07.06.1993 - Hacıların Şefaati, Hacdaki Sevaplar

07.06.1993 - Hacıların Şefaati, Hacdaki Sevaplar
Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn. Ve’s-selâtu ve’s-selâmu alâ seyyidinâ ve usvetine’l-haseneti ve tâce ruûsinâ ve tabîbi kulûbinâ Muhammedini’l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebi’ahû bi-ihsânin zevi’s-sıdkı ve’l-vefâ.
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
الْحَاجُّ يُشَفَّعُ فِي أَرْبَعِ مِائَةِ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ ، وَيَخْرُجُ مِنْ ذُنُوبِهِ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ
El-Hâccu yuşeffe’u fî erbai mietin min ehli beytihî ve yahrucu min zünûbihî ke-yevmi veledethü ümmuhû.[1]
Ebû Mûs’el-Eş’arî hazretlerinin bildirdiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
El-hâccu. “Haccı yapan kimse.” Yuşeffe’u. “Kendisine şefaat hakkı verilir.” Kim tarafından veriliyor bu hak? Allah tarafından veriliyor.
مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ
Men zellezî yeşfe’u indehu illâ bi-iznih.[2] Âyet’el-Kürsî’de her zaman okuyoruz. Ne demek bu cümle? Men zellezî. “Kimdir o kimse ki.” Yeşfe’u indehu. “Allah’ın yanında şefaat etmeye kalkışabilsin.” İllâ bi-iznih. “Onun izni olmadan.”
Allah’ın 8izni olmadan, kimse kimseye şefaat edebilir mi? “Yâ Rabbi şunu, şu kulunu affet, hadi şunu cehenneme atma, bağışla yâ Rabbi. Bunu ver bana, ben onun elinden tutayım cennete götüreyim.” demeye hakkı var mı kimsenin? Kendi başına hakkı yok. İllâ bi-iznihî, ancak Allah-u Teâlâ hazretleri bir kimseye müsaade ederse, bir kimse bir kimseye şefaat edebilir.
Kimler şefaat edecek?
Önce Peygamber Efendimiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; humu’ş-şâfiu’l-muşeffe’u, şefîû’l-ummeh, ümmete şefaat edecek.
شَفَاعَتِي لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي
Şefâ’atî li-ehli’l-kebâiri min ümmetî. “Ümmetimin günahkârlarına şefaat edeceğim.”[3] Hem de şefaati kabul olunan bir şefaatçi. Allah tarafından tayin edilmiş bir şefaatçi. Hem de Peygamber Efendimiz’in müteaddit şefaatleri olacak. Müteaddit defalar Cenâb-ı Mevlâ’nın divanına el pençe divan duracak, secde-i Rahmân’a kapanacak; “Ya Rabbi! Ne olur şunu şöyle yap” diye nice nice yerlerde şefaat edecek.
İnsanlar mahşer gününde izdihamla binlerce yıl bekleşmekten ölecek raddelere gelecekler. Sıkışık olacak. Eski hacıların tünelde sıkıştıkları gibi. Güneş tepelerinde olacak, gölge yok. Rûz-u mahşerde ancak kişinin zekâtı ve sadakası insanın üstüne gölge yapacak. Zekât vermişse, kesenin ağzını açmışsa, hayrını, sadakasını yapmışsa; o gelecek, başına gölge yapacak. Şemsiyesi zekâtı ve sadakası, hayrı hasenâtı olacak. Gölge yok, izdiham var. İnsanların hepsi çıplak olacak.
“Allah Allah. Tövbe estağfurullah. Nasıl çıplak olacak?”
O zaman öyle bir gün olacak ki kimsenin kimseye bakacak hali olmayacak. Çıplak. Kabirden kalktığı gibi mahşer yerinde muazzam bir izdiham güneş tepelerinde. İnsanlardan boşanan ter, yerin içine yetmiş arşın aşağıya kadar yeri ıslatacak. Ter kimisinin dizi hizasına, kimisinin göbeği hizasına, kimisinin ağzının hizasına gelecek. Ağzına ter girecek. Hatta ter, bazılarının da kulak memesi hizasına gelecek.
İnsanlar o beklemekten bunalıp; “Allah hükmetse de, mahkeme-i kübrâ kurulsa da, kim nereye gidecekse gitse. Cehenneme gidecekse cehenneme gitse, cennete gidecekse cennete gitse de, bu bekleyiş bitse.” diyecekler. Canlarına tak diyecek. Binlerce yıl Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda, divanında diz çöküp durulacak. Binlerce yıl!..
