Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yekbelullahu. "Allah-u Teâlâ hazretleri kabul etmez, etmeyecek." Li-sahibi bid'atin. "Bir bid'at ortaya çıkarmış, bid'at sahibinin kabul etmeyecek." Salâten. "Bir namazını." Ve lâ savmen. "Bir orucunu." Ve lâ sadakaten. "Bir sadakasını." Ve lâ haccen."Bir haccını." Ve lâ umreten."Bir umresini." Ve lâ cihâden. "Bir cihadını." Yani hiçbirini. Ve lâ sarfen. "Tevbesini." veyahut bir izaha göre şefaatini. Ve lâ adlen. "Adaletini." veyahut fidyesini, farzını yani hiçbir şeyini kabul etmeyecek. Yahrucu mine'l-islâmi. "Bu bid'atı ortaya çıkaran kimse İslâm'dan çıkar." Öyle kolaylıkla çıkar ki; Kemâ tahrucü'ş-şa'ratu mine'l-acîni. "Hamurun içinden kılın böyle çekildiği zaman kolayca çıktığı gibi çıkıp sıyrılıp çıkar."
Zaten onun içinde değil, onun içine yanlışlıkla düşmüş atılması gereken bir şey, oradan nasıl kılı çekip çıkartırsan İslâm'dan öyle çıkıp gider. İslâm ile ilgisi kalmaz. Yani kıl çekilip gider gibi İslâm'dan gider.
Burada bu bid'at kelimesini Peygamber Efendimiz umumi mânasıyla kullanmış. Yani ibadetteki bid'at mı, yani sünnet-i seniyeye uygun olmayan yeni uydurma, fantezi ibadetler mi? Kendiliğinden ortaya konulmuş yeni dini usul ibadet usulleri mi? Yoksa itikattaki Peygamber Efendimiz' in söylememiş olduğu dinde aslı esası olmayan yanlış laflar, sözler mi?
Genel mânasıyla söylediğine göre şerhi yapan hocamız Gümüşhaneli hazretleri diyor ki; madem böyle genel söyledi o zaman hepsi buna dahildir. Yani ne itikattaki bid’atin ne de ibadetteki, usuldeki, yaşayış tarzındaki bid'atin tutar tarafı yoktur; insanı bu feci duruma hepsi düşürür demek. Onun için Müslümanlar dinin aslına, özüne bağlı kalmağa eski devirlerden beri son derece titiz davranmışlar ve dinin üzerine titremişlerdir. Yani dinin aslına bir şey ilave etmeyeyim diye.
Bunun en aşırı misalini Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz' de görüyoruz. Peygamber Efendimiz' in o kadar yakını, türbesinde, kabirde bile yoldaşı, arkadaşı olmuş; hicrette, mağarada arkadaşı olmuş. Kur'ân-ı Kerîm'de methi geçen hakkında sure inen mübarek, ümmetin en faziletlisi, başımızın tacı Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz. Bu Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz' e Hz. Ömer filan gibi sahabenin ötekileri geliyorlar. Düşünüp, taşınıp karar vermiş kimseler diyorlar ki;
Ey Halife! Peygamber Efendimiz' den sonra bu makama sen geçtin. Bu Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş âlimler, hafızlar cihatlarda, savaşlarda şehit ediliyor. Bir [defasında] 70 tanesini bir kabile çağırdı. Ondan sonra bir kenarda kıstırdılar, üstüne baskın yaptılar. 70 tane kıymetli hafızı öldürdüler. Yani kabilelere din öğretmeye gidecek iken, onlar öyle çağırmışken, -hani halk tabirinde kalleşlik deniliyor.- kalleş bir tarzda onları kenarda bastırdılar, şehit ettiler.
Bu tabii sahabe-i kiram arasında çok büyük telaş uyandırdı. Ölümden korkmuyorlar onlar da Kur-an'ı kim bilecek, kim anlatacak başkalarına? Ölümden korkmadıklarına bir misal söyleyeyim.
