30.05.1982 - Muhabbetullah, Zikir, Güzel Ahlak, İman

30.05.1982 - Muhabbetullah, Zikir, Güzel Ahlak, İman
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Müslümanların nasıl olması gerektiği hakkında bize işaretler vererek buyuruyor ki;
Kad efleha. "Muhakkak ve muhakkak felah buldu."
Kim? "Şu sıfatlara sahip olan kimseler muhakkak felah buldular."
O sıfatları sayacak…
Felah ne demek?
İnsanın fevze nail olması, korktuklarından emniyette olup umduğu güzel neticelere nail olması, onları elde etmesi demektir.
"Şöyle olan kimseler güzel netice, hüsn-i akıbet sahibi olur…" diye Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri o sıfatları sayacak.
Felah bulanlar kimler?
Men ehlesa kalbehû li'l-îmân. "Kalbini iman için halis kılanlar."
İnsanın kalbini iman için halis kılması ne demek?
İnsanın kalbi mârifetullah ve muhabbetullah makamıdır, bütün hislerinin, kuvvetlerinin merkezi olan gönül dediğimiz varlığın, o latifenin asıl vazifesi Allah-u Teâlâ hazretlerini bilmek, tanımak ve O'nu sevmek. Kalp nazargâh-ı ilâhîdir. Allah-u Teâlâ hazretlerinin nazar ettiği, tecelligâh-ı ilâhîdir. Bizim gayb âlemini bilme, tanıma vasıtamızdır. Onun için mevkii imana mahal olmaktır. Kalbe layık olan; içinde iman olması, içinde nifak, fısk-u fücur, kötü duygular, kötü hisler olmamasıdır.
Kim bütün bunları kalpten defeder de kalbini sırf Allah-u Teâlâ hazretlerine imana tahsis edebilirse, içinde başka bir şey kalmaz da kalbinin her tarafı serapa dopdolu iman olursa, halis olursa o kimse felah bulmuştur.
Bizim içimizde neler var?
Onu kolay kolay bilemeyiz ama pek çok şeylerin de kalbimizde olup kaynaştığı, kıvrandığı, oynaştığı bir gerçektir. Balıkların suyun içinde oynaştığı gibi bizim gönlümüzden neler dolaşır neler geçer, neler düşünürüz?
Böyle olmayacak! Kalp imana tahsis edilecek ve mâsivallahtan tahliye edilecek, tathir edilecek, temizlenecek; Allah-u Teâlâ hazretlerine imanın mahalli olacak…
Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan
Sen bu temizliği yapmadan Allah-u Teâlâ hazretleri o pis, çirkef eve tecelli etmez. Padişah hane mamur olduğu zaman, süslenip ziynetlendiği zaman, temiz, pak olduğu zaman gelir; konar, misafir olur.
Padişah mezbeleye misafir edilir mi?
Edilmez, o mânadan hareketle kendisi diyor ki:
"Sen kabini mâsivallah pisliklerinden temizle ki padişah hane mamur olmadan gelip misafir olmaz. Eğer Allah-u Teâlâ hazretlerinin tecellisine nail olmak istiyorsan, mârifetullaha, muhabbetullaha ermek istiyorsan, yakîn, sadık, kuvvetli tereddütsüz bir iman olmasını istiyorsan kalbini mâsivallahtan pak edeceksin. Kalbini Allah'a imana tahsis edeceksin, gönlüne başka bir şeyi sokmayacaksın. Gaye olarak gönlüne başka bir şey girmeyecek: Dünyalık girmeyecek, menfaat, hırs, kin, tamah girmeyecek…
Çeşit çeşit kötü huylar, duygular var ve kalbin günahlarla kirlenmeyecek, sadece Allah-u Teâlâ hazretlerine tahsis edilmiş olacak.
Böyle yapabiliyor musun?
Bilmiyorum yapabilir misin yapamaz mısın ama yaparsan Peygamberimiz; "Kalbini böyle imana tahsis edebilen kimse felah bulmuştur." diyor.
Demek ki atmaya çalışacaksın, defetmeye, içindeki başka niyetleri, arzuları, başka duyguları atmaya çalışacaksın. İçin iman dolacak, içinde sadece iman dopdolu olacak, başka bir şeye yer kalmayacak. Çünkü halis olacaksın, katışık olmayacak!