Sonra peygamberlere gelecekler, “Allah’a dua etsen, mahkeme-i kübrâyı kursa da hesaba başlasa.” diyecekler. “Benim bir hatam var, benim bir kusurum var.” diye herkes çekinecek. Âdem atamıza gidecekler. “Ben cennetteyken Allah’ın ‘Yaklaşma.’ dediği ağaca yaklaştım, ‘Yeme.’ dediği meyveden yedim. Şimdi ben gidemem.” diyecek. Nuh aleyhisselâm’a, İbrahim aleyhisselâm’a, Musa aleyhisselâm’a, İsa aleyhisselâm’a gidecekler. Peygamberlerden kimse cesaret edemeyecek.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kalkacak, Rahman’ın secdesine kapanacak, yalvaracak, mahkeme-i kübrâ öyle başlayacak. Peygamber Efendimiz’in şefaatinin birisi bu.
Ondan sonra ümmetine şefaat edecek. Ümmetinin günahkârlarına şefaat edecek. Cehennemi hak etmiş olanların cehenneme düşmemesine şefaat edecek.
Sonra, alimler şefaat edecek. İnsanlar, cennetlikler cennete girecekler. Şehitlere bile “Gir!” denilecek. Alimlere, “Kapıda dur, istediğine şefaat et!” denilecek. Alimlerin kıymeti çok. الْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِ el-Ulemâu veresetu’l-enbiyâ. “Alimler peygamberlerin vekilleridir, varisleridir, halifeleridir.” Onun için “Burada, kapıda durun, istediğinizi alın!” denilecek.
Sonra, şehitlerin de şefaat hakkı var.
Sonra, şefaat etme sırası size ve bize gelecek. Burada Peygamber Efendimiz diyor ki; “Allah tarafından hacıya şefaat hakkı verilir.” Size ve bize hacı olmak dolayısıyla şefaat hakkı verilecek. Fî erbeî minetin min ehli beytihî “Ailesinden, akrabasından bazı kimselere şefaat edecek.”
Kaç kişiye şefaat edecek?
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; Yuşeffe’u fî erba’i mietin min ehli beytihî. “Akrabasından, ehli beytinden dört yüz kişiye şefaat hakkı verilecek!”
Elhamdülillah, yâ Rabbi çok şükür! Bize de ver bu şefaat hakkını yâ Rabbi!..
Dört yüz kişi az değil! Anamızı, hanımımızı, çocuklarımızı, akrabayı kurtarırız. “Yâ Rabbi, şu da, şu da.” Kaç oldu? İki yüz oldu. Biraz daha, iki yüz elli oldu. Biraz daha, üç yüz, dört yüz... Dört yüz az değil; bu muazzam bir şey! Bunun için insan ne paralar verir!
Ebû Mûsa el-Eş’arî hazretleri rivayet etmiş. Başka rivayetler de var.
Bir insan bir iyilik yapmaya niyetlendi mi, ama yapamadı mı, ne olacak? Mesela umreye gitmeye niyetlendiniz ama rahatsızlandınız, yapamadınız.
O zaman Allah celle celâlüh bir umre yapmış gibi size sevap verecek.
Neden?
Niyet ettiniz.
Umre yapmaya niyetlendiniz de, hastalanmadınız da, gittiniz ihrama girdiniz, umreyi yaptınız, sa’yinizi yaptınız, tıraş olup çıktınız. Ne kadar sevap verecek o zaman?
الْحَسَنَةُ بِعَشْرِ اَمْثَالِهَا
El-hasenetü bi-aşri emsâlihâ.[4] Allah bazen bire on, bazen bire yetmiş, bazen bire yedi yüz verir.
Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
اَرْبَعٌ مُسَبَّعَاةٌ
Erba’un musebbeâtün. “Dört amel vardır ki Allah onların sevabını bire yedi yüz verir.”
Bir; نَفَقَتُكَ فِي سَبِيلِ اللهِ بِسَبْع مِئَةٍ دَرَجَةٍ Nafakatüke fî sebîlillâh bi-seb’i mieti derecetin. “Allah yoluna sarf ettiğiniz paralar, bire yedi yüz mükâfatlandırılır.”
Allah yolu nedir; fî sebîlillâh harcama nereye olur?
