21.01.1982 - Kurana Değer Vermek, Güzel Okunması, Hadisleri Hayra Yormak

21.01.1982 - Kurana Değer Vermek, Güzel Okunması, Hadisleri Hayra Yormak
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Muhammedini’l Mustafa ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ahsenü'n-nâsi kırâeten ellezî izâ karae raeyte ennehû yahşâllâhe.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
İlk hadis-i şerif:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in bu hadis-i şerifi Kur'ân-ı Kerîm'in okunuşu ile ilgili. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
Ahsenü'n-nâsi kırâeten. "Okumak hususunda insanların en güzeli…" Neyi okumak hususunda, diye sorulursa burada açıkça zikredilmemiş ama Kur'ân-ı Kerîm'i okumak. "Kur'ân-ı Kerîm'i okuyanların en güzel okuyanı…" demek.
En güzel Kur'an okuyan şahıs kimdir?
Ellezî. "O kimsedir ki..." İzâ karae. "Okuduğu zaman…" Raeyte ennehû yahşâllâhe. "Sen dinleyici olarak onu Allah'tan korkan bir kimse olarak görürsün."
Dinlediğin zaman, "Bu adam Allah'tan korkan, yüreği Allah korkusundan titreyen, müttakî, haşyetullaha sahip, duygulu, hassas, salih, Müslüman bir kimse." diye bir kanaate varırsın. Kur'ân-ı Kerîm'i böyle okumak lazım; Peygamber Efendimiz' in tavsiyesi bu!
Kur'ân-ı Kerîm Allah-u Teâlâ hazretlerinin bize hitabı, bize gönderdiği kitabı. Kur'ân-ı Kerîm'in değerini ifade etmek için kelimeler kâfi gelmez. Allah-u Teâlâ hazretlerinin yarattığı şu denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, yaza yaza içindeki mânaları, inceliklerini, güzelliklerini ifade etmeye gücümüz yetmez. Bu, Allah-u Teâlâ hazretlerinin sağlam ipidir.
Hablullâhu'l-metîn. "Allah'ın sağlam ipi"dir. Bu ipe kim sarılırsa pislikten, çamurdan, bataklıktan kurtulur. Allah-u Teâlâ hazretlerinin insanlar arasındaki hücceti Kur'ân-ı Kerîm'dir. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi bu kitaptan imtihan edecek, bu kitapla mesul tutmuş. Biz bu kitaba ne kadar hürmet edersek o kadar izzet buluruz.
Hz. Osman Gazi ne yapmış? Rivayet ediliyor ki sormuş:
"Şu duvarda asılı olan şey ne?" Demişler ki:
"O, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabı."
Şeyh Edebâli'nin yanına ziyarete gidiyor. Görgüsü, bilgisi az bir aşiret beyiymiş demek ki, ne olduğunu bilmiyor, "Bu duvardaki ne?" demiş.
"Bu, Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabı." demişler.
Sabahleyin gelmişler, bakmışlar ki misafire yaydıkları yatak, yorgan bozulmamış; içinde yatılmamış.
"Ne oldu, niye uyumadınız?" Demiş ki:
"Allah-u Teâlâ hazretlerinin kitabının karşısında ben nasıl ayak uzatır da yatarım."
Ama o edebe Allah ne bahşediyor?
Geceleyin rüyasında görmüş. Koynuna bir ay giriyor, göbeğinden bir ağaç çıkıyor. Rüya bu ya; dalı, budağı şarkı, garbı tutuyor. Soruyor;
"Böyle bir rüya gördüm, bunun mânası ne?"
"Sen bir mübarek kimsenin mübarek kızı ile evleneceksin. Senin neslinden bütün cihanı tutan bir sülale peyda olacak." diye tevil ediyorlar. Hakikaten de Şeyh Edebali kızını veriyor. Bir aşiret beyi iken koca bir imparatorluğun kurucusu oluyor.
Oğlu Orhan'a vasiyetleri çok önemli! Bir tarih kitabında okudum da çok hoşuma gitti. Yazdım, çizdim, ondan sonra kitaplar ve gazetelerde de neşredildi. Oğlu Orhan Gazi'ye diyor ki:
"Evladım! Benden ibret al."
Dikkat ederseniz lakabı "gazi"; Osman-ı Gazi, Orhan-ı Gazi, Murad-ı Hüdavendigar, Murad Gazi…
Buraya neden gelmiş?
Havası, suyu güzel diye değil; canını vermeye gelmiş. Canını feda etmeye Cömertliğin çeşitleri var; kimisi malını verir, kimisi de canını veriyor.
Verebiliyor musun Allah yolunda?
Bak, canını vermeye gelmiş.
Allah?