Şurasında iman var, burasında hırs var. Şurasında Allah sevgisi var, bu tarafta dünya sevgisi var…
Olmaz! Katışık olmaz, saf ve pak olacak.
"Şu kimse felah bulmuştur ki kalbini imana tahsis etti, halis kıldı, ondan sonra kalbini selim kıldı…"
Ve ceale kalbehû selîmen. "Ve kalbini selim edecek, kalb-i selim sahibi olacak."
Selim kalp ne demek?
Kalp hastalıklardan, manevi hastalıklardan, kötü huylardan temiz, berî olacak. Emraz-ı kalbiye, kalp hastalıkları olmayacak. Şair;
Sanma ey hâce ki senden zer-ü sim isterler
Yevme lâ yenfeû'da kalb-i selim isterler, demiş. Mânası;
"Ey Efendi, sakın 'Paran var mı, altının gümüşün var mı?..' diye soracaklar, isteyecekler diye tahmin etme zannetme. Ahirette kalb-i selim isterler."
Selamette olan, hastalıklardan uzak, sapasağlam, sıhhatli kalp ile, sağlam bir gönül ile, hastalıksız bir gönül ile gelebildin mi? Bir insan gönlünü hastalıksız, selamette edebilmişse o zaman felah bulur.
Bunların arkasından insanın aklına bir sürü sorular hücum ediyor.
"Ben doktor değilim ki kalbimi nasıl tedavi edeyim? Nasıl hastalığa tutturmayayım, kalp nasıl olur da hastalıklardan uzaklaşır, nasıl olur da öteki şeyler kalpten atılır?.."
Sen bunu merak edersen bulursun! Çünkü kim bir şeyi talep eder de o talep ettiği şeyi elde etmek için uğraşırsa Allah onu ona erdirir! Allah-u Teâlâ hazretlerinin dergâhında "Hayır!" yoktur, lâ, yoktur. Allah-u Teâlâ hazretleri kendisine iltica eden bir kulu eli boş çevirmez, cömerttir; çünkü cömertlerin en cömerdidir. Sen Allah-u Teâlâ hazretlerinden isteyeceksin O da vermeyecek; görülmüş bir şey değil, olmuş bir şey değil!
"Çok mahrum insanlar var, neden?"
İstemesini bilmiyor, cahil!
İstemiyor ki; istemiyor, aramıyor, böyle bir şeyin ihtiyaç olduğunu anlayıp da aramıyor. "Arayan, Mevlâ'sını da bulur." demişler ya; ne ararsan, kim neyi ararsa o aradığını bulur, bunun kaidesi bu! Candan istersen Allah ihsan eder.
Bunun ötesinde tekniği nedir?
"İstiyorum da biraz da nasıl olduğu hakkında bilgi ver..." diyecek olursan; bu bir eğitim işidir, terbiye işidir, eğiteceksin.
Yırtıcı bir kuşu nasıl alıyorsun, terbiye ediyorsun? Eskiden ediyorlarmış, şimdi de var mıdır bilmiyorum.
Kuşu tutuyor, bileğine konduruyor; doğan kuşu, şahin kuşu neyse ava gittiği zaman avı yakalayıp getiriyor. Yırtıcı bir hayvandı. O yırtıcı hayvan nasıl oldu da söz dinleyen bir hayvan haline geldi!
O kuşu yakalayıp sahibine neden getiriyor?
Terbiyeyle! At terbiye edilir, kuş terbiye edilir, çeşit çeşit mahlûkların hepsi bir terbiyeden geçiriliyor. Sirklerde görüyoruz fillere ne hünerler yaptırıyorlar; arslanları çemberin içinden atlattırıyorlar, topun üstünde yürüttürüyorlar…
Neyle oluyor?
Terbiyeyle oluyor. O hayvancıklar bizim kabiliyetler bakımından onların kabiliyetleri bakımından çok altımızdadır. Seviye itibariyle çok düşüktür. Hayvancıklar o terbiyeyle birçok şeyleri yapabiliyorlar ya, insanoğlu da terbiyeyle birçok şeyleri elde eder. Terbiyeyle pek çok şeyleri elde eder. Bunun da bir yolu, yöntemi, usulü vardır, insan o usule riayet edince maksadına ulaşır.
