18.05.1986 - Cennete Hesapsız Girenler, Gaza, Umre, Hac, İlim

18.05.1986 - Cennete Hesapsız Girenler, Gaza, Umre, Hac, İlim
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Veadenî rabbî. "Rabbim bana vaat buyurdu." En yedhule'l-cennete min ümmetî seb'ûne elfen. "Benim ümmetimden yetmiş bin kişinin cennete girmesini bana vaat buyurdu." lâ hisâbe aleyhim ve lâ azâbe. "Hiç defterleri açılıp kendilerine sorgu sual hesap edilmeden ve hiç azaba uğramadan doğrudan doğruya cennete girecekler."
Defterleri bile açılmayacak. Amel defterleri bile açılıp da "Ne yapmışsın bakalım?" denilmeden cennete girecekler.
Mea külli elfin seb'ûne elfen. "Her bir bin için..."
Yetmiş bin ya, her bir bin için...
Külli elfin diyor, "yetmiş bin kişi daha, yetmiş bin kişi daha..."
Bitti mi? Arkasından da ifade ediyor ki;
Ve selâsü haseyâtin min haseyâti rabbî.
Rabbimin kabza-ı kudretiyle... İnsanların adeta buğday vesaireyi avuçladıkları gibi avuçlayıp onları da cennete sokacak.
"Üç kabza-ı Rahmân miktarı daha bunlara ilaveten..."
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hadis-i şerifi İbn Mâce’de, İbn Hibban’da, Taberâni’de, Ahmed ibni Hanbel’de ve Tirmizî’de var. Tirmizî hasen hadis demiş. Dârekutnî’de var. Ebû Ümâme el-Bâhilî hazretlerinden rivayet olunmuş.
Rabbimiz rahmeti çok. Zû rahmetin vâsiâ. Erhamü'r-râhimîn'dir, Vehhâb'dır, ihsanının ikramının nihâyeti yoktur; biz yüzü kara kullarını da bu zümrelere dâhil eylesin.
Muhterem kardeşlerim! İnsanın oturduğu yerden, keyfi rahatı yerindeyken "hesap" demesi, "azap" demesi kolay gelir. Şuradan kıyas etsinler ki bir ticarethaneye kapısından maliye memuru girdiği zaman bile patronun yüzü sapsarı oluyor.
Hele bizim gibi edepsiz, kusurlu, kabahatli Müslümanlar; bizim defterimiz açılırsa hâlimiz ne olur?
Her şey yazılacak. Sabahtan ne yaptık, yine ne işledik, insanlar aramızda varken ne yaptık, insanlar arasından çekilip de tenhada olduğumuz zaman ne naneler yedik, neler karıştırdık? Hepsi dökülünce hâlimiz nice olur! Mahşer halkının önünde kirli çamaşırlar ortaya çıkarsa hâlimiz nice olur!
Kuddusî hazretleri kaddesallahu sırrahû diyor ki;
Adın senin Gaffâr iken,
Ayb örtücü Settâr iken,
Kime varam sen var iken,
Cürmüm ile geldim sana.
Hiç kimse "Ben iyi adamım, ben oruç tuttum, namaz kıldım..." diye övünüp böbürlenmesin. Rabbimiz hepimizin içini dışını biliyor. Bizim yaptığımız işlerin hepsini toplasan bir mendilin içinde toplanır. Yaptığımız ne ki! Gözün ücretini ödeyebilir miyiz? Aklın ücretini ödeyebilir misin? Sıhhatin bedelini karşılayabilir misiniz? Rabbinizin size verdiği nimetlerden bir tanesini parayla ödemeyi bir düşünün bakalım. Simitin 50-100 lira olduğu, gazozun 125 lira olduğu zamanda... Hiçbirini ödeyemeyiz. Yatar kalırız. Mahvoluruz. Saçımızı başımızı yolarız. Meğerki rahman ve rahim olan Rabbimiz rahmetine bizi mazhar eyleye... Başka bir şeyimiz yok.
Doğduğumuz zamandan bu ana gelinceye kadar hep ikram ihsan etti, hep in'am etti, hep lütuflarına bizi mazhar eyledi.
Biz ne yaptık? Biz de hep isyan ettik, hep nisyan eyledik, unuttuk. Hep hata işledik.
O nerede bu bizim hâlimiz nerede!
