Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihi ve men tebiahü bi ihsânin ilâ yevmi’d-dîn
Emmâ ba’d
Fa'lemu eyyühe'l-ihvân fe inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedili muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle: Allâhümme e-ınnî alâ edâ-i şükrike ve zikrike ve hüsni ıbâdetike fe-kad ictehede fi'd-duâ’
Sadaka Rasulullâh fî-mâ kâl ev-kemâ kâl
Said El-Hudrî radıyallahu anh, Peygamber Efendimizden rivayet eylemiş ki Peygamber Efendimiz şu duayı talim buyurmuş. Deylemi ve Hatibi Bağdâdi kitaplarına yazmış bu hadisi şerifi. Şerhte anlatıyor.
Neseî’de, Ebu Davud'da, İbn-i Hibban'da, İbni Sünni’de geçmiş. Muaz İbn-i Cebel (r.a) var. Peygamber Efendimiz bir gün o mübarek sahabesinin elini tutmuş ve demiş ki:
Ya Muaz vallahi le-ühıbbüke
“Ey Muaz vallahi ben seni seviyorum.” Muaz’a öyle demiş. Allah şefaatlerine erdirsin. Muaz (r.a) da demiş ki:
Bi ebî ente bi ebî le-ke ve ümmî yâ Rasululah vallahi ühıbbüke
“Ya Resulullah vallahi anam babam senin yoluna feda olsun ey Allah'ın resulü. Allah'a yemin olsun ki ben de seni seviyorum.” demiş. Onun da cevabı Peygamber Efendimiz’e böyle olmuş. Peygamber Efendimiz O’nun elini tutmuş “Ya Muaz ben seni vallahi seviyorum” demiş. O da “Anam babam senin yoluna feda olsun ya Resulallah ben de seni seviyorum.” demiş.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Ûsîke yâ Muaz “Ya Muaz sana nasihatim o var sakın onu bırakma. Her namazın arkasından şu duayı oku.” demiş. Bakalım Peygamber Efendimiz’in sevdiği sahabesine her namazın arkasından oku diye tavsiye ettiği dua neymiş? Bakalım bildiğimiz dualardan mı?
Allahümme e-ınnî alâ edâ-i şükrike ve zikrike ve hüsni ıbâdetike. Manasına dönüp tekrar söyleyeceğim. Bu hadisi şerifte Ebu Said el Hudri diyor ki: ” Peygamber Efendimiz her kim ki bu duayı okursa; ‘fe-kad ictehede fi’d-dua’
“Duada yapılması gereken gayreti tamamen göstermiş demektir buyurmuş” Tamam! Duada bir kusur bırakmamış. Güzel dua etmiş demektir. Muaz hazretlerine de tavsiye etmiş. O halde bu duaya çare yok. Ezberleyeceğiz. Kaçırılmaz böyle bir dua. Onun için defterimize yazacağız, aklımıza yazacağız. Dilimizde olacak. Namazların arkasından bu duayı edeceğiz. Neymiş bu dua?
Allâhümme “Ey benim Allah'ım Rabb'im.” E-ınnî “Bana yardım eyle” (Ayın ile. Baştaki elif, ikincisi ayın.) Bana yardım et ya Rabbi. Hangi hususta?
Alâ edâ-i şükrike “Senin şükrünü eda hususunda bana yardım et ya Rabbi” Şükrünü yapabileyim bana güç kuvvet ver, bana yardım et. Ve zikrike “Seni anmakta, zikretmekte bana yardım et ya Rabbi.” Seni güzelce zikredebileyim, eksiksiz, kusursuz, devamlı zikredebileyim. Ve hüsni ıbâdetike “Sana kulluğu güzel yapmak hususunda bana yardım et ya Rab.”
Dua şahane! Peygamber Efendimiz öğretmiş. Hadis olunca ne kadar methetsek de söyleyecek sözümüz eksik kalır. Hepimizin üzerinde Allah-u Teâlâ hazretlerinin sayılamayacak kadar çok nimeti vardır.