Kalbin selim olmasında çarelerden birisi Allah-u Teâlâ hazretlerini zikretmektir. Hadis-i şerif;
Li-külli şey'in devâun. "Her şeyin çaresi, ilacı var, her hastalığın bir ilacı, bir devası var." Ve devâu'l-kulûbi zikrullâh. "Kalplerin devası da Allah-u Teâlâ hazretlerini zikretmektir."
İnsan Allah'ı zikrede ede içinde bilmediği birtakım hadiseler cereyan eder de sonunda kalbinde bir ışık parıldamaya başlar, bir nur yanmaya başlar, yavaş yavaş bir şeyler kıpırdanmaya başlar, gönlü yumuşamaya, gözü yaşlanmaya, duygulanmaya başlar. Kişi yerinde duramaz bir hâle gelmeye başlar. Allah-u Teâlâ hazretlerini sevmek ne kelime, yolunda kurban olmak ister. Yavaş yavaş o hâle gelir. Onun esrarını biz anlarız veya anlayamayız.
Demek ki çarelerinden birisi Allah-u Teâlâ hazretlerini zikretmektir. Çeşitli teknikler, metotlar ile insanın hastalıklarının tedavisi yapılır.
Demek ki; kalbi hastalıklardan tedavi etmemiz, hastalıklardan korumamız lazım. Hasta değilse -hijyen, koruyucu hekimlik, hıfzıssıhha- hastalıklardan koruyacağız, hasta ise hastalığını giderecek tedavi ilaçları arayacağız.
Üçüncü kademesi:
"Şu kimse felah buldu ki kalbini imana tahsis eyledi, kalbini selim bir kalp eyledi..."
Ve lisânehû sâdıken. "Dilini de doğru bir dil eyledi."
Dilin doğruluğu gönlün doğruluğunun işaretidir. İnsanın kalbi temiz oldu mu sözleri çok rahat söyler. Tertemiz konuşur, pervasız konuşur; çünkü içi temiz. İçinde art niyetler oldu mu lafı geveler, döndürür, dolaştırır.
"Dilinin altında bir şey var; söyle dilinin altında ne var, çıkart şu baklayı dersin."
Öyle denir.
İnsanın içi temiz oldu mu kalbi de doğru olur. Kalbini doğru yaptı mı, dilini doğru söylemeye alıştırdı mı o da yavaş yavaş için temizliğine vesile olur.
Bir insan doğru sözlüyse kendisine prensip edinse; "Bugünden, şu andan itibaren yalan söylemeyeceğim!" dese tersine, geriye doğru kalbinin ıslahına vesile olur.
Neden?
Hadis-i şerifte bildiriliyor ki:
"İnsan doğru söyleye söyleye doğrulduğu zaman doğruyu söyleyip de mahcup olacağı şeyleri yapmamaya başlar. Bunu bana sorarlar, ben de doğru söyleyeceğim; binaenaleyh neticede o işi yapmaz. Böylece insanı doğru sözlülüğü doğru halliliğine, doğru kalpliliğine ve iyi noktaya götürür."
Meşhur bir hadis-i şerifte zikrediliyor ki,
Peygamber Efendimiz sefere çıkmadan önce, "Ey ashabım, hazırlanın!" dedi, herkes hazırlandı. Günü gelince sefere çıktılar, bazı kimseler çıkamadı. Neticede Peygamber Efendimiz sıcak bir günde uzun bir sefer yaptı, döndü. Medine-i Münevvere' ye geldi. Herkes huzuruna gelip el-etek öpüp, "Hoş geldin!" deyip bir şey söyledi. Gidemeyenlerin bir kısmı birer mazeret uydurdular. Peygamber Efendimiz mazereti kabul etti, bir şey demedi. Yalnız Abdullah b. Revahâ radıyallahu anh ile üç kişi geldiler. Dediler ki:
"Yâ Resûlallah! -Abdullah b. Revahâ edîb ve şair bir kimse- Bir mazeret uydurma, icat etme işini beceririm, bu işi çok güzel yapabilirim. İstesem bir mazeret uydururum ama doğru düzgün bir mazeretim yoktu. İstesem söylerim ama bir mazeretim yok. 'Şu gün hazırlanırım, bugün hazırlanırım…' diye diye hazırlığı geciktirdim!"
