02.12.1990 - Hz.İbrahim (a.s)

02.12.1990 - Hz.İbrahim (a.s)
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İttehaza'llâhu İbrâhime halîlâ ve Mûsâ neciyyâ ve't-tehazenî habîbâ sümme kâle ve izzetî ve celalî leusiranne habîbî alâ halîlî ve neciyyî.
Sadaka Resûlullâh ve netaka Habîbullâh.
İbn Hibban, Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet etmişler ki; Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş;
İttehaza'llâhu İbrâhîme halîlâ. "Allah-u Teâlâ hazretleri İbrahim peygamberi kendisine "Halil" edindi." Kendisine "Halil" yaptı.
Halil ne demek, izah edeceğim.
"İbrahim'i kendisine 'Halil' etti. Musa aleyhisselam'ı, Musa peygamberi de kendisine 'neciy' eyledi."
Ve't-tehazenî habîbâ. "Beni de kendisine 'habîb' eyledi." "Habîb-i hüdâ" eyledi. Sümme kâle "Sonra da -iltifat yoluyla- buyurdu ki" Ve izzetî ve celalî."Benim izzetime celalime yemin olsun ki and olsun ki" Leusirene habîbî alâ halîlî ve neciyyî. "Ben habibimi, halîlim ve neciyyim üzerine tafdil ve tercih edeceğim. Tercih ederim, ediyorum, edeceğim."
Şimdi biraz izahat verelim:
Eski peygamberlerden bir İbrahim peygamber var ki muhteşem bir zât, kahraman bir insan. O da beşer, bizim gibi beşer, yani Âdemoğlu, Hz. Âdem'in oğlu ama yaptığı şeyler muhteşem. Putlara tapmıyor; zekâsını, tefekkürünü aklını kullanıyor. Kavminin, çevresindeki toplumun, insanların bel bağladığı, ibadet ettiği, tapındığı şeyleri; ayı, güneşi, yıldızları, taştan oyulmuş tunçtan yapılmış putları inceliyor:
"Hayır! Bunlar tapınmaya layık değil." diyerek hakkı buluyor. Yani insanoğlunun fıtratının; vahdâniyyet-i ilâhiyyeyi, Allah'ın varlığını, birliğini anlamaya yeterli olduğunun, bir güzel, müstesna ve büyük misali. Çevresi puta tapıyor. Hatta kendisini yetiştiren amcası veya babası olduğu rivayet edilen Azer, put imal ediyor, put imalcisi. Ama "Niye elinizle yaptığınız puta tapınıyorsunuz?" diyerek onun emrinde gitmediği gibi onun küçüğü olduğu, onun yanında büyüdüğü halde, onun telkinine, tavsiyesine, eğitimine boyun vermediği gibi bir de üstelik ona nasihat ediyor:
"Elinle yaptın; demin bir ham malzemeydi, yonttun, put yaptın, şimdi tapıyorsun. Kendi elinle yaptığına, seni dinlemeyen, sana bir söz söylemeyen, sana faydası zararı dokunmayan bir eşya parçasına niye tapınıyorsun ey babacığım?" diyor.
Sevgiden dolayı amcasına "baba" diye hitap etmiş de olabilir. Gerçek babası da olabilir, rivayetler muhtelif, amcası olduğunu söyleyenler de var.
"Ey babacığım! Şeytana tapma!" diyor.
"Şeytanı kendine dost edinme, şeytana maskara olma!" demek gibi. İnsanlar Allah'ın varlığını anlayabiliyormuş; onun misali. Bundan öte başka şeyler de yapıyor.
"Ey kavmim! Bu putlara tapmayın." diyor.
"Taparız sana ne?" diyorlar. "Böyle görmüşüz, böyle gidiyor; dedelerimizden böyle görmüşüz, bunun töresi var. Tapınak çok öncelerden yapılmış, içine putlar konulmuş, eskiden beri bu eğitim içinde büyüdük; tapınacağız."