Hacca ve umreye yapılan harcama fî-sebîlillâhtır; cihada-savaşa harcama fî-sebîlillâhtır. Sizin hacda yaptığınız masraflar bire yedi yüzle mükâfatlandırılıyor. Tayyare parası, diyelim ki bin dolar verdiniz. Bin dolar, yedi yüz misli; yedi yüz bin dolar vermiş gibi oluyorsunuz. Sanki çok zenginmişsiniz de, milyardermişsiniz de, o kadar para harcamışsınız gibi mükâfatı öyle oluyor; bire yedi yüz.
نَفَقَتُكَ عَلَي اَبَوَيْكَ بِسَبْع مِئَةٍ دَرَجَةٍ Nafakatüke âlâ ebeveyke bi-seb’i mieti dereceh. “Anne ve babana yaptığın masraf da bire yedi yüzdür.”
“Babacığım sen ihtiyarsın, çok üşüyorsun. Al sana içi kürklü bir yelek aldım.” deyip verdiğin zaman, yedi yüz tane yelek almış gibi sevabın var. “Anneciğim senin ayakların çok üşüyordu. Al sana içi kürklü bir mest aldım, kışın rahat et diye.” “Hay Allah senden razı olsun evladım.” dediği zaman da, o kaç oluyor? Yine yedi yüz tane almış gibi sevabı var. Anne ve babaya yapılan masraf bire yedi yüzdür.
Râvi üçüncüyü unutmuş. Diyor ki; “Üçüncünün ne olduğunu unuttum. Tahmin ediyorum; نَفَقَتُكَ عَلَي اَهْلِكَ بِسَبْع مِئَةٍ دَرَجَةٍ Nafakatüke alâ ehlike bi-seb’i mieti derecetin. “Ailene yaptığın masraf da bire yedi yüzdür.” diyor. Hani eve çarşıdan pazardan zembili, fileyi doldurup götürüyoruz; patlıcan, havuç, biber, domates; o da bire yedi yüzdür. Çünkü çoluk çocuğunu besliyorsun.
Bir de; ذَبِيحَتَكَ شَاتَكَ يَوْمَ فِطْرِكَ بِسَبْع مِئَةٍ دَرَجَةٍ Zebîhateke şâteke yevme fıtrike bi-seb’i mieti derecetin. “Ramazan Bayramı’nda kurban kesmek, o da bire yedi yüzdür.”[5]
Bunu çoğu kişi bilmez. Bir insan Ramazan Bayramı’nda kurban keserse, mecbur değil, Kurban Bayramı’nda kurban kesiliyor normal olarak ama Ramazan Bayramı’nda kurban keserse onun sevabı çok; bire yedi yüz. Neden?
Çünkü evde bayram olacak. Ciğerini kebap yaparlar, yahni yaparlar, kaba yerinden külbastı yaparlar, kavurma, dolma, sarma yaparlar. Misafir gelir, çoluk çocuk oturur; afiyetle yerler. Evde bir kurban kokusu yayılır. Bir bereket olur, şenlik olur. Çünkü Ramazan mübarek bir ay, onun bayramı da güzel oluyor. Onun da sevabı bire yedi yüzdür.
اَلْحَجُّ فِي سَبِيلِ اللهِ El-haccu fî sebîlillâh. “Hac, Allah yolundadır. Hacca yapılan masraf Allah yoluna yapılan masraftır.”
تُضَاعَفُ فِيهِ النَّفَقَةُ
Tuda’afu fîhî’n-nafakatu. Hac için yapılan masraflar kat kat arttırılır.” بِسَبْع مِئَةِ ضِعْفٍ Bi-seb’i mieti dı’fin. “Yedi yüz misli.”[6] Sizin yaptığınız her masraf, yedi yüz mislidir. Bir riyal veriyorsunuz, yedi yüz riyal harcamış gibi oluyorsunuz. Bir arkadaşınıza ikram etseniz, burada yapılan masrafların sevabı o kadar çok oluyor.
Bakıyorum; Ramazan’da umumiyetle kardeşlerimiz zekât veriyorlar. Bana kalırsa hacca gelenler zekâtını hacda vermeli. Çünkü hacda bire yedi yüz sevap var. Ramazan’dan fazla. Bence hacılar yıllık zekâtını hacdayken, bu Harem mıntıkasında verirse, sevabı bire yedi yüz oluyor, daha fazla.
