09.06.1985 - Faziletli Dualar A

09.06.1985 - Faziletli Dualar A
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle izâ harece min beytihî: "Bismillâhi tevekkeltü ala'llâhi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah" yukâlü lehû küfiyte ve vukiyte ve tenahhâ anhu'ş-şeytânu.
Tirmizî'nin hadîs-i şerîflerinden. Tirmizî hazretleri, -mübarek- altı sahih hadis kitabından birisinin müellifidir. Bu hadîs-i şerîfe "hasen hadis" demiş.
Bunu neden diyorum? Bizim Hocamız bu Râmuz kitabının içine çeşitli hadîs-i şerîfleri almış. Kendisinin büyük tecrübesi var, hadis alimi. Bunların içinde zayıf olanlar da var, ulemânın bir kısmına "mevzu" dedikleri de var. O onu kaydediyor; "Buna 'mevzu' demişler ama isabet etmemişler. Buna doğru değil demişler ama başka yerden şahitleri var." diye deliller getiriyor.
Bazıları diyecek ki, biliyorum... Suudi Arabistan'da okudu, biraz Arapça biliyor; Mısır'da Ezher'de okudu, biraz Arapça biliyor; Şam'da veya Irak'ta okudu, biraz Arapça biliyor... Allah, yâ Rabbi sen kurtar! İllallah! Diyecek ki:
"Mevzu hadisler var... Kolayca bir kelimeden dolayı bu kadar büyük mükâfat olur mu? Bu sözün aslı esası yok."
Ya sahih hadis kitabında söyleniyor işte! Allah her şeye kâdir.
"Kim evinden dışarı çıktığı zaman, Bismillâhi tevekkeltü ala'llâhi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah derse kendisine denilir ki: " Küfiyte. "Sana kifâyet olundu. Tamam, yeterli bir mahfaza altına alındın." Ve vukiyte. "Korundun." Ve tenahhâ anhu'ş-şeytân. "Şeytan da ondan uzaklaşır."
"Bununla benim bir işim yok, benim buna musallat olmam mümkün değil, bu böyle dedi bir kere..." diye, şeytan başının çaresine bakar, başka taraflara gider.
Bu, evden dışarı çıkarken denilecek. Ötekisi akşamleyin denilecekti.
Ne diyecekmişiz? Bismillâhi tevekkeltü ala'llâhi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.
Bismillâh. "Şu evimden Allah'ın adıyla dışarı çıkıyorum." Tevekkeltü ala'llâh. "Allah'a tevekkül ettim."
"Yâ Rabbi! Vekilim sensin. Ben her şeyi bilmem, sen her şeyi bilirsin. Ben âcizim, sen kâdirsin. Her şeye gücün yeter. Sana sığındım. Sen benim vekilim ol. Sana iltica ettim. Kendimi sana teslim ettim."
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah. "Allah'tan gayri güç kuvvet sahibi yok."
Güçler, kuvvetler hepsi Allah-u Teâlâ hazretlerinin kabza-i kudretindedir. Ne dilerse o olur ne dilemezse o olmaz.
"Ateş yakar hocam." Yakmaz! İbrahim aleyhisselâm'ı yakmadı. "Yakma!" dediği için yakmadı.
Olur mu böyle şey? Olur!
"Su boğar hocam." Boğmaz! Boğdurmayınca boğmaz
Bizim arkadaşlardan birisi anlatıyor:
Bir yere yüzmeye gitmişler. Tanıdıklardan birisi, kim olduğunu unuttum da... Seneler önce... Ada'ya mı gitmişler, Moda'ya mı gitmişler, bir yere yüzmeye gitmişler. Bizim arkadaş -bana anlatan şahıs- balıklama suyun içine atlamış. Yüzerken yüzerken bir de bakmış suyun içinde bir çocuk duruyor. Suyun içinde, dipte... İlk önce korkmuş, sonradan bakmış, hayal değil, bir şey değil; yapışmış, suyun üstüne çıkartmış. Dışarıda karnına bastırmışlar, koynuna bastırmışlar, kolunu açmışlar, kapatmışlar... Biraz sonra gözlerini açmış, nefes almaya başlamış. Bir başka grup orada yüzmeye gitmiş, o şahıs da suya atlamış, çıkmamış. Ama arkadaşları farkında değiller. Çocuk suyun dibine gitmiş, otların arasına takılmış kalmış da orada bir müddet durmuş. Bizimki de atlayınca, suyun içinde ona rastlayınca... Allah kurtaracak...
