ve 'amile li-mâ ba'de'l-mevt. "Zeki, kurnaz kimse o kimsedir ki; nefsini zapt eder de ahiret için hazırlık yapar." Bu dünyaya dalıp gidenler istediği kadar kendilerini zeki sansınlar, isterse yutsunlar kitapları. Aklı olsaydı ebedî hayatı kurtarmaya çalışırdı. 80 yıllık hayata bu kadar çalışıyor; yarısı geçmiş, yarısının da ne olacağı belli değil; 80 yıllık hayata bu kadar gayret sarf ediyor ahireti hiç düşünmüyor. Akıl işi mi!
Diğer hadis-i şerif.
Kâlellahu 'azze ve celle izâ ehabbe 'abdî likâî ahbebtü likâehû ve izâ kerihe likâî kerihtü likâehû.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ın naklettiğine göre Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Allah-u Teâlâ hazretleri buyurdu ki; "Kulum beni sevdi mi, bana kavuşmayı sevdi mi, arzu etti mi..." Ahbebtü likâehû. "Ben de ona kavuşmayı severim." O beni sevip isteyip dururken, ben ondan ayrı durur muyum? Demek ki ayrılıklar hep bizden. Yine kabahat bizde.
Ve izâ kerehe likâî. "Benimle kavuşmaktan hoşnut olmuyorsa, kaçıyorsa, bana kavuşmak istemiyorsa..." Kerihtü likâehû. Allah-u Teâlâ hazretleri kâinata muhtaç, mecbur değil ki... "O da 'Başına çalınsın senin kulluğun.' der, O kula mülâki olmayı istemez." Likâ "kavuşmak" demektir. Allah-u Teâlâ hazretlerine kavuşmak isteyen, Allah da ona kavuşmayı istediği için muradına erer. Hani "Arayan Mevla’sını da bulur..." demişler, demek ki söz boşuna söylenmemiş, hadis-i şerifin mânasına uygun. Arayan bulur, isteyen kavuşur...
Hiç istedin mi? Bana benden yakın olan Allah-u Teâlâ hazretleri bana bunca nimetleri gönderiyor; ayet-i kerimede,
Ve hüve me'akum eyne mâ küntüm. "Nerede olsanız o sizin yanınızda." diyor.
Ve nahnu akrabu ileyhi min habli'l-verîd. "Biz insanoğluna onun şah damarından daha yakınız." diyor.
Hiç merak etmiyor mu insanoğlu?
Hiç kendisine bunca hediyeleri gönderen, nimetleri veren, izzeti ikramı bahşeden, insanı kâinatın en yüksek mahluku yapan; kuşları, koyunları, atları, develeri, balıkları her mahluku ona musahhar kılan; hepsini kullanmasına, asmasına, kesmesine, pişirmesine, yemesine izin veren; kâinatta halife yapan, bu sıhhati, bu aklı veren Allah-u Teâlâ hazretlerini; bunca kafîrin arasından İslâm nimetiyle müşerref kılmak suretiyle şerefli kıldığını insan düşünüp de bunca nimetin sahibini aramaz mı ya?
"Bu kadar yakınımdaymış, niye ben ondan uzağım!"
İdrak farkı! Sen idrak etmedikçe uzaktasın, o yine senin yakınında ama senin idrakin uzak. Elinde idrak imkânın da var, çalışmıyorsun, uzaklarda kalıyorsun çünkü sen ona kavuşmayı istemeyince o da sana kavuşmayı istemiyor. Senin gözündeki perdeyi açmıyor, gönlündeki pası gidermiyor, bekliyorsun.
"Ben görmedim ki!" diyorsun. Gören görüyor, eren eriyor, ulaşan ulaşıyor, zevkten zevke makamdan makama uçuyor.
"Eh, ben bir şey görmedim" diyorsun.
İstemeyince göremezsin ki! İsteyeceksin yanacaksın, yakılacaksın. Bir akşam biraz tuzlu yemek yesen gece hep sular görürsün, için kavrulur.
Tabii burada kim bilir daha nice nice ince manalar var...
Likâ "kavuşmak" ama biz hep işi bu dünyada kavuşmak tarafından tutturduk.
Ve ileyhi turce'ûn. "Öleceğiz, Allah-u Teâlâ hazretlerine döndürüleceğiz." Kavuşmayı istemez mi insan!