"Şimdi yapardım ama siz bana fırsat vermezsiniz; -tabi kalabalıkta tutarlar- buradan ayrıldığınız zaman ben sizin bu putlarınızın da hakkından geleceğim." diyor.
Le ekîdenne esnâmeküm. "Sizin putlarınıza bir iş yapacağım ki göreceksiniz."
Bir toplumun yanlış inancına tek başına karşı çıkıyor. Tek başına!
Onlar bir merasim dolayısıyla şehrin dışına gittikleri sırada put haneye, büyük ibadethanelerine giriyor; elinde bir çekiç veya balta veya balyoz gibi bir aletle bütün putları pat pat pat pat, takır takır takır, çatır çatır çatır, gümbür gümbür gümbür kırıp yerlere seriyor ama en büyük putu bırakıyor; kırma aletini de götürüyor, onun başına asıyor. Geliyorlar ki put hane harabe olmuş. Onların tapındıkları, kurban sundukları, saçma saçma ibadetler ettikleri, önünde eğildikleri şeyler parça parça yerlerde:
"Bizim bu ilâhlarımıza, putlarımıza bu tecavüzü kim yaptı?" diye, dehşet içinde kalıyorlar. Alışmış oldukları şeylerin birden ayaklar altında olmasına tahammül edemiyorlar.
İnsanoğlu böyledir. Yani gerçekleri herkes kolay kabul edemiyor. Söylüyorsun acı geliyor, düşman oluyor. Doğru söyleyene düşman oluyorlar. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar." demiş dedelerimiz. İnsan tabiatını bildikleri için "dokuz köyden kovarlar" demiş. Onun üzerine birisi de çok güzel bir söz söylemiş;
"Onlar da onuncu köyü kursun."
O da hoşuma gidiyor. Dokuz köyden kovulanlar, dokuz köyde yer bulamadılar mı onuncu köyü kursunlar da görelim, bir güzel köy görelim. Dürüst insanlardan güzel bir onuncu köy görelim, inşallah onuncu köyler yapalım.
"Kim yaptı bunu?"
"Bir delikanlı var; mert, yiğit. Kendisine 'İbrahim' denilen bir kişi var. Bu zaten açıkça pervasızca söylüyordu." diyorlar.
Kahraman; perva etmiyor, boyun bükmüyor, dalkavukluk yapmıyor, inanmadığı şeye, doğru görmediği bir şeye susmuyor.
İnsanoğlunun en dikkat edeceği husus haktır. Hak; hem "gerçek" mânasına hak hem de "kulların hukuku" vesaire. O da "Başkasının malına dokunmayacak." demek. Hem doğru şey neyse onun peşinde gidecek. İnsan; sözün doğrusuna, işin doğrusuna, her şeyin doğrusuna tâbi olacak.
"Söylüyordu zaten." diyorlar; "Getirin bakalım!"
İbrahim aleyhisselâm'ı yaka paça tutup getiriyorlar.
Allah bize öyle bir memleket vermiş ki bu hikâyesini anlattığımız şeyler işte şu Urfa ve çevresinde oluyor. Yani bizim diyarlarımızda. Tarsus'a geliyorsun, peygamberler diyarı. Urfa'ya gidiyorsun, peygamberler diyarı. Adıyaman'a geçiyorsun, sahabeler oralarda savaş etmişler. Ne mübarek diyar Yâ Rabbi! Allah razı olsun ecdadımızdan!
İnsanların huzuruna getiriyorlar, soruyorlar:
E ente fealte hâzâ bi-âlihetinâ yâ İbrâhîm. "Bu işleri sen mi yaptın? Putlarımıza bu tecavüzü sen mi yaptın?"