Hani su boğardı insanı? Orada ötekisini göndertti, ne kadar dakika sonra onu suyun içinden çıkarttı.
Bayağı bir zaman geçmiş. Hatta öteki arkadaşları utanmışlar; "Yahu biz bunun nereye gittiğini bilemediydik." demişler. Suda olduğunu bilseler belki onlar da dalar, çıkartırlardı.
Allah korursa korur, kurtarırsa kurtarır, öldürürse öldürür. Her şey O'nun kudretiyle olur. Ateşi dilerse yaktırtmaz. Suyu dilerse zarar vermez, boğdurtmaz. Emreder, öyle olur. Ama ya direkt yapar ya vasıtayla yapar. Vasıtalar da O'nundur. Biz de O'nun kuluyuz.
Biz neyiz sanki? Adam mıyız biz? Bir şey miyiz? Bizi de O yarattı.
Bizim elimizle yapsa, biz kendimiz mi yapıyoruz? Yine Allah yapıyor. Her şey Allah'tan.
O kimseyi ötekisi atlamış kurtarmışsa o mu kurtardı? Onu oraya getiren, ona yüzmeyi öğreten, ona o aklı veren, o kuvveti veren, onu o anda oraya daldırtan Allah ötekisinin ölmesini murat etmediği için o işi yapmış da oradan çıkartıyor.
Aklın varsa bu hikmetleri anlarsın. Aklın yoksa dolap beygiri gibi bu fikrin etrafında döner durursun. Cahil, aklı ermez, döner durur. Bilen bilir, bildikten sonra da mesafe alır, yürür gider; Allah'ın sevgili kullarından olur. Ötekilere acıyarak bakar; "Eh cahil, şuna bak... Ya ne cahil insanlar var, sübhanallah..." der. Ayıplayamaz da acır.
Tenahhâ anhu'ş-şeytân. "Şeytan da ondan uzaklaşır gider."
Kolay işte bak... İnsan gözüne sahip olamıyor, diline sahip olamıyor, her türlü hataları işliyor; şeytanın başından defolması için dua:
Bismillâhi tevekkeltü ala'llâhi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.
Bir hadîs-i şerîf; eğer siz dünyanın öteki ucundan uçağa binip de gelmiş olsanız yeter! O kadar kıymetli bunlar! Çünkü yaptığı zaman insanın elde edeceği şeyler büyük.
Men kâle: "Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû ilâhen vâhiden ehaden sameden lem yettehiz sâhibeten ve lâ veleden ve lem yekün lehû küfüven ehad" aşre merrâtin keteba'llâhu lehû erbaîne elfe elfi hasenetin.
Bu da Ahmed b. Hanbel'de ve Tirmizî'de var.
Ahmed b. Hanbel; Hanbelî mezhebinin kurucusu ve Müsned isimli 36 bin hadisi ihtivâ eden çok büyük bir hadis kitabı var, tercümesi edilse bir rafı doldurur. Ötekisi de Tirmizî, yine [hadis alimlerinden]. Ebû Nuaym el-İsfehânî de zikretmiş, Taberânî'de de var.
Burada garîbun leyse bi'l-kaviy demiş, yani "Bu hadîs-i şerîf garîb hadistir, kuvvetli hadis değildir." demiş.
Mânası:
"Her kim ki on defa şöyle derse:"
Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû ilâhen vâhiden ehaden sameden lem yettehiz sâhibeten ve lâ veleden ve lem yekün lehû küfüven ehad.
Uzunca biraz ama yazarsınız. Sözü, ifadesi bu.
"On defa kim böyle derse." Keteba'llâhu lehû. "Allah onun için yazar." Erbaîne elfe elfi hasenetin. "40 milyon hasene yazar."
Elfe elfi, "bin defa bin; milyon" demek. Erbaîne elfe elfi hasenetin. "40 milyon hasene yazar." buyurmuş. Mânası:
Eşhedü en lâ ilâhe illallah. "Şehadet ederim ki Allah'tan gayri mâbud, ilah yoktur, sadece Allah var." Vahdehû. "O tektir; eşi, naziri yoktur." Lâ şerîke lehû. "Ortağı yoktur. Mülkünde, ulûhiyetinde kendisine ortaklık edecek bir başkası yoktur." İlâhen vâhiden ehaden. "Tek, biricik, eşsiz emsalsiz Allah olarak, şeriksiz nazirsiz olarak Allah vardır, gayrısı yoktur. O'na şehadet ederim." Lem yettehiz sâhibeten ve lâ veledâ. " O Allah ne hanım edinmiştir ne de çocuk edinmiştir."