Allah cömertlerin en cömerdidir. Bir kul o kadar acziyle, kusuruyla canını Allah'a vermeye kalkarsa Allah onu mükâfatsız bırakır mı; O da ona imparatorluk kurma şerefini vermiş.
Osman-ı Gazi;
"Benden ibret al evladım; ben buraya bir zayıf karınca gibi geldim. Allah'ın yolundan ayrılma. Sakın haram yeme. Etrafına toplanan insanlara zulmetme, mallarını yağmalama, onların kafasını kesip de mallarına el koyma. Ulemaya hürmet et. Allah'tan korkmayanı istihdam etme, hizmetinde Allah'tan korkmayan insanı tutma. Çünkü eğer o adamın vefası olsaydı kendisini yaratan Allah'a vefa gösterirdi. Kendisini yaratan Allah'a vefa göstermeyen, O'na kulluk vazifesinde vefakârlığını gösteremeyen ve O'na hıyanet eden insan sana sadakat gösterir mi? Sana da hıyanet eder. Sakın Allah'tan korkmayanı hizmetine alma." diyor.
Bak, Kur'ân-ı Kerîm'e hürmetinden ne mertebelere ermiş.
Bunlardan çıkan ders nedir?
Biz de Kur'ân-ı Kerîm'e öyle sımsıkı sarılalım. Kur'ân-ı Kerîm oyuncak değil, lalettayin bir kitap değil. Okurken de ona göre okuyalım. Ashâb-ı kiram, Peygamber Efendimiz' e gelmişler, diyorlar ki:
"Yâ Resûlallah! Biz Kur'ân-ı Kerîm'i senden dinlediğimiz zaman başka türlü oluyoruz. Sen okuduğun zaman kendimiz okuduğumuz zaman duymadığımız şeyleri hissediyoruz."
Tabii Resûlullah okuyor!
Kur'ân-ı Kerîm'in en güzel okuyucusu kim?
En güzel okuyucusu yine Allah-u Teâlâ hazretleri olacak. Allah-u Teâlâ hazretleri kamerin bedir hali gibi, mehtap gecesinde olduğu gibi cennet ehline cennette görünecek ve Kur'ân-ı Kerîm'i kendisi kıraat edecekmiş. O zaman artık insanlar zevkten şevkten eriyeceklermiş; nasıl olacaksa, Allah cümlemize onu duyursun. Kendisinden kelamını duymayı nasip etsin.
Selâmun kavlen min rabbi'r-rahîm. O selametlere bizleri erdirsin.
Nasıl okuyacağız Kur'ân-ı Kerîm'i?
Resûlullah'ın okuduğu gibi okuyacağız. Resûlullah cennetle ilgili ayetler gelince onu temenni ederdi; cehennemle, azapla ilgili ayetler gelince ondan Allah'a sığınırdı. Ayet-i kerimeleri yalnız gözüyle takip etmez, duygusuyla, kalbiyle takip ederdi. Kur'ân-ı Kerîm'i elimize aldığımız zaman, açtığımız zaman, okurken titreyeceğiz ve mânasından uzak kalmayacağız.
"Kur'ân-ı Kerîm'i biliyorum."
Neyini biliyorsun? Mânasını biliyor musun? Okudun mu? Okuduktan sonra tatbik ettin mi? Kaç tane ayetini biliyorsun?
Bize küçükken anlatırlardı; "Kıyamet gününde Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri cildinin kapakları arasından vız diye uçup gidecek. Kıyamet alameti olarak kapakların arasından Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri arının vızıldayıp gittiği gibi uçup gidecek." derlerdi.
Nasıl uçup gidecek? Hakikaten öyle mi gidecek?
Belki de ha var ha yok! Kimse onun içindeki ahkâm ile hükmetmeyince, onun mânasını takip etmeyince, onun mânasına kendi hayatını uydurmadıktan sonra uçmuş gitmiş gibi oluyor.
Okuduğun zaman senin okuyuşun karşı tarafın tüylerini diken diken edecek, gözyaşı döktürecek. Sen de ağlayabilirsen Kur'ân-ı Kerîm'i dinlerken veya okurken ağla. Ağlayamazsan ağlıyormuş gibi ol. İnsanların en güzeli Peygamber Efendimiz öyle diyor.
Demek ki hafızlığa çalışan talebelerimiz, kardeşlerimiz de Kur'an'ı okurken öyle bir usul bulacaklar ki Allah'tan korkarak okuyacaklar ve korktukları kıraatlerinden belli olacak.
"Bağır bağırabildiğin kadar! Yap yapabildiğin nameyi! Gazel mi Kur'ân-ı Kerîm mi belli olmasın!"
Olmaz! Ciddi okuyacaksın. "Allah-u Teâlâ hazretleri her yerde hazır ve nâzır, benim O'nun kitabını nasıl okuduğumu O dinliyor." diye hürmet ile, tüyleri diken diken olarak okuyacak. Haşyetullahı tavsiye ediyor. Bu; haşyetullahla, Allah'tan korkarak okuyun demek.