Başka bir müjdeli hadîs-i şerîf;
اَلْحَاجُّ وَالْمُعْتَمِرُ وَالْغَازِي فِي سَبِيلِ اللهِ وَالْمُجَمِّعُوا فِي ضِمَانِ اللهِ
El-hâccu ve’l-mu’temiru ve’l-ğâzî fî sebîlillâh ve’l-mucemmi’u fî dımânillâh.[7]
Hacı bir, umreci iki… Umreci ile hacı arasında fark nedir? Hacı Zilhicce’de gelip Arafat’a çıkan kimse; umreci de bu zamanın dışında gelip burayı ziyaret eden kimse. Zilhicce’de olursa hem hac hem umre olabiliyor; bu mevsimin dışında burayı ziyaret ederse insan ancak umreci olabiliyor, hac yapamıyor. Hac sadece Zilhicce ayı içinde olan, belli zamanda belli farzları olan bir ibadet.
Ve’l-ğâzî, bir de gazâ eden... Hacı, umreci, savaşçı, gazaya giden; bunlar fî-sebîlillâh, “Allah yoluna girmiş insanlar” demektir. Masrafları fî sebîlillâh’tır, bire yedi yüzdür. Ve’l-mucemmi’u; bir de cuma namazına giden kimse. Fî dımânillâh; Allah’ın himayesine, garantisine, sigortasına girmiş, hıfz-ı himayesine alınmış kimse demektir.
دَعَاهُمْ فَأَجَابُوهُ De’âhum fe-ecâbûhu. “Allah bu mübarek adamları bu ibadetlere çağırmıştı, onlar da davete icabet etmişlerdi.” Burada ne işiniz var? Siz Türkiyelisiniz, İstanbullusunuz, Konyalısınız, Eskişehirlisiniz, burada ne işiniz var?
Çünkü biz Rahman’ın misafirleriyiz. Allah bizi, ruhumuzu hacca çağırdı, nasip etti. Biz de niyetlendik paramızı harcamaya; pasaportu hazırladık, paramızı tahsis ettik, şirkete kaydolduk. O çağırdı, biz de davete icabet ettik. De’âhum, “Allah onları çağırdı.”; fe-ecâbûhu, “Onlar da Allah’ın davetini kabul ettiler, geldiler.” Biz hepimiz davetliyiz. Allah çağırdı, biz de davete gelmişleriz.
وَسَأَلُوهُ فَأَعْطَاهُمْ
Ve seelûhu fe-a’tâhum. Allah bu misafirlerine ne yapar, muamelesi nasıl olur?
Seelûhu. “Misafirleri ev sahibinden ne isterse.” Fe a’tâhum. “Allah da verir.” Allah, başka ev sahibine benzemez. Çünkü hazinesi sonsuzdur, istenen şeyin bir tahdidi yoktur; Allah, ne isterse verir! Kendisi çağırdı, kendisinin misafiri; kendisine ibadet etti diye sevdi. Allah’tan isterler; O da onların istediğini verir.
Mâzî sîgasıyla söylenmesinin sebebi; vukuunun garantisinden dolayı. Allah’tan istediler, verdi. Tam tercümesi bu şekilde. Peygamber Efendimiz niçin bu sîgayı kullanıyor? Çünkü Allah davet etti, davetine icabet ettiler; Allah’tan istediler, Allah onlara istediklerini verdi. “Allah mutlaka verecek, verdi sayılır.” demek.
Onun için dua edin.
Neden?
اَلْحَاجُّ فِي ضِمَانِ اللهِ مُقْبِلاً وَمُدْبِراً
El-hâccu fî dımânillâhi mukbilen ve müdbirâ. Hacı Allah’ın sigortasındadır, garantisindedir, hıfz-ı himayesindedir, kefaleti altındadır. Mukbilen ve mudbiren; ister hacca gelirken olsun, ister haccı bitirmiş dönüyorken olsun. Gidişinde de dönüşünde de Allah’ın himayesindeyiz, hepimiz. Memleketimize varıncaya, uçaktan ininceye, otomobile bininceye, buradan evimizin kapısından içeri girinceye kadar, buradan oraya kadar Allah’ın himayesindeyiz.