Gazâdan dönüp de sağlam dönenlerin yüzüne bakmamışlar. "Siz niye arkadaşlarınız gibi şehit olmadınız, niye sağlam geldiniz?" diye. Yani sağ gelmek meziyet değil. Yoksa cepheden mi kaçtınız? [Diye sormuşlar.]
Hiç kimse yüzüne bakmamış da Peygamber Efendimiz; "Hayır, onların durumu şöyle oldu böyle oldu diye onları aklayıcı sözler söyleyince, [susmuşlar.] Öteki kardeşleriniz şehit oldu da siz niye böyle sağ salim Medine'ye geliyorsunuz diye cihada giden arkadaşlarının yüzüne bakmıyorlar! Ölümden korkmaz onlar. Ölüm korkusu değil, Kur'ân-ı Kerîm'in kaybolması korkusu. Ya hafızlar gider de Kur'ân-ı Kerîm kaybolursa…
"Gel ey halife-i Resûlillah! Ey Resûlullah'ın makamına halef olmuş, gelmiş oturmuş olan, onun halifesi olan Ebu Bekr-i Sıddık! Şu Kur'ân-ı Kerîm'in hafızları birer ikişer ölüyor. Şunları toplayalım, yazalım bu ayetleri, Mushaf hâline getirelim deyince Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz düşünmüş.
Ne kadar düşünmüş? 1 dakika mı? 5 dakika mı? 6 dakika mı? 10 dakika mı? 1 gün mü? 1 hafta mı? 6 ay düşünmüş!
Neden?
"Resûlullah'ın yapmadığı bir şeyi yaparsam acaba bid'at olur mu?" diye. Yani dinin aslını, özünü saklamaktaki mübareklerin titizliğine bakın!
Toplanacak olan ne?
Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri mushaf hâline getirilecek, yazılacak bir cilt hâline getirilecek. Muhtelif kâğıtların, muhtelif yazı malzemesinin üzerinde yazılı duruyor. Hayır, derli toplu olacak ama Resûlullah Efendimiz' in zamanında vahiy devam ettiği için -boyuna vahiy geliyor- yapılmamış bir şey. Acaba ben yaparsam bid'at olur mu diye arkadaşlarım, kardeşlerim 6 ay Ebu Bekr-i Sıddık Efendimiz Kur'ân-ı Kerîm'in toplanması meselesini düşündü.
Biz günahlarda 6 saniye düşünmüyoruz. Sevaplı işlerde değil günahları işlemekte 6 saniye tereddüdümüz yok. Müslümanlar cump günahın, haramın içine atlıyorlar. Bu Müslümanları o eski Müslümanlar görseler ne yaparlardı?
Bid'at dinde aslı esası olmayan, Resûlullah Efendimiz' in söylemediği, öğretmediği bir şeyi ortaya çıkartmak. Yeniden çıkma bir şey. Hani "yeni çıktı" diyoruz ya, dinde öyle yeni çıktı yok. Dinde her şeyin sahibi var.
Kur'ân-ı Kerîm'de var mı? Var, o zaman yap.
Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş mi? Etmiş, o zaman yap.
Kur'ân-ı Kerîm yasaklamış mı? Yasaklamış, o zaman bırak.
Takva ehli insanların bu işleri nasıl düşündüğüne bir misal olsun diye söylüyorum.
Allah bizi kale gibi sağlam Müslüman etsin.
Birazcık menfaat gördü mü sıcağın karşısındaki mum gibi eriyor.
Olmaz, Müslüman çelik gibi olacak, kale gibi olacak.
Hayır, bu haram yapma! Bitti.
Efendim, şöyleymiş de böyleymiş de menfaat varmış da kar varmış da zarar varmış da...
Benim menfaatim, kârım ve zararım Allah'ın rızası. Allah beni severse ne mutlu bana! Sevdi mi zengin de eder, mesut da eder. İsterse fakir etsin. Kendisi bilir. Rabbimiz ne dilerse öyle yapar. Biz de onun kaderine razı gelmişiz. Dilerse yaşatır, dilerse öldürür, dilerse yükseltir, dilerse indirir. Dilerse sıhhatli eder öyle imtihan oluruz, dilerse hasta eder öyle imtihan oluruz.