Allah bize akıl, uyanıklık ihsan eylesin. Bizim aklımız zaman zaman gelir gider; bir gelir bir gider, bir gelir bir gider... Halbuki büyüklerimiz diyorlar ki; "Hûş der dem olsun." Her nefeste insanın şuuru, aklı başında olması gerek, diye tavsiye etmişler. Allah yardım ederse olur.
Diğer hadis-i şerif:
Ahsenü'n-nâsi kırâeten men karae'l-Kur'âne yetehazzenü bihî. "İnsanların Kur'ân-ı Kerîm'i okuyuş cihetinden en güzel olanı Kur'ân-ı Kerîm'i okuduğu zaman sesini yumuşaklaştırıp, hüzünlü bir halde okuyandır."
Duygusuz, kaba saba bir tarzda değil de duygulu… Hani "ah" demekten demeye bile kaç çeşit vardır. "Ah!" demek vardır, "Aah!" dersin, "Ahhh!" dersin. "Bir ah çektim derinden, yer oynadı yerinden." diye tekerlemeleri vardır. Bir kelimenin bile 8, 9, 10, 15 türlü söylenişi olur. Kur'ân-ı Kerîm'i de söylerken o hüzün, o hassaslık, duygululuk insanın sesinden belli olacak. Harfleri güzelce çıkartacak, yutmayacak. Harflerin bir kısmı belli, bir kısmı belli değil… Bir kısmı yüksek sesle, bir kısmı zayıf... Sonra mümkün olduğu kadar nefesine, okuyuşundaki ölçüye dikkat edecek ve aceleye, gürültüye getirmeyecek. Ciddiyetle okuyacak ve güzel yapmaya çalışacak.
Bir başka hadis-i şerifi hatırlatayım, Peygamber aleyhissalâtu ve's-selam Efendimiz buyurmuş ki:
Zeyyinü'l-Kur'âne bi-asvâtiküm. "Seslerinizle kıraatinizi süsleyiniz."
"Kur'an'ı sesiniz ile süsleyiniz." diye tercüme ediyorlar, yanlış! Kur'ân-ı Kerîm'in süslenmeye ihtiyacı yok ki.
Güzel yüzün süse ihtiyacı var mı? Allah kudretten yanaklarını kıpkırmızı yapmışsa, bir insan niye allık sürsün?
Kur'ân-ı Kerîm'in süse ihtiyacı yok! Kıraatinizi süsleyin sesinizle. Kur'ân, kıraat mânasında. Zeyyinü'l-Kur'âne bi-asvâtiküm. "Kıraatinizi güzel sesinizle süsleyiniz." Mümkün olduğu kadar güzel okuyunuz; çok bağırmadan, cırlak ses çıkartmadan, hafif, tatlı, güzel bir eda ile okuyunuz.
Birisi teybe almış, bilmem hangi kasabada bir müezzin sabah vaktinde minareye çıkmış. Bir ezan okuyor; dağlar taşlar çınlıyor. Teypten dinleniyor. Bir yanık okuyor ki müezzin susuyor, bülbül şakımaya başlıyor. Müezzinin sesini dinliyor hayvanken kuş. Allah-u Ekber mi, Eşhedü en lâ ilâhe illallah mı diyecekse müezzin sesini bitiriyor, bülbül başlıyor şakımaya… Güzelin de güzelliğin de tabii insana tesiri olur. Bir testere gıcırtısı gibi söylemek, okumak var. Bir de güzel ses, âdâb ve makam ile harflerine dikkat ederek okumak var. Ondan insanın duygusu başka türlü olur.
Beyazıt Camii'nde Abdurrahman Hoca! Kulakları çınlasın; bir başlar, bir okur… Bir keresinde benim önümde kıvırcık saçlı, yüzü de simsiyah bir Arap oturuyordu. Herhalde bir başka yerden turist olarak gelmiş. Abdurrahman Hoca mihrapta Kur'ân-ı Kerîm okuyor. Önümdeki Arap ağlamaktan, gözyaşlarından yerleri ıslattı.
Nasıl ağlıyor?
İşte o hoca ağlatacak gibi okuyor. Ötekisi de ağlayacak bir gönle sahip, katı kalpli değil ki o da ağlayarak dinliyor. Canım şöyle sarılıp yanaklarından öpmek istedi, içimde öyle bir muhabbet hâsıl oldu.
Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in kadr-ü kıymetini bilip ona gereken saygıyı göstermeyi cümlemize nasip etsin. Ona, onun içindeki mânaya vukufu nasip etsin. Ezberlemek ve mânasını anlamak, kavramak nasip etsin. Kavradığımız mânayı yaşamak, hayatımıza tatbik etmek nasip etsin.