اَلْحَاجُّ فِى ضِمَانِ اللهِ مُقْبِلاً وَمُدْبِرًا فَإِنْ أَصَابَهُ فِى سَفَرِهِ تَعَبٌ أَوْ نَصَبٌ غَفَرَ اللهُ لَهُ بِذَلِكَ سَيِّئَاتِهِ
El-hâccu fî dımânillâh mukbilen ve mudbiren fe-in esâbehû fî seferihî te’abun ve nasabun ğafarallâhu lehû bi-zâlike seyyiâtihî.
Eğer bu yolculuğunda hacıya yorgunluk, bitkinlik ârız olursa, Allah bunun sebebiyle günahlarını bağışlar.
“Arafat’ta yoruldunuz mu?”
“Yorulduk hocam.”
“Müzdelife’ye gelince yoruldunuz mu?”
“Perişan olduk hocam, uykusuzluktan gözlerimiz akıyordu, taşların üstüne yattık, taşı yastık yaptık, kumların üstüne uzandık kaldık, uyumuş kalmışız yorgunluğumuzdan.”
Gafarallâhu lehû bi-zâlike seyyiâtihî. Bu yorgunlukların hürmetine, bunların karşılığında Allah onların günahlarını afv u mağfiret eder.
وَكَانَ لَهُ بِكُلِّ قَدَمٍ يَرْفَعُهُ أَلْفُ دَرَجَةٍ فِى الْجَنَّةِ
Ve kâne lehû bi-külli kademin yerfe’uhû elfu derecetin fî’l-cenneh. “Kaldırıp da attığı her adımdan dolayı, Allah onu cennette bin derece yükseltir.
Bi-külli katratin tusîbuhû mine’l-matari ecrü . “Yağmurdan üzerlerine damlayan her damla için bir şehit sevabı verilir.”
Ebû Umâme el-Bâhilî’den Deylemî rivayet etmiş.
Ben de bu müjdeli hadisi sonuna kadar ilk defa tam okuyorum, bilmiyordum. Her adımına, yorgunluğuna ecir ve mükâfat veriliyor.
Şikayet etmeyin hiç şikayet etmeyin. Yorulduysanız bile yiğitliğe gölge düşürmeyin; “Of!” demeyin, “Ah!” demeyin. Allah mükâfatını verecek. Boşuna değil bu yorgunluklar, bu sıkıntılar boşa gitmeyecek.
اَلْحَاجُّ الرَّاكِبُ لَهُ بِكُلِّ خَطْوَةٍ يَضَعُهُ بَعِيرُهُ حَسَنَةٌ
El-hâccu’r-râkibu lehû bi-külli hatvetin yeda’uhû ba’îruhû hasenetün.
Hacı, binekli olarak hacca gelmişse, -deveyle veya atla gelinirdi eskiden- hayvanının attığı her adımdan dolayı, Allah onun adımına bir hasene sevap verir. Hacının yolculuğu Türkiye’den başladı; adımcık adımcık, adım adım devesiyle, atıyla buraya geliyor. Eğer hayvanıyla geliyorsa, attığı her adımdan dolayı bir derecesi yükselir.
Çeçenistan’dan, Kafkasya’dan hacılar buraya yaya gelmişler. Bizim Trabzon’dan ötelerden, buraya kadar yaya yürümüşler. Vasıta teklif edilince de reddetmişler. “Yok, biz vasıta istemiyoruz.” demişler.
Hayvanının attığı her adım dolayısıyla hacıya bir derece verilir.
وَالْمَاشِى Ve’l-mâşî.
“Yayan yürüyen insana gelince.”
لَهُ بِكُلِّ خَطْوَةٍ يَخْطُوهَا سَبْعُونَ حَسَنَة
Lehû bi-külli hatvetin yahtûhâ seb’ûne haseneh. “Attığı her adım için yetmiş hasene verilir.” Yetmiş misli fazla. Neden? Bu daha çok yorulduğu için. Bu fakir. Ötekisinin parası var; deve veya at tuttu, eğerli, sadece üstüne oturuyor, at da dıgıdık dıgıdık gidiyor. Rahvan gidiyor, hızlı gidiyor, yavaş gidiyor. Attığı her adıma bir hasene var. Ama ötekisi yürüyor, kumlara bata çıka yürüyor. “Hac yollarında meş’ale-i kârban gibi erbâb-ı aşk içinde nümâyansın ey gönül.” Geceleyin kandiller yanıyor, kervanlar, develer diziliyor, löngüdük löngüdük. Kimisi ilahi okur, kimisi Kur’ân-ı Kerîm okur, kimisi tesbih çeker, çöllerden geçerek geliyor. Devenin, atın attığı her adıma bir hasene. Ama yaya yürüyorsa, kumlara bata çıka gidiyorsa, onun her adımına yetmiş hasene veriliyor.