“Hocam ben müstesnâyım. Ben çok dertli insanım hastayım” Hastalığın bir tarafa. Öbür taraftan Allah’ın senin üzerinde dünya kadar yine nimeti vardır. Sen farkında değilsin! Nimetler elinden alındı mı o zaman insan farkına varır. İçinde yaşarken, nimetin kıymetini bilmez.
Karnı tok, sırtı pek. Karnı doymuş, sırtında giyinecek kıyafeti var. Yemek yemese veya yiyemese o zaman anlayacak. Veya aç, açık kalsa o zaman anlayacak.
Elhamdülillâh aklı başında. Akıl gitse o zaman anlaşılır. En büyük nimetlerden birisi akıl nimetidir.
Sonra; gözü görüyor... Çok büyük nimet. Allah bu göz nurunu alıverse, dünyası kapkara kararıverse o zaman anlayacak.
Kulağı işitiyor, dili söylüyor... Bunların hepsini bir kenara koyalım; Müslüman olması çok büyük nimet. İsterse Amerika ‘ya reisi cumhur olsun. İsterse yatları, müstakil adaları, mâlikâneleri, köşeleri, hizmetçileri, sarayları olsun. Hiçbiri islam niyetinin yanında, zerre kadar ölçülecek bir şey ifade etmez. İslam nimeti, nimetlerin en büyüğüdür onun için. Hidayet nimeti en büyük nimettir. İsterse hiçbir şeyi olmasın insanın. Müslüman mı? Tamam. Ölürse cennete girecek.
Çünkü Peygamber Efendimiz müjde etmiş ki;
Men kâle lâ ilâhe illallah dehale’l cennete
“Her kim lâ ilahe illallah derse, buna kâni olursa cennete girecek.” Onun için imanın pahasına paha biçilemez. Onun pahasına denk düşecek bir şey karşılığında verilip söylenemez, gösterilemez. Şudur, budur, köşktür, paradır, şu kadar elmastır, bu kadar mali imkandır... Hiç! Hepsi solda sıfır kalır.
Hidayet nimetine çok şükür. Sıhhat nimetine çok şükür. Verdiği göze, kaşa, kulağa, akla, fikre, ilme, irfana, dile çok şükür. Evlada, çoluğa, çocuğa çok şükür. Memleketimizin havasına, suyuna, iklimine çok şükür. Verdiği meyvelere sebzelere yeşil yeşil sebzelere, kırmızı allı morlu meyvelere, tatlı ekşi tuzlu nimetlere çok şükür. Yani saymamız mümkün değil. Bunların karşılığı ne olacak şimdi? Bu kadar şey aldık. Bunların karşılığı şükürdür. Çok şükür ya Rabbi. Bildim ki bunları sen bana verdin. Sahibi sensin. Lütfundan veriyorsun. Yoksa ben bir matah bir şey değilim. Yani bir sağlam bir pabuç da değilim ama ya Rabb'i sen gene lütfundan, kereminden, ben günah işlediğim halde benim rızkımı kesmiyorsun, bana nimetleri kesmiyorsun da bana bunları ihsan etmişsin. Çok şükür ya Rabbi. Çok şükür ya Rabbi. Ha işte bu Allah'tan geldiğini bilmek ve Allah'a karşı teşekkür ile dolmak. Şükran duygusuyla dolmak insanın içinin şükran duygusuyla dolması. “Ne mutlu bana ya Rabbi. Ne nimetlere erdirmişsin ya Rabbi. Ötekisi de yeterdi ya Rabbi. Bir de kat kat bunları da bunları da bunları da verdin ya Rabbi. Ne kadar cömertsin ya Rabbi” diye. Tamam şükür.
Şükür, nimetin artmasına sebep olur.