İbrahim aleyhisselam'ın ölümden korkusu yok. Karşı tarafı uyarmak istiyor. Zaten korksa gizli yapar, sabotaj yapar. Sabotaj yapmıyor, aleni yapıyor. Akıllarını çalıştırsınlar diye, diyor ki:
Kâle bel fealehû kebîruhüm hâzâ fes'elûhüm in kânû yentikûn. "Belki ben yapmamışımdır da şu en büyükleri yapmıştır. Boynunda balta asılı duruyor ya, şu koca put yapmıştır; ötekilere kızmıştır, hepsini yere devirmiştir, parçalamıştır. Ona sorsanıza. Konuşuyorsa ona sorun bakalım."
"Başlarını önlerine eğdiler."
Kur'ân-ı Kerîm; "başlarını önlerine eğdiklerini" bildiriyor. İbrahim aleyhisselam öyle bir söz söylüyor ki "Ben yaptım." dese gürültüye gidecek:
"Sen mi yaptın?"
"O zaman vurun, kırın, ateşe atın, yakın!" diyecekler, iş bitecek. Ama onları düşünmeye sevk ediyor:
"Bak işte en büyükleri orada duruyormuş, hem de en büyükleriymiş ya korusaydı, ötekilere o tecavüzü yaptırmasaydı; korumamış. O zaman herhalde kızmıştır, o yapmıştır; 'Susun be! Gürültü çıkarmayın.' diye belki o kırmıştır, ona sorun." diyor.
Ondan sonra da ama "anti parantez" diyoruz ya, parantez içinde şunu da söylüyor:
İn kânû yentikûn. "Konuşursa.
"Sorun bakalım konuşacak mı, bir şey söyleyecek mi?"
"Ey İbrahim! Şimdi sen bizi niye uğraştırıyorsun? Bilmez misin bunlar konuşmaz, konuşamaz. Bilmiyor musun, yani bilip duruyorsun. Bildiğin halde 'Konuşursa sorun.' diyorsun."
O zaman makul peygamberlik tebliğini söylüyor ve şöyle diyor:
"Konuşamayan, kendisini savunamayan, etrafındaki olan şeylere müdahale edemeyen, size de kendisine de faydası, zararı olmayan şeye niçin tapınıyorsunuz?"
Ne diyecekler?
Hiçbir şey diyemiyorlar. İnsanoğlu bir gerçeğin mantıklı olduğunu anlar da yine de batılda durmak isterse –haklı; onu akıl yönünden yendi ama batıl güçlü kuvvetliyse- o zaman ne olur?
"Zorbalık" olur.
Harrikûhü ve'nsurû âliheteküm. "Yakın bu adamı da putlarınıza yardım edin!" diyorlar.
Ya bu putlar yardıma muhtaçsa onların mâbudlukla ne ilgisi var?
Onlar kendi kendilerine yardım sağlayamıyorlar mı da sen yardım ediyorsun? Senin gibi âciz bir insan koruyacak, o da putluk yapacak; öyle şey mi olur?
"Yakın da ona yardım, onlara yardım olsun." "Böyle muzır, onlara zarar vermiş olan bir şahıs ortadan kalksın." diye "yakın" diyorlar. Mâlum yakıyorlar; ama Allah yaktırmıyor.
Gençlerle sohbetimiz oldu, bir aşırla başlayalım dedik, bir kardeşimiz çıktı aşır okudu:
Mâ yeftehi'llâhu li'nnâsi min rahmetin fe lâ mumsike lehâ. "Allah insanlara rahmetinden bir kapı açar da rahmetini yazar da murat eder de onlara gönderirse bu rahmetin önünü kimse tutamaz. Kimse önüne set çekemez, kimse mâni olamaz. Allah bir kula rahmet etmeyi murat etsin kimse önüne geçemez; -Allah onu o rahmete erdirir.-"
Ve mâ yumsik fe lâ mursile lehû min ba'dihî. "Rahmetini tutarsa vermezse vermediği rahmetini de kimse sağlayamaz."
Rahmetini verirse kimse önleyemez, vermezse kimse sağlayamaz; her şey O'nun elinde.
Dünyada kiminle dost olmak lazım?