İnşaallah Allah haccı yaya yapmayı da nasip etsin.
مِنْ حَسَنَاتِ الْحَرَم
Min hasenâti’l-harem demiş. “Harem-i Şerîf’in hasenelerinden yetmiş hasene verilir.”[8] Bir Harem’in dışındaki bölgelerin hasenesi vardır, bir de Harem-i Şerîf’in hasenesi vardır. Buranın hasenesi ile İstanbul’un hasenesi -sevabı,mükâfatı- aynı değildir. Buranın mükâfatı ile İstanbul’un mükâfatı aynı değildir. Orada da bir hasene aldın, burada da bir hasene aldın. İkisinin de adı hasene ama miktarları aynı değildir. Burası Harem hasenesidir. Bunun mükâfatı ne kadar?
Harem hasenesi yüz bindir. Burada bir namaz kılıyorsun, İstanbul’da kıldığın namaza göre yüz bin misli oluyor. Yetmişle yüz bini çarparsak, yetmiş tane yüz bin; yedi milyon oluyor. Yaya hac edenin, her adımına yedi milyon hasene, yedi milyon hasene, yedi milyon hasene verile verile hac yapmış oluyor.
İşte hac böyle bir ibadettir. Kıymetini bilmeden günlerini geçirdiğimiz, ah ettiğimiz, vah ettiğimiz, kavga ettiğimiz, gürültü ettiğimiz, vasıtalarda yer kavgası yaptığımız, otellerde oda kavgası yaptığımız hac, aslında böyle bir sevaplı ibadettir!
Allah-u Teâlâ hazretleri kusurlarımızı silsin, affetsin. Allah tekrar tekrar gelmek nasip eylesin ve tekrar tekrar makbul, mebrur haclar yapmak nasip etsin.
Sahih kitaplarda, Peygamber Efendimiz’den rivayet edilmiş sahih hadîs-i şerîflerde bazı bilgiler var. Mesela; İmam Ebû Dâvud; “Peygamber Efendimiz sabah namazından sonra mescitten hemen evine gitmezdi. Mescitte oturup zikir ve ibadet yapmayı severdi. Âdeti buydu.” diyor. O, kerahet vaktini böyle değerlendirirmiş. Ondan sonra kalkıp iki rekat namaz kılarmış. Bu bir.
Bir de İmam Tirmizî’nin Enes radıyallâhu anh’den rivayet ettiği bir hadîs-i şerîf vardır. Orada buyuruluyor ki;
مَنْ صَلَّي الْفَجْرَ فِي جَمَاعَةٍ
Men salla’l-fecre fî cemâ’atin. “Kim sabah namazını camide cemaatle kılarsa.” Camide sözü yok ama Allahu a’lem camide demek. “Kim sabah namazını cemaatle kılarsa.”
ثُمَّ قَعَدَ يَذْكُرُالله حَتَّي تَطْلُعَ الشَّمْس
Sümme kaade yezkurullâh. “Sonra namaz kıldığı camide oturursa, Allah’ı zikretmeye devam ederse.”
ثُمَّ صَلَّي رَكْعَتَيْنِ
Sümme sallâ rek’ateyni. “Sonra kerahat vakti çıkınca, güneş doğduktan sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsa.”
كَانَتْ لَهُ كَاَجْرِ حَجَّةٍ وَ عُمْرَةٍ تَامَّةٍ تَامَّةٍ تَامَّةٍ
Kânet lehû ke-ecri haccetin ve ‘umretin tâmmetin tâmmetin tâmmetin. “Böyle yapması ona, o gün tam bir hac ve umre yapmış gibi, tam bir hac ve umre yapmış gibi, tam bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazandırır.”[9]
Kim sabah namazını camide kılarsa, sonra camiden çıkmaz oturursa; güneş doğup kerahet vakti çıkıncaya kadar Kur’an’la, ilimle, zikirle meşgul olursa... Ne kadar sürer o? Yarım saat, kırk dakika, elli dakika. Sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsa, bir hac ve umre sevabı kazanır. “Tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre, tam bir hac ve umre.” buyurmuş.