Kur'ân-ı Kerîm ölüye okunmak için inmedi ki diriye indi. Ölüye okunmak için inmedi, bize indi. Biz okuyacağız, biz hayatımızda tatbik edeceğiz.
Diğer hadis-i şerif karşılaştığı hadiseleri iyiye yormak, kötüye yormak diye bir yormak meselesi var ya, o yorumla ilgili... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki:
Ahsenu't-tıyereti'l-fâlu ve lâ teruddu müslimen. Fe-izâ raa ehadüküm mine't-tıyereti mâ yekrahu fe'l-yekul: Allahümme lâ ye'tî bi'l-hasenâti illâ ente ve lâ yedfeu's-seyyiâti illâ ente ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bike.
Hani insan birisiyle karşılaşır, bir hadiseyi, bir olayı görür; onun karşısında bir yorum yapar. O yormanın en güzeli tefe'üldür, hayra yormaktır. Hudeybiye musalahası olduğu zaman Kureyş tarafından Sehl isminde birisi murahhas seçildi, gönderildi. Sehl kolaylaştırmak demek. Peygamber Efendimiz dedi ki:
"İşlerimiz kolaylaşacak inşaallah."
Adamın adını hayra yordu, hayra yorarak söyledi.
Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifiyle, "Böyle bir şeyde yorum yapılacaksa bunun en güzeli hayra yormaktır." demiş oluyor. Siz de "Gök gürledi, baykuş öttü, kedi geçti, tavşan uçtu, şöyle yaptı, böyle yaptı." diye her hadise üzerinden yoracaksanız hayra yorun. Aslında hiçbir şeyin doğrudan doğruya insana bir zararının dokunması, bir şey yapması mümkün değildir. Nitekim buyuruyor:
Ve lâ yerüddü müslimen. "Müslümana bir zarar getiremez." O senin yorduğun şey aslında bir şey yapamaz ama yorarsan hiç olmazsa hayra yor."
"Sizden bir kimse böyle bir uğursuzluk, kötüye yorulacak hadise ile karşılaştı mı…"
"Baykuş öttü, geceleyin şu oldu, bu kaldı." vs. bir sürü inanç var ya… Peygamber Efendimiz, "Biraz içinde böyle bir şey hisseti mi o zaman şu duayı okusun…" diyor;
Allahümme lâ ye'tî bi'l-hasenâti illâ ente ve lâ yedfeu's-seyyiâti illâ ente ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bike.
Üç cümle;
1. Allahümme lâ ye'tî bi'l-hasenâti illâ ente.
2. Ve lâ yedfeu's-seyyiâti illâ ente.
3. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bike.
Mânası ne?
Allahümme. "Ey benim Allah’ım, Rabbim!" Lâ ye'tî bi'l-hasenâti illâ ente. "İyilikleri senden başkası getirmez." Burada b harfiyle ye'tî fiili tadiye oluyor, "Gelmez iyilikler" ile illâ ente gibi bilmeyen tercüme eder ama burada b harfi bâ-ı tadiyedir. Mânası; "İyilikleri getiren sensin yâ Rabbi! İnsanların başına iyilikleri getiren senden başkası değil, sadece sensin!"
Ve lâ yedfeu's-seyyiâti illâ ente. "İnsanların başından kötülükleri defedecek de sadece sensin." Başkası defedemez. İyiliği getiren de kötülüğü başından defeden de sensin.
Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bike. "Senden başka güç kuvvet kimsede yok yâ Rabbi!" Gücün, kuvvetin sahibi sensin. Her şeyi yaptıran, ettiren, olduran, müsebbibü'l-esbâb, fa'âlun limâ yürîd sensin. Sebeplere sen sahipsin, sebepleri sen oradan oraya sevk edersin, dilediğini yaparsın.
Vallâhu yahkümü ve lâ muakkıbe li-hükmihî. "Dilediğine hükmedersin, kimse de hükmüne karşı çıkamaz."
Dua, "Kimsede itiraz gücü yoktur, her şey senin elindedir." mânasına geliyor. Bir şeye üzüldüğünüz veya ters bir şeyle karşılaştığınız zaman böyle deyin. Allah'tan gayrıdan bir zarar ve bir fayda gelmeyeceğini ikrar edin, düşünün. Bu kelimeler bize onu telkin ediyor.
Bu mânayı zihnimizde, hatırda tutmaya yardımcı olur diye size bir de hikâye anlatayım:
Hindistan taraflarında bir hükümdar varmış. Eski çağlarda oralarda şehir şehir, bölge bölge, küçük küçük hükümdarlıklar olabiliyordu. Hükümdar sabahleyin adamlarına demiş ki:
"Hazırlayın takımları, malzemeyi, atları, okları; ava gidelim."