Mâlum, dünyada insanlar kadın erkek oluyor da evleniyorlar. Allah onlara ev veriyor, yuva veriyor, çocuk sahibi oluyor. Millet, Allah'a da hanım düşünüyor, evlât düşünüyor. Ya O rab, kâinatın sahibi; sen beşersin, insansın. Senin üremen, türemen O'nun tarafından o kanuna bağlanmış. Şaşkın; "Allah'ın karısı" diye düşünüyor, "Allah'ın çocuğu" diye düşünüyor. Olacak şey değil!
Lem yettehiz sâhibeten. "Hanım, sohbet arkadaşı, evde yuva arkadaşı, eş edinmemiştir." Ve lâ veleden. "Çoluk çocuk edinmemiştir." Ve lem yekün lehû küfüven ehad. "Hiçbir kimse de asla O'na eş ve denk değildir."
İşte İslâm'ın bütün dinlerin karşısında kaldırmış olduğu tevhit bayrağı budur. Dalga dalga dalgalanıyor...
"Allah vardır, birdir; hanımı yok, çoluk çocuğu yok, şerîki yok, nazîri yok, misâli yok; hiçbir şey O'na denk olamaz. O yarattı, bunlar yaratılmış. Bunlar âciz, O kâdir-i mutlak. Bu dilediğini yapar, onlar Allah ne dilemişse öyle olurlar."
İslâm bu inancı getirdi.
Bundan önce ne vardı? Bundan önceki dinleri okusan, ibret gözüyle incelesen o zaman İslâm'ın azametini, büyüklüğünü, yaptığı fikrî inkişâfın, inkılâbın büyüklüğünü anlarsın.
Daha önce ne yapıyorlardı? İnsanlar yıldıza, güneşe, aya tapıyordu. Hani onlar uzakta, anladık. Öküze tapıyordu!
"Vah vah, eskiden tapıyorlarmış demek ki..."
Hayır, şimdi de tapan var! Hindistan'da Hindular hâlâ öküze tapınıyor.
Turp gibi insan akşama gider.
"Hey mübarek ya, az önce konuşuyorduk, karşımızda... Kıpkırmızı yanakları vardı, demiri sıksa eritecekti, mum haline getirecekti... Gitti..."
Gider... Allah ne dilerse öyle yapar.
Sen O'nunla dost olursan, O'na has kul olursan, edep ile, tevazu ile boynunu bükerek dersin ki; "Yâ Rabbi! Şu şeyden çok sıkıldım. Affet beni, dayanamıyorum, şifa nasip et, hayırlısını nasip et."
Dilerse verir. Dilerse burada verir, dilerse âhirette verir, işine karışamayız. Dilerse vereceğini biliyoruz da "ille hepsini verecek" diyemeyiz. Nasıl diyelim? Rabbimiz, kâdir-i mutlak; ne dilerse öyle olur.
Vallâhu yahkümü lâ muakkibe li-hükmihî. "Allah hükmeder, O'nun hükmünü takip edecek, tağyir edecek, tebdil edecek kimse yoktur."
Allah öyle murat etmiş, karışamayız. Ama dua ederiz; verecekse verir, kendisi bilir. Vermez, vermediğine sonra memnun olursun; "İyi ki vermemişsin yâ Rabbi! Ben istedim de iyi ki vermemişsin..." dersin. Böyle de var.
Âhirette Allah bazı belaya uğramış insanlara öyle mükâfat verecek ki, o zaman insanlar diyecekler ki:
"Neden?"
"Sen dünyada bela geldi, sabrettin, dua ettin; ben senin o istediğini yapmadım ama bu mükâfatı verdim."
"Keşke bütün dualarımın sevabı âhirette verilseymiş." diyecekmiş.