Allah ile. Allah ile dost olmak lazım! Her şey O'nda. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. Her güç kuvvet O'nda. Hüküm O'nun, tasarruf O'nun, hikmet O'nun; her şey O'nun.
Allah yaşamasını murat etmiş; mümkün değil öldüremezler ki. Öldüren Allah! Kurşun mu öldürüyor, katil mi öldürüyor, hâkim mi öldürüyor? Hayır, öldüren Allah! Allah yaşatmayı murat etti mi denizin içinden çıkarır:
Yunus aleyhisselam'ı denize attılar ama balık yuttu, kenara çıkardı, yine ölmedi. İbrahim aleyhisselam'ı ateşe attılar, Allah ateşi söndürttü, gülistan eyledi, yine ölmedi. Firavun Musa aleyhisselam'ı öldürmek istedi, ordusuyla peşine düştü, yine ölmedi; onu öldürmek isteyenler öldü.
Habbab b. el-Eret radıyallahu anh'ın hayatını okuyoruz: Köleymiş ama babayiğit bir köle. Erkekçe, mertçe lâ ilâhe illallah diye açıkça Kureyş müşriklerinin karşısında söyleyen bir insan. En çok eziyeti de ona yapmışlar, öldürmek istemişler; peki öldürebilmişler mi?
Öldürememişler. 72 yaşına kadar yaşamış, Bedir'e, Uhud'a, Hayber'e… Bütün gazalardan sevap nasibini almış. Allah şefaatine erdirsin.
Allah öldürmedi mi kimse öldüremez; Allah öldürdü mü kimse yaşatamaz. Allah verdi mi kimse engelleyemez. Allah vermedi mi kimse sağlayamaz. Her şey Allah'tan. Bizim sahip olduğumuz; yediğimiz, içtiğimiz her şey de Allah'tan. Her ikram da Allah'tan. Sıhhat de Allah'tan, hayat da Allah'tan, akıl da Allah'tan; görme nimeti de işitme nimeti de tefekkür nimeti de konuşma nimeti de anlatma nimeti de anlama nimeti de huzur içinde yaşama nimeti de hepsi Allah'tan.
Onlara karşı; her nimete karşı, büyük şükür borcumuz yok mu?
Şükür borcu var. Her nefeste birkaç tane nimeti hemen düşünmek, yani söylemek mümkün.
Şeyh Sa'dî Gülistan'ına elhamdülillah diye başlamıyor. Halbuki her işe besmeleyle, hamd ile başlamak lazım; öyle başlamıyor. Daha başka bir şeyle, doğrudan doğruya bir anlatımla giriyor içeriye.
Şöyle diyor:
"Her nefes ki insanın içine girer; hayatını bir miktar daha, bir nefes daha uzatır. Hayatı uzamaya, uzatmaya yarar. Her nefes ki içeriden dışarıya çıkar; o da insanın içini ferahlatır. Nefes almasan çatlarsın, nefes vermesen patlarsın. O halde "Bir kere bir nefes alışta iki nimet var." diyor. Almasan çatlayacaksın, aldığın için çatlamıyorsun, hayatın devam ediyor. Sen bunun nimet olduğunun farkında değilsin. Nimet gelip gidiyor da sen onun nimet olduğunun farkında değilsin. Ben senin burnunu bir sıkayım, ağzını kapatayım da gör bakalım nimet mi değil mi o zaman anla. Alamazsan veremezsen o zaman görürsün.
İbrahim aleyhisselam'ı yakamadılar. İbrahim aleyhisselam'ı horlamak isteyenler hor oldular.
İslâm'ı, İbrahim aleyhisselam'ı yok etmek isteyenler yok oldular. İbrahim aleyhisselam Allah'ın halîli oldu.
Ve'ttehaza'llâhu İbrâhîme halîlâ. "Allah İbrahim aleyhisselam'ı kendisine Halil edindi."
Halil ne demek?