Le-in şekertüm le-ezîdenneküm ve le-in kefertüm inne azâbî le-şedîd
“Kullar, şükrederse mutlaka Allah şükrettiği nimeti arttırır. O halde nimetlere şükredin. “
Merhum Sâdi -Şiraz’ın büyük arif şairi, İran'ın en büyük şairlerinden birisi biliyorsunuz- kitabına başlamış. Hamd edecek ama elhamdülillah deyip geçse, halk anlamaz. Anlayacağı tarzda anlatmak için diyor ki:
“Her bir nefes ki içine çekersin. Ömrünü biraz uzatır. O nefesi çekemezsen öleceksin.” Her nefes ki içine çekersin, ömrünü uzatır. Her bir nefes ki dışarıya verirsin, içini ferahlatır. Çünkü tutsan patlarsın. Birisi gelse üstüne çökse göğsüne otursa burnunu kapatsa ağzını tıkasa dur ya. Nefes kaldı içeride. Patlayacak gibi olur insan. Nefes içeride kalsa dışarı çıkması lazım. O dışarı çıkınca insanın içi ferahlar. O halde diyor (Sâdi Şirâzî) uzun sözün kısası demek istiyor yani. Çok uzaklara gidip düşünmeye lüzum yok. Her aldığı nefeste iki nimet var.
Bir nefes alışverişte, her soluyuşunda iki tane nimet var. Birisi hayatın uzaması, ötekisi içinin ferahlaması. E her nimete de şükür vaciptir. O halde ben her nefeste dakikada kaç tane nefes alıyorum? “Çok şükür ya Rabbi, çok şükür ya Rabbi, çok şükür ya Rabbi, çok şükür ya Rabbi” desem bile sadece solumak nimetini ödeyemeyeceğim. Mümkün değil! Bunca nimetin karşısında pes demekten başka çaresi kalmaz insanın.
Ama Peygamber Efendimiz dua da öğretmiş. “Ya Rabbi bana sana şükürde yardımcı ol. Senin şükrünü eda etmekte bana yardım eyle.” diyor. İşte bu şükretmenin de bir şeyi oluyor. Şükrün yardımını da Allah'tan istiyoruz. “Ya Rabb'i öyle nimetler verdin ki benim küçücük boyumdan çok büyük. Benim taşıyacağım şeyden çok ağır nimetlere şükür sorumluluğu yüklendi omzuma. Ben bunun altından kalkamam, yardım et de şükrümü de senin sayende yapayım.” Demek ki nimete şükür bile ayrı bir nimet. O bile gene Allah'tan oluyor. O halde ya Rabb'i bana, sana şükretmekte yardım eyle. Kâfir olmayayım, küfran-ı nimetçi olmayayım, nankör olmayayım. Verdiklerini görmeyip de sana asi olanlardan olmayayım diye. Çünkü o da mühim bir şey
Cüneyd-i Bağdadi hazretlerinin şeyi çok hoşuma gider. Hocası (tabii mürşit kendisi) köşeye oturmuş. Yaşlığı, arif, kamil, veli, Allah'ın sevgili kulu. Oturmuş. Dervişlerine sormuş. “Şükür nedir? Söyleyin.” Herkes bir laf söylüyor. Sıra delikanlı çağındaki olan Cüneyd-i Bağdadi'ye gelmiş. Cüneyt de demiş ki, şöyle düşünmüş biraz. Delikanlı ama zamanı delikanlıları gibi futbol peşinde değil. Delikanlı ama zihnini çalıştırmış. Gönlü mamur. İçi aydın. “Şükür Allah'ın nimetlerini yiyip de ona isyan etmemektir.” demiş. Öğlen yemek yedin mi? Yedim, karnım doydu tıka basa börek yedim, çörek yedim, kebap yedim. Üstüne tatlı yedim, kaymak yedim, meyve yedim, karpuz yedim. Karnın doydu, tamam. Şimdi ne yapacaksın? Şimdi gideceğim biraz. İçki içeceğim, keyif yapacağım. Flört edeceğim. Ne oldu? Allah'ın nimetlerini yiyorsun. Allah'a isyana gidiyorsun. Olmaz! Asıl şükür; nimetleri yiyip de Allah'a isyan etmemek demiş Cüneyd-i Bağdadi. Hem onun nimetini yiyorsun, hem ona karşı geliyorsun. Böyle şey olmaz. Bu küfran-ı nimettir. Nankörlüktür. İnsan o nimeti yiyince ona ibadet ehli olmalı filan gibi bir mana taşıyor tabii. Hocası çok beğenmiş. Sormuş sen bu tarifi kimden öğrendin? Nereden buldun? Çünkü şükrün o zamana kadar bu tarzda bir tarifini duymamış onlar. Yani bu nasıl tarif, güzel bir tarif ama yani Allah'ın nimetlerini yiyip de ona asi olmamak çok güzel bir tarif. Hakikaten de şükür sahibi bir kul böyle olur. Ama tarif kitaplarda mı? Nereden öğrendi? Hadiste mi öğrendi? Bir başka yerden mi öğrendi? Hocası sormuş: “Nereden öğrendin Cüneyt bu tarifi?” diye. O da boynunu bükmüş. Gene zarif bir cevap vermiş. “Hocam zatıâlinizin meclislerinin bereketinden hâsıl oldu.” demiş. Arif insanlar öyle yükseliyorlar, öyle büyük kimseler oluyorlar. Bu tarifte hatırınızda kalsın
E-ınnî alâ edâ-i şükrike ve zikrike
“Bir de bana zikrinde yardım et ya Rabb'i.”