Ben Müslüman olarak dünya hayatının iki paralık işleri, hesapları için Rabbimin emrinin karşısına çıkabilir miyim? Çıkamam, eskiden çıkamazdı, çıkmazlardı.
Vakıf malı satılacak... Cumhuriyetin ilk yıllarında vakıf mallarını satışa çıkarmışlar. Vakıf malları çok, camiler çok, bunları satalım. Vakıf malı satılmaz. Devlet idaresinden birisi kara vermiş. Vakıf malı alınmaz diye Müslümanlar girmediler şeylere. Ermeni’si, Yahudi’si girdi onlar aldılar. Bazı Müslümanlar girmiş satın almışlar tekrar hayra vermişler. Şimdi Nuruosmaniye Camiinin müştemilatı olan dükkânların bazılarını Ermeniler, Yahudiler almış; kiliseyi havraya bağışlamış. Şimdi Nuruosmaniye Camiinin müştemilatı kilisenin malı.
Yakışır mı? Türkiye'de, Müslüman ülkesinde Müslümana yakışır mı bu?
Olmuş. Milletimizi iyi terbiye etmemiz lazım. Haramı, helâli bilmesi lazım. Bu adam bu malı kazanmıştı. Bir kubbeli cami yapmış. Adamcağız bunları kazanmış, mülkiyeti, hakkı. Bunlar şuraya verilsin demiş. Yazmış, vakıfname yapmış. Bir başkası geliyor sonra onun vakıf şartlarını değiştiriyor, o işleri yapmıyor. Çok büyük günah! Haksızlık! Onun hakkına riayet etmemek oluyor.
Onun için muhterem kardeşlerim! Size de böyle imtihanlar gelir, bize de gelir, herkese gelir. Bu hayat imtihan dünyasıdır.
Altından kendini gözet;
Zehri teneke kupa içinde sunmazlar, diyor edebiyatçının birisi. Altından korun; zehirli şeyi teneke kupa içinde sunmazlar. Sana güzel bir ambalajda sunarlar. Günahı da şeytan öyle güzel bir ambalaj içinde sana takdim eder ki, için gider böyle. Bak ne güzel! Yap şunu, haydi işle şu günahı diye. Böyle için gider, nefsin içerden kışkırtır; haydi yap, haydi yap, haydi yap… İşte imtihan. Orada belli olur. Uzat elini şu harama, alıver. Bak polis yok, bekçi yok, hâkim yok, savcı yok, müfettiş yok. Aldın mı, köşeyi döndün mü tamam, bu para senin.
Almaz…
8,5 milyon muydu liralık "Hâmiline muharrer çek." Yani kim taşıyorsa, bankadan gidip onun alabileceği çek. İsme değil; Ali Efendi, Mehmet Efendi diye isim yazılmamış, "Hâmiline muharrer çek." 8,5 milyon lira, [bankaya] götürse alır. Kimsede gık diyemez. Kanun öyle. Hâmili, kim taşıyorsa gider o çeki bankadan tahsil edebilir. Götürmüş sahibine vermiş. Sahibi de çıkarmış buna 100 bin lira bahşiş vermiş. Bak 8,5 milyon lirayı almamış. Bekçi, belki ihtiyacı var.
Neden? Namuslu! Şimdi diyebiliriz ki, yani bazıları da çıkar der ki:
"Hocam enayilik etmiş." Böyle diyenler de olabilir değil mi? Etrafta bir sürü insan var. Alsaydı, koysaydı cebine, diyebilir.