İmâm Tirmizî “Hasen hadistir.” demiş. Hadis tekniği bakımından güzel. Rivayeti sağlam bir hadîs-i şerîf olmuş oluyor. İmam Ebû Dâvud da Peygamber Efendimiz’in öyle yaptığını söylüyor. Daha başka hadîs-i şerîfler var. “Rızkı bol olur.” diye hadîs-i şerîfler var. “Hz. İsmail aleyhisselâm’ın evladından şu kadar köle âzat etmiş gibi sevap kazanır.” diye rivayetler var. “Böyle ibadet etmesi, âfâkı dolaşıp rızık aramasından kendisine daha çok rızık getirir.” diye de rivayetler var.
Sonunda hepimiz kalkacağız köyümüze, evimize gideceğiz. Orada ne yapacağız?
Yatsı namazlarını, sabah namazlarını, beş vakit namazı camide kılmaya gayret edeceğiz.
“Hocam caminin hocasıyla biraz aramız kötü, hoca biraz iyi değil.”
Hoca nasıl olursa olsun, camiye gittin mi, sevabı alırsın. Sen hocaya bakma. İnsan sabah ve yatsı namazlarını camide kıldı mı, gece-gündüz ibadet etmiş gibi sevap kazanır. O namaza uykusunu yenemediği için münafıklar gidemezler. Münafık durumuna düşmemek lazım. Sabah ve yatsı namazlarını camide kılacaksınız.
Sabah namazını camide kıldıktan sonra yarım saat daha geçinceye kadar, oturup da Kur’an’la, evradla, duayla, zikirle meşgul olursanız, sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsanız ne olur?
“Kabul olmuş tam bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanırsınız.” diyor.
Hadisler kuvvetli olduğu için, çok çok rivayetler olduğu için bu hadîs-i şerîfi size hatırlatıyorum. Buraya geldiniz, haccın ve umrenin ne kadar zor olduğunu, masraflı olduğunu, sıcağını, kalabalığını, sıkıntısını gördünüz. Demek ki sabah namazlarında caminize gideceksiniz. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar -kerahet vakti çıkıncaya kadar- zikirle, Kur’an’la meşgul olmaya kendinizi alıştıracaksınız. Sonra kalkıp iki rekat namaz kılacaksınız. Neden yapacaksınız? Çünkü Peygamber Efendimiz; “Bir hac ve umre yapmış kadar sevap alırsınız.” diye müjdeliyor da ondan.
Allah bu kadar kolay ibadete bu kadar çok sevabı verir mi? Acaba mevzu hadis mi bu?
“Mevzu hadis” demiyor hadis alimleri; “Hasen hadis” diyor. İmam Ebû Dâvud ve İmam Tirmizî kitaplarında yazmış. Bir kere hadis sağlam.
Allah böyle mükâfat verir mi?
Verir!
Bunun delili var mı, nereden delilin?
إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ شَهْرٍ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnnâ enzelnâhu fî leyleti’l-kadr. Ve mâ edrâke mâ leyletü’l-kadr. Leyletü’l-kadri hayrun min elfi şehr.[10]
Kur’ân-ı Kerîdelin delil getirdim. Ne diyor Kur’ân-ı Kerîm?
Leyletu’l-kadri. “Kadir gecesi.” Hayrun. “Daha kıymetlidir, daha hayırlıdır.” Min elfi şehrin. “Bin aydan daha hayırlıdır.” Demek ki Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıymış.
Bin ay ne kadar eder, kaç sene eder? Seksen küsur sene eder. Bir Kadir gecesi, seksen küsur sene kadar kıymetliymiş. Demek ki Allah bazen küçük şeylere büyük mükâfat veriyor.
مَنْ قَالَ لا اِلَهَ اِلا اللهِ دَخَلَ الْجَنَّةَ
Men kâle lâ ilâhe illallâh dehale’l-cenneh. “İhlasla lâ ilâhe illallâh diyen cennete girecek.” Bu da sahih hadîs-i şerîf.
Başka bir sahih hadîs-i şerîf;
كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ، سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللهِ الْعَظِيمِ
Kelimetâni hafîfetâni ale’l-lisân, sakîletâni fi’l-mîzân, habîbetâni ile’r-rahmân; subhânallâhi ve bi-hamdihi subhânallâhi’l-azîm. “İki küçük kelime vardır, dile söylemesi kolaydır, mizanda ağır çeker, Allah çok sever. Subhânallâhi ve bihamdîhi, subhânallâhi’l-azîm sözüdür.”