İnsan bir de buna üzülüyor, mahcup oluyor. Günahın bir cezası var, korkmak ayrı; bir de ya biz nasıl kullarız ki Rabbimiz bize bu kadar iyilik, ihsan, ikramda bulunmuş, biz de hep isyan ediyoruz… İnsan yolda kendisine birisi küçücük bir şey ikram etse, bir çiçek verse "Teşekkür ederim." diyor, "Önce siz buyurun." dese "Teşekkür ederim." diyor. Rabbimiz bunca nimeti vermiş, bizim kendisine yarar bir kulluğumuz yok.
Evet, hiçbir kimse Rabbimizin divanına layık güzel amel işleyemez. Biz neleriz ki, ne oluruz ki, bizden ne olur ki O'nun dergâhına layık bir şey yapalım? Mümkün değil. Ama hiç olmazsa şöyle tutabilsek ya kendimizi...
İnne'ş-şeytâne leküm addüvvün fe't-tehızûhu adüvvâ. "Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman belleyin." diyor.
Düşman bellesek ya!
Ve lâ takrabu'z-zinâ. "Zinaya yaklaşmayın!" diyor.
Zina, hırsızlık, edepsizlik, arsızlık, çeşitli şeyler...
Söz dinlesek ya!
Rabbimiz bizi günah zilletinden kurtarsın, kulluk izzetiyle şerefyâb eylesin. Bi-gayri hisâb ve lâ sebki azâb cennetine ilk girenlerle dâhil eylesin.
Vefdullâhi selâsetün: el-Ğâzî ve'l-hâccu ve'l-mu'temiru.
Bu hadîs-i şerîf de çok kaynaklarda var. Neseî'de, İbn Hibbân'da, Dârekutnî'de var.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın bildirdiğine göre Efendimiz buyurmuş ki:
"Allah'ın elçileri, elçi heyetleri, bir yere gönderdiği heyetler veyahut kendisine heyet olarak gelen kimse olarak kabul ettiği zümreler üç tanedir."
Birisi; el-Ğâzî. "Allah yolunda gazaya çıkan, cihat eden, savaşan, savaşa çıkan kimse." Bu Allah'ın elçisidir, Allah'ın misafiridir.
İkincisi; ve'l-hâccu. "Hacca giden kimse." Allah'ın vefdidir, misafiridir. Hacılar sanki O'na heyet hâlinde ziyarete giden insanlar gibidir.
Üçüncüsü de el-mu'temiru. Mu'temir, "umre yapanlar" demek.
Haccın mevsimi dışında insanlar, âşıklar duramıyorlar, salât-u selâmlarla, dualar tesbihlerle Hicaz yollarına dökülüyorlar. O mübarek mahaller her zaman, senenin her ayında ziyaret olunuyor. Hac mevsiminin, Zilhicce'nin dışında yapıldığı zaman ziyaret, ona "umre" diyoruz. Arafat'a çıkma olmadan yapılan. Tabii hac mevsiminde de umre yapılabilir. O hacdan ayrı, o da kıymetli. Umre de kıymetli, hac da kıymetli. Gaza da kıymetli.
Bunlar sanki bu yola çıkıyorlar ya, evlerinden ayrılıyorlar, bir yere doğru gidiyorlar, sanki Allah-u Teâlâ hazretlerine heyet hâlinde misafirliğe gidiyorlarmış gibi oluyor. Allah öyle kabul ediyor. Lütfen, lütfuyla keremiyle öyle kabul ediyor.
Hicaz'a gidenler herhalde mânasını bilirlerse en çok sevinecekleri, sevinç duyacakları, neşelenecekleri ifade, şunu duyunca çok sevinirler, orada diyorlar ki:
Merhaben biküm yâ duyûfe'r-Rahmân. "Ey rahman olan Allah'ın misafirleri, hoş geldiniz!"
Allah'ın misafiri oluyor, O'nun beldesine gidiyor. O'nun beytini, Beytullah'ı ziyarete gidiyor. Tabii o Allah'ın misafiri, Allah'a heyet hâlinde giden kimse demektir.
Gazi; Allah yolunda malını canını ortaya koymuş en kahraman insan. Her şeyinden vazgeçebiliyor, ne güzel şey!