Oradan bir kötü huy çıkıyor ki bir hayrı geciktirince arkası fenaya varıyor, hayrı çabuk yapmak lazım.
"Ondan sonra siz ordunuzla Medine-i Münevvere' den yola çıktınız, 'Benim atım hızlı koşar arkalarından yetişirim.' dedim, yine gevşek davrandım. Koştururum, filan derken daha geç kaldım. Neticede artık yetişemem diye arkanızdan gelmedim. Böylece beni nefsim, şeytan oyaladı, aldattı; gelmemeye de niyet etmemiştim ama netice itibariyle oyalana oyalana gelememe durumuna düştüm. Suçum neyse cezamı çekmeye razıyım…" gibi bir halde halini doğru söyledi.
Böyle deyince Peygamber Efendimiz ona hiçbir cevap vermedi. Ötekilerin mazeretine mukabele etti, bir şeyler söyledi, birkaç kelime arz etti ama bu zatın ve öteki iki arkadaşının sözlerine hiçbir şey demedi, sustu.
Neden?
Peygamber Efendimiz bu kimseye nasıl bir muamele yapılacak diye vahiy bekliyor. Allah-u Teâlâ hazretleri ne emir buyuracak, diye bekleme durumuna girdi.
Bir zaman sonra dedi ki:
"Bu şahıslara selam vermeyin."
Ashâb-ı kiram selamı sabahı kestiler. Günler geçiyor, kimse selam vermiyor.
Onlarla kimse konuşmamaya başladı. Bir zaman sonra Peygamberimiz;
"Hanımları da onlardan ayrı dursunlar!" diye haber gönderdi. Aile iletişimi de kesildi. Ve böylece iki aya yakın bir zaman, 53-54 gün geçti; dile kolaydır!
Ve ale's-selâsetillezîne hullifû… ayet-i kerimesinde bildiriliyor:
"Yeryüzü bunca genişliğiyle onlara dar geldi. Dünya başlarına daraldı."
Ebu Dücâne radıyallahu anh Mescid-i Nebevinin direğine kendisini bağladı: "Ey nefs! Beni bu hâle getiren sen misim!" diye esir gibi kendisini oraya bağlattı.
Nihayet vahiy indi, Allah-u Teâlâ hazretleri mü'minleri afv-u mağfiret etti, onlara tevbe nasip etti ve şu üç kişiye de Tevbe nasip etti diye ayet indi. Tevbe suresi diyoruz, bu hadise, sureye adını vermiş.
Tevbe suresindeki bu ayet-i kerime indi. Müjdeyle koştular, gittiler.
Mahzun; hanımı yanında değil, oğlu yanında değil, kimse ilgilenmiyor, kimse selam vermiyor.
Sabah namazını damın üzerinde kılmış, birisi aşağıdan bağıra bağıra müjdeleyerek geldi. Neticede geldiler, Peygamber Efendimiz onları tebrik eyledi.
Ayet-i kerimede deniliyor ki;
Kûnû mea's-sâdikîn. "Doğru sözlülerle beraber olun."
Öteki yalan söyleyenler, bahane uyduranlara Allah tevbe nasip etmedi. Zahirlerine göre durumu idare edildi. Çünkü münafıklardı; münafıklık yaptılar, münafıklıklarına göre öyle geldiler, öyle gittiler ama bu üç doğru sözlü insan sonunda doğru sözlülüğüyle mükâfata nail oldu.
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriyor: Doğru sözlülüklerinden dolayı tevbeyi garantiye aldılar. Ondan sonra da Müslümanlara doğru sözlülük emrediliyor.
Bizim özümüz sözümüz doğru olması lazım. Dobra dobra, mert, sözümüzün eri olmamız lazım, sözümüze güvenilmesi lazım! Senede sepete lüzum yok.
"Bu sözü sen mi söyledin, tamam o zaman."
Adam bize itimat etmeli.
"Ölür de yalan söylemez, yanlış söylemez." denmeli.
Yalanın yerleri var:
Harpte doğru söylenmez.
"Benim müfrezemde şu dağın arkasında saklanmış 90 kişi var." dersen düşman gelir.