Halil; "ilgileri birbirine geçmiş, sıkı arkadaş" demek. "Uzaktan soğuk arkadaş değil de sıradan arkadaş değil de samimi, sırdaş, sırlarına vâkıf, içli dışlı, gizlisine, derdine vâkıf, derdine derman, yardımcı, her şeyini bilen yakın arkadaş" demek. Halil "arkadaş" demek. Halil "samimi dost" demek. "Yakın dost" demek Halil.
Allah kendisine İbrahim'i dost edindi, neden?
"O kulluğunu bildi, her şeyi Rabbinin rızası için yaptı, Allah da onu kendisine dost edindi." diye Kur'ân-ı Kerîm şahit, bildiriyor.
Hayatına da bakıyoruz, hayatı da öyle geçmiş.
Muhterem kardeşlerim! Siz yapabilir misiniz?
Hiç çocuğunuz olmasa… Evlendiniz, 15-20 yıl çocuk beklediniz, doktorlara gittiniz, Avrupa'ya gittiniz; "Acaba tüp bebek mi olsa başka bir şey mi olsa?" derken Allah size bir evlat verdi. Ondan sonra da rüyada, sadık bir rüyada "Bu evladını kurban et, kes." dediler, kesebilir misiniz?
İbrahim aleyhisselam bıçağı aldı, çocuğunu süsledi, kesmeye götürdü. İbrahim aleyhisselam, oğlu İsmail aleyhisselam'a diyor ki;
İnnî erâ fi'l-menâmi ennî ezbehuke. "Oğulcuğum! Ben rüyamda kendimi, seni kesiyorum gördüm. İşaret var, kesmem lazım. Allah'tan bir mesaj, rüya yoluyla bana bir bildirme var. -Peygamberlerin rüyası sıradan rüya değildir. - Allah'ın vahyi, seni kesmem emrolundu. Ne yapayım evladım?"
İsmail aleyhisselâm şöyle diyor:
Yâ ebeti'f'al mâ tü'mer. "Ey babacığım! Allah sana ne emretmişse emrolunduğunu icra et, yap. Tamam, kes beni."
Setecidünî inşaallâhu mine's-sâbirîn. "İnşallah beni sabredenlerden göreceksin. İnşallah sen beni keserken çırpınmam seni üzmem inşallah, sabredeceğim."
Ne baba ne evlat! Eline bıçak alıp evladını kesecek.
Neden? Öyle görmüş.
İbrahim aleyhisselam'ın vasfı ne? İnne İbrâhîme le evvâhün halîm.
İbrahim aleyhisselam sert bir insan mıydı? Değildi.
Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor ki evvâh'dı, Halim’di. Evvâh "çok ah eden" demiş müfessirler. Yani bağrı yanıktı, âşık-ı sadık idi. Bir de halim idi; sert mizaçlı değildi, yumuşacıktı.
İbrahim aleyhisselam yumuşacık, halim selim bir kimseydi. Ama emir yüksek yerden gelince ne yapacaksın?
Şair diyor ki;
Canı cânan dilemiş, vermemek olmaz ey dil.
Ne niza eyleyelim, ol ne senindir ne benim.
"Canı, canan istemiş; vermemek olur mu? Olmaz. O ne senindir ne benim." diyor. "Vereceğiz." diyor. Can, emanet. Emanet diyoruz ya, vereceğiz. Madem istemiş, vereceğiz.
"Dur!" dediği yerde duracaksın. "Yürü!" dediği yerde yürüyeceksin. "Uyu!" dediği zaman uyuyacaksın. "Kalk!" dediği zaman kalkacaksın. Kulluk bu.
"Şimdi çok uykum var, sonra kalkayım."
Olmaz! Sonra kalkarsan kıymeti yok; şimdi, şu anda kalkacaksın. Nefsini yeneceksin, şeytanı alt edeceksin, şu anda kalkacaksın, ibadetini vaktinde yapacaksın. Kendi keyfine, nefsine tâbi olmayacaksın; Allah'ın iradesine, hükmüne, emrine teslim olacaksın.