Hazırlamışlar, ata binmiş. Avanesi, adamları da ata binmişler, saraydan çıkmışlar. Bir sokaktan geçerken fakir, üstü başı hırpani bir kimse sokağın bir tarafından öbür tarafına, atlılar geliyor diye süratlice önlerinden geçmiş. Hani biz otomobil geldiği zaman hızlı koşarız ya öyle bir taraftan o tarafa geçmiş. Hükümdar bu hadis-i şerifteki gibi bunu şerre yormuş;
"Vay! Hırpani kılıklı, saçı sakalı birbirine karışmış bu adam benim önümden geçti. İşlerim ters gidecek, uğursuz... Bu şom adam, uğursuz adam benim önümden geçti. Yakalayın şu herifi!" demiş.
Yakalamışlar. İhtiyar adam tir tir titriyor.
"Atın zindana!"
Zindana atmışlar. Demiş ki hükümdar:
"Eğer akşama kadar avda işim ters giderse akşama kendini yok bil. Mahvoldun. Uğursuzluk senden geldiği için seni mahvedeceğim."
Gitmiş… Allah'ın hikmeti, av çok bereketli olmuş. Çeşit çeşit kuşlar, ceylanlar, tavşanlar, artık neler vurduysa vurmuş, memnun dönmüş. Akşam dönünce demişler:
"Efendim! Hani sabahleyin birisi önünüzden geçti; fakir fukara, çullu, hırpani bir kimseydi, saçı sakalı birbirine karışmıştı. Siz de kızmıştınız. O zindanda hala."
"Çağırın şunu." demiş. Çıkartmışlar, çağırmışlar, demiş:
"Hadi kelleni kurtardın benden. Avımız iyi gitti yoksa kelleni kestirecektim, görecektin gününü. Hadi git."
Adamcağız sevinmiş tabii, birkaç adım gitmiş, dönmüş;
"Efendim! Müsaade ederseniz size bir şey sorabilir miyim?" demiş.
Adamın keyfi yerinde ya artık, günü iyi gitti, keyfi yerinde; "Sor bakalım." demiş.
"Efendim! Sabahleyin ben evimden çıktım, siz de sarayınızdan çıktınız. Yolda bana rastladınız. Ben farkında olmadan, başıma geleceğin ne olacağını bilmeden yolun bir tarafından öbür tarafına kazara geçiverdim. Siz de beni yakaladınız. 'Eğer uğursuzsan, av kötü giderse ben sana yapacağımı bilirim.' dediniz ve beni hapse attınız. Sonra gittiniz, avlandınız. Ben akşama kadar neler çektim biliyor musunuz? Siz avlandınız, keyif yaptınız ama ben akşama kadar, 'Acaba akşam ölecek miyim? Boğazıma ip mi geçirecekler? Kafamı şöyle mi kesecekler, böyle mi kesecekler?' diye neler çektiğimi biliyor musunuz? Siz sabahleyin bana rastladınız bütün gün av iyi gitti. Ben de size rastladım, akşama kadar zindanda ölüm korkusundan ecel teri döktüm. Şimdi bir sorum var, lütfen cevap verin; uğursuz siz misiniz, ben miyim?" demiş, yürümüş gitmiş.
Padişah da bir şey diyememiş ona.
Uğur, uğursuzluk izafî bir şey, bu hadis-i şerifteki gibi. Allah'tan gayrı güç, kuvvet sahibi yok ki o uğurlu, bu uğursuz olsun. "Tavşan geçti de şöyle oldu, baykuş geçti de böyle oldu…" Bunların hiç [önemi] yok. Allah'a bağlanmayı ve her şeyin Allah'tan olduğunu bileceğiz. Allah yalnız müsebbibü'l-esbab'tır.
Hak kulundan intikamın yine kul ile alır,
Bilmeyen ilm-i ledünnü, anı kul yaptı sanır.
Cümle işler Halik'ındır, kul eliyle işlenir,
Hakkın emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir.
Şair böyle demiş. Her şey Allah'ın emrindedir. Mesela birisi geliyor sana;
"Al, sana şu kadar para vereceğim." diyor. Neden?
Allah ona rüyada göstermiştir. Adamın birisi, fakir ama salih bir insana gelmiş, bir kese altın koymuş önüne;
"Al bunu!" demiş.
"Bu ne?"
"Efendim! Rüyada gördüm, ondan getirdim." demiş.
Bak işte, Allah ona getirttiriyor. Tabii getiren kimseye de sebebe de teşekkür etmek, minnettar olmak lazım ama mun'im-i hakikî'yi, hakikatte onu kimin gönderdiğini bilmek gerekiyor.
Hiçbir şeyin ne uğuru ne uğursuzluğu vardır; her şey Allah'tandır. Allah'a kul olmak lazım, bu hadis-i şeriften çıkan şey o. Allah'a kul olmaya bakmak ve her şeyin O'ndan olduğunu iyice bilmek lazım!