Diyebilir ama ey böyle düşünen kardeşim! O 8,5 milyon liralık çeki sen düşürmüş olsaydın! Şimdi düşün! Sen mesela fakülteden mezun oldun, bir iş tutacaksın. Yatalak bir annen var, bilmem hasta bir baban var, kardeşlerin var. İş tutacaksın sermaye lazım. Gittin köydeki tarlanı sattın. Satın alan adam sana "Hâmiline" 8,5 milyon liralık çek yazdı. [Çeki] aldın, hayatın ona bağlı! O çeki götüreceksin, sermaye kuracaksın. Bütün aile senin eline bakıyor ki sen kazanıp şey yapacaksın.
Onu bir bekçi almış. Hırsız kedinin ciğeri alıp, yiyip de yalandığı gibi senin karşında gidiyor bankadan alıp cebine koyuyor. Napalım, "Hâmiline muharra çek." Enayilik mi edeceğim, vermem. Cebine koyuyor.
Razı gelir misin?
Yook, o zaman razı gelmem. Ha! O zaman kendine yapılmasına razı gelmiyorsan bu iş yapılmayacak demektir.
İşte bizim eski İslâmî terbiyemiz buydu. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapmamaktı. Şimdi bunu adı enayilik oldu. Bu namusluluk, bu kahramanlık, bu tok gözlülük, bu fedakârlık, bu dürüstlük şimdi döndü dolaştı batı ahlakına göre aptallık oldu. Ötekisi açıkgözlülük oldu. Adam devleti dolandırıyor açıkgöz, bankayı dolandırıyor açıkgöz, sahte batma çıkma yapıyor açıkgöz, bir batıyor bir çıkıyor ondan sonra tekrar bakıyorsun Karagöz-Hacivat sahnesi gibi orta yerde piyasada, açıkgöz, Mercedeslerde geziyor, köşklerde yaşıyor...
Ne yaparsa yapsın. Firavun' un saltanatı daha fazlaydı. Karun'un saltanatından görenlerin gözleri kamaşıyordu. Ne oldu?
Onun için imanlı insanlı hali başkadır. Aç gezer, aç geceler, aç uyur harama el uzatmaz. Namahreme kuşak çözmez, sözünü eğri büğrü söylemez, dobra dobra konuşur, hakkı söyler.
Biz böyle bir ahlâka sahip millettik. Harp ettiğimiz diyarlara gittiğimiz zaman adamlar korkularından köylerini, bağlarını bırakıp dağlara kaçtıkları, mağaralara saklandıkları zaman, orduya üzüm lazım; üzümü toplamışız da üzümün parasını üzüm kütüklerine böyle paçavralarla bağlayıp geçmişiz. Öyle milletiz biz.
Bizim ecdadımız, bizden önceki Müslümanlar bir beldeye hâkim olmuşlar, vergi almışlar. Sonradan askeri bir sebeple o beldeden çekilmeleri gerekmiş. O beldeyi müdafaa edemeyecek duruma düşmüşler, çekilecekler. Geri çekilirken bütün ahaliye vergilerini geri vermişler. Buyurun, paraları geri alın. Paraları geri vermişler. Diyorlar ki;
Biz size vermiştik ne diye bize geri veriyorsunuz?
Biz sizden bu vergiyi alınca sizi de emânımıza almıştık yani sizi de korumamıza, kanatlarımızın altına almıştık. Şimdi düşman geliyor, sizi koruyacak durumumuz yok. Bu para bize helal olmaz, alın. Paraları almışlar. [Vermişler,] çekilmiş, gitmişler. Tarihe geçmiş bu misaller!