Zikir ne demek? Zikir Arapça'da anmak, hatırlamak demek. Yani bir şeyi mesela düşünüyorsun, düşünüyorsun. Hah şimdi aklıma geldi, hatırladım! Bu zikir, hatırına gelivermesi. Hatırından çıkmak da nisyan; unutmak. Zikir, nisyanın karşılığı yani hatırlamak demek. Allah-u Teâla Hazretleri'ni biz zikredeceğiz. Yani Allah-u Teâla Hazretleri hatırımızda olacak. Yani aklımızdan çıkmayacak. Onun bizim Rabb'imiz olduğu, bizi gördüğü, bizim her halimize vakıf olduğu…
Şimdi anlatıyorlar Suudi Arabistan'da da öyleymiş. Bizim memlekette de öyleymiş. Gizli kamera koyuyorlarmış televizyon kamerası koyuyorlarmış. Kimse görmüyor. Otomatik dondurma makinesi var. Parayı atacaksın öbür tarafından dondurmayı (o para kadar) verecek. Otomatik olarak kesilecek. Dondurmayı alan şahıs yalaya yalaya gidecek. Bekçi tezgahtar yok. Makine var. Parayı attığın zaman oradan hemen külahına dondurmayı dolduruyor, alıp gidiyorsun. Öyle makine varmış. Belki görmüşsünüzdür. Ben de gördüm galiba. Neyse. O makinenin ayarını bozuyorlarmış mahsustan. Karşı tarafına da televizyon kamerasını koyuyorlarmış. Bakalım gelenler ne yapacak? Birisi geliyormuş, bir o tarafa bakınıyormuş, bir bu tarafa bakınıyormuş. Kimsenin görmediğini anladı. Çocuğunun bebek biberonunu ağzına kadar dondurma dolduruyormuş. Ondan sonra gidiyor. Kimse görmedi diye ürkek ürkek etrafa bakınıp gidiyor. Ötekisi geliyor, alıyor. Gene iki tarafa bakınıyor, gidiyor.
Haram yiyor. Korkuyor. Haram olduğunu biliyor. Yanlış iş olduğunu görüyor. İki tarafa bakarak yapıyor bu işi. Ama kimse görmedi diye yapıp gidiyor. E kimse görmedi sanıyor ama gizli kamera var. Burada bütün âleme rezil oluyor. Gizli kameradan onun böyle hırsızlama, dondurma çaldığı oradan görünüyor.
Şimdi bu bir dünya işi. Televizyonu seyredenler de gülüyor. Bak şuna. Nasıl hırsızlama yapıyor. İşin farkında değil de nasıl iki tarafa bakıp dondurmayı çalıyor. Gülünecek şey mi? Aslında ağlanacak şey ve çok korkulacak bir şey. Neresi korkulacak şey? Allahu Teâlâ Hazretleri'nin kamerası senin üzerinde değil mi? Her zaman her yaptığını görmüyor mu? Her söylediğini görmüyor mu? Bilmiyor mu? Duymuyor mu? Duyuyor. Eyvah. Mahvoldum. Mahvolduk o zaman. Mahvolduk. Demek ki bütün gizli kabahatlerin hepsi görülüyormuş. Üstelik hepsi tespit ediliyor.