Bir daha içinizden duayı düşünün. Şöyle dua;
Allahümme lâ ye'tî bi'l-hasenâti illâ ente ve lâ yedfeu's-seyyiâti illâ ente ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bike.
Geçelim öbür hadis-i şerife:
Ahsenü'l-hedyi hedyü Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerru'l-umûri muhdesâtühâ ve külle bid'atin dalâletün ve men mâte ve tereke mâlen fe li-ehlihî ve men tereke deynen ev dayâan fe-ileyye ve aleyye.
Sadaka Resûlullah ve nataka habîbullah.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu hadis-i şerifinde buyuruyor ki, kendi ağzından, kendisinin ifadesi bu;
Ahsenü'l-hedyi. "Tutulacak, girilecek yolların, takip edilecek hatt-ı harekâtın en güzeli…" Hedyü Muhammedin. "Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in yoludur." Yol O'nun yoludur, başka yoların hepsi eğridir, büğrüdür, yanlıştır, çukurdur, çamurdur, bataktır; çıkmaz! Allah'a götüren yol Resûlullah'ın yoludur. Kim Resûlullah'ın peşine, sünnet-i seniyyesine sarılır, izini takip ederse cennete girer. Kim Resûlullah'a muhalefet eder ve Resûlullah'ın çizdiği, gösterdiği istikametten saparsa bunun da başına geleceklerin sonu olmaz. Yol Resûlullah'ın yoludur.
Ve şerru'l-umûri muhdesâtüha, "İşlerin en kötüsü sonradan ortaya çıkartılanlardır."
El-Yevme ekmeltü leküm dîneküm. "Bugün ben size dininizi ikmal eyledim, tamama erdirdim." Ve etmemtü aleyküm ni'metî. "Size olan nimetimi tamamladım." Ve radîtü lekümü'l-İslâme dînâ. "Din olarak size Müslümanlığı seçtim. Müslümanlıktan hoşnut ve razıyım, başka dinden hoşnut ve razı değilim."
Bu ayet-i kerime indiğine göre eksiklik kalmış mı?
Ekmeltü, "Tamamladım, itmam ettim, kemale erdirdim." diyor. Veda haccında bu ayet inince herkes sevinmiş, Ebu Bekr-i Sıddık kenarda mahzun mahzun gözyaşı dökmüş. Demişler:
"Niye?"
Tamamlanınca tabii firak olacak. İş bitince, vazife bitince ne olacak?
O zaman Resûlullah'ın vazifesi bitince aradan ayrılmak görülüyor. Tabii o arif, o sezdi. Ebu Bekr-i Sıddık gözyaşı dökmüş. Eksik olunca daha yaşayacak, tamamlayacak ama tamam olunca vazife bitti. O zaman Mevlâ'sı ona, "Gel." diyecek. İrcıî ilâ rabbiki râdiyeten merdiyyeh. "Ben senden razı, sen benden razı; gel." diyecek.
Kim Allah-u Teâlâ hazretlerine kavuşmayı beğenmez? Allah-u Teâlâ hazretlerini, kemâlini, güzelliğini bilen, marifetine, muhabbetine eren insan burada bir damla, bir an daha durmak ister mi? Gözü görür mü bu dünyayı? "Ayağın yer mi basar, zülfüne berdar olanın." dediği gibi...
Yolların en iyisi Resûlullah'ın yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan ortaya çıkan uydurma işlerdir.
Ve küllü bid'atin dalâletün. "Her bidat dalalettir, sapıklıktır."
Bidat diyoruz ya; bidatten eskiden büyüklerimiz, ashâb-ı kiram o kadar korkmuşlar ki… Peygamber Efendimiz bidatten öyle korkutmuş. Küllü bid'atin dalâletün, "Her bidat dalalettir." demiş. Hatta o kadar korkmuşlar ki korkularının derecesini anlayın, Ebu Bekr-i Sıddık’a geliyorlar, diyorlar ki:
"Ey Ebû Bekir! Gel, şu Kur'ân-ı Kerîm'i yazalım. Yazalım da kaybolmasın. Bak, hafızlar Yemâme harbinde şehit oldular, Bir-i Mâune'de pusuya düşürüldüler, şehit edildiler. Azalıyor, aramızdan gidiyor; yazalım şunları."
Altı ay, "Acaba bidat olur mu?" diye düşünmüş. Kur'ân-ı Kerîm'in yazılmasında bile o kadar düşünmüş. Siz buradan kıyas edin. Peygamber Efendimiz' in yoluna sımsıkı sarılmışlar, yeni bir şey çıkartmamaya ne kadar gayret etmişler.