Adamın birisi bir hastalanmış; birisi bir ilaç söylemiş, yapmış; birisi bir ilaç söylemiş, yapmış; birisi bir ilaç söylemiş, yapmış. Onu içerken, bunu içerken sıhhati adam akıllı bozmuş, ölecek. Bir kâğıt getirin bana demiş. Bir kâğıt getirmişler, yazmış;
Benim kabir taşıma yazacaksınız ki; bu adam iyi idi. Daha iyi olayım derken öldü." Böyle yazın demiş. Bizim de memleketimiz bir sıkıntı geçirdi. Kocaman bir memleketti. Viyana'ya gittik de kuşattık da "Kahlenberg" tepesinde askerlerimiz ordugâh kurdu. Viyana böyle gözümüzün önünde tabak gibi alamadık. Askerlerin arasında ihtilaf çıktı. Kırım askerleri 50.000 kişi ayrıldılar. Sonra düşman geldi. Çekilmek zorunda kaldık. Yani hudut Viyana... Bavyera'ya, Münih'in olduğu yerlere çok akınlar yapmışız. Bütün Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Kırım, Kafkasya, Yunanistan, Mora eyaletimiz, Tuna vilayetimiz... Bizimken, birlik beraberlik olmamamızdan, ilimde geri kalmamızdan, düşmanı takip etmememizden... Kabahatlerimiz çok! Kusurlarımızdan dolayı bu durumlara düştük.
Bu durumlardan kurtulmanın ilacı olarak bize zehir sundular. Bizi kendi köklerimizden, örfümüzden, dinimizden, imanımızdan kopardılar. Bizi rezil rüsva bir millet hâline getirmek istiyorlar. Namus neymiş, boş ver... İçki, iç içebildiğin kadar... Afyon, kullan kullanabildiğin kadar... Hırsızlık, arsızlık, edepsizlik, yap yapabildiğin kadar noktasına getirdiler. Babana itimat etmeyeceksin durumuna getirdiler…
Eskiden kapılar, pencereler açıktı. Bizim köyde kapılar kilitlenmezdi, açık dururdu. Yalnız iki halkanın arasında böyle örme bir ip vardır. Onu ona geçirip giderdi giden. Yani ben evde yokum demek. Girip de içeriye bağırıp, çağırıp boşuna zaman kaybetmesin diye. Yoksa kilit vurulmazdı. Halkanın bu tarafındaki ipi alırsın, bu taraftaki halkaya geçirirsin, iki defa dolandırırsın. İki halka birbirine bağlı oldu mu sembol oluyor bu. Yani evde yokum demek. Su doldurmağa gitmiş, tarlaya gitmiş üzüm toplayacak, bilmem ne yapacak, gelecek. Yani evde yok. Yoksa kapı açık! İpi çekiver, kapıyı aç, gir içeri. İç kapıda açık, ötekisi de açık, çık yukarıya otur. Böyleydik biz!.. Kimse kimsenin malına bakmazdı. İyileri bıraktık, kötüleri aldık.
Biz şimdi Müslümanlar olarak neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlamış bir grubuz.
Bid'at çıkartmayacağız, bid'ata iltifat etmeyeceğiz. Dini aslına, özüne, Peygamber Efendimiz' in öğrettiği şekle sadık kalacağız. Dini aslı neyse, Peygamber Efendimiz' in nasıl yaşamışsa, nasıl öğretmişse öğle yapacağız.
Efendim, ben biraz Avrupalılardan bir şey gördüm. Biraz Hindistan'a gittim, oradan da bir şey gördüm. Çin'den de Japonya'dan da bak gazeteler, mecmualar bir şey yazıyorlar. Ondan da katıştırsam, bundan da katıştırsam dinî törenlerimiz daha şaşalı olsa!..
Öyle şey yok, [ona] bid'at derler.
Din ne ise, Peygamber Efendimiz bize hiçbir şeyi eksik bırakmadı, her şeyi öğretti. O kadarını yaparız, sünnet olan kadarını yaparız, fazlasını yapmayız. Efendimiz' in emrettiği kadarını yaparız. En güzeli odur.
Çok ibadet etsem, çok sevap kazansam!...
Peygamber Efendimiz, "Çok ibadet etmeyin, sonra bıkarsınız. Allah sizin çok ibadet etmenizden bıkmaz." diyor. Siz bıkarsınız, mahvolursunuz. Ölçülü ibadet edin. Allah'ın huzuruna layık ibadeti geniş geniş yapmağa kimse takat getiremez, kimsenin gücü yetmez.