İnnâ künnâ ne’stensıhu mâ küntüm te’melûn
“Ey insanlar siz ne sanıyordunuz? Biz dünyada sizin bütün yaptıklarınızı kaydedip duruyorduk.”
Nereye kaydediyordun ya Rabbi? Sen anlamazsın! Ama anlayacağın bir şey var. Şu dünyadaki insanların şu teyplerine bak. Sesi nasıl kaydediyorlar? Şu videolarına bak. Görüntüyü nasıl kaydediyorlar. Benim kudretimi oradan anla! Benim kulların işlerini nasıl tespit edeceğimi oradan çıkar. Demek ki bizim her şeyimiz her gizlimiz tespit ediliyormuş. O zaman ne olacak? O zaman iş gelir gelir tasavvufa dayanır işte.
Rabb'imin beni gördüğünü bilirim. Her işimi ona göre yaparım. Hiç kimsenin olmadığı yerde bile Rabb'imin hâzır ve nâzır olduğunu bilirim. Edepsizliğe sapmam. Yanımda insanlar olsa da olmasa da fark etmez. Harama el uzatmam. İşte hakiki Müslümanlık bu. Hakiki dervişlik bu. Hakiki Müslümanlık, hakiki iman, hakiki zikir bu. Yani insanın Allah'a hiç hatırından çıkarmaması ve böyle şuurunun daima canlı uyanık olması. “E hocam ben unutuveriyorum. Sabahtan niyet ediyorum ki böyle yapayım. Tamam duydum zaten bunu başka kitaplarda da önceden de buna benzer şeyler yazılmış. Sabahtan istiyorum da çarşıya gidince akşama aklım başıma geliyor. O çarşının telaşı, gürültüsü, patırtısı arasında ne din, ne iman, ne kanun, ne Kur'an, ne nizam hatırıma geliyor. Akşama keşke öyle yapmasaydım ki keşke böyle yapmasaydım böyle gidiyor işim.” Ha. İşte insanların istediği halde bazen unutuverdikleri dolayısıyla, akıllarından kaçıvermesi dolayısıyla dinimiz zikir de tavsiye etmiş.
Yani Allah'ı an, yüz defa an. Yüz defa lâ ilâhe illallah de, sübhanallah de. Yüz defa demekten ne olacak? Kur'an-ı Kerim emrediyor.
Ve bu şudur ki; İnsan sözünü söylerken özüne yerleşir. Taklitle başlar. Hakikatine ulaşır insan. Onun için böyle oluyor bu. Tabii bunu bilen bilir. Erbabı bilir. Zaten Rabb'imiz emretmiş. Onun söylediği şeyin hikmetine bizim aklımız ya erer ya ermez. Ama yapacağız. Ererse keyfine vara vara yapar insan. Ermezse de yaptığı zaman faydasını gene görür. Demek ki zikir de dinimizin aslından esasındanmış. Niye bunu böyle birazcık uzatarak açıkladım? Şu bakımdan açıkladım ki bu ümmetin önüne düşmek iddiasında olan, bu millete (size yani) akıl öğretmek iddiasında olan bazı kimseler var. Zikri inkar ediyor. Zikrin manasını saptırmaya çalışıyor. Oturup da şu kadar adet zikretmenin manası yok, maksadı yok. Uygun değil, bilmem ne diye dil uzatıyor, karşı geliyor. Ama dini kendisi bilmiyor. Kendisi yanlış. Sizi güya irşat etmeye çalışıyor. Ama kendisi yanlış yolda işin farkında değil. Onun için bunu biraz uzunca izah ettim.
Zikir dinimizin esaslarından bir esastır. Dille zikir de esastır. Kalple zikir de esastır. İnsanın hiç unutmama durumuna gelmesi de bir esastır. Ama o yüksek derece aşağıdan başlar. Öyle gider, öyle hâsıl olur. Bunu erbabı bilir. Dinimizi iyi bilen âlimler bilir. Cahiller ileriden uzaktan bilmeden ileri geri konuşur.
“Ya Rabbi bana şükrünü edada yardım eyle. Zikrini edada yardım eyle”
Ve hüsnü ibadetike
“Sana kulluğu güzel yapmakta yardım eyle.”