Bir iki yerde daha var: Karı-kocayı barıştırmak, arasını düzeltmek için caiz görülmüş. Müslümanların arası düzelsin diye bazı sözler söylenmesi caiz görülmüş. Onun dışında doğru sözlü olacağız.
İnsan dilini de doğru sözlü yaptığı zaman doğruluk geriye doğru tesir ediyor.
Dördüncüsü:
Ve nefsehû mutmainneten. "Nefsini, ruhunu mutmainne eden de felah buldu."
Mutmain ne demek?
Sakin, huzurlu demek. İnsanın içi ya çırpınır, mesela bir seyahatten evvelki halinizi düşünün veyahut bir imtihana girmeden önceki halinizi düşünün; insan sinirlenir, asabı havaya kalkar, huzursuz olur, sükunu kararı kalmaz, sinirli olur.
İçi sakin olursa ona itminan sahibi insan derler. İnsan nefsini mutmainne ederse, sakin, âsûde berrak, dingin nefsli olursa o da felah bulur.
Bu nasıl olur? Bir kere Allah'ı zikretmekle olur.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin kazasına, hükmüne razı olmakla olur. Hüküm onun: Dilerse yaşatır, dilerse öldürür. Bir zaman gelecek öleceğiz, ne isterse öyle yapar. Teslim olursa telaşı kalmaz. İşte o teslimiyet hâli. Kuzu gibi, onun için Yunus Emre ilahide;
Derviş bağrı baş gerek
Gözü dolu yaş gerek
Koyundan yavaş gerek, diyor.
Derviş bağrı baş gerek; dervişin bağrı yaralı olacak, derviş kırık gönüllü olacak.
Gözü dolu yaş gerek; gözü yaşlı, hassas olacak.
Bir ayet-i kerime, hadis-i şerif duyduğu, işittiği zaman kalbi yumuşayacak, gözünden yaşlar akacak.
Koyun gibi yavaş olacak; Yumuşak başlı olacak, kurt gibi yırtıcı olmayacak. Veyahut çeşit çeşit hayvanlar var. Arslan, kaplan gibi, katır gibi, keçi gibi. Hayvanların her birinin bir huyu var diyoruz. Bir şeye benzetiyoruz. Koyun gibi olacak; sakin, huzurlu.
Ve halîkatehû mustekîmeten. "Huyunu, tabiatını doğru yapar, doğru huylu olursa o da felah bulur."
Demek ki doğru huylu olacağız.
Söyleyin bakalım: Güzel huylu olmayı nereden öğrenecek, yalan söylememeyi, cömert olmayı, halim selim olmayı nereden öğrenecek? Güzel huyları kimden öğrenecek, bunun mektebi neresi?
"Güzel ahlâk mektebi" diye bir mektep var mı?
Yok, mekteplerde bilgi öğretiliyor. Bilgi başka, tatbikat başka; ilim başka, amel başka! İnsan sigaranın kötü olduğunu bilir ama gene sigara içebilir. Bilmek yetmiyor. İnsan kumarın zararı olduğunu biliyor ama kumar oynayabiliyor, görüyoruz. İçkinin zararını biliyor, gene içki içebiliyor. Görüyoruz, olmayan şeyler değil! Demek ki bilmek yetmiyor, bir de insanın huy olarak yapması lazım.
Bizim asrımızda böyle bir eğitim-öğretim karışması oldu. Öğretme yapılıyor da eğitme yapılmıyor.
İslâmiyet'i öğreniyor muyuz? Öğreniyoruz.
Mesela İmam-Hatip okulları, İlâhiyat fakülteleri var, cilt cilt, kalın kalın kitapları okutuyoruz… Mesela Arapça, Farsça, Osmanlıca; aç, oku bilmem ne!
İlim başka tatbikat başka! O öğrenci o ilmi tatbik etti mi etmedi mi hoca olarak onu sormuyoruz. İmtihanda soruyu soruyoruz: Yazılıda cevap verdi mi isterse ahlâksızın en aşağısı olsun, tam puan alıp geçebiliyor. Bilgiyi söyledi mi geçiyor.
Ama ahlâk?
Onu kontrol etmiyoruz, edemiyoruz. Edemediğimiz için bu iş unutulmuş. Şimdi Müslümanlık nedir diye sorsan?..