İslâm teslim olmaktır.
İbrahim aleyhisselam işte böyle Allah aşkına, "Allah emri yerine gelsin." diye yüreği yana yana oğlunu kesmeye kadar varabilen; fedakârlık sahibi, kendi canı, başı gitmek pahasına koca bir topluma karşı çıkabilen bir fedakâr insan. Önüne ne zaman iki çatallı iş gelse "Acaba oradan mı gitsem buradan mı gitsem? Şöyle mi yapsam böyle mi yapsam?" dediğinde daima Allah'ın rızası olan tarafı tercih eden insan. Önüne ne zaman çeşitli ihtimaller çıkarsa -alternatif diyoruz ya- daima Allah'ın rızasına uygun olanı tercih eden insan. Allah da sevmiş, kendisine dost edinmiş; samimi dost, sırdaş dost edinmiş.
Tamam, Kur'an'da var, biliyoruz; burası doğru.
Sonra?
Ve Mûsâ neciyyâ. "Allah-u Teâlâ hazretleri, Musa aleyhisselam'ı da kendisine neciy edindi."
Necî, necvâ Arapça' da "fısıldamak" demek. Neciy de "samimi samimi, yakın yakın konuşmak; öyle konuşulan kimse."
Musa aleyhisselam'ın bu vasfı alması neden?
Allah-u Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam'ı Tur dağına davet eyledi. Ona vahyeyledi, konuştu.
Ve kellema'llâhu Mûsâ teklîmâ. "Allah-u Teâlâ hazretleri, Musa aleyhisselam'la onun anlayacağı şekilde konuştu."
Mukaddes Tuva vadisine girer girmez "Ayakkabılarını çıkart." diye emrolundu.
"Burası mukaddes Tuva vadisi."
İnneke bi'l-vâdi'l-mukaddesi tuvâ. "Sen mukaddes araziye girdin, pabuçlarını çıkar."
Musa aleyhisselam pabuçlarını çıkardı, hürmetkâr bir şekilde yürürken;
"Ben senin rabbinim, Rabbü'l-âlemîn'im!" diye ilâhî vahiy geldi. Tabi insan; vahyi ilk defa duyan insanın heyecanını düşünürse anlayabilir.
Ondan sonra da aşkını, şevkini düşünün; ses geliyor. Musa aleyhisselam Rabbini görmek de istedi.
Rabbi erinî enzur ileyk. "Yâ Rabbi! Bana kendini göster, cemalini göreyim."
Görmek de istedi:
Erinî. "Bana göster." Enzur ileyk. "Sana, cemaline nazar edeyim, seni müşahede edeyim. Sesini duyuyorum ama göremiyorum; göster cemalini." dedi.
Kâle len terânî.
Allah-u Teâlâ hazretlerinden hitab-ı izzet geldi:
"Yâ Musa! Göremezsin ki bu gözler tahammül etmez ki."
Len terânî. "Göremeyeceksin. Bu durumda, bu halde görmen mümkün olmaz." Ve lâkin unzur ile'l-cebeli. "Şu dağa nazar eyle, bak." Fe ini'stekarra mekânehû fe-sevfe terânî. "Eğer dağ; ben ona cemalimden perdeleri kaldırıp bir tecelli ettiğimde, -o sağlam kayalardan meydana gelmiş, o koca heybetli dağ- yerinde istikrarlı durabilirse -benim cemalimin müşahedesi, benim tecellim karşısında dağ orada durabilirse- o zaman sen de belki beni görebilirsin." "Mümkün olabilir." diye düşünebilirsin.
"Bak, bakalım o dağa; bu tecellinin karşısında durumu ne olacak?"
Felammâ tecellâ rabbühû li'l-cebeli cealehû dekken. "Rabbü'l-âlemîn dağa tecelli eyleyince dağ parça parça parçalandı."
Çatır çatır patır patır parçalandı.