Hayat mı iyi, ölüm mü iyi? Herkes normal olarak, "Yaşamak iyi, yaşayıp gidiyoruz işte" der ama Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de şiirinde ne demiş?
"Ben öldüğüm zaman sakın benim arkamdan ağlamayın, üzüntü günü değil sevinç günü… Sakın 'vah vah, yazık yazık' demeyin, şeytana uyunca insanın durumu yazık yazık olur, yoksa böyle bir şey yok ki! 'El-firâk el-firâk, Eyvah ayrılıyoruz' demeyin, ben ayrılmaya gitmiyorum, kavuşmaya gidiyorum" diyor.
Böyle diyebiliyor musun? Nasıl?
Şeb-i arûs demiş. Vefat edeceği günün adını düğün gecesi koymuş. Düğün bayram... Allah-u Teâlâ hazretlerine kavuşacak. Tabii öyle olması için insanın âsi olmaması, insanın Allah'ın has kulu olması, yolunca gitmesi, yanması yakılması lazım. "Ah! Şu hayat, şu yük bir gitse omzumuzdan da bir kavuşsak!" diye o zaman yanıp yakılacak ama âsi, mücrim olunca insan huzuruna çıkmaya utanır. "Eyvah şimdi huzuruna çıkınca bir de hesap vereceğiz! Kulum ben buyurdum, buyruğumu tutmadın nedir bu halin derse, benim halim nice olur?" O zaman tabii insanoğlu bucak bucak kaçıyor.
Bu hadis-i şeriften bir de şu anlaşılıyor, ölümü de sevecek Müslüman. Kafîr hayatı sever.
Lev yu'ammeru elfe sene. "Keşke bin yıl yaşasa..." diye temenni eder kafîr. Kafîr hayatı sever, Müslüman da ölümü sevecek. Buradan biraz da o mâna çıkıyor.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Kim can-u gönülden şehit olmayı temenni etmezse o bir çeşit nifak üzere ölür." Cömertsen Allah yolunda canını verebileceksin diyemeyiz, kolay bir şey değil ama Allah o duyguya bizi yükseltsin.
Canı, canan dilemiş, vermemek olmaz, ey dil.
Ne niza eyleyelim o ne senindir ne benim.
"Canı sevgili istemiş, 'canı ver benim yolumda' demiş, vermemek olmaz. Ne diye uğraşalım, o can ne senin ne benim, O'nun. Kendisinin malını istiyor." diyor şair.
"Al yâ Rabbi! Senin yolunda feda olsun!"
Mine'l-mü'minîne ricâlün sadakû mâ âhedullâhe 'aleyh. "Mü'minlerden öyle er kişiler vardır ki..." Sadakû mâ âhedullâhe 'aleyh. "Allah-u Teâlâ hazretleri ile yaptıkları anlaşmaya, verdikleri söze sâdıklar."
Er meydanına girmiş, kılıcı kırılıncaya, eli ayağı, vücudu delik deşik oluncaya kadar çarpışmış çarpışmış da "Cennet var mı, Allah yolunda çarpışırsam şehit olur muyum" diye sormuş.
"Cennet var mı?"
"Var."
"Peki, ben de bu yoldayım." demiş girmiş. O ayet-i kerime onun üzerine nazil oluyor.
Mine'l-mü'minîne ricâlün. "Mü'minlerden öyle kullar vardır ki er meydanına girdiler." Sadakû mâ âhedullâhe 'aleyh. "Allah'a vaat ettikleri, o sözleştikleri hususa sadık olarak verdiler canlarını..."
Biz veremiyoruz...
Veremiyorsan o zaman omuzuna bir demirli etiket gibi, halının kenarını demirli zımbayı taktıkları gibi zilleti gelirler yapıştırırlar, hor, zelil olursun.
Diyor ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Ahir zamanda ümmetler tabaklara üşüştükleri gibi sizin üzerinize çullanacaklar." Tabaktaki yemeğe, tatlıya nasıl herkes elini uzatır, kapışır, yutar, Ümmet-i Muhammed'in üstüne öteki milletler saldıracaklar, yağmalayacaklar. Diyorlar ki;
"Yâ Resûlallah! O zaman bizim adedimiz az mı olacak?"