Şimdi yine biz buradan gaza denilen şeyin kıymetini anlayamayız. Cebimizden biraz bir şey istedikleri zaman, bizden birazcık bir can yakıcı şey istedikleri zaman nasıl insan bucak kaçıyor? Dişinin tedavisi lazım da adam dişçinin yanına uğramıyor. "Biraz canım yanıyor." diye bucak bucak kaçıyor. Aşı olacak, aşıdan kaçıyor.
Canını ortaya koymuş. "Tamam, benim canım hak yolda feda olsun!" diyor. Çok büyük bir şey, az bir şey değil. Büyük bir fedakârlık. Elbette Allah-u Teâlâ hazretleri onları kendisinin misafiri olarak kabul eder. Elbette kendisine gelen heyetler olarak kabul eder.
Rabbimiz yolunda haclar umreler nasip eylesin.
Sulh-u sükûn güzel şey. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Düşmanla çarpışmayı talep etmeyin."
"Yâ Rabbi! Bir fırsat çıksın, düşmanla çarpışayım!" gibi kendiniz istemeyin.
Sulh, sükûn daha iyi.
“Ve's-sulhu hayr.”
Başka bir âyet-i kerîmede, başka bir sebeple geçmiş bile olsa umumi kâidedir;
"Sulh daha hayırlı."
Keşke insanlar arasında hiç mücadele olmasa. Varsın herkes istediği fikre gitsin. Fırsat olsun. Hudutlarda tahdit olmasın, kanunlarda baskı olmasın, herkes istediğini söylesin, ben de söyleyeyim. Evelallah ikna ederiz. Hepsini ikna ederiz. Amerika'ya gideriz, Avrupa'ya, Rusya'ya gideriz, hepsini Allah'ın yoluna çağırıp ikna ederiz.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e heyetler çok geliyordu. 70-80 kişi, üstü sırmalı elbiselerle, kocaman külahlarıyla, ellerinde putlu asalarıyla, Necran'dan rahipler heyeti geldiler. Mescide bir tantana ile girdiler. Kendilerine göre orada ibadet etmeye kalkınca sahâbe-i kirâm sinirlendi;
"Vay! Bu herifler ne arıyor burada bu kılık kıyafetle? Bir de burada kendilerine göre ibadet ediyorlar, bizim mübarek mescidimizde!" diye.
Efendimiz; "Dokunmayın." dedi.
Ondan sonra onlarla konuştu. Sordular, cevap verdi, söyledi. Ne söylemesi gerekiyorsa, peygamberliğinin icabı olarak neyi tebliğ etmesi gerekiyorsa tebliğ etti, etti, etti... Onların çoğu Âl-i İmran suresinin ayetlerinin sebeb-i nüzûlüdür. Âl-i İmran suresinin ayetlerinin çoğu o sebeple nazil oldu.
O Hristiyanlar geldiler. Peygamber Efendimiz kalktı, Yahudilerin havrasına gitti. Sahabeden birkaç zât-ı muhterem ile gitti. Dedi ki:
"Ey Yahudi cemaati! Tevrat'ta, sizin kitabınızda şu yazı yazmıyor mu, şu ayet yok mu, şöyle demiyor mu? 'Bir peygamber gelecek, ona uyun, onun sıfatı şöyledir böyledir...' demiyor mu? Şurada şöyle demiyor mu?"
Hepsini söyledi.
Ümmî peygamber nasıl söyler? Ümmî ama peygamber, Allah'ın elçisi. Allah bildirince hepsini söyledi.
Hepsini söyledi; onların ağızlarından çıt çıkmadı. Kapalı ağızları; tısss.
Tebliğ yaptı mı? İnsanlara hakkı söyledi mi? Söyledi.
Döndü, çıkıp giderken arkasından hahamlardan bir tanesi koştu geldi, Abdullah b. Selâm radıyallahu anh, dedi ki:
"Yâ Resûlallah! Sen Allah'ın elçisisin. Sen doğru söylüyorsun, haklısın."
Abdullah b. Selâm Müslüman oldu. Havradan haham, Müslüman oldu.
"Sen haklısın yâ Resûlallah ama bunlar kıskançlıklarından seni tasdik etmiyorlar. Evet, dediklerin doğru, Tevrat'ta öyle yazıyor ama kıskandıkları için 'evet' deyivermiyorlar, başlarını sallamıyorlar." dedi.