Ve harra Mûsa saikâ. "Musa aleyhisselam da o olayların dehşetinden, manzaranın heybetinden baygın şekilde yere serildi."
İşte böyle Rabbi ile konuşmuş bir kimse olduğu için Musa aleyhisselam'a kelîmullah denir. "Aralarında kelam oldu, mükâleme oldu, konuşma oldu." diye neciyyullah derler.
"Allah'ın hitâb-ı izzetine mazhar oldu, yakınlığına, kurbiyyetine erdi." diye, onun sıfatıyla "kelimullah ve neciyyullah." oldu.
Ve'ttahezenî habîba. "Rabbü'l-âlemîn beni de kendisine sevgili edindi. Habîb edindi."
Peygamber Efendimiz Habîbullah.
"Allah-u Teâlâ hazretleri beni de kendisine habîb seçti."
Ondan sonra da;
"'İzzetim ve celalime ant olsun ki ben habîbimi, halîlimden de neciyyim ve kelîmimden de daha üstün tutarım; onların hepsine tercih ederim.' diye bana iltifat buyurdu." diye bildiriyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Büyük devlet, büyük nimet, büyük izzet. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in makamı, makamların en yükseği; Makâm-ı Mahmûd.
Ahirette, Firdevs-i Âlâ' da kurb-i ilâhîde makamların en yükseği Makam-ı Mahmûd'dur. O makamın sahibi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. O makama hiçbir kimse ermedi.
Ermedi evvel gelen bu devlete, dediği gibi, hiç kimsenin ermediği nimetlere, rütbelere, makamlara mertebelere erişmiştir Peygamber Efendimiz. Allah-u Teâlâ hazretleri sevmiş, sevgili kulu edinmiş, habîbullah edinmiş; her türlü kemâlâtı onun sinesinde, çehresinde, suretinde cem eylemiş.
Hulku güzel, halkı güzel, yüzü güzel, huyu güzel, hâli güzel, adı güzel, kendi güzel Muhammed!
Öyle sevmiş. Allah sevmiş. Öyle süslemiş, öyle bezemiş.
Bize düşen ne? Hamd etmek, şükretmek:
"Yâ Rabbi! Çok şükür ki bizi Ümmet-i Muhammed'den eyledin. Onun ümmeti olmak şerefine bizi erdirdin."
Bizden önceki nesiller, bizden önceki ümmetler temenni ediyorlardı:
"Ne olaydı 'o ahir zaman peygamberi' denilen, Allah'ın her kitabında her peygamberine bildirip de methettiği o peygamberin zamanına erişseydik, yaşasaydık da biz de onun ümmeti olsaydık." diye niceleri temenni etmişler.
Cihan dolusu insanlar, evliyalar, arifler, âbidler, zahidler, rahipler, eski insanlar...
Sana nasip olmuş. Sen de tabi bir şeyden habersiz, elindeki nimetlerden habersiz; kimin ümmetisin, kimin kulusun bilmeden yaşarsın.
Onun için insan, nimetler üzerinde düşünecek, Allah'a şükredecek, hamd edecek:
"Elhamdülillah bu halime. Elhamdülillah bugünüme. Elhamdülillah karnım tok. Elhamdülillah ağrım sızım yok. Elhamdülillah Allah bana şeref verdi, iman verdi, izzet verdi. Evim var, çoluk çocuğum var elhamdülillah." diyecek.
Herkese nice nice lütufları, ihsanları var. İnsan onları düşünecek ve en çok da İslâm'ın en büyük nimeti olduğunu düşünecek:
"Elhamdülillah iman nimetine sahibim."
Çünkü bu nimete sahip olmayanlar ahirette cayır cayır yanacaklar. Bu nimete sahip olanlar ahirette sefa sürecekler. Firdevs-i Âlâ, sekiz cennet o mü'minler için bezenmiş, hazırlanmış; orada rahat edecekler.