Peygamber Efendimiz hasırın üstünde yatıyordu. Peygamber Efendimiz kuş tüylerinin üstünde yatmaya lâyıktı, eller üstünde tutulmaya lâyıktı, gül sularıyla yıkanmaya lâyıktı, bir toz üzerine konulmamasına lâyıktı. Allah'ın has peygamberiydi. İnsanların, seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, en üstünüydü. Hasırın üzerinde yattı. Hz. Ömer radıyallahu anh o sırada kayınpeder ya, kızı Peygamber Efendimiz’ de, yanına geldi. Peygamber Efendimiz kalktı ki hasır yüzüne iz bırakmış. Yastık yok, şilte yok... Hasıra yatmış. Hurmanın, hasırın izleri yüzünde iz bıraktı. Koca babayiğit Hz. Ömer radıyallahu anh başladı hüngür hüngür ağlamaya... Dedi ki:
"Yâ Resûlallah, sen Allah'ın elçisisin. Kisralar, Kayserler saltanatlar sürüyorlar, saraylarda yaşıyorlar. Has peygambersin. Biliyorum, inanıyorum ki, mucizelerle görüyorum ki Allah'ın has halis, en yüksek kulusun. Şu sıkıntılarına bak; bir doğru düzgün yatağın, şilten yok da hasırın izleri yattığın zaman kıpkırmızı yanağına oturmuş." diye ağlayınca, dedi ki:
"Yâ Ömer, onlar -Kayserler, Kisralar, krallar- öyle kavimlerdir ki onlara gördükleri görecekleri bu dünyada acele verilmiş. Bize de âhirete tehir edilmiş."
"Neden böyle yaptı Allah?!"
Allah'ın hükmüne itiraz etme. Eğer bu dünyada Müslümanların her hâli iyi olsaydı âşık-ı sâdık ile yalancı anlaşılmazdı. Hikmet o. Müslüman sıkıntı çekecek, derde uğrayacak, ağlayacak, hastalık görecek, eza çekecek, hor görülecek, atılacak, itilecek, satılacak, köle olacak, şunu olacak, bunu olacak... Olmasını temenni etmeyiz ama imtihan, böyle olacak. Bunlara sabrettikçe Allah derece verecek, buna rağmen Müslüman oldukça, “Sen has kulumsun, her türlü ezaya cefaya rağmen dönmedin” diye.
Sen bu dünyayı imtihansız mı sanıyorsun?
"Hocam o eskiden oluyormuş demek ki..." Şimdi de oluyor. Aklını başına topla.
Men kâle fî külli yevmin miete merretin: "Lâ ilâhe illallâhu'l-melikü'l-hakku'l-mübîn" kâne lehû emânen mine'l-fakri ve ünsen min vahşeti'l-kabri ve'steclebe bihe'l-ğınâ ve'stekra'a bihâ bâbe'l-cenneti.
Allah Allah...
Deylemî, Râfiî, Hatîb-i Bağdâdî, Dârekûtnî, İbnü'n-Neccâr Hz. Ali Efendimiz' den ve bir başka kaynakta da Malik hazretlerinden rivayet edilmiş. Bu hadîs-i şerîf de yine bir şeyi demekle ilgili. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
Men kâle fî külli yevmin miete merretin. "Bir günde yüz defa her kim şu sözü söylerse:"
Lâ ilâhe illallâhu'l-melikü'l-hakku'l-mübîn.
Zaten bir kısmını biliyorsunuzdur. Sadece kaydetmek lazım. Bu ilim kaydedilmezse karıştırılır. Biraz sonra kitabı kapatayım; akşamleyin ne denilecekti, evden çıkarken ne denilecekti, duaları karıştırırsınız. Yazınca karışmaz. Onun için, madem Peygamber Efendimiz' in hadisini dinlemeye geliyorsunuz, yanınızda bir defter olsun. Yazın, ondan sonra sabahları onu deyin, evden çıkarken bu duayı deyin, hasta olduğunuz zaman şunu deyin, sıhhatli olduğunuz zaman bunu deyin de faydasını görün de imanınız kale gibi olsun. "Tamam, ben İskenderpaşa'da şu hadisi dinledim, şöyle yaptım, böyle oldu. Cümle cihanın halkı karşıma dizilse ben bu imandan dönmem." dersiniz. Yazın…
Şimdi bu güzel hadîs-i şerîfin güzel mânasını açıklayayım.
"Her kim bir günde yüz defa şöyle derse:" Lâ ilâhe illallâhu'l-melikü'l-hakku'l-mübîn.
Kâne lehû emânen mine'l-fakr. "Bu sözü ona fakirlikten eman olur."