Ölçülü, dengeli, devamlı Müslüman olacağız. Ramazan'da Müslüman, Ramazan'dan sonra ayyaş. Hac da sakallı, hacdan sonra matruş. Cami de hacı hoca, camiden sonra kahvede poker, domino, adını bildiğim bilmediğim şu bu, tavla şak şuk pat küt oyun. Olmaz. Müslüman devamlı Müslüman olacak yani her anında, her yaptığı işte Müslümanlığı belli olacak!
Demek ki dinin aslına, özüne bağlı kalacağız, dinimize sımsıkı sarılacağız hurafelere, bid'atlere dalmayacağız. O zaman Müslümanlığın kıymeti oluyor.
Öyle olmazsa daha güzel yapayım derken bid'atlere saparsak, dalarsak yalan yanlış işlere, o zaman Allah neleri kabul etmiyor?
Hiçbir namazı kabul etmiyor. Çünkü bu bid'atçi, uydurukçu, yeni şeyler ortaya çıkartıcı bir adam. Bunun namazı, orucu, sadakası, haccı, umresi, nafilesi, farzı, tevbesi, fidyesi kabul olmuyor. Bid'at ehli insan, hamurdan kılın çekip çıkarıldığı gibi İslâm'dan çekip çıkmış olmuyor.
Acaba bizim bu halimizde bizim farkına varmadığımız, bilmediğimiz bazı bid'atler var da bizim bu çektiklerimiz ondan mı?
Çünkü şu dua çok makbul diyorlar; sabah akşam millet o duayı yapıyor, yine bir şey yok. Güya İslâm için çalışıyor, yine bir şey yok; güya oruç tutuyor, yine bir şey yok; güya namaz kılıyor, yine bir şey yok.
Ee, Allah duaları kabul ederdi. Peygamber Efendimiz böyle buyurmuş!
Ha! Bid'atçidir... Bid'atçi ise kabul olmuyor.
Bak şimdi anladık işte! Bu hadis-i şerif bize çok mühim bir şey öğretti; bir insan bid'atçi oldu mu havanda su dövmek gibi oluyor, yaptığı şey işe yaramıyor.
Acaba bizim üzerimizde bid'at var mı? Dönelim şimdi kendimizi kontrol edelim.
Demin, [yukardaki hadisi izah ederken] sarf ve adl kelimelerini izah ediverecektim. Sarf kelimesini izahı; yani "Sarfını da adlini de kabul etmez" [demek,] nafilesini ve farzını mânasına gelebilir diyorlar. Bir de sarf kelimesi insiraftan, yani "günahtan yüz çevirmek" mânasından tevbe mânasına gelir. "Tevbesini de kabul etmez." diyorlar. Adl de; mukâbele, fidye mânasına gelir. "Fidyesini kabul etmez." demek oluyor.
Ama bu ikisi yan yana geldi mi; sarfını adlini kabul etmez demek, şusunu busunu hiçbir şeyini kabul etmez demektir. "Allah bid'at ehlinin hiçbir şeyini kabul etmiyor." demek.
Burada sayılmamış bir şey acaba kabul olur mu? Burada kurbanını zikretmemiş, hah yakaladım! Peygamber Efendimiz bid'at ehli olan bir insanın kurbanı da kabul olmaz demiyor, acaba o kabul olur mu?
O da kabul olmaz. "Hiçbir şeyi kabul olmaz." mânasına Peygamber Efendimiz ekstrem uçları söylemek suretiyle hiçbir şeyinin kabul olmayacağını belirtiyor.
O halde bid'atten uzak olacağız, onu anladık. O çok önemli bir hadis-i şerif, dinimizin önemli bir şeyi, ibadetlerimizin kabulünün anahtarı, işin sırrı, püf noktası, can damarı, bam teli, onu anladık.