Müslümanlığı namazdan ibaret, hacca gitmekten, zekât vermekten ibaret sanıyor! Huy ahlâk tarafına pek yanaşmıyor. Hani Müslüman doğru sözlü olacak, Müslüman iyiliksever olacak, Müslüman halim selim olacak, sabırlı, şükürlü, cömert, adaletli, şecaatli, kahraman olacak… Yılmayacak, perva göstermeyecek…
Bu huylar nerede?
Onlar kitaplarımızda yazmadığı için ilmihalimizde bunların hükümleri, gusül abdestinin adabı erkânı, namazın sünnetleri, farzları vs. bulunduğundan, kalbe ait ameller, niyetler, huylar öğretilmediğinden sanki onlar yokmuş gibi sanılmaya başlandı.
Halbuki eskiden bunlar çok güzel öğretirlerdi. Onların eğitimi kapatıldığı için! Hakikaten eğitim sistemimize tam uygun bir zümre meydana geliyor: İnsan namaz kılıyor, hacca gitmiş, zekât da veriyor, ama boynunda kravat, başında fötr, eğlence yerlerinde…
"O da lazım o da lazım! Sen benim kalbime bak hem bu dünyayı hem ahireti beraber götürmek lazım…" der, arkadaşlarını kırar geçirir, ticarette hile hüd'a yapar, haramları irtikâp eder; acayip bir şey!
Müslümanlar garip bir manzara gösteriyor. Böyle olmayacaksın! Müslümanlık güzel ahlâk ile insanın üzerinde gözükecek.
"Sen Müslüman mısın?"
"Müslümanım."
"Nereden belli? Arkadaşların seni seviyor mu, evinde geçimin iyi mi, çoluğun çocuğunla muamelenden ne haber, komşuların senden memnun mu, bir yere gittiğin zaman gelmenden memnun oluyorlar mı? Bir yerden gittiğin zaman gittin diye arkandan üzülüyorlar mı?.."
Senin hakikaten Müslüman olup olmadığının cevabı bu soruların cevabıdır!
Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri insanı yarın öteki Müslümanların şehadetine göre muameleye tâbi tutacak. Öteki Müslümanlar; "Yâ Rabbi, bu iyiydi." dedi mi Allah-u Teâlâ hazretleri bildiğini koyacak, Müslümanların o şahitliğine göre o kimseye muamele edecek. Onun için güzel huylu olacağız.
Bilmiyorum güzel huyu ne kadar anlatsam herhalde ifade edemem!
Güzel huy! Bizim huyumuzdan kâfir de olsa, Yahudi de Ermeni de olsa, komşumuz hayran kalacak. "O adam melek gibi adamdır, iyiliksever adamdır." Öldüğü zaman;
Allah rahmet eylesin! "Ne iyi adamdı…" diyecek.
Mecbur olmadığın zaman da seni net söyleyecek, "Etmeyin eylemeyin, melek gibi adam, aleyhinde bulunmayın, yazıktır, günahtır…" diyebilecek. O halde değilsek kusur bizde demek!
Müslümanlar bizden hoşnut, razı değilse huyumuz doğru değilse iyi Müslüman değiliz demektir. Yalnız burada bir incelik var: Bizden; Müslümanlar hoşnut, razı olacak
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere peygamber gönderildim."
Peygamber Efendimiz' in her huyu güzeldi.
Peygamber Efendimiz' in hayatını bir okusanız gözleriniz yaş içinde kalır, hayran kalırsınız; öyle olmamız lazım!
Ve üzinehû müstemiaten. "Kulağını işitici kulak yapan felah buldu."
Demek ki insanın kulağı var ama bazı kimseler işitmiyor, bu sözün altında yatan mâna bu: Her kulak işitmiyor.
Bunun mânası ne demek?
İşittiği sözü duyunca, ondan istifade edip hayatını ona göre tanzim ederse o kulak işiten bir kulak demektir. Öyle yapmazsa işitmiyor demektir. İşitti ama tatbik etmiyor; demek ki işitmiyor, demek ki duymamış.
Ve aynehû nâzıraten. "Ve gözünü bakıcı göz eden felah buldu."