"Sen fakirliğe düşmeyeceksin. Al sana garanti kâğıdın, hadi bakalım, tut eline, fakirlik görmeyeceksin sen." diye fakirlikten eman olur.
Fakirler gözünüzü açın! Kula el açmayın; benim gibi gelip gelip de kuldan istemeyin. Allah akıl versin size...
Ve ünsen min vahşeti'l-kabri. "Kabrin yalnızlığında yoldaş olur." Ve'steclebe bihe'l-ğınâ. "Onunla kişi zenginliği kendisine celbetmiş olur."
Balık tutarsın, sağa sola oynaya oynaya oltayı çekersin; ne yapacak palamut, yakalanmış ağzından, sana gelecek, çaresi yok. Onun gibi zenginliği çekersin, celbedersin. Nereye çırpınsın, zenginliğin elinde mi başka yere gitmek; sana gelecek.
Ondan sonra;
Ve'stakra'a bihâ bâbe'l-cenneti. "İnsan onunla cennetin kapısını çalar."
Böyle demekle cennetin kapısına gelip de "Açın, ben geldim." demiş olur.
Ne diyecekti? Her gün yüz defa: Lâ ilâhe illallâhu'l-melikü'l-hakku'l-mübîn.
Mânası:
Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan gayrı mâbud, ilah yok; tapınılacak, önünde eğilinecek, boyun bükülecek, istenilecek, ibadet edilecek kimse, varlık yok. Allah var, Allah'tan gayrı yok."
Nedir O? el-Melik. Allah meliktir.
"Suudi Arabistan meliki var, bilmem filanca..." Yok, öyle melik değil. Melik, "hükümdar, sahip" demek; Farsça "hükmü sürüten, hükümran" demek. Yani mülk O'nundur; egemenlik, hakimiyet O'nundur.
Kâinatta kimin sözü geçer? Allah-u Teâlâ hazretlerinin hükmü, fermanı yürür.
"Peki neden öyle kâfir kâfirliğini yapıyor? Niye öyle zulümler, haksızlıklar oluyor?"
Hepsinin öyle hikmeti var ki anlasan her şeye hayran kalırsın.
Rahmetli anam anlatırdı... Bazı şeyler benim kulağımda kitaptan değil de anamdan kalmış. Allah cümle geçmişlerimize rahmet eylesin. Cümlesini rahmetine garîk eylesin, gark eylesin.
Peygamberlerden bir peygamber;
"Yâ Rabbi! Bana işlerindeki hikmeti göster, anlayayım, sezeyim." demiş. Musa aleyhisselam böyle dua etmiş. Demiş ki:
"Yâ Musa, git filanca çeşmenin başında, ağacın üstüne çık, dalların arasına iyice saklan, aşağıyı gözle."
Kim bilir hangi kitapta okudu rahmetli... Böyle okumuş, çocuklara masal anlatır gibi anlatırdı. Ama bak şimdi ben kaç yaşına geldim, torun sahibi oldum, ben de size hâlâ hatırımda kalmış da... Böyle şeyler hatırda iyi kalıyor. Çocuklara siz de anlatın ki hatırda iyi kalıyor.
Saklanmış o peygamber, aşağıyı gözlüyor. Atlının birisi gelmiş, inmiş, su içmiş, elini yüzünü yıkamış. Sıcak ya ortalık... Su içmiş, dinlenmiş. Ama tabii elini yüzünü vesairesini yıkarken kuşağındaki kesesini de oraya koymuş.
Biz olsak şimdi ne yaparız? Saatimizi çıkartır koyarız. Birkaç defa saat kaybettik. Belki siz de [kaybetmişsinizdir]. Öyle olur. İnsan bir şeylerini koyuyor. Ondan sonra; "Aa, ben bir şey unutmuştum!' Dönüyorsun; bulursan bulursun...
Ben Almanya'da içinde pasaportlarım olan, 1500 mark olan, kalemlerim, evrakım olan çantayı kaybettim. Akşam bizim mahduma;
"Yahu ver bakalım benim çantayı..." diyorum.
"Baba sen bana hiç vermedin ki çantayı..."
Ne oldu? Ertesi gün aynen geldi, elhamdülillah... Hiç eksiksiz geldi. Bazen gelir.