La yak'udü kavmün; "Bir kavim oturmaz." Yezkürûnellâhe. "Bir kavim Allah'ı zikretmek haliyle bir yere oturur oturmaz." Yani "oturunca" demektir. İllâ haffethümü'l-melâiketü. "Melekler o kavmi çepeçevre toplaşıp kuşatırlar." O kavmi, o topluluğu. Kavim "insan grubu" demektir. Bir grup insan Allah'ı zikreder bir vaziyette bir yere gelip oturdular mı, hiç çaresi yok hemen otomatikman bu olur; melekler onların etrafına üşüşürler, hemen toplaşıverirler, melekler yığılıverirler. Melekler toplanır, sonra;
Ve ğaşiyethümü'r-rahmetü. "Allah'ın rahmeti bunları şööyle kaplar." İnsanın tüyleri diken diken olur. Allah'ın rahmeti öyle onları kaplar. Ve nezelet 'aleyhimü's-sekînetü. "Allah'ın sekînesi onların üzerine iner." Şöyle bir huzur, bir rahatlık, Allah'ın verdiği bir ikram, huzur hali onlara iner. Ve zekerahümullâhu fî-men 'ındehû. "Allah-u Teâlâ hazretleri etrafındaki yakın meleklerine yani yüce meleklerine, yüksek rütbeli meleklerine onları anıp, metheder."
"Bak bu kullarım yeryüzünde şeytana, nefse uymamışlar, gaflete düşmemişler, dalalete sapmamışlar, küfre girmemişler; oturmuşlar, beni biliyorlar, varlığımdan, birliğimden haberdarlar, beni istiyorlar, beni zikrediyorlar." diye Allah bu kulları öteki meleklere över, metheder. "Görüyor musunuz benim kullarımı, nasıl beni zikrediyorlar." diye Allah o kulları, onlara zikreder, anar, yâd eder. Yani sen burada Allah diyorsun, Rabbimiz Teâlâ orada meleklerine bu topluluğu anıyor.
Şimdi zikir iyi bir şey mi, kötü bir şey mi kardeşlerim? İşte hadis, işte akıl, işte mantık, işte siz, işte ben! Buyurun... Zikir iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?
İyi bir şey. Kötü bir şey olsaydı melekler toplaşmazdı, Allah methetmezdi. İnsanların üzerine rahmet böyle inip kaplamazdı, sekînet üzerlerine inmezdi. İyi bir şey!
Demek ki Allah'ı zikretmek dinin farzlarından biridir kardeşlerim. Özetleyeyim; Allah'ı zikretmek dinin farzlarından biridir, yasak olamaz. Çünkü namaz, oruç, hac, zekât yasak değildir o da Allah'ın fazlarından biridir, yasak olamaz.
Buhari’de, Müslim'de ve diğer kaynaklarda var, Peygamber Efendimiz diyor ki; "Sizden biriniz ruhum, nefsim habis, pis oldu demesin." Habis kelimesi var ya nefsi hakkında o kelimeyi kullanmasın. Ama desin ki; "Ruhum katılaştı." Yani feyz alamaz oldum, duygularım biraz şey yaptı manasına böyle diyebilir ama habis oldu, demesin. Demek ki Araplar bu sözleri kullanıyorlarmış.
Peygamber Efendimiz bize sözün edebini de nasıl konuşmamız gerektiğini de öğretiyor. Biz de zaman zaman çocuklarımıza demez miyiz, evladım öyle deme ayıp olur şöyle de. Misafire şöyle denilir, sen diye hitap edilmez siz diye hitap edilir filan diye öğretiriz ya. Büyüğüne bir şey dilekçe vereceğin zaman 'arz ederim' denilir. Kendinden aşağı olanlara söylerken rica ederim denir filan diye yazışmalar da filan edep öğretiriz. Burada da Peygamber Efendimiz diyor ki; "Sizden biriniz nefsim habis oldu demesin. Dese dese içim katılaştı, nefsim ruhum biraz katılaştı, kasvet bağladı desin, fazla demesin."
Neden? Çünkü Müslüman esas itibariyle iyidir. Yani Müslümanın mayası temizdir.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.