"Bizim gözümüz de bakıyor?"
Bakar ama birçok insan baktığı halde hakikatleri görmez. Birçok kimse hakikatlere baktığı zaman görmez ve baktığı yerden, etrafından ibret almaz. Etrafındaki kâinatın esrarını müşahede edip de ibret almaz. Çok hoşuma gidiyor: Gençlerden grup meydana geldi elhamdülillah. Onlar yeni gelişmelere dikkat ediyorlar, mecmualarda yazıyorlar. Üniversitelerde modern ilmin bütün inceliklerini didik didik okudukça onları getiriyorlar, "Şu iş ne kadar ibretli, bu iş ne kadar ibretli…" diye mecmualara yazıyorlar. Kâinatta etraftaki ibretli şeyleri mecmualara yazıyorlar, fevkalâde güzel oluyor!
Bir misal vereyim: 180 m boyunda ağaç oluyormuş. 180 m ne demek? Beyazıt Kulesi 80-85 metredir. Onun 2,5 misli demek…
Dünyanın bazı yerlerinde Avustralya'da, Amerika'da Kanada'da 180 m boyunda ağaç oluyormuş. Olursa olur, ne yapalım? Tamam.
İnsanın gözü bakıcı bir göz olursa ona baktığı zaman ibret alır: 180 m ağaç oluyor da aşağıdaki su en üsteki yaprağa nasıl çıkıyor?
Cevabını söyle bakalım!
Ben bizim kuyudan suyu motor taktığım halde 15 metreden yukarıya çıkartamıyorum. Allah-u Teâlâ hazretleri 180 m yukarıya kökten -bir de kökü ne kadar aşağıdadır- yukarıdaki yaprağın yeşil kalması için lazım olan suyu oraya nasıl çıkartır! Elektrik motoru yok, su motoru, emme basma tulumba, kademeli tulumba yok...
Su oraya nasıl çıkıyor? Buyurun cevabını verin!
Hemen üzerine bir makale yazıyor. Burada Allah-u Teâlâ hazretlerinin kudretini gösterir; ne kadar ince bir sanat var, bu insanlar hâlâ bunu anlayamamışlar. Ama fiilen Allah-u Teâlâ hazretleri böyle yapıyor, o zaman insanın hoşuna gidiyor. İnsan yeni ilimleri ibretle seyredip de Allah'ı ibret çıkardı mı güzel oluyor.
Kuşun yaratılışına bakıyorlar: Allah Allah! Şu kuşun beğenmediğimiz tüyü meğerse ne kadar ince bir işmiş? Hem hafif hem de ne kadar işe yarıyor! Kuşun şekline, balığın şekline bakıyorlar: tamam diyorlar, kuşun şekli aerodinamik bir şekil; içinde havanın yağ gibi kayması için Allah onu nasıl yaratmış! Şekli şemaili ibret oluyor.
Gözün şekline, kaşın şekline bakıyor...
Geçen gün dişçiye gitmiştim, iki dişimi çektiler. Düşündüm. Oradan meseleler aklıma takıldı. Ağzımızda 16 aşağıda, 16 yukarıda 32 tane dişimiz var. Hepsi birbirine benzemiyor, Allah-u Teâlâ hazretleri diş dediğimiz şeyi bile çeşit çeşit yaratmış. Öndeki dişler yassı, bıçak, makas gibi koparmak, kemirmek için ince, sivri. Yana doğru dişler genişliyor.
Dümdüz olsa…
Dümdüz olursa ısıracağımız zaman ısırdığın şey kayar. Onun için onu da gedikli, pürüzlü yapmış. Lokma bir yere kaçamıyor, öğütülüyor.
O öğütücü dişler öne gelse, kesici dişler arkaya gelse…
Sıralamasında bile ne kadar ibret!
İnsan sadece ağızdaki dişlerin sıralamasına baksa aklı başından gider, hayran yere düşer: Öğütücü dişler kenarda arkada.
Neden?
Öndekiyle kesecek, yan tarafa verecek; öğütülecek ondan sonra boğazdan aşağı kolayca yutulacak. Yutulma yerine yakın oluyor. Diğer türlü tekrar oradan gel, öbür tarafa git, nakliyede zorluk olur; ne kadar ibret!