Oraya keseleri çıkartmış... Ondan sonra keyfi yerine geldi ya, suyu da içti, karnı doydu; atına atlamış, hızla sürmüş gitmiş. Kese orada kaldı, unuttu. Biraz sonra bir başka şahıs gelmiş. O da elini yüzünü yıkamış, su içmiş. Bir de bakmış orada kese var; oh içi altın para dolu. Almış, elinde bir okkalamış, kuşağının içine koymuş, yallah... O da sevine sevine bu tarafa gitmiş... Havuzun, çeşmenin başında bir kese altın buldu. Tabii bulunan şey alınmaz ama o almış gitmiş, ne yapalım...
Biraz sonra çeşmenin başına üçüncü bir şahıs gelmiş. O da atından inmiş, elini yüzünü yıkamış. Otururken birinci atlı bu taraftan 'dıgıdık dıgıdık' gelmiş gerisin geriye, adamın yakasına yapışmış;
"Ver benim keseyi!"
"Ne kesesi ya?"
"İşte buradaki para, altın kesesini ver!"
"Ben öyle bir şey görmedim."
"Sakladın değil mi?!"
"Ya ne saklaması, haberim yok."
"Yok ben bu tarafa gelirken hep dikkat ettim, bu yoldan başka kimse geçmedi. Benim arkamdan bir başka kimse geçmedi. Bu çeşmenin başında da sen varsın."
Halbuki ikinci adam keseyi başka tarafa aldı gitti...
"Verirsin, vermezsin... Saklarsın değil mi... Ben sana onu yedirtmem, içirtmem..." adamı orada öldürmüş. Ondan sonra yürümüş gitmiş.
Yukarıdaki peygamber dalların arasında dehşet içinde büzülmüş kalmış;
"Yâ Rabbi! Ben senin hikmetlerini yine hiç anlamadım ki... Birincisi keseyi bıraktı, ikincisi keseyi aldı götürdü, üçüncüsü onun yüzünden öldürüldü. Hiçbir şey anlamadım."
"Birincisinin ikincisine borcu vardı, o borcu ona verdirttim, hakkı kalmadı. Üçüncüsünün de birincisine kan diyet borcu vardı, o onun ailesine bir şey yapmıştı, o da oradan ödeşti." demiş.
Belli olmaz. İşlerin aslını faslını bilmediğimiz için bize dıştan ters gibi görünen şeylerin içinde bile hikmet vardır. Bir hikâyedir ama böyle ibretler çıkıyor.
Fakirlikten garanti beratı oluyor. Kabirde yalnızlığına yoldaş oluyor. Bu sözle zenginliği kendisine celbediyor ve cennetin kapısını çalmış oluyor.
Lâ ilâhe illallah. "Allah'tan gayrı ilah yoktur." el-Melik. "Hüküm O'nundur."
Her hükmü de hikmetlidir.
El-Hakk. "Allah-u Teâlâ hazretleri Hakk'tır, zihnî bir varlık değildir."
Şimdi bazı entelektüel, münevverler var; hâkimmiş, savcıymış, mühendismiş, yüksek tahsilliymiş, doçentmiş, profesörmüş... Diyor ki:
"İnsan zihninden böyle şeyler tasavvur etmiş, din diye bir şey kurmuş."
Ya sen Peygamber Efendimiz' in sahabesini biliyor musun? Onlar zavallı zayıf insanlardı, sömürülen insanlardı. Sen ne anlarsın sosyolojiden, dünyadan, cemiyetten?
Din güya onu sömürmüş... O sömürülenler zavallı dindarlardı... 70 tanesi bi'r-i mâune fâciasında katledildiler. Bütün kompradorlar, Kureyş'in zenginleri o mazlumların üzerine hücum ettiler. Sen ne anlarsın iktisattan, sen ne anlarsın [tarihten?..]
Lafları tarihe uymuyor. Ama tatlı olduğu için, ambalajı güzel olduğu için, yaldızlı olduğu için, bizim tarihinden kopmuş zavallı münevverler yutuyorlar. Tahsillerinde onlara öyle okutuluyor:
"Din afyondur, uyuşturur. Din, burjuvazinin emekçileri sömürme vasıtasıdır."
Avrupa'da öyle; kilise sömürüyor. Yıllar yılı sömürmüş. Sen onu görmüşsün, onu söylüyorsun. Gel bir de Türkiye'ye bak. Gel bir de Peygamber Efendimiz' in zamanına bak. Gel bir de Musa aleyhisselâm'ın zamanına bak.