Yahudilere de gitti, Hristiyanlara da gitti. Putperestler zaten çantada keklik; onlar güneşe tapıyor. Ya bu güneşin tapılacak yanı var mı?
Aya tapıyor.
Hintliler öküze tapıyor. Sübhanallah! Öküzün tapılacak bir yeri var mı? Kurbanlık bir hayvan işte, Allah'ın yaratıklarından bir yaratık... Niye deveye tapmıyorsun da öküze tapıyorsun? Ne farkı var? Devenin boyu daha uzun. Saçma! Fil var Hindistan'da, daha uzun.
Ama sulh yok, sükûn yok; husumet var, düşmanlık var. Sen hakkı söyleyeceksin, o tabii hakka cevap veremeyecek. O zaman eline silahı alıyor, zorbalığa, arkadan kuyu kazmaya başlıyor, arkadan çelme takmaya çalışıyor.
Haa… Pekâlâ, sen işi öyle o tarafa götürürsen…
Rabbimiz bizi yaratmış, can vermiş, bir zaman gelecek canımızı teslim edeceğiz. O senin kılıç vurmanla silah atmanla da bitecek şey değil. Bana Allah ömür vermişse sen kurşun attın diye mi ben öleceğim?
Sen kimsin? Sen Allah'ın âciz bir yaratığısın. Senin tetiği çeken elini Allah çektirtmez. Tetiğin çekilir de silahın patlamaz. Patlasa başka tarafa gider.
Sen mi vuruyorsun beni?
Vallâhu yûhyi ve yumît. "İnsanı yaşatan ve öldüren Allah'tır."
Sen bana hiç zarar veremezsin. Ben senin karşına dikilirim, cümle cihanı toplasan senin karşında bir an geri durmam, adımımı bir adım geri atmam, sırtımı dönmem, kaçmaya çalışmam. Ancak harp hilesi olarak [kaçarım]. Dedelerimiz de öyle yapmışlar, çatır çatır çatır çarpışmışlar, şehit olmayı [göze almışlar, can atmışlar.] Onun için yeri gelince...Biz de onların evlatlarıyız. Arslanın oğlu arslan olur. Biz de onların evlatlarıyız, evelallah öyle bir şey olursa görürler. Dünyada arslanın nesli kesilmedi ki...
Ama Allah sulh nasip etsin de tatlı tatlı anlatalım.
Üd'u ilâ sebîli rabbike bi'l-hikmeti ve'l-mev'ızati'l-haseneti ve câdilhüm billeti hiye ahsen.
Tatlı tatlı öğüt verelim. Güzel güzel deliller serdedelim. Hakikati güzel, yumuşak yumuşak anlatalım. Onun da gönlünü okşayarak, kızdırmadan...
Gaza bizim için büyük şereftir. Eğer ölürsek şehit oluruz, hak yolda iyi niyetli olursak...
Rabbimiz bizi yolunda eylesin, hayırlarda istiğmal eylesin, şerlere alet etmesin.
Vakkirû men teallamûne minhü'l-ilme ve vakkirû men tüallimûnehu'l-ilme.
Sübhanallah...
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ten Peygamber Efendimiz' in şu hadîs-i şerîfi bütün okulların alnına yazılması gereken bir hadîs-i şerîf. Bakın, Peygamber Efendimiz ne buyurmuş:
Vakkirû. "Hürmet edin, vakar gösterin, vakarlı insan muamelesi yapın, tevkir eyleyin, karşınızdakini el üstünde tutun, saygılı olun..."
Kime? Men teallamûne minhü'l-ilme. "Kendisinden ilim öğrendiğiniz kimseye saygılı olun, saygı gösterin."
Hocalara, öğreticilere saygı gösterin.
Burası normal, hocaya saygı bizim milletçe alıştığımız bir şeydir, normal bir şey deriz.
Asıl ikinci taraf insanı yerinden zıplattıracak kadar çarpıcı bir mâna:
Ve vakkirû men tüallimûnehu'l-ilme. "Kendisine ilim öğrettiklerinize de saygı gösterin."
İslâm bu işte. Bu İslâm!
Talebe elbet hocasına saygı gösterecek ama hoca da talebesine saygı gösterecek. Vakkirû diyor, o da ona hürmet edecek. "Buyur evladım, şöyle otur..." O da ona hürmet edecek. İslâm bu!