"Hayır, belki bugünden de fazla olacaksınız, fakat sizden önceki ümmetlerin hastalıkları size bulaşmış olacak."
Nedir o hastalıklar?
1. Dünya sevgisi,
2. Ölümden korkmak.
Kerâhiyetü'l-mevt. "Ölümden korkmak." birisi, ikincisi de hubbu'd-dünyâ. "Dünyayı sevmek."
Ben bu dünyadan nasıl vazgeçerim?
Gölün kenarında ne güzel köşküm var, motorum var. Yazın motora binerim, balık tutarım, akşamları balkonda çay demlenir, eş dost gelir, oh semaverler kaynar ön tarafta … Dünyanın gezilecek çeşitli yerleri var; parası oldu mu insan atlamalı uçağa, binmeli vapura Akdeniz, Amerika sefaları, Kanada sefaları var. Hava kışsa İsviçre'ye gider, kayaklarda kayar, o güzel otellerde akşamları içkileri içer...
E bu dünya bırakılır mı?
O dünyayı bırakamazsan, bir gün o dünya seni bırakacak. Öyle bir bırakacak ki birdenbire bakacaksın;
Bir bitmeyecek zevk verirken beste
Bir tel kopar aheng ebediyen kesilir.
Senin çok hoşuna gidip dururken, bu dünyanın sazı tımbır tımbır çalarken, tel birdenbire kopuverecek. Aa! Böyle mi olacaktı?
Böyle olacaktı ya! Hadis-i şeriflerde, ayet-i kerimelerde o telin birdenbire kopacağı bildiriliyor da ondan ikaz ediliyor.
Ama ben burayı çok sevdim! Burası 80-100 yıl veyahut 120 yıl... İstersen senin hatırın için büyük bir rakam söyleyeyim.
Burası fâni, orası;
Halidîne fî-hâ ebedâ. "Ahiret ebedî."
Emin olun bu dünyanın parasında, pulunda, zevkinde, sefasında, köşklerinde aslında büyük bir zevk yok. Çünkü onlara sahip insanlara da bakıyoruz, bizim gibi mustarip. Onların da başı dertte.
Müslümanlara da bir kere öyle olmuştu. Müslümanlar Huneyn gazvesinden evvel şöyle ordularına baktılar, vadi dolusu asker;
"Bugün bizi kim yenebilir? Eskiden, Bedir'de şu kadardık, Uhud'da bu kadardık, şöyle yaptık, böyle yaptık bu koca orduyu kim yenebilir?" dediler.
Sen misin Allah'tan gayri şeye güvenen, sen zaferi ordunun çokluğundan mı sanıyordun? Allah-u Teâlâ hazretleri bir sıkıntı verdi; düşmanın karşısında öyle sıkıldılar ki,
Ve dâkat aleykümü'l-ardu bi-mâ rahubet. "Yeryüzü bunca genişliğine, göğünün meydanının genişliğine rağmen başlarına dar geldi."
Para sahipleri de mesut olmuyor çünkü insan bir kere baklava yer, iki kere baklava yer, 50 defa yedirmeye kalkarsan, bu sefer yememeye çalışır, kamçılasan yemek istemez. Demek ki tat baklavada değilmiş, başka şeydeymiş. Allah insana ağız tadı verirse, tuz ekmekle de verir o tadı.
Allah yolunda giden, Allah'ın rızasına uygun ömür geçiren bir insanın lezzetini, şu kâinatın bütün zenginleri bir araya gelse, bir anının lezzetini satın alamazlar. Onun için evliyâullahtan bir zât: "Allah-u Teâlâ hazretlerinin bize verdiği nimetleri, lezzetleri şu hükümdarlar bilseler ordu gönderirlerdi üstümüze, elimizden almak için bu nimetleri ama bilmiyorlar ne olduğunu. Onun için emniyetteyiz." diyor. Bu hayatında kendine göre zevkleri, lezzetleri vardır. Lezzet için Allah'a kulluk edilmez ama Allah o lezzeti yine mükâfat olarak veriyor. Hatta insan daha mesut oluyor. Onun için lezzeti vesaireyi bir tarafa bırakıp Allah'ın rızasına bakmak lazım, insanın aklı varsa Allah-u Teâlâ hazretlerine karşı kulluk vazifesini ifa etmeye çalışması lazım.