İman ne kadar büyük bir nimet. İslâm ne kadar büyük bir nimet. Allah bizi o nimete mazhar etmiş, onunla yaşıyoruz; bizi bundan mahrum öldürmesin. Bizi ahirete bunlardan mahrum olarak göçürmesin.
Sevdiği kul olarak huzuruna çıkmayı nasip eylesin.
Kudret O'nda, kuvvet O'nda, nimet O'nda.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billah.
Dilerse ıslah eder. Kara topraktan neler yaratıyor, neler çıkarıyor ne meyveler ne sebzeler ne tatlılar ne güzellikler ne çiçekler çıkıyor. Allah dilerse yapar. Biz de yüzü karayız, eli boşuz, suçluyuz, günahkârız, eksiğiz, kusurluyuz. Ama dilerse bizleri ıslah eder, her şeye kâdir.
Yâ Rabbi! Bizi de lütfun ile ıslah eyle, rahmetine mazhar eyle, cennetine dâhil eyle, cemalinle müşerref eyle.
Habîbullah'ı tanımak lazım. Allah niçin sevmiş?
Nijeryalı bir doktor Müslüman olmuş. Neden Müslüman olmuş Arafat'ta karşılaşmışlar. "Güneş çarpmasın." diye buz ararken bir çadıra girmiş; orada bir büyük zatla karşılaşmışlar. Oradan da çadırın içinde yeni Müslüman olmuş bir doktorla tanışmış. Hemen "neden Müslüman olduğunu" sormuş. O da şöyle diyor:
"Muhammed-i Mustafa’nın hayatını dikkatle inceledim. Hayatına baktım, sabrına baktım, ahlâkına baktım. Zengin olduğu zamanki durumuna baktım, iktidar sahibi olduğu zamanına baktım. Herkesin kendisini reddettiği zamanki durumuna baktım; Taif'e gidip de arkasından taşlanıp topukları yaralandığı zamana baktım, harpteki zamanına baktım. Mekke'yi fethettiği zaman, Mekke fethinde müşriklere yaptığı muameleye baktım. Öteki hükümdarlarla mukayese ettim. Başka insanlar bu durumlarda neler yapmışlar, inceledim inceledim inceledim… Vefatının şekline baktım; vefat ederken 'Refik-ı âlâya kavuşuyorum; en yüce refik, en yüce dosta kavuşuyorum.' diye diye gidişine baktım. O refik-i âlâ sözünden, ben de refik-i âlâya parmak bandırdım, iman ettim." diyor.
Refik-i âlâ; en yüce refik.
Resûlullah'ın hayatını okursanız inşallah böyle değişiklikler sizlerde de bizlerde de olur. Hayatını okumuş, Müslüman olmuş. Müslüman olmuş. Tıp tahsili yapmış; belki İngiltere'ye gitti, belki Amerika'ya gitti, Hristiyanların içinde yetişti ama Resûlullah'ı okuyunca, tanıyıp da sevmemek mümkün değil!
Büyüklerimiz ne demişler?
"Gezen tilki, duran arslandan yeğdir."
Arslan bile olsan durdun mu kıymetin yok. Gezmekte bereket var; gez, çalış, uğraş, didin, araştır, incele; sen de bul.
Anamızın babamızın bize öğrettiği ilk sure kul huvallâhu ehad suresidir. "Kısadır." diye hemen ezberletiriz; okur geçeriz, okur geçeriz.
Din tahsili yapmış, Hristiyanlık tahsili yapmış bir teolog kul huvallâhu ehad suresini okumuş da ondan sonra Müslüman olmuş. Her okuyuşta da mum gibi tekrar tekrar eriyormuş.
Bu ne biçim sure ki onu eritiyor da bunu eritmiyor? Onu yakıyor da bunu yakmıyor? "Bunda biraz sertlik ve taşlık var da" ondan.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
18.04.1982 -
İslam Dini, İbadet
03.06.1993 -
Hacca Gitmenin Sevabı