Sonra, dilin dönmediği taraf yok! Nasıl bir alet ki dilini çıkartsan insanın çenesine değer, içeride de oraya buraya 80 tarafa dönüyor. Her tarafa hareket yapabiliyor. Parmakta o kabiliyet yok, dilde fevkalâde üstün bir kabiliyet var...
İnsan anlatmaktan halsiz düşer.
Bir insan sadece bir ağza baktı mı:
"Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh." der. Başka bir şey denmez.
Bir kaşa baksa, kaşının şekline baksa yeter.
Kaş niye dümdüz değil de üst tarafı kavisli?
Su yukarıdan gelsin, kenar taraftan aşağı kaysın diye; kanal, yol göstermiş.
Alından biriken sular, terler gözünün içinden girip de gözü yakmasın diye süzdürtüp yan taraftan akıttırıyor.
"Burnun içi niye kıllı?"
Tozları içeri bırakmamak için!
"Burnun içi niye ıslak?"
Tozlar yapışsın da öbür tarafa geçemesin diye, kuru olsa geçer.
"Kulak niye kıvrım kıvrım?"
Ses dalgasını yakalasın, huni gibi içeriye alsın diye!
"Öbür tarafında niye zar var?"
Hava onu titretsin diye!
Arkasında kemikler var… Bir sanat, bir kudret ki mektepler inceliklerini anlamaktan anlatmaktan acizdir.
İnsan etrafındaki hadislere baktı mı çok ibret alır.
Bir mazlum insanı görürsün, anası-babası ölmüş; mazlum, öksüz. Anası-babası yok ya, mirası ötekiler çaldı, kaptı. Sonunda döner dolaşır ötekiler ölür, Allah o mazlum çocuğu ötekilere mirasçı eder, ötekilerin malı da ona gelir, subhanallah dersin. "Yâ Rabbi! Senin hikmetlerinden sual olunmaz, döndü dolaştı, iş nereye geldi." der.
Aynehû nâzıraten. "Gözünü bakıcı göz yapan felah bulur."
Kulağını iki çeşit kulak yapan felah bulur. İnsan gözüyle bakıp da ibretleri görmezse yazık, göz ibret alınsın diye bir fırsattır, elimizde bir alettir; öyle kullanmak lazım.
Fe-emme'l-uzune fe-kam'un. "Kulak bir huni gibidir. İşitilen şeyler oradan gelir toplanır, gönle gider." Ve emme'l-aynu fe-metarratün. "Göz hakikatleri tespit için bir mahaldir, bir yerdir."
Limayûi el-kalbu. "Kalbin gönlün idrak ettiği şeyler için kulak bir huni gibidir toplayıcıdır."
Göz de bir toplanma yeri, istikrar yeridir.
Kad fe-kad efleha men cealallâhu kalbehû vâiyen. "Allah'ın; kalbi idrakli, istiablı, gönlü kavrayıcı ettiği kimseler felah bulmuştur."
"O kimse felah bulmuştur ki kalbini imana tahsis eyledi, başka bir şey katıştırmadı, kalbini hastalıklardan pak ve salim eyledi. Dilini doğru dil eyledi. Gönlünü huzurlu bir gönül eyledi, ahlâkını dosdoğru eyledi, kulağını işitici kulak, gözünü görücü göz eyledi. Çünkü kulak hakikatleri toplayan bir huni gibidir, gözde hakikatlerin bir yerleşme yeridir, kalbin topladığı şeyler için bir mahaldir. Kim kalbini duyduğu duygularıyla, gördüğü şeyleri bir yerlere yerleştirip de ibret alan istiablı, kavrayıcı bir kalp haline getirirse o kimse felah bulmuştur."
Allah-u Teâlâ hazretleri bu hadis-i şerifin sırrına cümlemize erdirsin, kalbimizden gayrullahı, mâsivaullahı bırakmayı nasip etsin, hastalıkları tedavi etmeyi nasip eylesin, doğru dilli, doğru özlü, sakin tabiatlı eylesin, doğru huylu eylesin. İşitici kulaklı eylesin, görücü ibretli göz eylesin, felaha eren kimselerden eylesin.
09.02.1991 -
Gam ve Kederlenme
25.07.1982 -
Allah Yolunda Yürümek,