Firavun Musa aleyhisselâm'ın kavmini ne yapıyordu? Bütün erkek çocukları kesiyordu! Erkek çocukları kesiyordu, kız çocukları bırakıyordu.
Var mı böyle şey? Sen Firavun' un taraftarı mısın? Yoksa o kesilen zavallıların taraftarı mısın?
Bunu herkes bilir, yalnız ben bilmem. Beni dinleyen bütün kardeşlerim Musa aleyhisselâm'ı da bilir, Peygamber Efendimiz' in zamanını da bilir de bir babayiğit çıkıp da:
"Ya sizin bu [söylediklerinizin] hepsi tepeden tırnağa saçma, hiç tarihî hâdiselere uymuyor. Gelin hangi tarih sayfasını açarsak, çevirelim bakalım, sizin dediğinize göre değil." diyemiyor.
Ve men lem yec'âli'llâhu lehû nûran femâ lehû min nûr. "Allah bir insana nur vermezse karanlıkta kalır, görmez." Etrafını projektörlerle donatsan görmez. İnsana Allah nur verecek.
O nasıl nur? O basiret nuru. Allah insanın içine imanı verdi mi baktığı zaman dibini, köşesini görür, en karanlık yerini gösterir.
"Canım her şeyi gören Allah'tır, kul âcizdir."
Kabul ediyorum. Ben "Kul kâdir-i mutlak'tır." demiyorum ki... "Kul Allah'a kul olunca Allah yardım eder." diyorum, anlamıyor musun? Kafan çalışmıyor mu? Sen Allah'ın hiç yardımını görmüyor musun? Tepeden tırnağa senin bir an ayakta durman, bir an nefes alıp yaşaman Allah'ın lütfuyla zaten... Senin hayatın hep Allah'ın bahşı. Sen kendini ne sanıyorsun?
Şu nefesi alamasan, göğsüne felç gelse nefes mi alabilirsin? Eline felç gelse kolunu mu kaldırabilirsin? Allah aklını alsa aklını mı geri getirebilirsin? Gören gözüne bir karanlık çökse, etrafı görmemeye başlasan görmeye kudretin mi yeter? Kulağına bir sağırlık gelse bir çaresini mi bulabilirsin? Sen bedavadan yaşıyorsun zaten...
Millet bu kadar basit şeyleri görmüyor.
Neden? Allah iman nurunu alınca kör oluyor.
Bir de unvanlar veriyor. Allah böyle zararlı unvanlardan insanı korusun. O unvanlardan dolayı da bir türlü hakka yanaşmıyor.
"Sen kimsin?" diyor.
"Ben Allah'ın âciz, nâçiz, boynu bükük, yüzü kara, eli boş bir kuluyum."
"Sen nesin?"
"Ben genel müdürüm..."
Ne olursan ol... Sonra ne olacaksın? Kara toprağa benimle beraber gireceksin. Huzûr-u Rabbi'l-izzete benimle beraber çıkacaksın. O zaman akla kara belli olacak; kimin haklı kimin haksız olduğu belli olacak.
"Almanya'da doktora yaptım, Amerika'da ihtisas yaptım." Göreceğiz...
Allah Hakk'tır; zihnî bir uydurma, insanın hayalinin mahsulü değildir. Çünkü ortada kâinat var, varlık var; bu varlığın sahibi lazım, Vâcibu'l-vücud lazım, bir İllet-i ûla lazım.
Anlıyor musun felsefeden? Anlıyor musun biraz mantık, muhakeme [ilminden?..]
İllet-i ûla'sız mevcudâtı nasıl izah edersin? İlk sebep lazım; bu iş nereden meydana geldi? Bir Müsebbibu'l-esbâb lazım. Bir Muharrik-i evvel lazım. Hangi yerden başlarsan; bu kâinat hâdis olduğuna göre bir Muhdis lazım.
Her zaman sen dua ediyorsun, senin istediğine göre işler oluyor. Duaları kabul eden bir Zât-ı celîl var. Hakk; bâtıl değil, hayal değil, vehim değil. Cenâb-ı Hakk.
Sonra? Bizim saçımızı başımızı yolacağımız bir ibare ki; mübîn. "Allahu Teâlâ hazretleri âşikârdır."
Biz ne körleriz ki görmüyoruz!..
Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.
23.01.1988 -
Namazın Önemi, Duanın
28.12.1980 -
Dertliyken Dua, Helal