Ebu Bekr-i Sıddık halife olunca diyorlar ki:
"Gel! Şu ordunun komutanını değiştirelim. Bu genç adamı indir, yerine yaşlı ve muteber bir sahabeyi geçir." Diyor ki:
"Resûlullah'ın tayin ettiğini ben nasıl aşağıya indiririm? Nasıl teklif edersiniz bunu!" diyor. Bağlılığa bak!
İbn Ömer radıyallahu anh bir gün bir yerde devesinden inmiş.
"Niye indin durup dururken?" Deveye inmek binmek kolay bir şey değil, deve yüksek bir hayvan.
"Resûlullah buradayken inmişti. Sebebini bilmem ama buradayken inmişti. Onun için iniyorum." diyor.
Bağlılık böyle olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e öyle bağlanmışlar. Kıl kadar ayrılmamaya, yolundan dışarı çıkmamaya çalışmışlar. Bidatlerden kaçınmışlar.
Küllü bid'atin dalâletün. "Her bidat dalalettir." diyor.
Ondan sonra konuyu başka bir noktaya çekmiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in ne kadar merhametli olduğunu görün.
Ve men mâte ve tereke mâlen. "Müslümanlar! Sizden kim ölür ve geriye mal bırakırsa…" Fe li-ehlihî. "Mal, geriye kalan varislerindir." Hanımının, çocuklarının, akrabasınındır. Normal! "Bunda bir şey yok, ne olacak." diyeceksiniz, arkasına bakın. Ve men tereke deynen ev dayâan. "Kim geriye borç bırakırsa veyahut da evlâd-u ıyâl bırakırsa…" Daya'. "Sahipsiz evlat, ıyal, başsız kalmış aile." diye burada belirtilmiş. Bi'l-fethi ıyâlen ve etfâlen diye açıklamış. "Geriye çoluk çocuk ve borç kaldı mı…" Fe-ileyye ve aleyye. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Onlar bana gelsin, onların bakımı benim boynumadır." diyor.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, ümmetine öyle merhametli idi. Malı oldu mu çoluk çocuğunun hepsine olsun ama borcu oldu mu, geriye borcu kaldı mı, "Bana gelsin, ona bakmak benim vazifem." diyor. Onun için ayet-i kerimede methedilmiş:
Lekad câeküm resûlün min enfüsiküm. "Allah sizin içinizden size bir elçi gönderdi." Size bir elçi geldi. Azîzün aleyhi mâ anittüm. "Sizi üzen şeyler ona çok ağır gelir." Sizin üzülmenizi, sıkıntıya düşmenizi, meşakkat görmenizi, ahirette azaba uğramanızı, sapıtmanızı, dalalete ve Allah'ın gazabına, ikâbına düşmenizi istemez. Harîsun aleyküm. "Size haristir." Bir tavuğun civcivlerine himaye duygusu taşıması gibi size karşı haristir.
Miraç gecesi bile ne demiş?
"Ne istersin?" diye Mevlâ-ı Müteal hazretleri [sorunca], "Ümmetimi dilerim." diye ümmetini dilemiş. Ümmetine şefkati çok! Harîsun aleyküm bi'l-mü'minîne raûfun rahîmün. "Müslümanlara fevkalâde merhametli, fevkalâde şefkatlidir." diye ayet-i kerimede methediliyor. Allah-u Teâlâ hazretleri Rauf ve rahîm esmasını ona bahşetmiş. O isimleri, o vasıfları Esmâü'l-hüsnâ'dan iki tanesini orada kendisi Resûlullah Efendimiz için kullanıyor; Raûfun rahîm!
İşte bak! "Ölürse, geride borç veya çoluk çocuk kalırsa onlar bana düşer."
Ulema demişler ki:
"Acaba bu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e mahsus, onun hasâisinden bir hassa mıdır?"
Bir kısmı, "Evet, ona mahsustur." diyor, bir kısmı da diyor ki, "Hayır! Müslümanların emiri, her zaman bir kimse ölürse ve arkasında borcunu ödeyecek, çoluk çocuğuna bakacak kimse kalmazsa onları himaye etmek ile mükelleftir. Onun boynuna bir vecibedir. Çünkü Resûlullah bir devlet reisi sıfatıyla böyle yapmıştır."
"Fıkhen bu böyledir." diye de ifade edenler var.
Diğer hadis-i şerif:
Ahsinû yâ eyyühe'n-nâsü bi-rabbi'l-âlemîne'z-zanne fe-inne'r-rabbe ınde zanni abdihî bihî.
Sadaka Resûlullah.
Bu hadis-i şerif Allah-u Teâlâ hazretlerine karşı nasıl bir duygu beslememizi bize bildiren bir hadis-i şeriftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Yâ eyyühe'n-nâs. "Ey insanlar!" Ahsinû ez-zanne. "Hüsnü zan besleyin, kanaatiniz güzel olsun." Güzel kanaat ve iyi niyet besleyin!