Hepimizin Allah'a ibadet borcumuz var. Günde beş vakit namaz mı? Hayır. Hayır, hayır, hayır, hayır! Oruç mu? Yalnız o değil. Yalnız namaz değil. Hac mı? Yalnız oruç, hac değil. Zekât mı? Yalnız o değil. Ne? Ömür. Ömür. Ne demek istiyorsun hocam? Aklın başındayken sürdüğün ömür boyunca Allah'a güzel kulluk etmek vazifesiyle muvazzafsın. Yani sadece camide değil, sadece Ramazan’da değil, sadece hacca gittiğin zaman değil, her zaman, her halde Allah'a güzel kulluk etme durumundasın. Camiden çıktın. Evine gidiyorsun. Yolda yürürken Allah'a güzel kulluk ederek yürü. Dilin zikirde olsun. Gözün harama bakmasın. Aklın fasit işlerle meşgul olmasın. Başkasının kötülüğünde olmasın.
İş yerinde; niyetini doğru dürüst tut, karşındakini aldatma, alışverişini, helalinden yap. Müşterini kandırma. Malın ayıbını saklama vesaire vesaire. O da ibadet.
Millet sanıyor ki sadece camide namaz kılmak ibadettir. Onun için camiden çıktı mı dini unutuyor. Sadece sanıyor ki Ramazan’da mukabele peşinde koşturmak cami cami dolaşmak ibadettir. Ramazan çıktı mı okun yaydan fırlayıp gittiği gibi ver elini günahlar, hatalar, isyanlar. Hadi gene bırakıp gidiyor. İbadet anlayışı yanlış. Bugünkü cahil Müslümanların ibadet anlayışı yanlış. İbadeti belli zamanlara mahsus belli hareketler sanıyorlar. Hayır. İbadet ömrü Allah'ın rızasına uygun sürmek. Ömrünü yaşıyorsun. Yaşayışını Allah'ın rızasına uygun halde yaşamak. İbadet bu. Yani yatarken de insanın ibadet vazifeleri, borçları vardır. Ticarette de ibadet borçları vardır. Sokakta yürürken de borçları vardır. Arkadaşıyla konuşurken de borçları vardır. Ailevi münasebetlerinde de borçları vardır, vazifeleri vardır. Dinin emirleri (dikkat ederseniz hadis kitaplarını açıp bakarsanız) sadece camiye mahsus, namaza mahsus değildir. Namaz bahsi vardır ama sadece ona mahsus değildir. Ahlaka mahsus emirler vardır. Onları da tutarsan o da ibadettir. İçtimaiyata dair hadisler vardır. Onları da tutarsan ibadettir. Tutmazsan günahtır. İşte İslam'ın bir ömür sürüş tarzı olduğunu bir Müslüman'ın kafasına yerleştirmesi lazım onu anlayamıyorlar. Onun için Eyüp Sultan hazretlerinin türbesine geldiği zaman kadın başına bir yarım yamalak eğri büğrü, örtü iliştiriyor. Türbenin karşısında ağlıyor hakikaten de. Ağlıyor. Samimi yani sahtekâr değil aldatmaca yapmıyor. Hüngür hüngür ağlıyor. Tamam işim bitti sanıyor. Artist de geliyor oraya. Gazinocu da geliyor. Eyüp Sultan hazretlerinin orada kurban kesti bitti. Yanılıyorsun kardeşim. Bitmedi. İbadetin bitmesi diye bir şey yok. Sen şu nefesi alıp verdikçe şu akıl senin başında oldukça her işinde ibadet veya günah bahis mevzudur. Allah'a itaat edersen, işini Allah'ın emrine uygun yaparsan ibadettesin, Allah'a asi olursan, emirlerine aykırı yaparsan günahtasın. Millet bunu bilmiyor. Bunu anlatacağız. Yani siz de anlatın. Anlamadıysanız siz kendiniz de anlayın. İbadet Ramazan’a mahsus değildir. İbadet camiye mahsus değildir. İbadet cumaya mahsus değildir. İbadet hacdan ibaret demek değildir. İbadet her şeydir. Nasıl her şeydir? Her şeyi yapış tarzındır. Yapışındaki niyetindir, zihniyetindir. Ömrü sürüş tarzındır. Onun için bir mümin yaşayış tarzı itibariyle kâfire benzemez. Müslüman'ın mantığı başka türlü çalışır. Çünkü ibadet mantığıyla hareket eder. İbadetin asıl manası da zaten Arapça'da kulluk demek. Kulluk. Yani ömrünü kullukta geçireceksin.