İslâm'ı bize doğru öğretmediler. İslâm'ın zihnimizdeki izleri doğru değil. Sanki İslâm "Yatır talebeyi falakaya, vur tabanına kırbacı, sopayı, değneği!" diyormuş gibi…
Kime yarar bu imaj? Vermek istediğin bu fikir kime yarar kardeşim? Ne olacak, birbirimize düşman mı olalım? O talebeler o hocalara hasım mı olsun? Sakallı gördüğü her kimseyi düşman mı bellesin? Sen kimden taraftasın bakalım, söyle. Kime yarar senin bu yaptığın?
İslâm o değil ki, İslâm bu! Hoca talebeye saygı gösterecek, talebe de hocaya saygı gösterecek. İslâm bu! Ama sen İslâm'ı yanlış göstermeye çalışıyorsun.
"E hocam hiç falaka olmamış mı?"
Ya sen melek misin, senin evinde her şey kanunlara uygun mu gidiyor? Sen kendine baksana, sen adam mısın? Sanki senin evinde her şey muntazam mı gidiyor? Sanki senin maaşın hepsi helal mi? Sanki sen öğretmenlik yaptığın zaman çok usulüne uygun mu öğretmenlik yaptın?
Mesela öyle hocalar duyuyoruz ki... Hırsızlık yapıyor, arkadaşlarının evini soyuyor. E şimdi ondan dolayı ben bütün öğretmenlere "hırsız" der miyim, denir mi?
Denmez. Üç tane, beş tane misal için...
Herkese hakkı neyse onu vereceksin.
"İslâm'da talebenin hiç kıymeti yoktur. Alırsın ayağının altına, ezersin. Ayağının çıplak tabanının altına basarsın sopayı, kanadığı zaman da tuz ekersin!"
İslâm'da böyle bir şey yok. İslâm'da hoca talebeye saygılı olacak, talebe hocaya saygılı olacak var. İşte hadîs-i şerîf!
Bunları yazmamız lazım. Hoca talebesine saygılı olsun, "evladım" desin.
Başka bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
-Ben çok söylüyorum arkadaşlarıma.-
"Evlatlarınıza asil insan muamelesi yapın." diyor. Peygamber Efendimiz.
"Höt! Otur! Kalk! Git! Çat pat!"
Bu çocuk yüzsüz olur. Böyle yetişen çocuktan hayır gelmez. Sen ona "evladım" de, sakin sakin konuş, dövmeden konuş, güzel güzel anlat.
Birisi biliyor musunuz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e gelmiş de ne diyor, aklınız almaz:
"Yâ Resûlallah, müsaade et ben zina edeyim." diyor.
Akıl alır mı? Böyle bir şey Peygamber Efendimiz' e teklif edilir mi?
"İzin ver bana, dayanamıyorum, zina edeyim."
"Gel otur şuraya" demiş Peygamber Efendimiz. "Otur bakayım..." Peygamber Efendimiz kızmadı,
"Otur şuraya bakayım." dedi.
"Şimdi senin annene birisi böyle bir şey yapsa razı gelir misin?"
"Yoo." dedi, gelmez.
"Karına birisi böyle bir şey yapsa razı gelir misin?"
"Yoo." Ona da razı değil.
"Kızına böyle bir şey yapsa razı gelir misin?"
Tabii adam bu işin böyle sıralanmasından yavaş yavaş anlamaya başladı.
"İşte bak bu sebeplerden dolayı, bu işin böyle yapıldığı zaman şu zararlar çıkacağından sen bu işi yapma." diye oturdu onun şeytani duygularını, güzel güzel, güzel güzel akılla, imanla söndürdü.
"Haklısın yâ Resûlallah." dedi.
"Hocam ben dayanamıyorum, dışarıda çok edepsizlik almış yürümüş, nefsime hâkim olmak zor oluyor."
İki tane ilacın var: Oruç ve gece namazı.
Orucu hakkıyla tuttun mu korunursun. Gece namazına da kalk.
Gece namazına, zaten sahura yemeğe kalkıyoruz. Rabbimiz gece kalkmayı bize yemekle öğretiyor. Dinimizin hikmetlerini anlıyor musunuz, ne güzellikleri var! Kim kalkar geceleyin uykusunu bozup da? İbadete kalkmaya nasıl alışacak? "Kulum sahur, ye..." filan diye Rabbimiz bizi kaldırıyor. Yemekten, köftenin kaymağın aşkına kalkıyoruz.