Kime? Bi-rabbi'l-âlemîne. "Âlemlerin rabbi olan Allah-u Teâlâ hazretlerine karşı hüsnü zan besleyin."
Ne demek? Nasıl hüsnü zan beslenecek? Allah-u Teâlâ hazretlerine hüsnü zan beslemenin mânası ne?
Allah-u Teâlâ hazretlerinin azabından korkmaktan ziyade rahmetine fazlaca güvenin. Havf-u recâ! İkisi de lazım ama çok emniyette olursa insan gaflete düşer de günahlara uğrayabilir. Allah'tan, azabından korkmamak mümkün değil, korkacak ama, "İnşaallah Allah'ın lütf-u keremiyle cennete gireriz." diye iyi tarafa biraz daha meyilli olmak mânasına gelebilir, diyorlar. Bir izah bu.
Havf-u recâ, korku ile ümit arasında ümit -recâ- tarafının biraz daha baskın çıkması. "İnşaallah Allah lütfeder, kerem eder." diye düşünmek mânasına gelir diyorlar, bir.
İkinci bir izah tarzı daha var:
Allah-u Teâlâ hazretlerini iyi tanıyın. O merhamet, lütuf, kahır sahibidir. Cennet, cehennem, hesap sahibidir. Mâliki yevmi'd-dîn. İnsanları inceden inceye hesaba çekecek. Küçük bir şeyden ceza görmesi, çeşitli belalara uğraması mümkün… "Dünyayı ve ahireti; ahiretin ahvalini, tehlikelerini, korkularını düşünün de ona göre ayağınızı denk alın." demek diye olduğuna dair izahatta bulunanlar da var. "Allah'a olan imanınızı ve O'nun ne gibi muameleler yapabileceğine dair bilginizi takviye edin." demek bu. Cahil gafil kalmayın.
Kimisi, "Allah gafûru'r-rahîmdir." diyor; içki içiyor, kumar oynuyor, zina ediyor, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, sayıyor sövüyor, çalıyor çırpıyor.
"Neden böyle yapıyorsun?"
"Allah gafûru'r-rahîmdir."
Allah gafûru'r-rahîmdir ama sana değil o. O, gafûru'r-rahîmliği yolunda giden ihlaslı, edepli, terbiyeli, iyi niyetli kullara… Sen bu âlemi yıktın, kastın kavurdun. Fesadın kevni, bütün etrafı tuttu. Sen ne ümit ediyorsun? Öyle şey yok!
"İnsanların aptalı nefsinin peşinde gidip de Allah'tan ümit edendir." diye hadis-i şerif var. Nefsine tâbi olmayıp Allah'ın yolunda yürümeye çalışıp da düşe kalka gidene sözümüz yok ama hem günah işleyip hem ümit besleyene… O alay gibi olur. Allah'ın azabını, ikâbını da her şeyini iyi bilin de ona göre [davranın].
Fe inne'r-rabbe inde zanni abdihî bihî. "Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri kulunun kendisine olan bilgisine, davranışına, zannına göre ona muamele edecektir."
Demek ki bize düşen Allah-u Teâlâ hazretlerini tanımaya çalışmak. "İyi kullara ne mükâfatlar veriyor? Neleri yaparsa mükâfatlandırıyor kulu? Neler yapılırsa onlara çok kızıyor ve onu cezalandırıyor?" onu iyi bileceğiz. Ondan sonra da rahmetine güveneceğiz, lütfuna dayanacağız. İnşaallah lütf-u keremiyle bizlere dünyada çeşitli nimetler ihsan ettiği gibi ahirette de mahrum eylemez diye de temenni edeceğiz. Yolunda gideceğiz, ondan sonra temenni edeceğiz.
Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' in sünnet-i seniyyesine hüsnü temessük nasip eylesin. Rızasına uygun bir şekilde ömür geçirmek nasip eylesin. Cümlemizi Peygamber Efendimiz' in sevgili ümmeti eylesin. Ahirette cehennemden azat eylesin, cehennemine sokmasın. Cennetine dâhil olan bahtiyarlardan eylesin. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in livâü'l-hamd sancağı altında salih kimselerle, din büyüklerimizle, sâdâtımızla, meşâyihimizle beraber haşr-u cem olmayı cümlemize nasip eylesin. O kevser şarabından kana kana nûş etmeyi cümlemize lütf-u ihsan eylesin. Cennet içinde Cemâl-i bâ-kemâl'ini müşahede nimetine, selâm hitabına ve Kur'ân-ı Kerîm'i O'ndan dinlemeye cümlemizi nasip ve müyesser eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele.
20.06.1982 -
Dini Bilmek, Kendini
03.07.1986 -
Pazartesi, Perşembe Günlerinin