“Subhânallah, yeri göğü doldurur. Elhamdülillah, yerle göğün arasını kaplar.” Böyle bildiriyor Peygamber Efendimiz. Lâ ilâhe illallâh, cennete girmeye sebep olur.
Demek ki İslâm’da Allah’ın mükâfatları çokmuş. Adımına şu kadar sevap veriyor, bilmem zikrine şu kadar sevap veriyor.
Bir kez Allah dese, aşk ile lisan
Dökülür cümle günah, misli hazan.
Bu misallerden anlaşıldı ki Allah büyük mükâfat verebiliyor. Demek ki köyünüze gittiğiniz, memlekete döndüğünüz zaman bu hacılık evsafını kaybetmeyeceksiniz. Hacılıktan sonra bu yoldan dönmeyeceksiniz. Hâcer-i Esved’i öptünüz, uzaktan selamladınız, Allah’a söz verdiniz, Allah’la musafaha yapmış gibi oldunuz. Hâcer-i Esved’i öpmek, Hâcer-i Esved’i selamlamak Allah’la musafaha yapıp ona söz vermek demektir. Siz hacı oldunuz Allah’a söz verdiniz, Allah yolunun erleri olacaksınız. Sabah namazından sonra da ibadetlerinizi güzelce yapın; her gün bir hac ve umre sevabı alın.
“Hocam madem bu böyle, iyi, tamam bundan sonra ben şimdi akrabalarıma köyde söyleyeyim. Onlar hacca gelmek için bu kadar para harcamasınlar. Sabah namazından sonra camide otursunlar, işrak vaktinde namazı kılsınlar, tam bir hac ve umre sevabı kazansınlar.” Öyle yağma yok! Farzın yerini hiçbir şey tutmaz. Farz olan vazife, ille gelinerek burada yapılacak. Ama o farzdan sonra, insan köyüne gittiği zaman o sevabı alır. O da doğru.
Allah hepinizden razı olsun.
Bi-hürmeti esrârı sûreti’l-Fâtiha
[1] Bezzâr, Müsned, VIII, 169, r. 3196.
[2] 2/Bakara, 255.
[3] Ebû Dâvud, “Kitabü’s-Sünne”, 23, r. 4739; Tirmizî, “Sıfatü’l-Kıyameh”, 11, r. 2436; Ahmed b. Hanbel, III, 213, r. 13222; İbn Hıbbân, Sahîh, XIV, 386, r. 6467; Hâkim, el-Müstedrek, I, 139, r. 229; Ebû Ya'lâ, Müsned, VI, 40, r. 3284.
[4] Buhârî, “Hüsn-i İslami’l-mer’i”, 31, r. 41; Müslim, “Savm”, 181; Ebû Dâvud, “Taharet”, 129, r. 343; Tirmizî, “Fezaili’l-Kur’an”, 16, r. 2910; Nesâî, “Savm-u Yevm ve İftar-u Yevm”, 76, r. 2392; İbn Mâce, “Edeb”, 58, r. 3823.
[5] Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, XV, 868, r. 43454.
[6] Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, V, 4, r. 11784; Taberânî, el-Mu'cemü s-sagîr I, r. 6508; Bk. Taberânî, el-Mu'cemü'l-evsat, VI, 27, r. 5694;
[7] Suyûtî, el-Cami'u's-Sağîr, I, r. 6497; Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, III, 402, r. 3777; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl, V, 8, r. 11814.
[8] Bezzâr, Müsned, XI, 313, r. 5119; Bk. Münâvî, Feyzu'l-Kadîr, III, 402, r. 3774; Ali el-Muttakî,Kenzu'l-ummâl, V, 25, r. 11893; Ramuzu’l-Ehadis, 201/5.
[9] Begavî, Şerhu's-sünne, III, 221, r. 710; Suyûtî, el-Cami'u's-Sağîr, II, 3163, r. 11292; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-ummâl VII, 808, r. 21508; Bk. Tirmizî, “Salât”, 412, r. 586; Beyhakî, Şu'abu'l-Îmân, XII, 221, r. 9305.
[10] 97/Kadir, 1-3.
07.04.1985 -
Hac, Kurban, Yetim,
07.06.1993 -
Hacının Duası