İşte öğreneceksin. Bundan sonra sahurda o vakitte kalkıp teheccüt kılmayı öğreneceksin.
Dinimiz çok hikmetli. Bu dinimizi biz anlayamadık. Sizler ve bizler, biz Müslümanlar bunu tam anlayamadığımız için dışarıdakilere de tam anlatamamışız. Dışarıdaki de bizim hakkımızda yalan yanlış şeyler düşünüyor.
Onun için biz kendi kabahatimizi bilelim, biz dinimizi güzel öğrenelim. Bu gibi şeyleri yazalım mühim şey çünkü, bu önemli bir işaret. Çok mühim bir dönemeç noktası bu, bunu yazacağız. İslâm'ın ilim hakkındaki alimle, hoca ile talebe arasındaki münasebeti tanzim eden hadîs-i şerîflerinden bir tane mühim hadîs-i şerîfi öğrendim, deftere yazarım, önüme gelen yerde söylerim; "İslâm böyle diyor." Giderim, soru olarak sorarım, derim ki:
"Sen biliyor musun, talebe hocaya saygı gösterir, tamam mı?"
"Bundan tabiî ne var" diyecek.
"Peki aksini hiç duydun mu? Hoca talebeye saygı gösterecek."
"Yoo duymadım."
"E işte İslâm'da bu var. Hoca da talebeye saygı gösterecek."
Aynı şey: Vakkirû men tüallimûne'l-ilme. "Kendisine ilim öğrettiğinize vakarlı insan muamelesi yapın, saygı gösterin." diyor.
Neden?
Alim sopayla yetişti mi, talebeyken sopa yedi mi şahsiyetsiz olur. Sen, talebelikten ilim veriyorsun kendisine, en kıymetli malzemeyi veriyorsun. Onurlu yetiştir, saygıdeğer bir insan olarak yetiştir. Birçok şeye tenezzül etmesin. Cahil gelip kendisine sataştığı zaman alim olduğunu bilsin, cahile uymasın. Küçük, maddî menfaatlere tenezzül etmesin. Öyle yetiştir.
Para için eğilmeyen, zenginin karşısında, mevki makam sahibinin karşısında hakikati eveleyip gevelemeyen, kimsenin malına tenezzül etmeyen, Allah'ın kendisine verdiği paraya, manevi sevaba, paraya aldırmayıp ona rağbet eden hakiki alimler yetiştirmeliyiz.
Bana bir zengin kardeşim geldi, çok sevdiğim çok iyi bir insan, çok hayırsever bir insan, çocukları da var.
"Hocam yazın bu çocuklarımı ne yapayım? Yedek parçacısının yanına çırak vermek istiyorum." dedi.
Çocuk İmam-Hatip talebesi, yaz tatilinde. Oto parçası satan kimsenin yanına çırak verecek, neden?
"Oğlum ticareti öğrensin de bana hayırlı evlat olsun, benim gibi zengin olsun." diye.
Maksadı ticarî hayata alıştırmak. Gün gibi aşikâr. Paraya ihtiyacı yok, zengin adam, çok zengin, milyonlarla oynayan bir insan. Çocuğu ticarî hayatı öğrensin diye [düşünüyor].
Ben dedim ki:
"Yanlış. Olmaz. Razı değilim, rızam yok. Çırak vereceksen bir vaize çırak ver, çantasını taşısın, vaiz hangi camiye gidiyorsa onun yanına peşinden gitsin, vaaz etmeyi öğrensin. Hocaya hürmet etmeyi öğrensin. Cemaati tanısın. Soruları dinlesin, cevapları dinlesin."
O sene öyle yaptılar, Allah razı olsun. Ondan sonra dayanabildiler mi bilmiyorum. O sene öyle yaptılar ama...
Benim kanaatime göre, ben diyorum ki:
Zenginler, dört tane çocuğu var. En akıllısı, en zekisi, leb demeden leblebiyi anlayanı hangisi? Filanca.
"Evladım ben sana araba alacağım. Dairen işte şurada, şu daireyi senin üstüne yazdım. Senin geçim derdin yok, sıkıntın yok. İlme çalış evladım!" desin.