Âsilikte geçirmeyeceksin. Kullukta geçireceksin. Allah'a itaatte geçireceksin. İşte ibadeti böyle (kulluğu yani) Allah'a kulluğu güzel yapmak lazım.
Herkes bir ömür sürüyor. Kimisi sonunda diz dövüyor, pişman oluyor, saç oluyor, baş yoluyor. Kimisi bir evlilik yapıyor, sonunda pişman oluyor. Kimisi bir işe giriyor sonunda pişman oluyor. Herkesin bir yol tutturduğu var yani. Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Herkes bir tarzda ömür sürüyor. Herkesin bir aklı var. Bir mantığa hizmet edip gidiyor. Herkes bir yol tutturmuş. Amma ya yanlış ya doğru. Ya kârlı ya zararlı. Eğer Allah'ın rızasına uygunsa kârda. Allah'ın rızasına aykırıysa ziyanda. İbadet bu. Allah'ın rızasını gözlemek, ömrü Allah'ın emirlerine uygun geçirmektir.
“Ya Rabbi bize senin verdiğin nimetlere şükürde yardım et. Seni zikirde bize yardım et. Sana kulluğu güzel yapmakta bize yardım et.” Dua bu! Türkçesi kısacası bu. Manası da, benim dilimin döndüğü kadar size anlatabildiğim kadar budur. Şimdi burada yeni ne öğrenmiş olduk? İbadet anlayışımız tashih olmuş ololuyor.
Türkiye'de ibadet anlayışı çok yanlış yerleşmiş. Onun için müezzin efendiler de namazı kıldı mı camiden çıkıyor kapıyı kapatıyor hayır! O da öyle değil! İbadetin, sürekli kulluk olduğunu ömür boyunca devam ettiğini gençliğe mahsus veya ihtiyarlığa mahsus olmadığını biliyoruz. Bileceğiz. Camiye, hacca mahsus olmadığını bileceğiz.
Her işimizi Allah'ın rızasına uygun yapacağız. Her işimizde diyeceğiz ki;
İlahi ente maksûdî ve rızâke matlûbi
“Ya Rabb'i benim maksadım sensin. Ben senin rızan peşindeyim. Bana senin rızanın yolunu göster. Onu yaptır. Ona aykırı iş yaptırtma. Yanlış yollara beni düşürme ya Rabbi” diye O’ndan onu isteyeceğiz.
Bu duayı ezberleyin.
Allâhümme e-ınnî alâ edâ-i şükrike ve zikrike ve hüsni ıbâdetike. Her namazın arkasında böyle deyin. Peygamber Efendimiz’in Muaz hazretlerine tavsiye ettiği bir güzel dua.
Râmuzu’l e-hadis isimli hadis kitabının 434. sayfasının birinci hadisi. Ama o rakamı yazacağına duayı yazıver kurtul. “Allahümme e-ınnî alâ edâ-i şükrike ve zikrike ve hüsni ıbâdetik”
Diyorum ya size kalemle gelin diye. Bir kalemle defterle gelin. Hatta buraya gelmek değil. Daima şuranızda bir defter bulunsun. Göğüs cebinizde. Şöyle hemen şıp gözlük çeker gibi gözlük cebinizde şöyle bir defter bulunsun. Yanında da bir küçük kalem hop çekersiniz şöyle elinize alıp yazıverirsiniz.
“Allahümme e-ınnî alâ edâ-i şükrike ve zikrike ve hüsni ıbâdetike”
Dünya ve ahiretin hayırlarını kazanmaya vesile Efendimiz’in mübarek fem-i saadetinden dökülmüş inci misali bir dua. Allah-u Teâla Hazretleri sizi sıratı müstakîmden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin. Marifetullaha erdirsin. Aşkullahı, muhabbetullahı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varıp cennetiyle, cemaliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.