"Çalış ilme, ilmi öğren. Onun bunun eline bakmak mecburiyetinde değilsin. Hakkı öğren de insanlara dobra dobra hakkı söyle."
Böyle dediğim kimseler oldu, çocuklarını böyle yetiştiren kimseler de oldu. Hatta bu bir çocuğunu çırak vermeye çalışan kardeşimiz, Allah razı olsun, küçük çocuğunu hafız yetiştirdi. Tamam. İşte o alim hakiki alim olur.
Neden?
E kitap okuyacak para yok, alamaz. Bir şey öğrenmesi lazım, temin edemez. Geçimini sağlayamadığı için geçimini sağlaması için ayrı çalışma yapması lazım. Bu adamcağız ilme nasıl çalışacak?
İlme çalışmak için başka şeyle meşgul olmamak lazım. İlim herkese kendisini râm etmez. İlim herkese teslim olmaz. Çok insan o ilmin peşinden koşar da çok az insana râm olur. İlim ayrı zor bir iş.
En gözü tok aileler, çocuğunu zerre kadar harama tenezzül edip bakmayacağı terbiyeyle yetiştirecek. Onlar çocuklarını dindar yetiştirsinler. Bak nasıl duman attırır onlar ortalığa... Öyle geçip de onun bunun önünde takla atmak, hakka bâtıl, bâtıla hak demek onların ağzından çıkmaz. Pervası yok ki adamın, "İster beğen ister beğenme, Allah'ın hükmü budur." der çıkar.
Ama bazen çok kabiliyetli çocuklar fakirden çıkıyor. Allah'ın bir dağ köyünden bir hiç ummadığın yerinden bir zekâ fışkıran çocuk çıkıyor, hayret ediyorsun; bacak kadar çocuk, ilim dağarcığı gibi. Öylesini de buldu mu insan desteklemeli; "Al kardeşim, para için endişe etme, şu ilme çalış, ben de seni yetiştirdiğim için sevap kazanayım." desin.
Biz kendimiz çeşitli mekteplerde okuduk, hocalık yaptık, okuduk, yetiştik. Bu sistemi gördük. Bizim eski sistemimizde icazet usulü var. Hoca ders veriyor, herkes dinliyor, isteyen imtihana geliyor, hoca kani olursa not veriyor. Kabiliyetli, 'şıp' diye dersi geçiyor. Aklı almayan bir kere daha dinliyor, bir kere daha dinliyor... Kabiliyetlinin önü açık, 'zııııt' çarçabuk en yüksek mertebeye yürüyüp gidiveriyordu.
Şimdi biz de düşünüyoruz ki, mali gücümüz yeterse, bir kişinin yapacağı bir şey değil, topluluğunun yapacağı bir şey, gücümüz yeterse diyoruz ki ilâhiyat fakültesini bitirmiş zeki çocuklar, notu yüksek, ahlâkı iyi, talebe arkadaşlarından sordum ki bunlar takva ehlidir, tamam; bunlar ne yapacak?
Girecek 30 bin, 40 bin, 50 bin lira maaşla memuriyete. Öyle yapmayacak mı?
"Bu yüksek tahsilinin üzerine, sen şuraya gel. Senin kabiliyetin müsait. Sen şimdi orada kâğıt okuyacağım, şu işi yapacağım, bu işi yapacağım, para kazanacağım derken geçim sıkıntısından ilmi unutacaksın. Gel, ben sana dört sene bedavadan maaş vereyim. Bedavadan vereyim ama sen ilme çalış, başka bir şeyle uğraşma, ilim öğren. Tefsirde bir tane ol, hadiste bir tane ol, fıkıhta bir tane ol, akaitte bir tane ol, ilm-i kelâmda bir tane ol. Tam kendini ver. İstediğin kitabı da sana alayım, kütüphanen de [bulunsun.] Bu işte çalış."
Mesela böyle diyebilsek, o yüksek tahsilin üstüne o kadar daha tahsil görse ne güzel olur.
İnşaallah el birliği ile bunların adedini artıracağız. Hepiniz yardımcı olun. Rabbimiz Teâlâ hepinizin mizanına koysun.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
17.03.1999 -
Helal Parayla Hac,
18.10.1981 -
Deccal, Ağız Temizliği,
